Connect with us

Yazılar

Yasak Meyvenin Sonu – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Hayatımızı çepeçevre saran, vazgeçilmezimiz haline gelen akıllı telefon başta olmak üzere akıllı teknoloji ürünleri hepimizi yavaş yavaş değil hızla aptallaştırıyor ve köleleştiriyor. Akıllı telefonu Apple’ın logosu ile metaforlaştırırsak, yasak meyve ısırınca nelere mal olacağından yola çıkarak gidişatı daha iyi anlamlandırabiliriz. Yasak meyveyi tadan insanlar, sonsuzluk sevdasıyla nasıl nefsinin kölesi haline gelmiş ise farklı bir formda aynı tecrübeyi yineliyoruz hep birlikte. İnsan soyunu çepeçevre saran bu sarmal nedir, ne değildir; insanlığa ne vadediyor, ne katıyor, ne alıyor, bütün boyutlarıyla getiri ve götürüleriyle araştırıp tanımlanmalıdır.

Küresel düzenin sağlayıcısı olan akıllı teknoloji ve en çok kullandığımız akıllı telefonlar yeni dünyanın zeminini oluşturacak başat unsurlardır. Hayatımızı kolaylaştırıcı, ticaretimizi hızlandırıcı, bilgilenme süreci ve iletişimimizi maksimum düzeyde sağlayan bu teknoloji farkında olmadan bizi bizden almaktadır. Bu teknolojiler, teknik olarak köleleştirme ve kontrol altında tutma aracı olarak kurgulanmıştır. İnsan soyu toplu halde yaşayan bir varlıktır ve bu yaşayışı sanal değil gerçektir, gerçek bir zemin ve veriler düzleminde hayat bulmaktadır. Duyusuz ve duygusuzlaştırılıp hissiz robotlar haline bürünmekteyiz. Birlikteyken bile birbirimizden o kadar uzağız ki başımızı kaldırıp karşımızdakinin gözlerine insani duygularla bakma yetimizi dahi kaybetmişiz. Kendi sanal âleminde embesil gibi yaşayan, ferdiyetçiliğin nirvanasına ulaşmış bir vak’a içerisindeyiz. İşin en kötü tarafı, bu vahim girdabın farkında olmayışımız…

Akıllı teknoloji insanı insan yapan özelliklerini köreltip yok etmektedir, (şahsen, bunun için kurgulandığını düşünmekteyim) bunun için kurgulanmasa dahî maruz kaldıktan sonraki sonuçlar bunu göstermektedir. İnsanı insan yapan en başat unsur olarak iradeyi baz alırsak, irademizi kullandırtmayan/anlamsızlaştıran, âdeta varlığımızı yok sayıp her an ve şartta ne yapacağımızı naif bir kadın sesiyle tatlı tatlı dayatan bir teknolojiden bahsediyoruz. Kurgunun özeti şu ki; sen yorulma/düşünme/karar verme, ben senin adına düşünüp/karar verip/fiiliyatını yönlendiririm. Özgür iradeni özgürce kullanabilmenin yanı sıra ikinci husus, insanın en mühim insani özelliklerinden biri olarak zihnini/hafızasını/belleğini kullanma yetisidir. Bu teknoloji kullanımının dozu ne kadar artarsa aynı oranda zihnini/belleğini kullanma oranı azalmaktadır. Bu kullanımsızlıkla birlikte hafıza durağanlaşmakta, kullanılmadıkça özelliklerini kaybedip yok olma evresine girmektedir. Eskiden hesap makineleri için bu denirdi; bu makineler kullanıla kullanıla zihin bu alanda çalışmaya çalışmaya tembelleşip işlevini kaybediyor diye en basit çarpma toplama işlemini bile hesap makinesinde yaparak bu yetimizi kaybetmekteydik. Geldiğimiz noktada her şeyimiz akıllı telefonda kayıt edilip her şeyimizi onun yardımı, yardımından ziyade türlü yöntemlerle yönlendirmesiyle yapar haldeyiz. Eşimizin telefon numarası dahî hafızamızda bulunmamakta, eskiden Yaradan’ın vermiş olduğu aklı ve hafızalarızı çalıştırıp işlevsel olarak kullanırdık. Şimdilerde iğneden ipliğe her şeyimizi “kendisini akıllı zanneden/zannettiğimiz” bir cihaza teslim etmiş, âdeta bir köle gibi onun talimatlarıyla hayatımız şekillenmektedir. Her ne kadar son komutu ve kararı kendimiz veriyor gibi gözükse de, zihin okuma ve yönlendirme teknikleriyle (kendimizin verdiğini zannettiğimiz kararlarla) hayatımız şekillendirilmektedir. Bu tablo ışığında varlığımızın bir anlamı kalmıyor, Allah’ın yarattığı ve üstün kıldığı insan soyunun insanlığından eser kalmıyor.

