Connect with us

Yazılar

Yaşamak Yerine Yazmak – Nevzat Güngör

Yayınlanma:

-

Otuz yıl süren bir mahpusluğun ardından üç yıldır “dışarıda” yaşamaya, yazmaya ve birbiri ardına kitaplarını yayımlamaya devam eden Nevzat Güngör ‘ün, 5.’si 6-11 Temmuz tarihleri arasında Fas’ın başkenti Rabat’ta yapılan Dünya Sosyoloji Kongresi’nde sunduğu tebliğin metnini Yeni Pencere okurları için yayımlıyoruz. 

“Ya ölürüm ya da deliririm!” diye düşündüm cezaevine atıldığımda. Resmî kayıtların tersine daha on sekiz yaşında bile değildim. On altı gün gözaltında kalmış ve her türlü işkenceye tâbi tutulmuştum. Bedenimde bir sürü yara bulunuyordu, Filistin askısı denen işkence yöntemi nedeniyle kollarımı kullanamıyordum ama o beton duvarlara, demir kapıya, onlarca kişinin tıkıştırılmış olduğu o “koğuş” denen mekâna kapatıldığımda “Ya ölürüm ya da deliririm! Ben buradan kesinlikle sağ çıkmam!” diye düşünmüştüm. İşkenceyle bedenimde yaratılan yaraların neredeyse tümü iyileşti iyileşmesine de ruhumdaki yaralar zamana direnmekle de kalmadılar, bir tür ölümsüzlük kazandılar. Cezaevine düştükten iki ay sonra büyük bir bunalım yaşadım. Yerinde duramayan hiperaktif birisiydim ama işte demir ve betondan bir kutuya hapsedilmiştim. Nefes alamadığımı hissediyordum ve sürekli gökyüzüne bakma istemiyle yanıp tutuşuyordum. Havalandırma denilen avluya benzeyen yüksek duvarlarla çevrili yere çıkarıldığımda sırtımı duvara dayar ve başımı gökyüzüne dikerdim. Havalandırma saati sona erip de koğuşa kapatıldığımda ise koğuşun üst bölümüne çıkar ve demir parmaklıklarla kaplı pencereye başımı yaslayarak gökyüzüne bakmaya başlardım. Uykusuzluk da çekiyordum artık. Uykuya daldığım o kısa anlara ise kâbuslar eşlik ediyordu.

Hayır, delirmedim.

Ve ölmedim de.

Tam da ruhumun kırılarak paramparça olacağı noktada kendimi kitaplara gömdüm, romanlara, hikâyelere hapsettim. Bedenim tutsak olabilirdi ama ruhum ve yüreğim o romandan diğerine, o hikâyeden öbürüne kanat çarpmaya başlamıştı.

Evet, otuz yıl cezaevinde kaldım ve en önemlisi de bu otuz yılın on sekiz yılını F tipi diye nitelendirilen tecrit ile izolasyonun katı bir şekilde uygulandığı; bir, iki ya da üç kişinin kaldığı hücrelerden oluşan yüksek güvenlikli cezaevlerinde geçirdim.

Yaşadığımız coğrafyada müebbet tutsak olmak

Olayın politik boyutu ve tarihsel arka plânı bir tarafa, müebbet hapis cezası almak ve daha çocuk yaşta cezaevinin dört duvarı arasına konulmak aslında zamana yayılan bir tür ölüm hâlidir. Sistem, özellikle de F tipi cezaevlerinde uyguladığı katı tecrit politikalarıyla tutsağı toplumsallıktan soyutlamakla kalmaz; onun özne olma hâlini, kimliğini bile parçalamayı amaçlar. Tam da bu noktada “panoptikon” kavramı kullanılabilinir ama yetersiz kalacaktır. Elbette görüntü ve ses kaydeden kameralar her yerdedir. Tutsağın neredeyse her ânı kontrol altındadır, bir makinenin dişlileri arasında nefes alması bile ‘izne’ bağlanmaya çalışılır. Fakat bu sadece iktidarın bakan ve gören “göz”e dönüşmesi de değildir; “göz”ün yanında iktidar, yumruğa dönüşebilen “el”dir de! Gerek gördüğünde “hizaya sokmak” için ânında devreye girer. Aşırı katı kurallar ve izolasyon birleştiğinde -bedensel boyut bir tarafa- rûhen dağılmış bir kişi ortaya çıkar. Hannat Arendt’in dediği gibi tutsak artık “dünyasızlığa” aittir. Vüsat O. Bener’in edebî yazılarında tanımladığı “yaşamazlık” hâli de bu durumu ifade etmek için kullanılabilinir. Nihayetinde bedenen yaşlanan tutsak, anlamlı bir geçmişe sahip olmadığı için iktidarın yarattığı “zamansızlık”ta rûhen aynı noktaya çakılıp kalır.  Mevcut durumda tutsak, “çocuk yaşlı ya da yaşlı çocuk”tur;  bu da ruhsal anlamda bir tür sakatlık hâlidir.

