Connect with us

Yazılar

Yaşamak Yerine Yazmak – Nevzat Güngör

Yayınlanma:

-

Otuz yıl süren bir mahpusluğun ardından üç yıldır “dışarıda” yaşamaya, yazmaya ve birbiri ardına kitaplarını yayımlamaya devam eden Nevzat Güngör ‘ün, 5.’si 6-11 Temmuz tarihleri arasında Fas’ın başkenti Rabat’ta yapılan Dünya Sosyoloji Kongresi’nde sunduğu tebliğin metnini Yeni Pencere okurları için yayımlıyoruz. 

“Ya ölürüm ya da deliririm!” diye düşündüm cezaevine atıldığımda. Resmî kayıtların tersine daha on sekiz yaşında bile değildim. On altı gün gözaltında kalmış ve her türlü işkenceye tâbi tutulmuştum. Bedenimde bir sürü yara bulunuyordu, Filistin askısı denen işkence yöntemi nedeniyle kollarımı kullanamıyordum ama o beton duvarlara, demir kapıya, onlarca kişinin tıkıştırılmış olduğu o “koğuş” denen mekâna kapatıldığımda “Ya ölürüm ya da deliririm! Ben buradan kesinlikle sağ çıkmam!” diye düşünmüştüm. İşkenceyle bedenimde yaratılan yaraların neredeyse tümü iyileşti iyileşmesine de ruhumdaki yaralar zamana direnmekle de kalmadılar, bir tür ölümsüzlük kazandılar. Cezaevine düştükten iki ay sonra büyük bir bunalım yaşadım. Yerinde duramayan hiperaktif birisiydim ama işte demir ve betondan bir kutuya hapsedilmiştim. Nefes alamadığımı hissediyordum ve sürekli gökyüzüne bakma istemiyle yanıp tutuşuyordum. Havalandırma denilen avluya benzeyen yüksek duvarlarla çevrili yere çıkarıldığımda sırtımı duvara dayar ve başımı gökyüzüne dikerdim. Havalandırma saati sona erip de koğuşa kapatıldığımda ise koğuşun üst bölümüne çıkar ve demir parmaklıklarla kaplı pencereye başımı yaslayarak gökyüzüne bakmaya başlardım. Uykusuzluk da çekiyordum artık. Uykuya daldığım o kısa anlara ise kâbuslar eşlik ediyordu.

Hayır, delirmedim.

Ve ölmedim de.

Tam da ruhumun kırılarak paramparça olacağı noktada kendimi kitaplara gömdüm, romanlara, hikâyelere hapsettim. Bedenim tutsak olabilirdi ama ruhum ve yüreğim o romandan diğerine, o hikâyeden öbürüne kanat çarpmaya başlamıştı.

Evet, otuz yıl cezaevinde kaldım ve en önemlisi de bu otuz yılın on sekiz yılını F tipi diye nitelendirilen tecrit ile izolasyonun katı bir şekilde uygulandığı; bir, iki ya da üç kişinin kaldığı hücrelerden oluşan yüksek güvenlikli cezaevlerinde geçirdim.

Yaşadığımız coğrafyada müebbet tutsak olmak

Olayın politik boyutu ve tarihsel arka plânı bir tarafa, müebbet hapis cezası almak ve daha çocuk yaşta cezaevinin dört duvarı arasına konulmak aslında zamana yayılan bir tür ölüm hâlidir. Sistem, özellikle de F tipi cezaevlerinde uyguladığı katı tecrit politikalarıyla tutsağı toplumsallıktan soyutlamakla kalmaz; onun özne olma hâlini, kimliğini bile parçalamayı amaçlar. Tam da bu noktada “panoptikon” kavramı kullanılabilinir ama yetersiz kalacaktır. Elbette görüntü ve ses kaydeden kameralar her yerdedir. Tutsağın neredeyse her ânı kontrol altındadır, bir makinenin dişlileri arasında nefes alması bile ‘izne’ bağlanmaya çalışılır. Fakat bu sadece iktidarın bakan ve gören “göz”e dönüşmesi de değildir; “göz”ün yanında iktidar, yumruğa dönüşebilen “el”dir de! Gerek gördüğünde “hizaya sokmak” için ânında devreye girer. Aşırı katı kurallar ve izolasyon birleştiğinde -bedensel boyut bir tarafa- rûhen dağılmış bir kişi ortaya çıkar. Hannat Arendt’in dediği gibi tutsak artık “dünyasızlığa” aittir. Vüsat O. Bener’in edebî yazılarında tanımladığı “yaşamazlık” hâli de bu durumu ifade etmek için kullanılabilinir. Nihayetinde bedenen yaşlanan tutsak, anlamlı bir geçmişe sahip olmadığı için iktidarın yarattığı “zamansızlık”ta rûhen aynı noktaya çakılıp kalır.  Mevcut durumda tutsak, “çocuk yaşlı ya da yaşlı çocuk”tur;  bu da ruhsal anlamda bir tür sakatlık hâlidir.

