Connect with us

Yazılar

Yaşamak Yerine Yazmak – Nevzat Güngör

Yayınlanma:

-

Otuz yıl süren bir mahpusluğun ardından üç yıldır “dışarıda” yaşamaya, yazmaya ve birbiri ardına kitaplarını yayımlamaya devam eden Nevzat Güngör ‘ün, 5.’si 6-11 Temmuz tarihleri arasında Fas’ın başkenti Rabat’ta yapılan Dünya Sosyoloji Kongresi’nde sunduğu tebliğin metnini Yeni Pencere okurları için yayımlıyoruz. 

“Ya ölürüm ya da deliririm!” diye düşündüm cezaevine atıldığımda. Resmî kayıtların tersine daha on sekiz yaşında bile değildim. On altı gün gözaltında kalmış ve her türlü işkenceye tâbi tutulmuştum. Bedenimde bir sürü yara bulunuyordu, Filistin askısı denen işkence yöntemi nedeniyle kollarımı kullanamıyordum ama o beton duvarlara, demir kapıya, onlarca kişinin tıkıştırılmış olduğu o “koğuş” denen mekâna kapatıldığımda “Ya ölürüm ya da deliririm! Ben buradan kesinlikle sağ çıkmam!” diye düşünmüştüm. İşkenceyle bedenimde yaratılan yaraların neredeyse tümü iyileşti iyileşmesine de ruhumdaki yaralar zamana direnmekle de kalmadılar, bir tür ölümsüzlük kazandılar. Cezaevine düştükten iki ay sonra büyük bir bunalım yaşadım. Yerinde duramayan hiperaktif birisiydim ama işte demir ve betondan bir kutuya hapsedilmiştim. Nefes alamadığımı hissediyordum ve sürekli gökyüzüne bakma istemiyle yanıp tutuşuyordum. Havalandırma denilen avluya benzeyen yüksek duvarlarla çevrili yere çıkarıldığımda sırtımı duvara dayar ve başımı gökyüzüne dikerdim. Havalandırma saati sona erip de koğuşa kapatıldığımda ise koğuşun üst bölümüne çıkar ve demir parmaklıklarla kaplı pencereye başımı yaslayarak gökyüzüne bakmaya başlardım. Uykusuzluk da çekiyordum artık. Uykuya daldığım o kısa anlara ise kâbuslar eşlik ediyordu.

Hayır, delirmedim.

Ve ölmedim de.

Tam da ruhumun kırılarak paramparça olacağı noktada kendimi kitaplara gömdüm, romanlara, hikâyelere hapsettim. Bedenim tutsak olabilirdi ama ruhum ve yüreğim o romandan diğerine, o hikâyeden öbürüne kanat çarpmaya başlamıştı.

Evet, otuz yıl cezaevinde kaldım ve en önemlisi de bu otuz yılın on sekiz yılını F tipi diye nitelendirilen tecrit ile izolasyonun katı bir şekilde uygulandığı; bir, iki ya da üç kişinin kaldığı hücrelerden oluşan yüksek güvenlikli cezaevlerinde geçirdim.

Yaşadığımız coğrafyada müebbet tutsak olmak

Olayın politik boyutu ve tarihsel arka plânı bir tarafa, müebbet hapis cezası almak ve daha çocuk yaşta cezaevinin dört duvarı arasına konulmak aslında zamana yayılan bir tür ölüm hâlidir. Sistem, özellikle de F tipi cezaevlerinde uyguladığı katı tecrit politikalarıyla tutsağı toplumsallıktan soyutlamakla kalmaz; onun özne olma hâlini, kimliğini bile parçalamayı amaçlar. Tam da bu noktada “panoptikon” kavramı kullanılabilinir ama yetersiz kalacaktır. Elbette görüntü ve ses kaydeden kameralar her yerdedir. Tutsağın neredeyse her ânı kontrol altındadır, bir makinenin dişlileri arasında nefes alması bile ‘izne’ bağlanmaya çalışılır. Fakat bu sadece iktidarın bakan ve gören “göz”e dönüşmesi de değildir; “göz”ün yanında iktidar, yumruğa dönüşebilen “el”dir de! Gerek gördüğünde “hizaya sokmak” için ânında devreye girer. Aşırı katı kurallar ve izolasyon birleştiğinde -bedensel boyut bir tarafa- rûhen dağılmış bir kişi ortaya çıkar. Hannat Arendt’in dediği gibi tutsak artık “dünyasızlığa” aittir. Vüsat O. Bener’in edebî yazılarında tanımladığı “yaşamazlık” hâli de bu durumu ifade etmek için kullanılabilinir. Nihayetinde bedenen yaşlanan tutsak, anlamlı bir geçmişe sahip olmadığı için iktidarın yarattığı “zamansızlık”ta rûhen aynı noktaya çakılıp kalır.  Mevcut durumda tutsak, “çocuk yaşlı ya da yaşlı çocuk”tur;  bu da ruhsal anlamda bir tür sakatlık hâlidir.

