Connect with us

Yazılar

Yasak Meyvenin Sonu – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Hayatımızı çepeçevre saran, vazgeçilmezimiz haline gelen akıllı telefon başta olmak üzere akıllı teknoloji ürünleri hepimizi yavaş yavaş değil hızla aptallaştırıyor ve köleleştiriyor. Akıllı telefonu Apple’ın logosu ile metaforlaştırırsak, yasak meyve ısırınca nelere mal olacağından yola çıkarak gidişatı daha iyi anlamlandırabiliriz. Yasak meyveyi tadan insanlar, sonsuzluk sevdasıyla nasıl nefsinin kölesi haline gelmiş ise farklı bir formda aynı tecrübeyi yineliyoruz hep birlikte. İnsan soyunu çepeçevre saran bu sarmal nedir, ne değildir; insanlığa ne vadediyor, ne katıyor, ne alıyor, bütün boyutlarıyla getiri ve götürüleriyle araştırıp tanımlanmalıdır.

Küresel düzenin sağlayıcısı olan akıllı teknoloji ve en çok kullandığımız akıllı telefonlar yeni dünyanın zeminini oluşturacak başat unsurlardır. Hayatımızı kolaylaştırıcı, ticaretimizi hızlandırıcı, bilgilenme süreci ve iletişimimizi maksimum düzeyde sağlayan bu teknoloji farkında olmadan bizi bizden almaktadır. Bu teknolojiler, teknik olarak köleleştirme ve kontrol altında tutma aracı olarak kurgulanmıştır. İnsan soyu toplu halde yaşayan bir varlıktır ve bu yaşayışı sanal değil gerçektir, gerçek bir zemin ve veriler düzleminde hayat bulmaktadır. Duyusuz ve duygusuzlaştırılıp hissiz robotlar haline bürünmekteyiz. Birlikteyken bile birbirimizden o kadar uzağız ki başımızı kaldırıp karşımızdakinin gözlerine insani duygularla bakma yetimizi dahi kaybetmişiz. Kendi sanal âleminde embesil gibi yaşayan, ferdiyetçiliğin nirvanasına ulaşmış bir vak’a içerisindeyiz. İşin en kötü tarafı, bu vahim girdabın farkında olmayışımız…

Akıllı teknoloji insanı insan yapan özelliklerini köreltip yok etmektedir, (şahsen, bunun için kurgulandığını düşünmekteyim) bunun için kurgulanmasa dahî maruz kaldıktan sonraki sonuçlar bunu göstermektedir. İnsanı insan yapan en başat unsur olarak iradeyi baz alırsak, irademizi kullandırtmayan/anlamsızlaştıran, âdeta varlığımızı yok sayıp her an ve şartta ne yapacağımızı naif bir kadın sesiyle tatlı tatlı dayatan bir teknolojiden bahsediyoruz. Kurgunun özeti şu ki; sen yorulma/düşünme/karar verme, ben senin adına düşünüp/karar verip/fiiliyatını yönlendiririm. Özgür iradeni özgürce kullanabilmenin yanı sıra ikinci husus, insanın en mühim insani özelliklerinden biri olarak zihnini/hafızasını/belleğini kullanma yetisidir. Bu teknoloji kullanımının dozu ne kadar artarsa aynı oranda zihnini/belleğini kullanma oranı azalmaktadır. Bu kullanımsızlıkla birlikte hafıza durağanlaşmakta, kullanılmadıkça özelliklerini kaybedip yok olma evresine girmektedir. Eskiden hesap makineleri için bu denirdi; bu makineler kullanıla kullanıla zihin bu alanda çalışmaya çalışmaya tembelleşip işlevini kaybediyor diye en basit çarpma toplama işlemini bile hesap makinesinde yaparak bu yetimizi kaybetmekteydik. Geldiğimiz noktada her şeyimiz akıllı telefonda kayıt edilip her şeyimizi onun yardımı, yardımından ziyade türlü yöntemlerle yönlendirmesiyle yapar haldeyiz. Eşimizin telefon numarası dahî hafızamızda bulunmamakta, eskiden Yaradan’ın vermiş olduğu aklı ve hafızalarızı çalıştırıp işlevsel olarak kullanırdık. Şimdilerde iğneden ipliğe her şeyimizi “kendisini akıllı zanneden/zannettiğimiz” bir cihaza teslim etmiş, âdeta bir köle gibi onun talimatlarıyla hayatımız şekillenmektedir. Her ne kadar son komutu ve kararı kendimiz veriyor gibi gözükse de, zihin okuma ve yönlendirme teknikleriyle (kendimizin verdiğini zannettiğimiz kararlarla) hayatımız şekillendirilmektedir. Bu tablo ışığında varlığımızın bir anlamı kalmıyor, Allah’ın yarattığı ve üstün kıldığı insan soyunun insanlığından eser kalmıyor.

En temelde yaşanılan handikap şu ki, bu zeminde cereyan eden düşünsel, iletişimsel, ahlaki, siyasi, iktisadi, kültürel, sosyal, sanatsal,  eğitsel, kişisel, ailevi vb. her alanda yaşanılan tecrübe ve seyrin zemini çarpıktır. Adı üstünde “sanal”, gerçeklikten uzak edinilen tecrübelerden olumlu bir sonuç elde etmenin imkânsız olduğu bir âlemde yaşıyoruz. Yukarıda sıraladıklarımızın her biri insaniyeti ve toplumu oluşturan başat unsurlardır, bu unsurlara hayat verebilmenin de belli kaideleri vardır. Bu bilişim cenderesi içerisinde, sosyal medya âleminde ne sağlıklı bir düşünce hayat bulabilir, ne ahlak, ne kültür, ne sanat, ne de siyasi, iktisadi, eğitsel bir gelişim; bunların olmadığı yerde kişiden de, ailevî değerlerden de, toplumdan da bahsedemeyiz. Bu unsurların hayat bulması için her birinin kendine has şartları, zeminleri, kriterleri vardır. Gerçeklikten, duyguda, histen, emekten, gözyaşından, alın terinden, selamdan uzak… Sanal âlemde bunların sadece simülasyonu olabilir, bu yanılsama içinde bilgi kirliliği ve karmaşası içerisinde toplum mühendisliğine maruz kalmaktayız sadece. Toplumdan, cemaatten, aileden, birlikten uzak kendimiz için biçilmiş dünyaya hapsolmuş robotlar haline getirilmekteyiz. Bu öyle bir tiyatro, öyle bir yanılsama, öyle bir kurgu ki, körlük içinde kendimizi hakikatin timsali zannediyoruz. Cehalet çukurunda düşünce inşacısı, ahlaksızlık içinde ahlaki değerlerin taşıyıcısı, acziyet içinde hâkim, aktif siyasetçi zannındaki piyon, kültür ve sanattan uzak bir yobaz, her türlü bilgi ayaklarına serilmiş kitap yüklü merkepler, ailemizden uzak yalnız haldeyiz!