Tam da bu noktada yazmanın ve elbette okumanın, direnmenin en temel yollarından biri olduğu gerçeğini dillendirmek gerekiyor. Ama elbette bu öyle kolay bir şey değildir. Yazmak için en basitinden bir kaleme ihtiyaç vardır, kâğıt ya da uygun bir deftere… İktidarın çıplak yüzüyle karşı karşıya olunan böylesi bir mekânda, bir kalem bile tutsağa karşı silah olarak kullanılır. Yoksunluğun ve yokluğun mekânları olan cezaevlerinde kâğıt, kalem ya da bu tür bir şey, iktidarın kendi güçlülüğünü gösterdiği enstrümanlar hâline gelir. Sonra bir de yazmak için en azından basit bir masa ve sandalyeye ihtiyaç vardır. Bunlar elde edildiğinde bile kıyametin tam ortasında ve de katı tecridin pençeleri arasında yaşama tutunmaya çalışırken bir tür tercih edilmiş yalnızlığa da ihtiyaç duyulmaktadır. Kıyametin gürültülerine sağır kalınmak neredeyse imkânsızdır ama öte taraftan bu bir mecburiyettir de.  Peki yeterli midir? Elbette hayır! Hücre adlı o daracık mekânda diğer tutsaklarla da sağır kalınmalıdır. Yani yapılan şey, bir tür işkence olan katı tecrit koşullarında yalnızlığın tercih edilmesidir. Elbette oldukça çelişkili bir durumdur bu. Dayatılan yalnızlık, bir işkenceyken tercih edilen yalnızlık özgürlüktür! Hiç ama hiç kolay bir durum değildir bu! Makro iktidara karşı direnen örgütler, iktidar ilişkilerinin “doğası” gereği bir tür mikro iktidara dönüşerek iki ya da üç kişinin kaldığı bir hücrede bile kendi kural, yasak ve sınırlarıyla tutsak yazarı başka bir cendereye almaya çalışırlar. Benim yaşadığım şey ise, bu her iki iktidar odağına karşı bir tür “edebiyatla direnmek” hâlini sahiplenmek oldu.

Yazmak, sadece bir şeyler üretmek anlamına da gelmiyor. Hayır, devlet; cezaevi diye adlandırılan son derece sistematik ve katı zor aygıtıyla tutsağın özne olma hâlini yok etmeyi amaçladığından tutsak, kimliksizlik ya da iktidarın uygun gördüğü kimliği sahiplenmeye zorlanır. İktidar, tutsağı bir tür bitkiye dönüştürmeye çalışır: küçücük bir saksıda sadece nefes alırken dışardan gelen her türlü saldırıya karşı savunmasız olan tümden edilgen bir varlık! Bu noktada sistem, cezaevleriyle bir tür ‘zamansızlık’ hâli yaratır. Tutsak, bu zamansızlıkta naylon bir poşete hapsedilmiş bir yaprak gibidir.  Suya, yani zamana herhangi bir biçimde dokunmak bir yana, akacağı yönü ya da akma hızını bile belirleyemez. Döngülerin ortasında sadece kendisine dayatılmış olanı yaparak akar. Bu da zamanın dışına itilme gibi bir durumu ortaya çıkarır. Aylar, yıllar peş peşe geçip gider ama tutsak bunu “yaşayarak” bir tür geçmişe dönüştüremez. Öyle ya, bir hücredeyseniz ve neyi ne zaman yapacağınız, yemeği bile ne zaman yiyeceğiniz çok kesin şekilde belliyse o dört duvar arasında kaç yıl kalırsanız kalın, yine de gerçek anlamda bir geçmişe sahip olmazsınız, olamazsınız. Geçmişsizlik hâli bir tür hafıza yoksunluğuna da işaret eder. Çünkü dayatılmış olanı hep aynı şekilde yaşamak -bıktırıcı olmaktan da öte- çıldırtıcı bir tekrarı ortaya çıkarır, bu da nefes alınan ânı yıkılmaz bir hücre kılar. O hücrede yönünüzü bile bilmeden dönüp durursunuz sadece. Hatırlayış artık geçmişe yönelik bir şey değil, ânın tekrarından ibarettir. Duvarlar hep aynıdır, demir parmaklıklar, dikenli teller ve diğer şeyler de.. Gardiyanları yani hapishane görevlilerini insan olarak görmek yerine o duvarların ve de diğer şeylerin bir parçası olarak görürsünüz. Bildik anlamda insana dâir bir şey yoktur yani. Bir makinenin dişlileri arasında öğütülür, sonra yine öğütülür, tekrardan, bir kez daha öğütülürsünüz.