En temelde yaşanılan handikap şu ki, bu zeminde cereyan eden düşünsel, iletişimsel, ahlaki, siyasi, iktisadi, kültürel, sosyal, sanatsal,  eğitsel, kişisel, ailevi vb. her alanda yaşanılan tecrübe ve seyrin zemini çarpıktır. Adı üstünde “sanal”, gerçeklikten uzak edinilen tecrübelerden olumlu bir sonuç elde etmenin imkânsız olduğu bir âlemde yaşıyoruz. Yukarıda sıraladıklarımızın her biri insaniyeti ve toplumu oluşturan başat unsurlardır, bu unsurlara hayat verebilmenin de belli kaideleri vardır. Bu bilişim cenderesi içerisinde, sosyal medya âleminde ne sağlıklı bir düşünce hayat bulabilir, ne ahlak, ne kültür, ne sanat, ne de siyasi, iktisadi, eğitsel bir gelişim; bunların olmadığı yerde kişiden de, ailevî değerlerden de, toplumdan da bahsedemeyiz. Bu unsurların hayat bulması için her birinin kendine has şartları, zeminleri, kriterleri vardır. Gerçeklikten, duyguda, histen, emekten, gözyaşından, alın terinden, selamdan uzak… Sanal âlemde bunların sadece simülasyonu olabilir, bu yanılsama içinde bilgi kirliliği ve karmaşası içerisinde toplum mühendisliğine maruz kalmaktayız sadece. Toplumdan, cemaatten, aileden, birlikten uzak kendimiz için biçilmiş dünyaya hapsolmuş robotlar haline getirilmekteyiz. Bu öyle bir tiyatro, öyle bir yanılsama, öyle bir kurgu ki, körlük içinde kendimizi hakikatin timsali zannediyoruz. Cehalet çukurunda düşünce inşacısı, ahlaksızlık içinde ahlaki değerlerin taşıyıcısı, acziyet içinde hâkim, aktif siyasetçi zannındaki piyon, kültür ve sanattan uzak bir yobaz, her türlü bilgi ayaklarına serilmiş kitap yüklü merkepler, ailemizden uzak yalnız haldeyiz!

Bu yeni dönemi ve araçlarını temelde bir iletişim/etkileşim zemini olarak tanımlarsak, durum daha da vahim! İletişim mantığına aykırı bir vakıa ile karşı karşıyayız. Beş duyu organının senkron çalışamadığı ve gerçek manada işlevsiz bırakıldığı bir atmosferde ne kadar sağlıklı iletişimde/etkileşimde bulunulacağı tartışmalıdır. Ruhsuz, mimiksiz, vurgusuz, duyusuz, hissiz tek tip bir dille iletişim olmaz. Kendi deyimleriyle internet âleminin kendine has ve vazgeçilmez bir dili var. Bu dilin ne kadar insani olup olmadığı irdelenmelidir. Medeniyeti oluşturan dildir, iletişimin de başat unsurudur. Bu noktada, kullanılan dil, medeniyeti de şekillendirir. Dil; ilk anlaşıldığı gibi Türkçe/İngilizce/Almanca gibi ses farklılıklarından müteşekkil teknik boyutundan ziyade somut-soyut birçok etkeni olan, kelimelerden ziyade kavramları da tanımlayıp anlam dünyasını yönlendiren, kültürü biçimlendiren, medeniyeti oluşturan, hayatı şekillendiren bütüncül bir unsurdur. Doğru ve insani bir dil güzel bir dünya inşa eder, yanlış ve gayri insani bir dil en fazla sahte mutluluklarla bezenmiş bir dünya kurgular ki sonu, büyüklüğü oranınca ağır ve şiddetli olur.