Bu yeni dönemi ve araçlarını temelde bir iletişim/etkileşim zemini olarak tanımlarsak, durum daha da vahim! İletişim mantığına aykırı bir vakıa ile karşı karşıyayız. Beş duyu organının senkron çalışamadığı ve gerçek manada işlevsiz bırakıldığı bir atmosferde ne kadar sağlıklı iletişimde/etkileşimde bulunulacağı tartışmalıdır. Ruhsuz, mimiksiz, vurgusuz, duyusuz, hissiz tek tip bir dille iletişim olmaz. Kendi deyimleriyle internet âleminin kendine has ve vazgeçilmez bir dili var. Bu dilin ne kadar insani olup olmadığı irdelenmelidir. Medeniyeti oluşturan dildir, iletişimin de başat unsurudur. Bu noktada, kullanılan dil, medeniyeti de şekillendirir. Dil; ilk anlaşıldığı gibi Türkçe/İngilizce/Almanca gibi ses farklılıklarından müteşekkil teknik boyutundan ziyade somut-soyut birçok etkeni olan, kelimelerden ziyade kavramları da tanımlayıp anlam dünyasını yönlendiren, kültürü biçimlendiren, medeniyeti oluşturan, hayatı şekillendiren bütüncül bir unsurdur. Doğru ve insani bir dil güzel bir dünya inşa eder, yanlış ve gayri insani bir dil en fazla sahte mutluluklarla bezenmiş bir dünya kurgular ki sonu, büyüklüğü oranınca ağır ve şiddetli olur.

“Doğru kullanılırsa iyi bir şeydir!” söylemi bu çukura daha da çok çekmektedir bizleri. “Araştırma yapıyorum, verilere daha hızlı ulaşıyorum, tilavet dinliyorum, okuma yapıyorum, bilgi paylaşıyorum, örgütleniyorum, öğreniyorum vb.” söylemlerle kendimizi avutuyoruz. Bu zemindeki fiil ve söylemlerimiz, hayatımızın gerçek dokularının  %10’una dahî sirayet etmemektedir. Emeksiz yapılan işin, çabasız edinilen verinin bir ehemmiyeti yoktur, olsa dahî belleğimize işlemediği için uçucudur. Eskiden bir konu hakkında araştırma yapacağımız vakit, en az altı kitabı önümüze koyardık, şerhleriyle birlikte irdeleyip bir özet çıkartırdık, bu süreç içinde okuduklarımız bir emeğin karşılığı olarak belleğimize işler ve yıllar sonra dahi ilgilî bir anda önbelleğimize gelirdi. Ya da fiilen arkadaşlarla yüz yüze oturup tartışıp görüşüp örgütlenirdik bir bedel karşılığında ve bunun da bir değeri vardı, şimdi ise sanal âlemde kendimizi avutmaktayız. Yerel ve küresel muktedirler de bundan çokça memnun olsa gerek ki, onlara en ufak bir tehdit teşkil etmiyoruz.

Zihinlerimiz yönlendirilmekte… En bilinçli olduğunu zanneden, en kontrollü kullanan kişi dahî farkında olmadan (%80 oranlarından) yönlendirilmektedir. Kendi irademizle yaptığımız tek şey kendi elimizle kendimizle ilgili verdiğimiz veriler, bu verilerle karakter analizimizi yapıp ne arzulayıp ne arzulamadığımızın haritasını çıkartıp, bu tespitler ışığında arzuladıklarımıza değil arzularımız arasından onların arzuladıklarına yönlendirilmekteyiz.[1] Bu noktada da kendimizi kandırmamızın bir âlemi yok, en farkındalığı yüksek kişi bile bu tuzağın kurbanı olup aslında ihtiyacı olmayan (sadece maddi alışveriş kalemleri değil) maddi manevi tüketim içinde kendini bulmakta… Daha da kötüsü zihni kurgulanmakta ve öncelikleri, hassasiyetleri, duyguları şekillendirilip doğru/yanlış tanımlamaları kolaylıkla istenilen doğrultuda değiştirilmektedir.

Varlık-yokluk noktasındaki bir mesele de furuâta dair kazanım/kayıpları mevzu bahis etmek yersizdir. İnsani bir yaşam alanının olmadığı, hatta kişiyi insanlıktan çıkaracak bir zeminde somut bazı kazanımlarımız veya hayatımızı kolaylaştırıcı unsurların olup olmamasının bir anlamı kalmıyor. Misal; huzurun olmadığı yerde araban olmuş, güvenin olmadığı yerde evin olmuş, iradenin olmadığı bir yerde bilgin olmuş ne olacak! Varlığının anlamsız kaldığı noktada, sanal ve sahte bir âlemde benliğinden uzak yaşayan ölüler olarak refah içinde hayat sürmüşüz ne yazar.

Ahlaki yozlaşma büyük boyutlarda… Ahlakın hayat bulmadığı/bulamadığı yerde ahlaksızlığın cirit atması kadar normal bir şey yok, anormal olan şey bunu normalleştirmektir. Özgürlük adı altında her türlü pislik makulleşmiş, normalleşmiş durumdadır. Misal; ergenlerin Tiktok uygulamasında adeta birbirleriyle yarışarak sergiledikleri iğrençlikler had safhada ve türlü sapkınlıkları yapıyor olmalarından daha vahimi bunu gönül rahatlığıyla hiç çekinmeden/utanmadan paylaşıyor olmalarıdır. Rabbim neslimizi muhafaza etsin ama korkarım hiçbirimizin çocukları bu yozluktan âzâde olamayacak. Sadece bu tür programlar değil, özgürlük şarkılarıyla bezenmiş internet âlemi faydadan ziyade büyük boyutlarda zarar peyda eden bir unsurdur.

Akıllı telefonun en bariz kullanım zemini olan sosyal medya, çok yoğun bir şekilde duygu karmaşası yaratıyor. Gerçek âlemde yaşanılan doğal duygu atmosferleri, yerini çok hızlı geçişlerle değişen yanıltıcı sahte duygulara bıraktı. Üzücü bir gelişmeye maruz kalındıktan 5 saniye sonra eğlenceli, hemen sonrasında hüzünlü, hemen ardından erotik, biraz sonra dini duyguları vurgulayan veri bombardımanı içinde insanlar yoğun bir duygu karmaşası yaşıyor. Bu karmaşa, sağlıklı bir insanın duyularını derbeder edip benliğinden uzaklaştırmaya, harap etmeye, gerçekliklerden uzaklaştırmaya fazlasıyla yeterli. Gerçeklikten uzak, sanal duygularla yönlendirilen, benliğinden ve toplumdan uzak nesiller küresel güç odakları tarafından rahatlıkla şekillendirilmekte ve istenilen mecraya sevk edilmektedir.