Tam da bu noktada yazmanın ve elbette okumanın, direnmenin en temel yollarından biri olduğu gerçeğini dillendirmek gerekiyor. Ama elbette bu öyle kolay bir şey değildir. Yazmak için en basitinden bir kaleme ihtiyaç vardır, kâğıt ya da uygun bir deftere… İktidarın çıplak yüzüyle karşı karşıya olunan böylesi bir mekânda, bir kalem bile tutsağa karşı silah olarak kullanılır. Yoksunluğun ve yokluğun mekânları olan cezaevlerinde kâğıt, kalem ya da bu tür bir şey, iktidarın kendi güçlülüğünü gösterdiği enstrümanlar hâline gelir. Sonra bir de yazmak için en azından basit bir masa ve sandalyeye ihtiyaç vardır. Bunlar elde edildiğinde bile kıyametin tam ortasında ve de katı tecridin pençeleri arasında yaşama tutunmaya çalışırken bir tür tercih edilmiş yalnızlığa da ihtiyaç duyulmaktadır. Kıyametin gürültülerine sağır kalınmak neredeyse imkânsızdır ama öte taraftan bu bir mecburiyettir de.  Peki yeterli midir? Elbette hayır! Hücre adlı o daracık mekânda diğer tutsaklarla da sağır kalınmalıdır. Yani yapılan şey, bir tür işkence olan katı tecrit koşullarında yalnızlığın tercih edilmesidir. Elbette oldukça çelişkili bir durumdur bu. Dayatılan yalnızlık, bir işkenceyken tercih edilen yalnızlık özgürlüktür! Hiç ama hiç kolay bir durum değildir bu! Makro iktidara karşı direnen örgütler, iktidar ilişkilerinin “doğası” gereği bir tür mikro iktidara dönüşerek iki ya da üç kişinin kaldığı bir hücrede bile kendi kural, yasak ve sınırlarıyla tutsak yazarı başka bir cendereye almaya çalışırlar. Benim yaşadığım şey ise, bu her iki iktidar odağına karşı bir tür “edebiyatla direnmek” hâlini sahiplenmek oldu.

Yazmak, sadece bir şeyler üretmek anlamına da gelmiyor. Hayır, devlet; cezaevi diye adlandırılan son derece sistematik ve katı zor aygıtıyla tutsağın özne olma hâlini yok etmeyi amaçladığından tutsak, kimliksizlik ya da iktidarın uygun gördüğü kimliği sahiplenmeye zorlanır. İktidar, tutsağı bir tür bitkiye dönüştürmeye çalışır: küçücük bir saksıda sadece nefes alırken dışardan gelen her türlü saldırıya karşı savunmasız olan tümden edilgen bir varlık! Bu noktada sistem, cezaevleriyle bir tür ‘zamansızlık’ hâli yaratır. Tutsak, bu zamansızlıkta naylon bir poşete hapsedilmiş bir yaprak gibidir.  Suya, yani zamana herhangi bir biçimde dokunmak bir yana, akacağı yönü ya da akma hızını bile belirleyemez. Döngülerin ortasında sadece kendisine dayatılmış olanı yaparak akar. Bu da zamanın dışına itilme gibi bir durumu ortaya çıkarır. Aylar, yıllar peş peşe geçip gider ama tutsak bunu “yaşayarak” bir tür geçmişe dönüştüremez. Öyle ya, bir hücredeyseniz ve neyi ne zaman yapacağınız, yemeği bile ne zaman yiyeceğiniz çok kesin şekilde belliyse o dört duvar arasında kaç yıl kalırsanız kalın, yine de gerçek anlamda bir geçmişe sahip olmazsınız, olamazsınız. Geçmişsizlik hâli bir tür hafıza yoksunluğuna da işaret eder. Çünkü dayatılmış olanı hep aynı şekilde yaşamak -bıktırıcı olmaktan da öte- çıldırtıcı bir tekrarı ortaya çıkarır, bu da nefes alınan ânı yıkılmaz bir hücre kılar. O hücrede yönünüzü bile bilmeden dönüp durursunuz sadece. Hatırlayış artık geçmişe yönelik bir şey değil, ânın tekrarından ibarettir. Duvarlar hep aynıdır, demir parmaklıklar, dikenli teller ve diğer şeyler de.. Gardiyanları yani hapishane görevlilerini insan olarak görmek yerine o duvarların ve de diğer şeylerin bir parçası olarak görürsünüz. Bildik anlamda insana dâir bir şey yoktur yani. Bir makinenin dişlileri arasında öğütülür, sonra yine öğütülür, tekrardan, bir kez daha öğütülürsünüz.