“Doğru kullanılırsa iyi bir şeydir!” söylemi bu çukura daha da çok çekmektedir bizleri. “Araştırma yapıyorum, verilere daha hızlı ulaşıyorum, tilavet dinliyorum, okuma yapıyorum, bilgi paylaşıyorum, örgütleniyorum, öğreniyorum vb.” söylemlerle kendimizi avutuyoruz. Bu zemindeki fiil ve söylemlerimiz, hayatımızın gerçek dokularının  %10’una dahî sirayet etmemektedir. Emeksiz yapılan işin, çabasız edinilen verinin bir ehemmiyeti yoktur, olsa dahî belleğimize işlemediği için uçucudur. Eskiden bir konu hakkında araştırma yapacağımız vakit, en az altı kitabı önümüze koyardık, şerhleriyle birlikte irdeleyip bir özet çıkartırdık, bu süreç içinde okuduklarımız bir emeğin karşılığı olarak belleğimize işler ve yıllar sonra dahi ilgilî bir anda önbelleğimize gelirdi. Ya da fiilen arkadaşlarla yüz yüze oturup tartışıp görüşüp örgütlenirdik bir bedel karşılığında ve bunun da bir değeri vardı, şimdi ise sanal âlemde kendimizi avutmaktayız. Yerel ve küresel muktedirler de bundan çokça memnun olsa gerek ki, onlara en ufak bir tehdit teşkil etmiyoruz.

Zihinlerimiz yönlendirilmekte… En bilinçli olduğunu zanneden, en kontrollü kullanan kişi dahî farkında olmadan (%80 oranlarından) yönlendirilmektedir. Kendi irademizle yaptığımız tek şey kendi elimizle kendimizle ilgili verdiğimiz veriler, bu verilerle karakter analizimizi yapıp ne arzulayıp ne arzulamadığımızın haritasını çıkartıp, bu tespitler ışığında arzuladıklarımıza değil arzularımız arasından onların arzuladıklarına yönlendirilmekteyiz.[1] Bu noktada da kendimizi kandırmamızın bir âlemi yok, en farkındalığı yüksek kişi bile bu tuzağın kurbanı olup aslında ihtiyacı olmayan (sadece maddi alışveriş kalemleri değil) maddi manevi tüketim içinde kendini bulmakta… Daha da kötüsü zihni kurgulanmakta ve öncelikleri, hassasiyetleri, duyguları şekillendirilip doğru/yanlış tanımlamaları kolaylıkla istenilen doğrultuda değiştirilmektedir.

Varlık-yokluk noktasındaki bir mesele de furuâta dair kazanım/kayıpları mevzu bahis etmek yersizdir. İnsani bir yaşam alanının olmadığı, hatta kişiyi insanlıktan çıkaracak bir zeminde somut bazı kazanımlarımız veya hayatımızı kolaylaştırıcı unsurların olup olmamasının bir anlamı kalmıyor. Misal; huzurun olmadığı yerde araban olmuş, güvenin olmadığı yerde evin olmuş, iradenin olmadığı bir yerde bilgin olmuş ne olacak! Varlığının anlamsız kaldığı noktada, sanal ve sahte bir âlemde benliğinden uzak yaşayan ölüler olarak refah içinde hayat sürmüşüz ne yazar.

Ahlaki yozlaşma büyük boyutlarda… Ahlakın hayat bulmadığı/bulamadığı yerde ahlaksızlığın cirit atması kadar normal bir şey yok, anormal olan şey bunu normalleştirmektir. Özgürlük adı altında her türlü pislik makulleşmiş, normalleşmiş durumdadır. Misal; ergenlerin Tiktok uygulamasında adeta birbirleriyle yarışarak sergiledikleri iğrençlikler had safhada ve türlü sapkınlıkları yapıyor olmalarından daha vahimi bunu gönül rahatlığıyla hiç çekinmeden/utanmadan paylaşıyor olmalarıdır. Rabbim neslimizi muhafaza etsin ama korkarım hiçbirimizin çocukları bu yozluktan âzâde olamayacak. Sadece bu tür programlar değil, özgürlük şarkılarıyla bezenmiş internet âlemi faydadan ziyade büyük boyutlarda zarar peyda eden bir unsurdur.