Gerçeklikten uzak bu yanılsama en çok kavramlarımızı tahrip etti, kavramlar yer değiştirdi, iğdiş edildi, karman çorman hale getirildi. Bu karmaşa içerisinde istediklerini yapabiliyorlar zaten; aydınlık, karanlık; karanlık, aydınlık zannında insanlar; doğru yanlışla, yanlış doğruyla yer değiştirmiş; hak, batıl; batıl, hak zannedilmekte. Öyle bir karanlık içerisindeyiz ki, zihni boşaltılmış mankurtlar haline geldik, özgürlüğün hazzını aşılayarak köleleştirmekteler.

Her birimize baş rol oynatılan bu tiyatroda kendimizi tatmin etmekten gayri bir şey yapmamaktayız. 2000’lerin başında liberalizm rüzgârıyla iliklerimize kadar işleyen ferdiyetçi ve hümanist düşünceyle bezenmiş hayat biçimi artık tahayyül dahî edilemeyecek tehlikeli evrelerde. Her şey ama her şey bireye endeksli ve öyle bir birey ki; kendinde olmayan, kendinin sonunu getirecek olan bir birey. Aileden uzak, topluma yabancı, doğadan bîhaber, hülyalar içerisinde yaşayan büyülenmiş bir zihin.

Bu sanal âlem; eşyanın tabiatına aykırı, doğanın işleyişine, düşüncenin inşasına, ahlakın hayat bulmasına, ilmin serüvenine, siyasetin yöntemine, kültürel/sosyal/sanatsal faaliyetlerin ruhuna, eğitimin mantığına, ailevî ilişkilerin özüne aykırı; yani insanı insan, toplumu toplum yapan irili ufaklı bütün dinamiklere ters, vahim ve absürt bir durum var ortada. İşin daha da vahimi, bu durumu çok hızlı içselleştirip makulleştirdik. Daha da öteye giderek vazgeçilmez, geri dönülmez, mecbur addediyoruz kendimizi!

Bu bilişim çağı tartışma, mütalaa, etkileşim süreçleri içinde olağanüstü sağlıksız bir zemin. Fikir ve bilgi alışverişi için verimsiz bir atmosfer. İnsanlar topluluk içinde sosyalleşerek öğrenir ve gelişir, sosyal medyadaki sosyalleşme sahte ilişkiler ağıyla bezenmiş gerçek dokunuşlardan uzak yapmacık bir zemin. Yol yok, yordam yok, adab yok, usul yok, üslup yok… Bu cümleyle sıraladığımız her bir madde üzerine ciltlerce aydınlatıcı metin yazılır. Mukabiliyet yok; genç de yaşlı da, bilgili de cahil de, aydın da, yobaz da, tecrübeli de, çaylak da aynı düzlemde… [(Buradan hiyerarşi karşıtlarının söylem geliştirdiğini duyar gibiyim :)] Siz isteseniz de, istemeseniz de toplum doğal bazı katmanlar üzerine kuruludur, toplumun doğasıyla savaşmanın âlemi yoktur. Misal; tartışmanın bir adabı, usulü vardır; görmüş geçirmiş yaşta biriyle oturmasını, kalkmasını nerede ne konuşacağını bilmeyen yirmi yaşındaki bir zevzek aynı düzlemde ahkâm kesmekte, konuşmakta… Zoom’dan yapılan bir toplantı esnasında kimse haddini, yerini bilmeden konuşmakta, yerine göre saygısızlık yapmakta, sadece büyüğüne karşı değil yaşıtı olan bir dostuna dahi yüz yüzeyken söylemeyeceği/söyleyemeyeceği sözler sarf edebilmektedir. Toplumun dinamiklerine aykırı olarak herkesi tek tipleştirmekte, aynileştirmektedir bu sanal zemin. Aynilik eşitlik değildir, herkesin aynileştiği bir toplulukta aslında herkes anlamsızlaşmaktadır. Yeni dünya, bilişim araçlarıyla herkesin zihnen robotlaşıp tek tipleştirildiği, insanlığın iradenin değerlerin anlamsızlaştığı bir tatmin çağıdır.

Sosyal, siyasal, toplumsal sorumluluklarımız konusunda kendimizi tatmin etme aracı olarak kullanıyoruz bu zemini. Bir acı karşısında ağlayan bir emoji bırakıyoruz köşeye, bir zulmü dillendiren paylaşımı beğenip sosyal sorumluluğumuzu yapmanın verdiği hazla basit dünyamıza geri dönüp küçük dünyamızda yaşamaya devam ediyoruz.

Dünya küçüldükçe küçülüyor. Küresel iletişim ağının yayılımıyla ulaşılabilirliğin ve haber almanın artmasıyla Dünya’nın küçüldüğü vurgulanmakta. Olumlu yanlarından ziyade olumsuz birçok yanı var bu sürecin. Takip edilmekteyiz, kontrol altına alınmaktayız, istenilen mecraya sevk edilmekteyiz… Misal; gerçek âlemde sokakta yürürken on adım gerinizde sizi takip eden, her an gözlemlemeye çalışan, girdiğiniz yere giren, gittiğiniz yere giden, her an ensenizde duran birinden rahatsız olmaz mısınız? Hatta korkmaz mısınız? Korkmalısınız, hatta bu sanal âlemdeki takip ve kontrol mekanizmasından çok daha fazla korkmalısınız!

Köleleştirilmekteyiz… “Modern köle” tanımı, kapitalist dünyanın işçileri için telaffuz edilmekteydi ve bu fiili köleliğin form değiştirilmiş haliydi ama geldiğimiz noktada bu fiziki köleliğimize bir de zihnî köleleştirme eklendi. Zihnimiz, çok derin kurgu ve yönlendirme teknikleriyle istenilen doğrultuda şekillendirilmektedir.

En basit uygulamasını değerlendirecek olursak; navigasyon uygulamasıyla yolumuzu bulduğumuzu zannederek yolumuzu kaybediyoruz. Ortanca kızımın 4 yaşlarında yaptığı bir vurguyu kısaca burada paylaşmak istiyorum; şahid olduğu navigasyon uygulamasıyla bulmaya çalıştığımız yolun bir noktasında arkadan bir ses geldi, “Baba, niye hep o ablanın dediğini yapıyorsun?” İrkildim ve düşündüm, doğru/yanlış, niye bir talimatla işimi yapıyorum, benim düşünme, yön bulma, karar verme yetimin ne anlamı kalıyor? İnsan, hâkim olmadığı şahitliklerin kuklası olmaya mahkûmdur. Her konuda edilgen olmaya alıştığımız bu çağda bu da normal geliyor olabilir ama insan denen varlık, dünyasını şekillendirmede etken ve etkin bir varlıktır. Bizleri alelâde bir beşer olmaktan, niteliksiz bir mahlûk olmaktan çıkarıp insan yapan irademizi özgürce kullanıp hayatımızı şekillendirmedikçe aklımızı kiraya vermiş bir köle olarak yaşamaya mahkûmuz.