Tam da bu noktada yazmanın ve elbette okumanın, direnmenin en temel yollarından biri olduğu gerçeğini dillendirmek gerekiyor. Ama elbette bu öyle kolay bir şey değildir. Yazmak için en basitinden bir kaleme ihtiyaç vardır, kâğıt ya da uygun bir deftere… İktidarın çıplak yüzüyle karşı karşıya olunan böylesi bir mekânda, bir kalem bile tutsağa karşı silah olarak kullanılır. Yoksunluğun ve yokluğun mekânları olan cezaevlerinde kâğıt, kalem ya da bu tür bir şey, iktidarın kendi güçlülüğünü gösterdiği enstrümanlar hâline gelir. Sonra bir de yazmak için en azından basit bir masa ve sandalyeye ihtiyaç vardır. Bunlar elde edildiğinde bile kıyametin tam ortasında ve de katı tecridin pençeleri arasında yaşama tutunmaya çalışırken bir tür tercih edilmiş yalnızlığa da ihtiyaç duyulmaktadır. Kıyametin gürültülerine sağır kalınmak neredeyse imkânsızdır ama öte taraftan bu bir mecburiyettir de.  Peki yeterli midir? Elbette hayır! Hücre adlı o daracık mekânda diğer tutsaklarla da sağır kalınmalıdır. Yani yapılan şey, bir tür işkence olan katı tecrit koşullarında yalnızlığın tercih edilmesidir. Elbette oldukça çelişkili bir durumdur bu. Dayatılan yalnızlık, bir işkenceyken tercih edilen yalnızlık özgürlüktür! Hiç ama hiç kolay bir durum değildir bu! Makro iktidara karşı direnen örgütler, iktidar ilişkilerinin “doğası” gereği bir tür mikro iktidara dönüşerek iki ya da üç kişinin kaldığı bir hücrede bile kendi kural, yasak ve sınırlarıyla tutsak yazarı başka bir cendereye almaya çalışırlar. Benim yaşadığım şey ise, bu her iki iktidar odağına karşı bir tür “edebiyatla direnmek” hâlini sahiplenmek oldu.

Yazmak, sadece bir şeyler üretmek anlamına da gelmiyor. Hayır, devlet; cezaevi diye adlandırılan son derece sistematik ve katı zor aygıtıyla tutsağın özne olma hâlini yok etmeyi amaçladığından tutsak, kimliksizlik ya da iktidarın uygun gördüğü kimliği sahiplenmeye zorlanır. İktidar, tutsağı bir tür bitkiye dönüştürmeye çalışır: küçücük bir saksıda sadece nefes alırken dışardan gelen her türlü saldırıya karşı savunmasız olan tümden edilgen bir varlık! Bu noktada sistem, cezaevleriyle bir tür ‘zamansızlık’ hâli yaratır. Tutsak, bu zamansızlıkta naylon bir poşete hapsedilmiş bir yaprak gibidir.  Suya, yani zamana herhangi bir biçimde dokunmak bir yana, akacağı yönü ya da akma hızını bile belirleyemez. Döngülerin ortasında sadece kendisine dayatılmış olanı yaparak akar. Bu da zamanın dışına itilme gibi bir durumu ortaya çıkarır. Aylar, yıllar peş peşe geçip gider ama tutsak bunu “yaşayarak” bir tür geçmişe dönüştüremez. Öyle ya, bir hücredeyseniz ve neyi ne zaman yapacağınız, yemeği bile ne zaman yiyeceğiniz çok kesin şekilde belliyse o dört duvar arasında kaç yıl kalırsanız kalın, yine de gerçek anlamda bir geçmişe sahip olmazsınız, olamazsınız. Geçmişsizlik hâli bir tür hafıza yoksunluğuna da işaret eder. Çünkü dayatılmış olanı hep aynı şekilde yaşamak -bıktırıcı olmaktan da öte- çıldırtıcı bir tekrarı ortaya çıkarır, bu da nefes alınan ânı yıkılmaz bir hücre kılar. O hücrede yönünüzü bile bilmeden dönüp durursunuz sadece. Hatırlayış artık geçmişe yönelik bir şey değil, ânın tekrarından ibarettir. Duvarlar hep aynıdır, demir parmaklıklar, dikenli teller ve diğer şeyler de.. Gardiyanları yani hapishane görevlilerini insan olarak görmek yerine o duvarların ve de diğer şeylerin bir parçası olarak görürsünüz. Bildik anlamda insana dâir bir şey yoktur yani. Bir makinenin dişlileri arasında öğütülür, sonra yine öğütülür, tekrardan, bir kez daha öğütülürsünüz.

