Connect with us

Yazılar

Yaşamak Yerine Yazmak – Nevzat Güngör

Yayınlanma:

-

Otuz yıl süren bir mahpusluğun ardından üç yıldır “dışarıda” yaşamaya, yazmaya ve birbiri ardına kitaplarını yayımlamaya devam eden Nevzat Güngör ‘ün, 5.’si 6-11 Temmuz tarihleri arasında Fas’ın başkenti Rabat’ta yapılan Dünya Sosyoloji Kongresi’nde sunduğu tebliğin metnini Yeni Pencere okurları için yayımlıyoruz. 

“Ya ölürüm ya da deliririm!” diye düşündüm cezaevine atıldığımda. Resmî kayıtların tersine daha on sekiz yaşında bile değildim. On altı gün gözaltında kalmış ve her türlü işkenceye tâbi tutulmuştum. Bedenimde bir sürü yara bulunuyordu, Filistin askısı denen işkence yöntemi nedeniyle kollarımı kullanamıyordum ama o beton duvarlara, demir kapıya, onlarca kişinin tıkıştırılmış olduğu o “koğuş” denen mekâna kapatıldığımda “Ya ölürüm ya da deliririm! Ben buradan kesinlikle sağ çıkmam!” diye düşünmüştüm. İşkenceyle bedenimde yaratılan yaraların neredeyse tümü iyileşti iyileşmesine de ruhumdaki yaralar zamana direnmekle de kalmadılar, bir tür ölümsüzlük kazandılar. Cezaevine düştükten iki ay sonra büyük bir bunalım yaşadım. Yerinde duramayan hiperaktif birisiydim ama işte demir ve betondan bir kutuya hapsedilmiştim. Nefes alamadığımı hissediyordum ve sürekli gökyüzüne bakma istemiyle yanıp tutuşuyordum. Havalandırma denilen avluya benzeyen yüksek duvarlarla çevrili yere çıkarıldığımda sırtımı duvara dayar ve başımı gökyüzüne dikerdim. Havalandırma saati sona erip de koğuşa kapatıldığımda ise koğuşun üst bölümüne çıkar ve demir parmaklıklarla kaplı pencereye başımı yaslayarak gökyüzüne bakmaya başlardım. Uykusuzluk da çekiyordum artık. Uykuya daldığım o kısa anlara ise kâbuslar eşlik ediyordu.

Hayır, delirmedim.

Ve ölmedim de.

Tam da ruhumun kırılarak paramparça olacağı noktada kendimi kitaplara gömdüm, romanlara, hikâyelere hapsettim. Bedenim tutsak olabilirdi ama ruhum ve yüreğim o romandan diğerine, o hikâyeden öbürüne kanat çarpmaya başlamıştı.

Evet, otuz yıl cezaevinde kaldım ve en önemlisi de bu otuz yılın on sekiz yılını F tipi diye nitelendirilen tecrit ile izolasyonun katı bir şekilde uygulandığı; bir, iki ya da üç kişinin kaldığı hücrelerden oluşan yüksek güvenlikli cezaevlerinde geçirdim.

Yaşadığımız coğrafyada müebbet tutsak olmak

Olayın politik boyutu ve tarihsel arka plânı bir tarafa, müebbet hapis cezası almak ve daha çocuk yaşta cezaevinin dört duvarı arasına konulmak aslında zamana yayılan bir tür ölüm hâlidir. Sistem, özellikle de F tipi cezaevlerinde uyguladığı katı tecrit politikalarıyla tutsağı toplumsallıktan soyutlamakla kalmaz; onun özne olma hâlini, kimliğini bile parçalamayı amaçlar. Tam da bu noktada “panoptikon” kavramı kullanılabilinir ama yetersiz kalacaktır. Elbette görüntü ve ses kaydeden kameralar her yerdedir. Tutsağın neredeyse her ânı kontrol altındadır, bir makinenin dişlileri arasında nefes alması bile ‘izne’ bağlanmaya çalışılır. Fakat bu sadece iktidarın bakan ve gören “göz”e dönüşmesi de değildir; “göz”ün yanında iktidar, yumruğa dönüşebilen “el”dir de! Gerek gördüğünde “hizaya sokmak” için ânında devreye girer. Aşırı katı kurallar ve izolasyon birleştiğinde -bedensel boyut bir tarafa- rûhen dağılmış bir kişi ortaya çıkar. Hannat Arendt’in dediği gibi tutsak artık “dünyasızlığa” aittir. Vüsat O. Bener’in edebî yazılarında tanımladığı “yaşamazlık” hâli de bu durumu ifade etmek için kullanılabilinir. Nihayetinde bedenen yaşlanan tutsak, anlamlı bir geçmişe sahip olmadığı için iktidarın yarattığı “zamansızlık”ta rûhen aynı noktaya çakılıp kalır.  Mevcut durumda tutsak, “çocuk yaşlı ya da yaşlı çocuk”tur;  bu da ruhsal anlamda bir tür sakatlık hâlidir.