Yaşamak yerine yazmak ya da yazarak yaşamak

İşte tam da bu noktada yazmak kendine bir tür geçmiş yaratmak anlamına gelir. Tutsak yazar açısından okunan kitaplar geçmişe eklenirken yazılan roman ya da öykülerdeki kahramanlar da bir tür arkadaş, dost ya da tanıdığa dönüşür. Yani tutsak yazar açısından ‘kurgusal toplumsallık’ denen şey gerçekleşir. Bir hücrede yıllarca kalabilirsiniz ama yazmış olduğunuz romanla, tekrarlanan “an”ın yarattığı çöle yani dayatılan zamansızlığa inat kendi zamanınızı bu şekilde yaratabilirsiniz. Romandaki olaylar yaşamış olduğunuz ya da en azından tanık olduğunuz, kıyısından geçtiğiniz, uzaktan baktığınız olaylar olarak geçmişinize eklenir. Kahramanlar artık hayatınızın bir parçasıdır. Onlarla uyanır, onlarla yemek yer, havalandırma denilen yerde onlarla volta atar hatta yine onlarla sohbet edersiniz. (Mesela ben bazen rüyalarımda yazdığım ya da yazma sürecinde olduğum romanların kahramanlarını görürdüm. Bazen de rüyalarımda yazmakta olduğum romana yeni bölümler ekler, uyanınca da muhteşem dediğim o ölümleri nafile yere hatırlamaya çalışırdım.) Bu da “dünyasızlığa”, “yaşamazsızlığa” ya da “insansızlığa” karşı bir tür vâroluş hâlidir. Bu nedenle müebbet tutsakların yazdığı roman ya da öykülerin edebî değeri daha az olduğu durumlarda bile yazıldıkları koşullar göz önüne alındığında çok değerli oldukları kesindir.

Daha çocuk yaşta dört duvar arasına hapsedilmiş bir tutsak, esaretinin yirminci yılında bir roman yazdığında onca zamandır kopuk olduğu toplumu mu yazacaktır yoksa tutsak düşmeden önceki toplumu mu? Hem istese bile dışarıdaki insanları yazması mümkün müdür? En azından teknik gelişmelerin insan ilişkilerine ve yaşam tarzına yaptığı etkiyi bilmesi mümkün olacak mıdır? Mesela cep telefonu görmemiş bir tutsak bunu romanında nasıl kullanabilir ya da hiç metroya binmemiş bir tutsağın hikâye kahramanı İstanbul’da geçen olayda bir yerden başka bir yere nasıl gidecektir? Bu ve diğer nedenlerle tutsak yazar, “geçmişin ülkesini” kâğıda aktarmaya çalışır belki de ütopik, distopik veya fantastik tarzlara yönelir. Cümleler üst üste yığıldıkça hücresi bir şehre ya da ülkeye dönüşür. İnsanlar sarar etrafını. Sesler birbirine eklenir. Olaylar başka olaylara yol açar. Tam da bu noktada gerçek anlamda zamanı yaşamaya başlar. Zamana böylesine bir anlam yükleme hâli, sistemin “cezaevi” adı altında dayattıklarını boşa çıkarma gibi bir sonucu da doğurur. Bir tür direniştir bu. Rûhun yani yüreğin direnişi… Tutsaklık koşullarında yazdığı cümlelerle özgürlüğü solumaya başlar. Dayatılan ve son derece bıktırıcı olan o tekrar adlı zincirin bazı halkaları nihayet kırılmıştır. Bu da öznelik hâlinin güçlenmesi anlamına gelir.  Bütün bu belirtilenlerden dolayı müebbet tutsak açısından yazmak, vâroluşsal bir eylemdir.