Yaşamak yerine yazmak ya da yazarak yaşamak

İşte tam da bu noktada yazmak kendine bir tür geçmiş yaratmak anlamına gelir. Tutsak yazar açısından okunan kitaplar geçmişe eklenirken yazılan roman ya da öykülerdeki kahramanlar da bir tür arkadaş, dost ya da tanıdığa dönüşür. Yani tutsak yazar açısından ‘kurgusal toplumsallık’ denen şey gerçekleşir. Bir hücrede yıllarca kalabilirsiniz ama yazmış olduğunuz romanla, tekrarlanan “an”ın yarattığı çöle yani dayatılan zamansızlığa inat kendi zamanınızı bu şekilde yaratabilirsiniz. Romandaki olaylar yaşamış olduğunuz ya da en azından tanık olduğunuz, kıyısından geçtiğiniz, uzaktan baktığınız olaylar olarak geçmişinize eklenir. Kahramanlar artık hayatınızın bir parçasıdır. Onlarla uyanır, onlarla yemek yer, havalandırma denilen yerde onlarla volta atar hatta yine onlarla sohbet edersiniz. (Mesela ben bazen rüyalarımda yazdığım ya da yazma sürecinde olduğum romanların kahramanlarını görürdüm. Bazen de rüyalarımda yazmakta olduğum romana yeni bölümler ekler, uyanınca da muhteşem dediğim o ölümleri nafile yere hatırlamaya çalışırdım.) Bu da “dünyasızlığa”, “yaşamazsızlığa” ya da “insansızlığa” karşı bir tür vâroluş hâlidir. Bu nedenle müebbet tutsakların yazdığı roman ya da öykülerin edebî değeri daha az olduğu durumlarda bile yazıldıkları koşullar göz önüne alındığında çok değerli oldukları kesindir.

Daha çocuk yaşta dört duvar arasına hapsedilmiş bir tutsak, esaretinin yirminci yılında bir roman yazdığında onca zamandır kopuk olduğu toplumu mu yazacaktır yoksa tutsak düşmeden önceki toplumu mu? Hem istese bile dışarıdaki insanları yazması mümkün müdür? En azından teknik gelişmelerin insan ilişkilerine ve yaşam tarzına yaptığı etkiyi bilmesi mümkün olacak mıdır? Mesela cep telefonu görmemiş bir tutsak bunu romanında nasıl kullanabilir ya da hiç metroya binmemiş bir tutsağın hikâye kahramanı İstanbul’da geçen olayda bir yerden başka bir yere nasıl gidecektir? Bu ve diğer nedenlerle tutsak yazar, “geçmişin ülkesini” kâğıda aktarmaya çalışır belki de ütopik, distopik veya fantastik tarzlara yönelir. Cümleler üst üste yığıldıkça hücresi bir şehre ya da ülkeye dönüşür. İnsanlar sarar etrafını. Sesler birbirine eklenir. Olaylar başka olaylara yol açar. Tam da bu noktada gerçek anlamda zamanı yaşamaya başlar. Zamana böylesine bir anlam yükleme hâli, sistemin “cezaevi” adı altında dayattıklarını boşa çıkarma gibi bir sonucu da doğurur. Bir tür direniştir bu. Rûhun yani yüreğin direnişi… Tutsaklık koşullarında yazdığı cümlelerle özgürlüğü solumaya başlar. Dayatılan ve son derece bıktırıcı olan o tekrar adlı zincirin bazı halkaları nihayet kırılmıştır. Bu da öznelik hâlinin güçlenmesi anlamına gelir.  Bütün bu belirtilenlerden dolayı müebbet tutsak açısından yazmak, vâroluşsal bir eylemdir.