Tam da bu noktada yazmanın ve elbette okumanın, direnmenin en temel yollarından biri olduğu gerçeğini dillendirmek gerekiyor. Ama elbette bu öyle kolay bir şey değildir. Yazmak için en basitinden bir kaleme ihtiyaç vardır, kâğıt ya da uygun bir deftere… İktidarın çıplak yüzüyle karşı karşıya olunan böylesi bir mekânda, bir kalem bile tutsağa karşı silah olarak kullanılır. Yoksunluğun ve yokluğun mekânları olan cezaevlerinde kâğıt, kalem ya da bu tür bir şey, iktidarın kendi güçlülüğünü gösterdiği enstrümanlar hâline gelir. Sonra bir de yazmak için en azından basit bir masa ve sandalyeye ihtiyaç vardır. Bunlar elde edildiğinde bile kıyametin tam ortasında ve de katı tecridin pençeleri arasında yaşama tutunmaya çalışırken bir tür tercih edilmiş yalnızlığa da ihtiyaç duyulmaktadır. Kıyametin gürültülerine sağır kalınmak neredeyse imkânsızdır ama öte taraftan bu bir mecburiyettir de.  Peki yeterli midir? Elbette hayır! Hücre adlı o daracık mekânda diğer tutsaklarla da sağır kalınmalıdır. Yani yapılan şey, bir tür işkence olan katı tecrit koşullarında yalnızlığın tercih edilmesidir. Elbette oldukça çelişkili bir durumdur bu. Dayatılan yalnızlık, bir işkenceyken tercih edilen yalnızlık özgürlüktür! Hiç ama hiç kolay bir durum değildir bu! Makro iktidara karşı direnen örgütler, iktidar ilişkilerinin “doğası” gereği bir tür mikro iktidara dönüşerek iki ya da üç kişinin kaldığı bir hücrede bile kendi kural, yasak ve sınırlarıyla tutsak yazarı başka bir cendereye almaya çalışırlar. Benim yaşadığım şey ise, bu her iki iktidar odağına karşı bir tür “edebiyatla direnmek” hâlini sahiplenmek oldu.

Yazmak, sadece bir şeyler üretmek anlamına da gelmiyor. Hayır, devlet; cezaevi diye adlandırılan son derece sistematik ve katı zor aygıtıyla tutsağın özne olma hâlini yok etmeyi amaçladığından tutsak, kimliksizlik ya da iktidarın uygun gördüğü kimliği sahiplenmeye zorlanır. İktidar, tutsağı bir tür bitkiye dönüştürmeye çalışır: küçücük bir saksıda sadece nefes alırken dışardan gelen her türlü saldırıya karşı savunmasız olan tümden edilgen bir varlık! Bu noktada sistem, cezaevleriyle bir tür ‘zamansızlık’ hâli yaratır. Tutsak, bu zamansızlıkta naylon bir poşete hapsedilmiş bir yaprak gibidir.  Suya, yani zamana herhangi bir biçimde dokunmak bir yana, akacağı yönü ya da akma hızını bile belirleyemez. Döngülerin ortasında sadece kendisine dayatılmış olanı yaparak akar. Bu da zamanın dışına itilme gibi bir durumu ortaya çıkarır. Aylar, yıllar peş peşe geçip gider ama tutsak bunu “yaşayarak” bir tür geçmişe dönüştüremez. Öyle ya, bir hücredeyseniz ve neyi ne zaman yapacağınız, yemeği bile ne zaman yiyeceğiniz çok kesin şekilde belliyse o dört duvar arasında kaç yıl kalırsanız kalın, yine de gerçek anlamda bir geçmişe sahip olmazsınız, olamazsınız. Geçmişsizlik hâli bir tür hafıza yoksunluğuna da işaret eder. Çünkü dayatılmış olanı hep aynı şekilde yaşamak -bıktırıcı olmaktan da öte- çıldırtıcı bir tekrarı ortaya çıkarır, bu da nefes alınan ânı yıkılmaz bir hücre kılar. O hücrede yönünüzü bile bilmeden dönüp durursunuz sadece. Hatırlayış artık geçmişe yönelik bir şey değil, ânın tekrarından ibarettir. Duvarlar hep aynıdır, demir parmaklıklar, dikenli teller ve diğer şeyler de.. Gardiyanları yani hapishane görevlilerini insan olarak görmek yerine o duvarların ve de diğer şeylerin bir parçası olarak görürsünüz. Bildik anlamda insana dâir bir şey yoktur yani. Bir makinenin dişlileri arasında öğütülür, sonra yine öğütülür, tekrardan, bir kez daha öğütülürsünüz.