Angela Davis, cezaevlerini modern köleliğin bir uzantısı olarak ele alır. Bu kölelik hâli, fiziksel kölelikten daha derindir. Rûhun yani yüreğin köleleşmesinden daha fazlasını amaçlar. Bunun da ismi “Beyaz Ölüm”dür. En fazla üç kişinin kaldığı bir hücrede gününüzün yirmi dört saatini, haftanın yedi, ayın ve yılın bütün günlerini diğer iki kişiyle birlikte geçirirsiniz. İlk bir hafta on gün sohbet eder, değişik şeylerden konuşursunuz. Sonra işte, yavaş yavaş susmaya başlarsınız. Karşınızdakini artık çok iyi tanırsınız ya da tanıdığınızı sanırsınız. Zamanın her ânını birlikte geçirmiş olmanın getirmiş olduğu bir şeydir bu. Bakışlarından, yürüyüşünden, iç çekişinden bile yüreğinin derinliklerinde neler hissettiğini aşağı yukarı anlarsınız. Konuşmak denen şey geri plâna itilir. Öyle bir an gelir ki kapatılmış olduğunuz hücrede bütün gün boyunca konuştuğunuz cümle sayısı dört ya da beşi geçmez. Suskunluk hâli bir tür görünmez duvara dönüşerek tutsağı kendi içine hapseder. Hücre denen o küçücük mekânda artık ruhlar çok nadiren birbirine değer. İçe büzülme olayı derinleştiğinde ise tutsak, beton ve demirden hücrede et ve kandan bir hücreye dönüşür. Yani beden adlı mezara gömülme hâli de denilebilir buna. Sosyal anlamda birbirine “değme, dokunma veya çarpma anlarında” ise bu farklı türde gerilimlere yol açar. Hücrede geçirilen süre aynı zamanda öfkenin damla damla biriktirilmesini de doğurur. Demir parmakları, o betondan duvarları, yıllarca süren tutsaklığı yıkma gücünüz yoktur. Yaşanılan her an, alınan her nefes bu güçsüzlüğü bir tür öfkeye, nefrete dönüştürür ama siz bunu kalkıp son damlasına kadar devlete kusamazsınız. Nihayet öyle bir an gelir ki çok basit bir nedenden dolayı yanınızdaki tutsağa patlarsınız. Bu, ötekinin cehenneme “dönüştüğü”, “dönüştürüldüğü” noktadır. Siz de diğer tutsaklar için bir tür cehennem olursunuz. Artık suskunluğa bilinçli bir biçimde birbirinden mümkün olduğunca uzak durma hâli de eklenmiştir. Hücre oldukça dar bir mekândır ama o mekânı paylaşan tutsaklar arasındaki mesafe kapatılmayacak kadar uzaktır.  Geçmişsizlik ve hafızasızlıkla birlikte yaşanılan bu suskunluk hâli ile her tutsağın kendini kendi kuyusuna hapsetmesi olayının birleşmesiyle ortaya “Beyaz Ölüm” denen şey çıkar. Ben de bir yere kadar bu suskunluğu yaşadım. Ama yazıyor olmak, kalemle bir şeyler söylemek, anlatmak, bu suskunluğu bazı yönleriyle kırmama da yol açtı. Cezaevinden çıktıktan sonra, dönüp içerideyken yazdıklarımı okuduğumda fazlasıyla gereksiz ve şişirilmiş bölümler olduğunu gördüm. Öyle ki, üç yüz elli sayfalık bir romanımın yaklaşık yüz sayfasını gözümü kırpamadan çıkardığım da oldu. Yani suskunluk hâli öykü ve romanlarda fazla konuşmama yol açmıştı. Belki edebî açıdan bu, oldukça olumsuz bir durumdu ama Beyaz Ölüme karşı bir tür yaşam arayışıydı da! Bu yönüyle müebbet yazar, kalemi eline alıp bir hikâyesinin ya da romanının ilk cümlelerini yazdığında aslında bir tür isyan ateşi de yakar. Yazma süreci, yani yazılacak konunun bulunması, bunun belli bir düzeyde olgunlaştırılması, sonra kâğıda aktarılması, ardından da defalarca düzeltilmesi bu ateşin gürleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Şunu da belirtmek gerekiyor: Bir Kürt iseniz ve siyasi nedenlerle cezaevine atıldıktan sonra müebbet hapis cezası almışsanız, her şey neredeyse bir kat daha zor olur. En başta kendi dilinizde yazdığınız şeyleri dışarıya gönderemezsiniz. Gönderme girişimleriniz büyük oranda başarısızlığa uğrar. Hücrenizde veya koğuşunuzda yapılan aramalarda yazmış olduğunuz Kürtçe edebî metinlere “bilinmeyen bir dil”, “sakıncalı” veya başka bir gerekçeyle el konulur. Bu nedenle yakın tarihe kadar da sömürgecinin diliyle yazmak neredeyse bir tür mecburiyet olmaktaydı. Sömürgecinin dilini edebiyat dili hâline getirerek bir tür özgürlük arayışı içine girilmesi elbette oldukça tuhaf bir durumdur. Elias Canetti’nin, Franz Kafka’nın resmî dil olan Almanca yazmasına yönelik yaptığı değerlendirmeler bu noktada bir yere kadar açıklayıcıdır.