Yaşamak yerine yazmak ya da yazarak yaşamak

İşte tam da bu noktada yazmak kendine bir tür geçmiş yaratmak anlamına gelir. Tutsak yazar açısından okunan kitaplar geçmişe eklenirken yazılan roman ya da öykülerdeki kahramanlar da bir tür arkadaş, dost ya da tanıdığa dönüşür. Yani tutsak yazar açısından ‘kurgusal toplumsallık’ denen şey gerçekleşir. Bir hücrede yıllarca kalabilirsiniz ama yazmış olduğunuz romanla, tekrarlanan “an”ın yarattığı çöle yani dayatılan zamansızlığa inat kendi zamanınızı bu şekilde yaratabilirsiniz. Romandaki olaylar yaşamış olduğunuz ya da en azından tanık olduğunuz, kıyısından geçtiğiniz, uzaktan baktığınız olaylar olarak geçmişinize eklenir. Kahramanlar artık hayatınızın bir parçasıdır. Onlarla uyanır, onlarla yemek yer, havalandırma denilen yerde onlarla volta atar hatta yine onlarla sohbet edersiniz. (Mesela ben bazen rüyalarımda yazdığım ya da yazma sürecinde olduğum romanların kahramanlarını görürdüm. Bazen de rüyalarımda yazmakta olduğum romana yeni bölümler ekler, uyanınca da muhteşem dediğim o ölümleri nafile yere hatırlamaya çalışırdım.) Bu da “dünyasızlığa”, “yaşamazsızlığa” ya da “insansızlığa” karşı bir tür vâroluş hâlidir. Bu nedenle müebbet tutsakların yazdığı roman ya da öykülerin edebî değeri daha az olduğu durumlarda bile yazıldıkları koşullar göz önüne alındığında çok değerli oldukları kesindir.

Daha çocuk yaşta dört duvar arasına hapsedilmiş bir tutsak, esaretinin yirminci yılında bir roman yazdığında onca zamandır kopuk olduğu toplumu mu yazacaktır yoksa tutsak düşmeden önceki toplumu mu? Hem istese bile dışarıdaki insanları yazması mümkün müdür? En azından teknik gelişmelerin insan ilişkilerine ve yaşam tarzına yaptığı etkiyi bilmesi mümkün olacak mıdır? Mesela cep telefonu görmemiş bir tutsak bunu romanında nasıl kullanabilir ya da hiç metroya binmemiş bir tutsağın hikâye kahramanı İstanbul’da geçen olayda bir yerden başka bir yere nasıl gidecektir? Bu ve diğer nedenlerle tutsak yazar, “geçmişin ülkesini” kâğıda aktarmaya çalışır belki de ütopik, distopik veya fantastik tarzlara yönelir. Cümleler üst üste yığıldıkça hücresi bir şehre ya da ülkeye dönüşür. İnsanlar sarar etrafını. Sesler birbirine eklenir. Olaylar başka olaylara yol açar. Tam da bu noktada gerçek anlamda zamanı yaşamaya başlar. Zamana böylesine bir anlam yükleme hâli, sistemin “cezaevi” adı altında dayattıklarını boşa çıkarma gibi bir sonucu da doğurur. Bir tür direniştir bu. Rûhun yani yüreğin direnişi… Tutsaklık koşullarında yazdığı cümlelerle özgürlüğü solumaya başlar. Dayatılan ve son derece bıktırıcı olan o tekrar adlı zincirin bazı halkaları nihayet kırılmıştır. Bu da öznelik hâlinin güçlenmesi anlamına gelir.  Bütün bu belirtilenlerden dolayı müebbet tutsak açısından yazmak, vâroluşsal bir eylemdir.