Yaşamak yerine yazmak ya da yazarak yaşamak

İşte tam da bu noktada yazmak kendine bir tür geçmiş yaratmak anlamına gelir. Tutsak yazar açısından okunan kitaplar geçmişe eklenirken yazılan roman ya da öykülerdeki kahramanlar da bir tür arkadaş, dost ya da tanıdığa dönüşür. Yani tutsak yazar açısından ‘kurgusal toplumsallık’ denen şey gerçekleşir. Bir hücrede yıllarca kalabilirsiniz ama yazmış olduğunuz romanla, tekrarlanan “an”ın yarattığı çöle yani dayatılan zamansızlığa inat kendi zamanınızı bu şekilde yaratabilirsiniz. Romandaki olaylar yaşamış olduğunuz ya da en azından tanık olduğunuz, kıyısından geçtiğiniz, uzaktan baktığınız olaylar olarak geçmişinize eklenir. Kahramanlar artık hayatınızın bir parçasıdır. Onlarla uyanır, onlarla yemek yer, havalandırma denilen yerde onlarla volta atar hatta yine onlarla sohbet edersiniz. (Mesela ben bazen rüyalarımda yazdığım ya da yazma sürecinde olduğum romanların kahramanlarını görürdüm. Bazen de rüyalarımda yazmakta olduğum romana yeni bölümler ekler, uyanınca da muhteşem dediğim o ölümleri nafile yere hatırlamaya çalışırdım.) Bu da “dünyasızlığa”, “yaşamazsızlığa” ya da “insansızlığa” karşı bir tür vâroluş hâlidir. Bu nedenle müebbet tutsakların yazdığı roman ya da öykülerin edebî değeri daha az olduğu durumlarda bile yazıldıkları koşullar göz önüne alındığında çok değerli oldukları kesindir.

Daha çocuk yaşta dört duvar arasına hapsedilmiş bir tutsak, esaretinin yirminci yılında bir roman yazdığında onca zamandır kopuk olduğu toplumu mu yazacaktır yoksa tutsak düşmeden önceki toplumu mu? Hem istese bile dışarıdaki insanları yazması mümkün müdür? En azından teknik gelişmelerin insan ilişkilerine ve yaşam tarzına yaptığı etkiyi bilmesi mümkün olacak mıdır? Mesela cep telefonu görmemiş bir tutsak bunu romanında nasıl kullanabilir ya da hiç metroya binmemiş bir tutsağın hikâye kahramanı İstanbul’da geçen olayda bir yerden başka bir yere nasıl gidecektir? Bu ve diğer nedenlerle tutsak yazar, “geçmişin ülkesini” kâğıda aktarmaya çalışır belki de ütopik, distopik veya fantastik tarzlara yönelir. Cümleler üst üste yığıldıkça hücresi bir şehre ya da ülkeye dönüşür. İnsanlar sarar etrafını. Sesler birbirine eklenir. Olaylar başka olaylara yol açar. Tam da bu noktada gerçek anlamda zamanı yaşamaya başlar. Zamana böylesine bir anlam yükleme hâli, sistemin “cezaevi” adı altında dayattıklarını boşa çıkarma gibi bir sonucu da doğurur. Bir tür direniştir bu. Rûhun yani yüreğin direnişi… Tutsaklık koşullarında yazdığı cümlelerle özgürlüğü solumaya başlar. Dayatılan ve son derece bıktırıcı olan o tekrar adlı zincirin bazı halkaları nihayet kırılmıştır. Bu da öznelik hâlinin güçlenmesi anlamına gelir.  Bütün bu belirtilenlerden dolayı müebbet tutsak açısından yazmak, vâroluşsal bir eylemdir.