Gelin özgürleşelim, aklımızı ve zihnimizi kullanıp varlığımıza anlam katalım, gelin insan gibi yaşayıp insan olalım! Bizleri aptal yerine koyan, kendisini akıllı zanneden bu makinenin/programın kölesi olmak zorunda değiliz. Akla kim hükmederse, aklı kim kullanırsa, aklı kim yönlendirirse irade onda demektir. Akıl, duygudan azade bir anlam ifade etmez. Akıl, duygu ve diğer duyu organlarının bütünlüğünde bir anlam ifade eder. Duyusuz ve duygusuz bir aklın hâkimiyetinde yaşıyoruz ve hızla artan bir kullanımla insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Hayatımızı kolaylaştırdığını zannettiğimiz bir yol, belki de hayatımızı, hayatımız içindeki varlığımızı yok etmektedir.

Akıllı teknoloji bizleri yalnızlaştırıyor… Yaşadığımız milenyum çağında ferdiyetçiliğin geldiği nokta herkesin aynelyakîn malûmudur, bu muhteşem yalnızlıktan memnunsanız (ki memnun olanlar da memnunlaştırılmış mankurtlardır) sorun yok. İnsan soyunun gerçek dokunuşlarla toplu halde yaşayan varlıklar olduğunu düşünürsek, bu yalnızlığın sonumuz olacağı aşikârdır. İletişim çağındayız ama iletişimsizliğin dibini yaşıyoruz. Herkes kendi sanal âleminde yapayalnız, ailesinin, akrabasının, dostlarının, yoldaşlarının ne zaman, nerede, ne halde oldukları hakkında gerçek bilgilere haiz değil.

Ailevi ilişkilerimizi, iletişimimizi olağanüstü kötü etkilemektedir. Doğu toplumları komşuluk ilişkileriyle, dost meclislerinde, akraba ve aile bağıyla bağlı bir toplumdur ama internete bağlanıp telefona kapandığımız günden beri “bizden” eser kalmadı. Dayanışma, birliktelik, hasbihal yerini yalnızlığa bıraktı.

Psikolojimizi olumsuz etkilemekte; içinde debelendiğimiz yalnızlığımızla baş başa zihin dünyamız yerle yeksan oldu. Bu çaresiz ve derin yalnızlığımız da şahsi olarak güçsüz hissetmemize neden olmakta, toplumsal dayanışma ve etkileşimden uzakta intihar haberleri had safhaya ulaşmış durumdadır. Bu güçsüzlük psikolojisiyle küresel muktedirlere karşı direnme olasılığını boş verin, daha da bağlanıp onlara gebe kalmaktayız.

Akıllı teknoloji çağı full performans hayat bulursa sağlıklı bir yaşamsal ortamımız dahî olmayacak. Radyasyon ışınlarının doğurduğu olumsuz sonuçlar şimdiden gören gözler için ortada, sonraki dönemlerde 5G ve daha da ötesi aktif hale geldiğinde, yoğun kullanımla birlikte doğan sağlık sorunlarının olumsuz etkileri geri dönüşü zor evrelere ulaşmış olacak. Sadece insanlık değil hayvanlar, bitkiler, doğanın her zerresi yıpranmış ve ifsad olmuş olacak.

Teknoloji bir araçsa, amaçlarımız doğrultusunda kullanıp insan gibi yaşayacak bir dünya inşa edelim. Araçları amaçsallaştırıp zarar gördüğümüz birçok unsuru tecrübe etti insanlık. Misal; “para” amaçsallaşınca insanı ne hale soktuğu malum, “devlet” toplum için bir araçken kutsandıkça topluma zulüm doğurmakta, “İslam” dahi insanların bu dünyada en güzel bir biçimde adil/huzurlu/güven içinde yaşayabilmelerinin yolu/formülü/aracı iken amaçsallaştırıldığı vakit nasıl yanlış tablolar doğurduğu da herkesin malumu. Zararlı olan akıllı teknolojinin kendisi değil, akıllı teknolojinin hayat bulduğu zemindir. Hayat kurgumuzu tekrar yenilememiz lazım, akıllı teknolojinin kısmi kullanıldığı, doğal devinimin olduğu bir hayat kurgusu oluşturulmalıdır. Sünnetullahtan, doğadan, doğal etkileşimden koptukça kendi sonumuzu getiriyoruz.

Fayda-zarar hesabı yapalım. İnsanlar “akıllı teknolojiyi faydalı şeylerde kullanıyorum” (büyük bir yanılsama) diyerek pervasızca tüketmekte ve içinde olduğu girdaptan bîhaber yaşamaktadır. Emeksiz/bedelsiz/çok kısa sürede edinilen “faydalı” veri/bilgi/kazanç geldiği gibi uçmakta, sanal olduğu kadar gerçeklikten uzak kalmaktadır. Gerçek bir fayda elde edebilmek için doğanın kanunları vardır, zaman ayrılması icap eder, emek sarf edilmesi gerekir, ki kalıcı bir fayda elde edilsin. Yani faydalı olarak zannettiğimiz birçok şey faydasız bir kazanım halinde bize ulaşmaktadır. Tersten doğurduğu zarar, tahayyül dahi edilemeyecek kadar büyük boyutlardadır. Bu durumda durup düşünmek gerekir, ne alıyoruz ne veriyoruz, ne getiriyor bizlerden ne götürüyor? Hayatta insan her konu için bu formülasyonu uygular: getiri götürü hesabı. Faydalı addettiğimiz şeylerin birçoğu faydasızken, tersine zarar batağına sürüklenirken niye ısrarla bu cenderenin içine giriyoruz? Kontrolsüzce hayatımızı çepeçevre saran internet âlemine mahkûm değiliz, mecbur değiliz! Vazgeçilmez değil! Tersine, insan gibi yaşayabilmemiz için bu mel’anetten en kısa sürede kurtulmamız gerektiğini düşünmekteyim.

İnsani, doğal, sağlıklı bir atmosfer arıyorsak eğer, akıllı teknolojinin hâkimiyetindeki sanal âlemden uzak durmamız hayati önem arz etmektedir. Bu noktada; akılı telefon kullanımını bırakmak olasılıksız, radikal bir karar gibi gelebilir ama en kısa sürede bundan kurtulmazsak insanlığın yok olma sürecinin bir numaralı aracı haline gelecek.  Bu olasılıksızlık, mahkûmiyetimizin de ölçüsünü göstermektedir. 10 yılda hepimizi robotlaşmış, modern köleler haline getirdiler. Yeni nesli anlamak mümkün ama yoğun kullanımı daha 10-15 yılı geçmeyen bir şey nasıl hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi, gelebildi? Bir 10 yıl sonrasında nasıl bir düzlemde olacağımızı tahayyül dahî etmek istemiyorum. “İnsan” denilen varlık, hiçbir şeye mahkûm da, mecbur da değildir; eğer mahkûm ve mecbur ise o kişinin insanlığını tartışmak icap eder. İradesini özgürce kullanıp tercihlerini yapamıyorsa, insan anatomisine sahip bir beşerdir sadece. Durup düşünelim, belirttiklerimiz ve çok daha fazlası bizlere fayda mı zarar mı doğuruyor? Ve bu sonuç karşısında irademizi kullanıp tercih yapabiliyor muyuz?