Angela Davis, cezaevlerini modern köleliğin bir uzantısı olarak ele alır. Bu kölelik hâli, fiziksel kölelikten daha derindir. Rûhun yani yüreğin köleleşmesinden daha fazlasını amaçlar. Bunun da ismi “Beyaz Ölüm”dür. En fazla üç kişinin kaldığı bir hücrede gününüzün yirmi dört saatini, haftanın yedi, ayın ve yılın bütün günlerini diğer iki kişiyle birlikte geçirirsiniz. İlk bir hafta on gün sohbet eder, değişik şeylerden konuşursunuz. Sonra işte, yavaş yavaş susmaya başlarsınız. Karşınızdakini artık çok iyi tanırsınız ya da tanıdığınızı sanırsınız. Zamanın her ânını birlikte geçirmiş olmanın getirmiş olduğu bir şeydir bu. Bakışlarından, yürüyüşünden, iç çekişinden bile yüreğinin derinliklerinde neler hissettiğini aşağı yukarı anlarsınız. Konuşmak denen şey geri plâna itilir. Öyle bir an gelir ki kapatılmış olduğunuz hücrede bütün gün boyunca konuştuğunuz cümle sayısı dört ya da beşi geçmez. Suskunluk hâli bir tür görünmez duvara dönüşerek tutsağı kendi içine hapseder. Hücre denen o küçücük mekânda artık ruhlar çok nadiren birbirine değer. İçe büzülme olayı derinleştiğinde ise tutsak, beton ve demirden hücrede et ve kandan bir hücreye dönüşür. Yani beden adlı mezara gömülme hâli de denilebilir buna. Sosyal anlamda birbirine “değme, dokunma veya çarpma anlarında” ise bu farklı türde gerilimlere yol açar. Hücrede geçirilen süre aynı zamanda öfkenin damla damla biriktirilmesini de doğurur. Demir parmakları, o betondan duvarları, yıllarca süren tutsaklığı yıkma gücünüz yoktur. Yaşanılan her an, alınan her nefes bu güçsüzlüğü bir tür öfkeye, nefrete dönüştürür ama siz bunu kalkıp son damlasına kadar devlete kusamazsınız. Nihayet öyle bir an gelir ki çok basit bir nedenden dolayı yanınızdaki tutsağa patlarsınız. Bu, ötekinin cehenneme “dönüştüğü”, “dönüştürüldüğü” noktadır. Siz de diğer tutsaklar için bir tür cehennem olursunuz. Artık suskunluğa bilinçli bir biçimde birbirinden mümkün olduğunca uzak durma hâli de eklenmiştir. Hücre oldukça dar bir mekândır ama o mekânı paylaşan tutsaklar arasındaki mesafe kapatılmayacak kadar uzaktır.  Geçmişsizlik ve hafızasızlıkla birlikte yaşanılan bu suskunluk hâli ile her tutsağın kendini kendi kuyusuna hapsetmesi olayının birleşmesiyle ortaya “Beyaz Ölüm” denen şey çıkar. Ben de bir yere kadar bu suskunluğu yaşadım. Ama yazıyor olmak, kalemle bir şeyler söylemek, anlatmak, bu suskunluğu bazı yönleriyle kırmama da yol açtı. Cezaevinden çıktıktan sonra, dönüp içerideyken yazdıklarımı okuduğumda fazlasıyla gereksiz ve şişirilmiş bölümler olduğunu gördüm. Öyle ki, üç yüz elli sayfalık bir romanımın yaklaşık yüz sayfasını gözümü kırpamadan çıkardığım da oldu. Yani suskunluk hâli öykü ve romanlarda fazla konuşmama yol açmıştı. Belki edebî açıdan bu, oldukça olumsuz bir durumdu ama Beyaz Ölüme karşı bir tür yaşam arayışıydı da! Bu yönüyle müebbet yazar, kalemi eline alıp bir hikâyesinin ya da romanının ilk cümlelerini yazdığında aslında bir tür isyan ateşi de yakar. Yazma süreci, yani yazılacak konunun bulunması, bunun belli bir düzeyde olgunlaştırılması, sonra kâğıda aktarılması, ardından da defalarca düzeltilmesi bu ateşin gürleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Şunu da belirtmek gerekiyor: Bir Kürt iseniz ve siyasi nedenlerle cezaevine atıldıktan sonra müebbet hapis cezası almışsanız, her şey neredeyse bir kat daha zor olur. En başta kendi dilinizde yazdığınız şeyleri dışarıya gönderemezsiniz. Gönderme girişimleriniz büyük oranda başarısızlığa uğrar. Hücrenizde veya koğuşunuzda yapılan aramalarda yazmış olduğunuz Kürtçe edebî metinlere “bilinmeyen bir dil”, “sakıncalı” veya başka bir gerekçeyle el konulur. Bu nedenle yakın tarihe kadar da sömürgecinin diliyle yazmak neredeyse bir tür mecburiyet olmaktaydı. Sömürgecinin dilini edebiyat dili hâline getirerek bir tür özgürlük arayışı içine girilmesi elbette oldukça tuhaf bir durumdur. Elias Canetti’nin, Franz Kafka’nın resmî dil olan Almanca yazmasına yönelik yaptığı değerlendirmeler bu noktada bir yere kadar açıklayıcıdır.