Angela Davis, cezaevlerini modern köleliğin bir uzantısı olarak ele alır. Bu kölelik hâli, fiziksel kölelikten daha derindir. Rûhun yani yüreğin köleleşmesinden daha fazlasını amaçlar. Bunun da ismi “Beyaz Ölüm”dür. En fazla üç kişinin kaldığı bir hücrede gününüzün yirmi dört saatini, haftanın yedi, ayın ve yılın bütün günlerini diğer iki kişiyle birlikte geçirirsiniz. İlk bir hafta on gün sohbet eder, değişik şeylerden konuşursunuz. Sonra işte, yavaş yavaş susmaya başlarsınız. Karşınızdakini artık çok iyi tanırsınız ya da tanıdığınızı sanırsınız. Zamanın her ânını birlikte geçirmiş olmanın getirmiş olduğu bir şeydir bu. Bakışlarından, yürüyüşünden, iç çekişinden bile yüreğinin derinliklerinde neler hissettiğini aşağı yukarı anlarsınız. Konuşmak denen şey geri plâna itilir. Öyle bir an gelir ki kapatılmış olduğunuz hücrede bütün gün boyunca konuştuğunuz cümle sayısı dört ya da beşi geçmez. Suskunluk hâli bir tür görünmez duvara dönüşerek tutsağı kendi içine hapseder. Hücre denen o küçücük mekânda artık ruhlar çok nadiren birbirine değer. İçe büzülme olayı derinleştiğinde ise tutsak, beton ve demirden hücrede et ve kandan bir hücreye dönüşür. Yani beden adlı mezara gömülme hâli de denilebilir buna. Sosyal anlamda birbirine “değme, dokunma veya çarpma anlarında” ise bu farklı türde gerilimlere yol açar. Hücrede geçirilen süre aynı zamanda öfkenin damla damla biriktirilmesini de doğurur. Demir parmakları, o betondan duvarları, yıllarca süren tutsaklığı yıkma gücünüz yoktur. Yaşanılan her an, alınan her nefes bu güçsüzlüğü bir tür öfkeye, nefrete dönüştürür ama siz bunu kalkıp son damlasına kadar devlete kusamazsınız. Nihayet öyle bir an gelir ki çok basit bir nedenden dolayı yanınızdaki tutsağa patlarsınız. Bu, ötekinin cehenneme “dönüştüğü”, “dönüştürüldüğü” noktadır. Siz de diğer tutsaklar için bir tür cehennem olursunuz. Artık suskunluğa bilinçli bir biçimde birbirinden mümkün olduğunca uzak durma hâli de eklenmiştir. Hücre oldukça dar bir mekândır ama o mekânı paylaşan tutsaklar arasındaki mesafe kapatılmayacak kadar uzaktır.  Geçmişsizlik ve hafızasızlıkla birlikte yaşanılan bu suskunluk hâli ile her tutsağın kendini kendi kuyusuna hapsetmesi olayının birleşmesiyle ortaya “Beyaz Ölüm” denen şey çıkar. Ben de bir yere kadar bu suskunluğu yaşadım. Ama yazıyor olmak, kalemle bir şeyler söylemek, anlatmak, bu suskunluğu bazı yönleriyle kırmama da yol açtı. Cezaevinden çıktıktan sonra, dönüp içerideyken yazdıklarımı okuduğumda fazlasıyla gereksiz ve şişirilmiş bölümler olduğunu gördüm. Öyle ki, üç yüz elli sayfalık bir romanımın yaklaşık yüz sayfasını gözümü kırpamadan çıkardığım da oldu. Yani suskunluk hâli öykü ve romanlarda fazla konuşmama yol açmıştı. Belki edebî açıdan bu, oldukça olumsuz bir durumdu ama Beyaz Ölüme karşı bir tür yaşam arayışıydı da! Bu yönüyle müebbet yazar, kalemi eline alıp bir hikâyesinin ya da romanının ilk cümlelerini yazdığında aslında bir tür isyan ateşi de yakar. Yazma süreci, yani yazılacak konunun bulunması, bunun belli bir düzeyde olgunlaştırılması, sonra kâğıda aktarılması, ardından da defalarca düzeltilmesi bu ateşin gürleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Şunu da belirtmek gerekiyor: Bir Kürt iseniz ve siyasi nedenlerle cezaevine atıldıktan sonra müebbet hapis cezası almışsanız, her şey neredeyse bir kat daha zor olur. En başta kendi dilinizde yazdığınız şeyleri dışarıya gönderemezsiniz. Gönderme girişimleriniz büyük oranda başarısızlığa uğrar. Hücrenizde veya koğuşunuzda yapılan aramalarda yazmış olduğunuz Kürtçe edebî metinlere “bilinmeyen bir dil”, “sakıncalı” veya başka bir gerekçeyle el konulur. Bu nedenle yakın tarihe kadar da sömürgecinin diliyle yazmak neredeyse bir tür mecburiyet olmaktaydı. Sömürgecinin dilini edebiyat dili hâline getirerek bir tür özgürlük arayışı içine girilmesi elbette oldukça tuhaf bir durumdur. Elias Canetti’nin, Franz Kafka’nın resmî dil olan Almanca yazmasına yönelik yaptığı değerlendirmeler bu noktada bir yere kadar açıklayıcıdır.