Öyle bir girdap ki bu, ne kadar bilincinde ve farkında olursak olalım toplumsal düzlemde geniş ölçekte kullanımla fertleri de mecbur bırakmakta, kişiye “kullanmıyorum” deme şansı vermemekte… Şahsen eski tarz Samsung telefonlara geçmiştim geçen sene, hattın çekmeme sorunları baş gösterdi ve farklı bazı sıkıntılardan tekrar döndüm “akıllı telefona”, aklıma tüküreyim ki giden zamanın haddi hesabı yok! Her şeyi boş verin, ahir zaman gelip çattığında pervasızca tüketip geçirdiğimiz bu zamanın dahi hesabını veremeyeceğiz.

Âdem; sonsuzluğu, sonsuz bilgiyi, hayatı hakkında sonsuz hâkimiyeti arzuladı. Geldiğimiz noktada insanların arzusu da aynı minvaldedir. Anlık ve her şeyden bilgi sahibi olma arzusu insanlığı bilgi yığınına gömdü ve yok etmektedir. Rabbimiz insana kaldıramayacağı yükü yüklememişken, kişinin kendisi sırtına ve zihnine yüklediği yük altında ezilmektedir. Yapmaları gereken basit fiilleri yapmayıp, tabiri caizse kaçıp, sarı buzağı hakkında ekstra bilgi talep edip sorumluluklarını yerine getirmek yerine lafı dolandırma yoluna gidip sordukları sorular, edindikleri bilgiler içinde boğulup lanetlenen bir kavmin örneği bütün insanlığın gözü önündedir.

Bilginin sorumluluğu… Şahitlik dolayısıyla bilgi, sorumluluk doğurur. Eskiler, yerine getiremeyecekleri/hakkını veremeyecekleri şahitlikten ve bilgiden kaçınırmış ama cahil modern insan, pervasızca ve kontrolsüzce bilgi peşinde koşar halde. Edindiğinin çoğu da kirli bilgi, bu kirlilik içinde debelenerek ilahlık taslamakta. Çaresizlik ve acziyet içinde edinilen malumatın kişiye ne faydası olacak? Bir hiç! Ekstradan, bu bilginin sorumluluğunu yerine getirmediği için bedel ödeyecek. Haricen bu acziyet ve doğurduğu ıstırap içinde psikolojisi bozulup heba olacak. Kötü haberleri izleye izleye içine ata ata midesi bulanacak, zihni buğulanacak, gönlü daralacak.[2] Buradan kastımız; bilgi edinmeyelim, olanlara gözlerimizi kapayalım, keyfimize bakalım değil. Tam tersine, bu zulümleri haksızlıkları bitirebilmek için ilk başta yapmamız ve yapabilir olduğumuz şeyleri hayata geçirmeliyiz. Vahdetimizi sağlamalıyız, (sanal değil) araştırmalıyız, çalışmalıyız, fiili gayret göstermeliyiz, Rabbimizin ‘yap’ dediğini yapmalıyız, yapmamak için kıvırıp ‘rengi neydi; dişi mi, erkek miydi, yaşı neydi’[3] diye soracağımıza amele geçmeliyiz. Sosyal medyada kendimizi tatmin edecek (gerçekliği sadece klavyeye parmağımızla dokunuştan ibaret olan) sanal dokunuşlarla fiili sorumluluklarımızdan kaçıp kendimizi tatmin edecek yollara meyletmeyeceğiz. Edindiğin, edineceğin bilginin hakkını vereceksin, veremeyeceksen hazır olacağın vakte kadar o bilgiden kaçacaksın.

Suriye’de evsiz/babasız/annesiz kalan bir yavrudan haberdar olup bir şey yapmamak bedel gerektirir. Eski dönemlerde en azından acılara şahid olmuyorduk ama hâlihazırda dünyanın en ücra köşesinde yaşanan bir acıdan haberimiz/bilgimiz/şahitliğimiz var; peki bu şahitlik karşısında ne yapıyoruz? Ben söyleyeyim; gelen malumat fotosunun altına gözyaşı döken bir emoji yapıştırıp görevimizi yapmış olmanın ulvi duygusuyla bir alttaki komedi videosunu izleyip kahkaha atıyoruz!

Kuran’a göre aslolan şahit olmaktır ve de şahit kalmaktır. Peygamber sadece haberci, aracı değildi; pratiği belirleyen muhteşem bir örnekti. Cahiliyenin tüm zorbalıklarına rağmen kendini gizlememiş, vahye tanıklığını sürdürmüştür. Şimdi bizler de şayet Resul’ün örnekliğini bugüne taşıyabilirsek çığırlar açabilir, toplumsal sorumluluklarımızın altından kalkabiliriz… İslam, vahye şahitlikle yani vahiyden haberdar olmakla hayat buluyor, tabii ki haberdar olmayı, onu anlayıp hayata geçirmekle amele dökmekle eş anlamlı kullanıyoruz.

Bize düşen, sadece seyreden, dinleyen, izleyen, tartışan, konuşan, düşünen, yorumlayan olmak değil, şahit olmak yani olaylara müdahil olmak, gerektiğinde muhalif olmak, farkımızı ortaya koymak, hakikatin tercümanı olmaktır. Bilgiyi hazmetmeden ve onu amele dökmeden bir diğerinden bir diğerini sırtımıza/zihnimize yüklemeyelim. Edinilen en ufak bir bilgi hayata geçiyorsa kıymeti vardır, kitap gibi konuşmak değil, teoriyi pratikle birleştirmektir mühim olan.

Gelinen bu noktada; “Maruz kalmaktan kaçınabilir miyiz? Yerine bir şey ikame edebilir miyiz? Etmek istiyor muyuz veya zorunda mıyız? Yeni dünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorularına cevap vermemiz icap etmektedir.

Kurgulanan yenidünyada yaşamak istiyorsak kaçınamayacağımız aşikâr ama insan kalmak ve insan gibi yaşayıp nesillerimize yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak kaçınmalıyız. Ya müdahale edip bu gidişatı bertaraf edeceğiz ya da hicret edip, onların kurgusundan soyutlanmış bir zeminde yarınlara umut ve ufuk olabilecek, yaşanabilir doğal bir dünyacık inşa edeceğiz.