Müebbet demek, ömür boyu yahut hayatının en az otuz yılını cezaevinde geçirmek demektir! Bu da aslında bir mezara diri diri gömülmek anlamına gelir ama gerçekte daha da ağır bir durumdur. “Kabir azabı” denilen şey çok daha yoğundur. Yani sistem, sizi hücreye attıktan sonra “Ne hâliniz varsa görün!” demek yerine gerektiğinde çıplak zoru da uygulayarak öğütmeye çalışır. Müebbet yazar, kalemiyle buna direnmeyi seçtiğinde bu oldukça uzun süreli bir direniş olacaktır. Kalemle direnişin insanın homo narrans (hikâye anlatan insan) olmasıyla da yakından ilişkisi vardır. İnsan; kimliğini, kültürünü ve tarihini hikâyeler aracılığıyla inşa etmeye çalışmaz mı? Kalemle direniş; hikâyeyi yaşamak değil, hikâyeyi yazmak anlamına gelir tutsak açısından. Müebbet tutsak yazar, “zamansızlık”ın bir sonucu olan “hikâyesizlik”i yazarak aşmaya çalışır. Yazılan yani kurgulanan hikâyeler bir süre sonra tutsak yazarın geçmişini oluşturur. Bu geçmiş de kimliğin üzerinde yükseldiği temel dayanaklardan biri hâline gelir. Yani özcesi tutsak, yazarak kendini yaratmakla kalmaz, yaşatır da!

Sonuç yerine

Ve o gün gelip de müebbet yazar, çocuk denilebilecek bir yaşta düştüğü cezaevinden yaşlı denebilecek bir yaşta çıktığında bir “hafıza”ya dolaysıyla geçmişe sahiplik edecektir. Evet, yaşamak yerine yazmıştır. Kaleminin doğurduğu hikâyeler ve okuduğu bütün o edebî eserler, yarattığı kahramanlar da onunla birlikte özgürlüğe adım atmışlardır ama özgürlük demek, tutsak yazar açısından öyle sansa, öyle hayal etmiş olsa bile masallarda görülen bir tür mutlu son değildir. Bir anlamda kurguladığı o toplumda kendini de bir yere yerleştiren yani kendini bir tür kurgusal kahramana dönüştüren, bu nedenle de kendi kaleminin çocuğu olan müebbet yazar, yazarak yarattığı bütün o naif hikâyelerin, gerçekliğin buzdan yüzüne çarparak paramparça olmasına tanıklık edecektir. Otuz yıl boyunca beklediği özgürlük denen şeyin ne olduğunu anlamaya ve bunun bedelini ödemeye çalışırken rûhu da sahiplenmek zorunda kalacağı yaralarla birlikte büyümeye başlar. Bu, aslında bir tür hızlandırılmış yaşlanma sürecidir. Hikâyelerle “kurguladığı” geçmişi yani “kurgusal toplumsallık”, yerini yaşayarak yazacağı hikâyelere bırakır. Bu hikâyelerde çoğunlukla kahraman değil, yenilgilerle yüz yüze olan, ne yazık ki onları sahiplenmek zorunda da kalan bir yan karakterdir. Sonra işte, beklenen o gün gelip çatar ve cezaevinden kaç zamandır çıkmış olan eski müebbet yazar, kalemini eline alıp çok daha farklı hikâyeler yazmaya başlar. Buna mecburdur da!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x