Müebbet demek, ömür boyu yahut hayatının en az otuz yılını cezaevinde geçirmek demektir! Bu da aslında bir mezara diri diri gömülmek anlamına gelir ama gerçekte daha da ağır bir durumdur. “Kabir azabı” denilen şey çok daha yoğundur. Yani sistem, sizi hücreye attıktan sonra “Ne hâliniz varsa görün!” demek yerine gerektiğinde çıplak zoru da uygulayarak öğütmeye çalışır. Müebbet yazar, kalemiyle buna direnmeyi seçtiğinde bu oldukça uzun süreli bir direniş olacaktır. Kalemle direnişin insanın homo narrans (hikâye anlatan insan) olmasıyla da yakından ilişkisi vardır. İnsan; kimliğini, kültürünü ve tarihini hikâyeler aracılığıyla inşa etmeye çalışmaz mı? Kalemle direniş; hikâyeyi yaşamak değil, hikâyeyi yazmak anlamına gelir tutsak açısından. Müebbet tutsak yazar, “zamansızlık”ın bir sonucu olan “hikâyesizlik”i yazarak aşmaya çalışır. Yazılan yani kurgulanan hikâyeler bir süre sonra tutsak yazarın geçmişini oluşturur. Bu geçmiş de kimliğin üzerinde yükseldiği temel dayanaklardan biri hâline gelir. Yani özcesi tutsak, yazarak kendini yaratmakla kalmaz, yaşatır da!

Sonuç yerine

Ve o gün gelip de müebbet yazar, çocuk denilebilecek bir yaşta düştüğü cezaevinden yaşlı denebilecek bir yaşta çıktığında bir “hafıza”ya dolaysıyla geçmişe sahiplik edecektir. Evet, yaşamak yerine yazmıştır. Kaleminin doğurduğu hikâyeler ve okuduğu bütün o edebî eserler, yarattığı kahramanlar da onunla birlikte özgürlüğe adım atmışlardır ama özgürlük demek, tutsak yazar açısından öyle sansa, öyle hayal etmiş olsa bile masallarda görülen bir tür mutlu son değildir. Bir anlamda kurguladığı o toplumda kendini de bir yere yerleştiren yani kendini bir tür kurgusal kahramana dönüştüren, bu nedenle de kendi kaleminin çocuğu olan müebbet yazar, yazarak yarattığı bütün o naif hikâyelerin, gerçekliğin buzdan yüzüne çarparak paramparça olmasına tanıklık edecektir. Otuz yıl boyunca beklediği özgürlük denen şeyin ne olduğunu anlamaya ve bunun bedelini ödemeye çalışırken rûhu da sahiplenmek zorunda kalacağı yaralarla birlikte büyümeye başlar. Bu, aslında bir tür hızlandırılmış yaşlanma sürecidir. Hikâyelerle “kurguladığı” geçmişi yani “kurgusal toplumsallık”, yerini yaşayarak yazacağı hikâyelere bırakır. Bu hikâyelerde çoğunlukla kahraman değil, yenilgilerle yüz yüze olan, ne yazık ki onları sahiplenmek zorunda da kalan bir yan karakterdir. Sonra işte, beklenen o gün gelip çatar ve cezaevinden kaç zamandır çıkmış olan eski müebbet yazar, kalemini eline alıp çok daha farklı hikâyeler yazmaya başlar. Buna mecburdur da!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x