“Yerine bir şey ikame edebilir miyiz?” sorusunun cevabı, çok bilinmeyenli denklem misali karmaşık ve derin. Yerine muadil bir şey ikame etmemiz yakın gelecekte mümkün gözükmüyor ki, bu kompleksin yanlışlığını dillendirirken muadili arayışına girmektense, dünyadan ihtiyaç ve beklentilerimizi tekrardan tanımlayıp bu ödevler doğrultusunda insani ilişkiler düzleminde benzerinden ziyade güzel bir dünya inşa etmeliyiz, kanısındayım. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, acı tecrübeleri tekrar tekrar yaşamaya da gerek yok. İnsan soyu tarih boyunca ilahlık iddiasıyla çıkıp dünyayı ifsad edip helak olanların örnekleriyle dolu. İçinde bulunduğumuz bu çağ, çok farklı bir formda insanın ilahlık iddiasıyla kurgulanmaya çalışılıyor. Kurguculardan ziyade maruz kalanlarda aşılanan bu ilahlık nüvelerinden memnun ve müstekbirce bir hayat sürmekte… Bu tablo içerisinde suçlu aranmamalı, suçlu ve sorumlu hepimiziz!

Tabi, yaşanan süreci yanlış olarak tanımlamayan ve doğal olarak zorunluluk bir yana, yerine bir şey ikame etmek istemeyenlerin sayısı çokça olacaktır. Yine tarih boyu gözlemlendiği gibi toplulukların çoğu köleliğe ve aşağılanmaya meyyaldirler. Ve helak olacakları o şedid güne kadar bilinçsizce yaşayacaklardır. Aklını kullanan, soru sorma yetisine ve cevaplarının arkasından cehdetme gücüne sahip, Yaradan’ının gösterdiği yolda yürüyüp iradesiyle insan gibi yaşama arzusunda olanlar bu ahvale bir hal çaresi bulmak zorundadır.

“İnsanın içindeki vahşi duygu ve ihtiraslarla şekillenecek olan yenidünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorusunun cevabı ‘hayır’ ise, bu girdaptan kendimizi/neslimizi/çevremizi/insanlığı nasıl kurtaracağımıza dair kafa yorup zaman kaybetmeden bir şeyler yapmak zorundayız. Aksi takdirde -ki, neredeyse bu noktadayız- engelleme ve karşı durma olasılığımız dahî kalmayacak, kurbanlık koyun gibi sütümüzden, yünümüzden ve etimizden faydalanacakları ânı bekler dururuz modern ağıllarımızda! Cevabı ‘evet’ olanlar ise; akıbetlerinin sonunu bekleyecekler ki, cahillikleriyle adapte olup idraksiz bir hayat içinde ıstırap çekmeyeceklerinden dolayı daha şanslı gözükmektedirler. Cahillik güzel şey ama ahir zamanda hepimizin işi zor.

İçinde bulunduğumuz irili ufaklı bütün sorunların, modern insanın akletme mantığından, ihtiyaçlarından ve öncüllerinden kaynaklı olduğu düşüncesindeyim. Metin içerisinde kısa kısa vurguladığımız ve tespit edemediğimiz daha birçok unsurun derinlemesine irdelenmesi gerekmektedir. Bu noktada; akl-ı selim ve dertli insanlardan müteşekkil bir zemin oluşturup, içinde bulunduğumuz bu bilinmezlikleri tespit edip çareler üretmek için birlikte çalışmayı ve kafa yormayı teklif ediyorum.

İnsan gibi yaşayabileceğimiz güzel bir dünyada buluşma arzusuyla…

 

[1] Psikopolitika, Byung-Chul Han, Metis Yay.

[2] Yeşil Yol (The Green Mile), Frank Darabont

[3] Bakara Sûresi, 67-74

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Devamını Okuyun

Yazılar

İran da ABD Gibi Emperyalist Bir Ülke Sonuçta, Değil mi? – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Makaleyi dinlemek için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD-İsrail şer ekseniyle Batı Asyalı Müslümanlar arasında gerçekleşen savaş, söylem ve bilgi düzeyinde de kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Bu savaş hakkında konuşurken ABD’yi emperyalist bir devlet olarak çerçeveleyip, anti-emperyalizmi her onurlu insan için ahlaki bir ödev olarak ifade ettiğinizde bazen indirgemeci bir simetri tuzağının devrede olduğunu görüyorsunuz: “Canım, meseleye neden tek taraflı bakıyorsun? İran da emperyalist bir ülke. Yaşanan şey, iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesinden ibaret…”

Bu argümanın ciddi bir cazibesi var. Bu cazibe İran’ın hatalarından, ABD’nin küresel propaganda makinesinin gücünden, Türk devlet geleneğinin İran’a yönelik kuşkuculuğundan besleniyor. Argüman ayrıca, başkaları canını dişine takıp kahramanca mücadele verirken konfor içinde oturmanın utancını temizlediği için özel bir çekiciliğe sahip. Son olarak, iki tarafı eşitleyerek bizleri “taraf olmaktan” kurtarıp herkesi yargılayan bir “hakem” pozisyonuna yerleştirdiği için de alıcısı bol.

Fakat söz konusu argüman elbette doğru değil. İran da ABD gibi emperyalist bir ülke değil. Emperyalizmle ilgili akademik literatürü ve özellikle bu literatürün Marksist kanadını biraz karıştıran herhangi biri zaten bunu açıklayacak makul bir hattı kolayca tespit eder fakat bunun için o hercümerce dalmak da şart değil. Sakince biraz akıl yürütmek bile ABD ile İran’ın bu açıdan farkını ortaya koymak için yeterli olur. Gelin deneyelim.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm nedir? Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek ya da başka toplumlarda nüfuz ve kontrol elde etmek midir? Eğer öyleyse tarihin başından bu yana küçük kabilelerden, şehir devletlerine ve derebeyliklere kadar emperyalist olmayan herhangi bir yapıdan bahsetmek mümkün olur mu? Bütün yapılar ve devletler yayılmaya, etkilerini arttırmaya, nüfuz alanlarını genişletmeye ve kapasitelerini yükseltmeye yönelir. Emperyalizmi bunlarla tanımlamak terimi boş bir gösterene dönüştürür: Çok şey dediğiniz zehabına kapılırsınız ama her şeyi kastettiğiniz için hiçbir şey dememiş olursunuz.

Daha analitik bir tanım, akademik literatürde de yapıldığı üzere kavramı içinde geliştiği modern dünyadaki pratiklerle irtibatlandırarak kurmakla mümkün olabilir. Benim önerim bir ilişkilenme biçiminin emperyalist olup olmadığını tespitte şu üç kritere müracaat etmek: (1) Asimetrik güç ilişkisi, (2) egemen tarafından kırılması maliyetli hale getirilmiş sistematik bağımlılık ve (3) güçlü olanın zayıf olanı “onun kendisinden faydalandığından çok daha fazla ondan faydalanacak şekilde” dizayn etmiş olması.