Angela Davis, cezaevlerini modern köleliğin bir uzantısı olarak ele alır. Bu kölelik hâli, fiziksel kölelikten daha derindir. Rûhun yani yüreğin köleleşmesinden daha fazlasını amaçlar. Bunun da ismi “Beyaz Ölüm”dür. En fazla üç kişinin kaldığı bir hücrede gününüzün yirmi dört saatini, haftanın yedi, ayın ve yılın bütün günlerini diğer iki kişiyle birlikte geçirirsiniz. İlk bir hafta on gün sohbet eder, değişik şeylerden konuşursunuz. Sonra işte, yavaş yavaş susmaya başlarsınız. Karşınızdakini artık çok iyi tanırsınız ya da tanıdığınızı sanırsınız. Zamanın her ânını birlikte geçirmiş olmanın getirmiş olduğu bir şeydir bu. Bakışlarından, yürüyüşünden, iç çekişinden bile yüreğinin derinliklerinde neler hissettiğini aşağı yukarı anlarsınız. Konuşmak denen şey geri plâna itilir. Öyle bir an gelir ki kapatılmış olduğunuz hücrede bütün gün boyunca konuştuğunuz cümle sayısı dört ya da beşi geçmez. Suskunluk hâli bir tür görünmez duvara dönüşerek tutsağı kendi içine hapseder. Hücre denen o küçücük mekânda artık ruhlar çok nadiren birbirine değer. İçe büzülme olayı derinleştiğinde ise tutsak, beton ve demirden hücrede et ve kandan bir hücreye dönüşür. Yani beden adlı mezara gömülme hâli de denilebilir buna. Sosyal anlamda birbirine “değme, dokunma veya çarpma anlarında” ise bu farklı türde gerilimlere yol açar. Hücrede geçirilen süre aynı zamanda öfkenin damla damla biriktirilmesini de doğurur. Demir parmakları, o betondan duvarları, yıllarca süren tutsaklığı yıkma gücünüz yoktur. Yaşanılan her an, alınan her nefes bu güçsüzlüğü bir tür öfkeye, nefrete dönüştürür ama siz bunu kalkıp son damlasına kadar devlete kusamazsınız. Nihayet öyle bir an gelir ki çok basit bir nedenden dolayı yanınızdaki tutsağa patlarsınız. Bu, ötekinin cehenneme “dönüştüğü”, “dönüştürüldüğü” noktadır. Siz de diğer tutsaklar için bir tür cehennem olursunuz. Artık suskunluğa bilinçli bir biçimde birbirinden mümkün olduğunca uzak durma hâli de eklenmiştir. Hücre oldukça dar bir mekândır ama o mekânı paylaşan tutsaklar arasındaki mesafe kapatılmayacak kadar uzaktır.  Geçmişsizlik ve hafızasızlıkla birlikte yaşanılan bu suskunluk hâli ile her tutsağın kendini kendi kuyusuna hapsetmesi olayının birleşmesiyle ortaya “Beyaz Ölüm” denen şey çıkar. Ben de bir yere kadar bu suskunluğu yaşadım. Ama yazıyor olmak, kalemle bir şeyler söylemek, anlatmak, bu suskunluğu bazı yönleriyle kırmama da yol açtı. Cezaevinden çıktıktan sonra, dönüp içerideyken yazdıklarımı okuduğumda fazlasıyla gereksiz ve şişirilmiş bölümler olduğunu gördüm. Öyle ki, üç yüz elli sayfalık bir romanımın yaklaşık yüz sayfasını gözümü kırpamadan çıkardığım da oldu. Yani suskunluk hâli öykü ve romanlarda fazla konuşmama yol açmıştı. Belki edebî açıdan bu, oldukça olumsuz bir durumdu ama Beyaz Ölüme karşı bir tür yaşam arayışıydı da! Bu yönüyle müebbet yazar, kalemi eline alıp bir hikâyesinin ya da romanının ilk cümlelerini yazdığında aslında bir tür isyan ateşi de yakar. Yazma süreci, yani yazılacak konunun bulunması, bunun belli bir düzeyde olgunlaştırılması, sonra kâğıda aktarılması, ardından da defalarca düzeltilmesi bu ateşin gürleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Şunu da belirtmek gerekiyor: Bir Kürt iseniz ve siyasi nedenlerle cezaevine atıldıktan sonra müebbet hapis cezası almışsanız, her şey neredeyse bir kat daha zor olur. En başta kendi dilinizde yazdığınız şeyleri dışarıya gönderemezsiniz. Gönderme girişimleriniz büyük oranda başarısızlığa uğrar. Hücrenizde veya koğuşunuzda yapılan aramalarda yazmış olduğunuz Kürtçe edebî metinlere “bilinmeyen bir dil”, “sakıncalı” veya başka bir gerekçeyle el konulur. Bu nedenle yakın tarihe kadar da sömürgecinin diliyle yazmak neredeyse bir tür mecburiyet olmaktaydı. Sömürgecinin dilini edebiyat dili hâline getirerek bir tür özgürlük arayışı içine girilmesi elbette oldukça tuhaf bir durumdur. Elias Canetti’nin, Franz Kafka’nın resmî dil olan Almanca yazmasına yönelik yaptığı değerlendirmeler bu noktada bir yere kadar açıklayıcıdır.