Müebbet demek, ömür boyu yahut hayatının en az otuz yılını cezaevinde geçirmek demektir! Bu da aslında bir mezara diri diri gömülmek anlamına gelir ama gerçekte daha da ağır bir durumdur. “Kabir azabı” denilen şey çok daha yoğundur. Yani sistem, sizi hücreye attıktan sonra “Ne hâliniz varsa görün!” demek yerine gerektiğinde çıplak zoru da uygulayarak öğütmeye çalışır. Müebbet yazar, kalemiyle buna direnmeyi seçtiğinde bu oldukça uzun süreli bir direniş olacaktır. Kalemle direnişin insanın homo narrans (hikâye anlatan insan) olmasıyla da yakından ilişkisi vardır. İnsan; kimliğini, kültürünü ve tarihini hikâyeler aracılığıyla inşa etmeye çalışmaz mı? Kalemle direniş; hikâyeyi yaşamak değil, hikâyeyi yazmak anlamına gelir tutsak açısından. Müebbet tutsak yazar, “zamansızlık”ın bir sonucu olan “hikâyesizlik”i yazarak aşmaya çalışır. Yazılan yani kurgulanan hikâyeler bir süre sonra tutsak yazarın geçmişini oluşturur. Bu geçmiş de kimliğin üzerinde yükseldiği temel dayanaklardan biri hâline gelir. Yani özcesi tutsak, yazarak kendini yaratmakla kalmaz, yaşatır da!

Sonuç yerine

Ve o gün gelip de müebbet yazar, çocuk denilebilecek bir yaşta düştüğü cezaevinden yaşlı denebilecek bir yaşta çıktığında bir “hafıza”ya dolaysıyla geçmişe sahiplik edecektir. Evet, yaşamak yerine yazmıştır. Kaleminin doğurduğu hikâyeler ve okuduğu bütün o edebî eserler, yarattığı kahramanlar da onunla birlikte özgürlüğe adım atmışlardır ama özgürlük demek, tutsak yazar açısından öyle sansa, öyle hayal etmiş olsa bile masallarda görülen bir tür mutlu son değildir. Bir anlamda kurguladığı o toplumda kendini de bir yere yerleştiren yani kendini bir tür kurgusal kahramana dönüştüren, bu nedenle de kendi kaleminin çocuğu olan müebbet yazar, yazarak yarattığı bütün o naif hikâyelerin, gerçekliğin buzdan yüzüne çarparak paramparça olmasına tanıklık edecektir. Otuz yıl boyunca beklediği özgürlük denen şeyin ne olduğunu anlamaya ve bunun bedelini ödemeye çalışırken rûhu da sahiplenmek zorunda kalacağı yaralarla birlikte büyümeye başlar. Bu, aslında bir tür hızlandırılmış yaşlanma sürecidir. Hikâyelerle “kurguladığı” geçmişi yani “kurgusal toplumsallık”, yerini yaşayarak yazacağı hikâyelere bırakır. Bu hikâyelerde çoğunlukla kahraman değil, yenilgilerle yüz yüze olan, ne yazık ki onları sahiplenmek zorunda da kalan bir yan karakterdir. Sonra işte, beklenen o gün gelip çatar ve cezaevinden kaç zamandır çıkmış olan eski müebbet yazar, kalemini eline alıp çok daha farklı hikâyeler yazmaya başlar. Buna mecburdur da!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x