Elimiz değmişken bu üçüncü maddeyi de üç alt unsura ayıralım. Bahsi geçen orantısız fayda akışına dayalı ilişki biçiminin dizaynı mantıksal olarak şu unsurları gerektirir: (a) Evvela taraflar arasında hammadde, para, yetişmiş eleman, bilgi, askeri güç, itibar, nüfuz, bağlantı ağı, silah, teçhizat gibi iktidara tercüme edilebilecek şeylerle ilgili bir alışveriş olmalı, (b) bu alışverişte güçlü olan diğer tarafa sağladığından çok daha fazla fayda elde etmeli ve (c) bu alışveriş ilişkisi egemen olanın sert ve yumuşak formlarıyla güç kullanarak zayıf olanı bu yönde kasıtlı olarak dizayn etmiş olmasına dayanmalı.

Emperyalizmin “Markası” Olarak ABD

ABD kuşkusuz bu tanımdaki tüm kriterleri eksiksiz karşılar. (1) Dünyadaki hemen her ülkeyle asimetrik bir güç ilişkisi içinde olduğu aşikardır. (2) Daha önemlisi, kurduğu ilişkileri kırılması zor bağımlılık ilişkilerine dönüştürmekte fevkalade mahirdir. Sizi kendine silah üzerinden bağımlı kılar; aranızı bozduğunuzda o silahlar birer hurdaya dönüşür. Sizi iktisadi sisteme (dolar, SWIFT) gömer; sistemden çıkmaya kalktığınızda sizi ambargolarla boğar. Siyasi olarak makas değiştirme ihtimaliniz oluştuğunda devreye giren çeşitli müdahale ve darbeler de bunların cabasıdır.

Üstelik ABD elbette son şartı da mükemmelen karşılar. (3) Amerika Birleşik Devletleri, gücün yumuşak ve sert formlarını seferber ederek hemen tüm yeryüzüyle ilişkilerini kendi faydasını maksimize edecek şekilde dizayn etmiştir. Bu tasarımda başlıca rol kuşkusuz kapitalizmindir. Daha önce çok defa uzun uzadıya açıklanan mekanizmalar aracılığıyla, ABD, yeryüzünün ücra köşelerindeki iktisadi faaliyetlerden oluşan artı-değeri dahî kendi uhdesinde toplar ama ABD sadece dünyanın kaynaklarını sömürmez, ayrıca yetişmiş insan gücünü kendine çeker, merkezileştirdiği akademik yayın organları aracılığıyla tüm kürede üretilen bilgiyi istediği yönde çerçeveler, Hollywood aracılığıyla küresel bir kültür inşa eder ve her yerde ortaya çıkan yenilik ve girişimlerin en iyilerini kendisine mal eder.

İşte emperyalizm budur: Bazı ülkelerin başka bazılarına nüfuz etmesi değil; sistematik bağımlılık ilişkisine ve gücün yumuşak/sert kullanımına dayanan sömürü temelli kurumsal bir merkez-çevre ilişkisi işletme kapasitesidir.

İran’ın Sicili

Peki ya İran? İran’ın Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Filistin’e uzanan bir nüfuz alanı olduğu aşikâr. (1) Bu nüfuz alanındaki yapılarla İran’ın arasında (ABD örneğindekinden çok daha küçük olsa da) asimetrik bir güç ilişkisi bulunduğu da doğru. Ancak bu ilişki biçiminde yukarıdaki ikinci ve üçüncü kriterlerden hangisi var? (2) Öncelikle, İran ile müttefikleri arasında ABD’nin diğer ülkelerle kurduğu gibi sistematik bir bağımlılık söz konusu değil. İran’ın sattığı silahla, iktisadi yaptırımlarla veya politik entrikalarla müttefiklerini kendisine bağımlı hale getirecek bir kapasitesi zaten yok. Lübnan’daki veya Yemen’deki politik yapıların İran’la bağını kesip ABD kampına geçmeleri onlar için bir maliyet oluşturmaz, aksine refaha ulaşmalarına yol açabilir. Aslında, İran’ın resmi söyleminde de kurduğu ittifaklar “mazlum halkları desteklemek” olarak çerçevelenir ve bu en azından kısmen de doğrudur: İran’ın müttefiklerinin ortak özelliği ABD ve İsrail’le çelişik çıkarlara sahip olmalarıdır. Yani onları İran’la birlikte tutan şey İran’ın dayatıp kurumsallaştırdığı sistematik bir bağımlılık ilişkisinden çok, ABD ve İsrail’e karşı kendi çıkarlarını/haklarını savunma baskısıdır.

(3) Sömürü ve kaynak transferi kriteri açısından oluşan sahne daha da önemlidir. İran, nüfuz kurduğu bu coğrafyalardan merkezine bir zenginlik mi taşıyor? Tam tersine. Bugün İran içindeki muhalefetin en büyük argümanı, milli bütçenin önemli bir kısmının dışarıya aktarılması. İran ekonomik olarak bu ilişkiden zararlı çıkmaktadır. Ne kayda değer bir “beyin göçü” alabilmekte, ne de o ülkelerin kaynaklarını sömürüp kendi halkını refaha ulaştırabilmektedir. Eline geçenler temelde, Filistin davasından gelen ve kamu diplomasisinde kullanmaya elverişli kısmi itibar ile bugün kopan savaşı bir süreliğine kendi ülkesinin dışında tutabilme kabiliyeti olmuştur. Dolayısıyla, bu “alışverişin” doğasına bakıldığı zaman ortada kasten dizayn edilmiş sistematik bir orantısız yararlanma ya da sömürü mekanizması görmek hiç kolay değildir. Sahne, emperyalist bir entitenin güç aracılığıyla kurduğu bağımlılık ilişkilerine dayanarak etrafına topladığı çevre yapıları onların menfaatleri aleyhine ve kendi çıkarları için şekillendirmesinden ziyade; ABD, İsrail ve müttefiklerinin saldırganlığına karşı kendini savunmak zorunda kalan bölgesel güçlerin orantısız faydalandırmalara dayanmayan bir işbirliği görünümündedir.

Sonuç: İndirgemeye Dayanan Sahte Eşitliğin Hatası

Kısacası İran’ın bölgedeki varlığını “emperyalizm” olarak çerçevelemek, kavramın ima ettiği “kırılması maliyetlendirilmiş bağımlılık ilişkisi” ve “gücün sert ya da yumuşak formlarıyla dizayn edilip sürdürülen sistematik orantısız faydalanma” unsurlarını göz ardı etmek olur. “Emperyalizm” kavramını her devlet ve yapının icra ettiği sıradan nüfuz ve etki alanı genişletmeye indirgeyerek anlamsızlaştırır. Böylece, tüm yeryüzünü sömüren bir aktör olarak ABD’nin istisnai pozisyonunu da sıradanlaştırarak meşrulaştırır. Zira İran gibi yapılar dahi emperyalistse artık ABD emperyalizminden şikâyet etmek eskisi kadar anlamlı değildir.