Müebbet demek, ömür boyu yahut hayatının en az otuz yılını cezaevinde geçirmek demektir! Bu da aslında bir mezara diri diri gömülmek anlamına gelir ama gerçekte daha da ağır bir durumdur. “Kabir azabı” denilen şey çok daha yoğundur. Yani sistem, sizi hücreye attıktan sonra “Ne hâliniz varsa görün!” demek yerine gerektiğinde çıplak zoru da uygulayarak öğütmeye çalışır. Müebbet yazar, kalemiyle buna direnmeyi seçtiğinde bu oldukça uzun süreli bir direniş olacaktır. Kalemle direnişin insanın homo narrans (hikâye anlatan insan) olmasıyla da yakından ilişkisi vardır. İnsan; kimliğini, kültürünü ve tarihini hikâyeler aracılığıyla inşa etmeye çalışmaz mı? Kalemle direniş; hikâyeyi yaşamak değil, hikâyeyi yazmak anlamına gelir tutsak açısından. Müebbet tutsak yazar, “zamansızlık”ın bir sonucu olan “hikâyesizlik”i yazarak aşmaya çalışır. Yazılan yani kurgulanan hikâyeler bir süre sonra tutsak yazarın geçmişini oluşturur. Bu geçmiş de kimliğin üzerinde yükseldiği temel dayanaklardan biri hâline gelir. Yani özcesi tutsak, yazarak kendini yaratmakla kalmaz, yaşatır da!

Sonuç yerine

Ve o gün gelip de müebbet yazar, çocuk denilebilecek bir yaşta düştüğü cezaevinden yaşlı denebilecek bir yaşta çıktığında bir “hafıza”ya dolaysıyla geçmişe sahiplik edecektir. Evet, yaşamak yerine yazmıştır. Kaleminin doğurduğu hikâyeler ve okuduğu bütün o edebî eserler, yarattığı kahramanlar da onunla birlikte özgürlüğe adım atmışlardır ama özgürlük demek, tutsak yazar açısından öyle sansa, öyle hayal etmiş olsa bile masallarda görülen bir tür mutlu son değildir. Bir anlamda kurguladığı o toplumda kendini de bir yere yerleştiren yani kendini bir tür kurgusal kahramana dönüştüren, bu nedenle de kendi kaleminin çocuğu olan müebbet yazar, yazarak yarattığı bütün o naif hikâyelerin, gerçekliğin buzdan yüzüne çarparak paramparça olmasına tanıklık edecektir. Otuz yıl boyunca beklediği özgürlük denen şeyin ne olduğunu anlamaya ve bunun bedelini ödemeye çalışırken rûhu da sahiplenmek zorunda kalacağı yaralarla birlikte büyümeye başlar. Bu, aslında bir tür hızlandırılmış yaşlanma sürecidir. Hikâyelerle “kurguladığı” geçmişi yani “kurgusal toplumsallık”, yerini yaşayarak yazacağı hikâyelere bırakır. Bu hikâyelerde çoğunlukla kahraman değil, yenilgilerle yüz yüze olan, ne yazık ki onları sahiplenmek zorunda da kalan bir yan karakterdir. Sonra işte, beklenen o gün gelip çatar ve cezaevinden kaç zamandır çıkmış olan eski müebbet yazar, kalemini eline alıp çok daha farklı hikâyeler yazmaya başlar. Buna mecburdur da!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Yazılar

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x