Elbette İran’ın politikaları şu anda burada zikretmeye gerek olmayan ciddi kusur ve hatalarla malul. Bu hatalardan bazılarının derin haksızlıklar teşkil ettiğini düşünmek de anlaşılır. Bunlar kuşkusuz tartışılabilir. Ama tüm bunlara rağmen emperyalizm başka bir kategoridir. Şu anda küresel emperyalist hegemonya Batı Asya’da halkların tepesine kâbus gibi çökmüş, bölge halkları da canını dişine takarak bu korkunç gaddarlığa karşı kahramanca dövüşürken yaşanan şeyi “iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesi” olarak çerçevelemek kasten yapılıyorsa ağır bir ahlaksızlık, sehven yapılıyorsa fahiş bir hata olacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Direniş Öğretisi: Ramazan ve Aç Kalma Korkusu – Ahmet Orhan

Yayınlanma:

-

“Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para, aynı para! Bu ülkeyi vâr edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin direnişinde bu sözleri sarf ettiğinde aslında bir sendika konuşmasından fazlasını yapıyor, koca bir sistemi ifşa ediyordu. Sırma Halı işçileri aylardır süren düzensiz ödemelere ve gasp edilen haklarına karşı ses yükselttikleri için karşılarında patronu değil, devleti buldular. Mehmet Türkmen de bu onurlu mücadelenin yanında durduğu için önce gözaltına alındı, ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Bu bir tesadüf değil; çarpık düzenlerde cezalandırılan çoğu zaman suçun kendisi değil, gösterilen itaatsizliktir. Türkmen’in adliye koridorlarındaki “Sanki her şey prosedüre uygunmuş gibi burada bekletmeyin, bir patron şikâyet ettiğinde direkt cezaevine gönderin!” çıkışı, “Patron şikâyet eder, devlet gereğini yapar!” acı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

DİSK Tekstil’den bir patron ricasıyla kovulduğu söylenen ama geri adım atmayıp BİRTEK-SEN’i kuran Türkmen’in şahsında, emeğin mücadelesini selamlarken asıl meselenin kalbine, yani Ramazan vurgusuna dönmek gerekiyor. Yoksul sofralarında verilen pozlar ve o sofraları kuranların aynı zamanda o yoksulluğun faili olması üzerinde durmamız gereken bir çelişkidir. Bir ay boyunca kulaklarımızda çınlayan sabır, şükür ve kanaat sözleri, ülkenin gerçeğiyle yan yana geldiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor ve kirli bir manipülasyona dönüşüyor çünkü bu memlekette yoksulluk bir kader değil; emeği ucuzlatanların, işçiyi güvencesizliğe mahkûm edenlerin ve “Piyasa böyle!” diyerek bu sömürüyü meşrulaştıranların bilinçli tercihidir.

Allah’ın emri olan oruç; açlığı hatırlatması ve paylaşmayı esas alması gerekirken ne yazık ki popüler kültürün ve egemenlerin elinde içi boşaltılmış bir vitrin malzemesine dönüştürüldü. Tam burada, Sakarya’daki üniversite yıllarımdan zihnimde kalan bir basın açıklaması cümlesini hatırlıyorum. O zamanlar belki tam kavrayamamıştım ama bugün çok daha anlamlı geliyor: “İnsanı günaha ve boyun eğmeye iten asıl sebep “Aç kalırsam yok olurum!” zannıdır. Ramazan ise bu zannı yıkan; açlığın öldürmediğini, aksine iradeyle birleştiğinde insanı özgürleştirdiğini öğreten aydır.”

Burada meseleyi biraz açmak gerekiyor: Oruç tutarken akşam yemek yiyeceğimizi elbette biliriz ancak oruç, insanın en temel hayatta kalma dürtüsü olan açlığa karşı bir “Hayır!” diyebilme antrenmanıdır. Bu bir “yoksulluk ve baskı tatbikatı”dır. Sistem bizi her zaman “Aç kalırsın!” diyerek susturur, sömürür ve sıraya sokar. Oruç tutan insan, en zayıf ânında bile bu temel korkuya iradesiyle hükmedebildiğini gördüğünde, zalimin elindeki o korku büyüsü bozulur. İnsan anlar ki aç kalsa da ölmez ama boyun eğerse onuru ölür.

On yılı aşkın süredir çalışıyorum. İşim gereği birçok fabrikada yüzlerce kişi ile temas hâlindeyim. Hem kendi iş serüvenimde hem de o işçilerin gözlerinde hep aynı o sinsi gölgeyi gördüm. Fabrika koridorlarında duyduğum o sessiz kabullenişlerin, yutkunulan haksızlıkların arkasında sürekli o gençlik yıllarımdaki basın açıklamasında duyduğum kadim gerçek yatıyordu sanki: Aç kalma korkusu! Bu korku, sadece bir geçim kaygısı değil; insanın onurunu ve hakikatini baskılayan, onu sisteme yani günaha râm eden görünmez bir pranga gibiydi.

Oysa Ramazan, tam da bu noktada bir devrimci imkân sunar. Tuttuğumuz oruç, aç kalma korkusunun mutlak olmadığını bizzat bedenimize öğretir. Gün boyu aç kalırız ama yıkılmayız; akşam olup o sofra kurulduğunda fark ederiz ki bizi esir alan o korku aslında o kadar da büyük değildir. Bu farkındalık, sömürü düzeninin en güçlü dayanağını, yani “aç bırakma tehdidini” etkisiz hâle getirir. Aç kalmaktan korkmayan insan, kolay kolay boyun eğmez. Bu yönüyle Ramazan, bir özgürleşme pratiğidir.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Ramazan’ın rûhunu taşıyanlar, binlerce işçiye gösterişli iftarlar veren, erzak dağıtan hayırsever görünümlü patronlar değildir. Ramazan’ın hakikati; o işçinin emeğinin karşılığını tam alması, çocuklarının rızkı için boyun bükmemesi ve hak ettiği bir iftar sofrasıyla onuruyla buluşması için mücadele edenlerin, korkuyu yenenlerin yanındadır.

Gaziantep’te Sırma Halı işçileri “Millet aç kalmaktan korkuyor ama bizim canımıza tak etti!” diyerek direnen işçiler, işte bu pratikten besleniyorlar.

Bugün İran halkının emperyalist kuşatmaya rağmen geri adım atmayan kolektif tutumu da aynı hakikate işaret ediyor: Bir halk “Aç kalırsın!” tehdidine eyvallah demiyorsa, o düzenin en temel mekanizması çökmüş demektir.

Ramazan’ın özü sofralarda değil, korkunun kırıldığı yerdedir. Mehmet Türkmenler ve direnen işçiler sadece hak aramıyor, bu sömürü düzeninin en büyük silahı olan korkunun hükmünü ortadan kaldırıyorlar.

Bu bayram; fabrikalarda sömürüye karşı duran emekçilerle, emperyalist saldırılar altında izzetiyle direnen halkların kardeşlik bayramıdır. “Aç kalırsın!” diyen zalime boyun eğmeyenlerin, rızkını sadece Allah’tan bilenlerin ve umudu direnişle büyütenlerin bayramı mübarek olsun. Selam olsun korkuyu yenenlere!

Makaleyi sesli dinlemek için tıklayınız.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x