Akıllı telefonun en bariz kullanım zemini olan sosyal medya, çok yoğun bir şekilde duygu karmaşası yaratıyor. Gerçek âlemde yaşanılan doğal duygu atmosferleri, yerini çok hızlı geçişlerle değişen yanıltıcı sahte duygulara bıraktı. Üzücü bir gelişmeye maruz kalındıktan 5 saniye sonra eğlenceli, hemen sonrasında hüzünlü, hemen ardından erotik, biraz sonra dini duyguları vurgulayan veri bombardımanı içinde insanlar yoğun bir duygu karmaşası yaşıyor. Bu karmaşa, sağlıklı bir insanın duyularını derbeder edip benliğinden uzaklaştırmaya, harap etmeye, gerçekliklerden uzaklaştırmaya fazlasıyla yeterli. Gerçeklikten uzak, sanal duygularla yönlendirilen, benliğinden ve toplumdan uzak nesiller küresel güç odakları tarafından rahatlıkla şekillendirilmekte ve istenilen mecraya sevk edilmektedir.

Gerçeklikten uzak bu yanılsama en çok kavramlarımızı tahrip etti, kavramlar yer değiştirdi, iğdiş edildi, karman çorman hale getirildi. Bu karmaşa içerisinde istediklerini yapabiliyorlar zaten; aydınlık, karanlık; karanlık, aydınlık zannında insanlar; doğru yanlışla, yanlış doğruyla yer değiştirmiş; hak, batıl; batıl, hak zannedilmekte. Öyle bir karanlık içerisindeyiz ki, zihni boşaltılmış mankurtlar haline geldik, özgürlüğün hazzını aşılayarak köleleştirmekteler.

Her birimize baş rol oynatılan bu tiyatroda kendimizi tatmin etmekten gayri bir şey yapmamaktayız. 2000’lerin başında liberalizm rüzgârıyla iliklerimize kadar işleyen ferdiyetçi ve hümanist düşünceyle bezenmiş hayat biçimi artık tahayyül dahî edilemeyecek tehlikeli evrelerde. Her şey ama her şey bireye endeksli ve öyle bir birey ki; kendinde olmayan, kendinin sonunu getirecek olan bir birey. Aileden uzak, topluma yabancı, doğadan bîhaber, hülyalar içerisinde yaşayan büyülenmiş bir zihin.

Bu sanal âlem; eşyanın tabiatına aykırı, doğanın işleyişine, düşüncenin inşasına, ahlakın hayat bulmasına, ilmin serüvenine, siyasetin yöntemine, kültürel/sosyal/sanatsal faaliyetlerin ruhuna, eğitimin mantığına, ailevî ilişkilerin özüne aykırı; yani insanı insan, toplumu toplum yapan irili ufaklı bütün dinamiklere ters, vahim ve absürt bir durum var ortada. İşin daha da vahimi, bu durumu çok hızlı içselleştirip makulleştirdik. Daha da öteye giderek vazgeçilmez, geri dönülmez, mecbur addediyoruz kendimizi!

Bu bilişim çağı tartışma, mütalaa, etkileşim süreçleri içinde olağanüstü sağlıksız bir zemin. Fikir ve bilgi alışverişi için verimsiz bir atmosfer. İnsanlar topluluk içinde sosyalleşerek öğrenir ve gelişir, sosyal medyadaki sosyalleşme sahte ilişkiler ağıyla bezenmiş gerçek dokunuşlardan uzak yapmacık bir zemin. Yol yok, yordam yok, adab yok, usul yok, üslup yok… Bu cümleyle sıraladığımız her bir madde üzerine ciltlerce aydınlatıcı metin yazılır. Mukabiliyet yok; genç de yaşlı da, bilgili de cahil de, aydın da, yobaz da, tecrübeli de, çaylak da aynı düzlemde… [(Buradan hiyerarşi karşıtlarının söylem geliştirdiğini duyar gibiyim :)] Siz isteseniz de, istemeseniz de toplum doğal bazı katmanlar üzerine kuruludur, toplumun doğasıyla savaşmanın âlemi yoktur. Misal; tartışmanın bir adabı, usulü vardır; görmüş geçirmiş yaşta biriyle oturmasını, kalkmasını nerede ne konuşacağını bilmeyen yirmi yaşındaki bir zevzek aynı düzlemde ahkâm kesmekte, konuşmakta… Zoom’dan yapılan bir toplantı esnasında kimse haddini, yerini bilmeden konuşmakta, yerine göre saygısızlık yapmakta, sadece büyüğüne karşı değil yaşıtı olan bir dostuna dahi yüz yüzeyken söylemeyeceği/söyleyemeyeceği sözler sarf edebilmektedir. Toplumun dinamiklerine aykırı olarak herkesi tek tipleştirmekte, aynileştirmektedir bu sanal zemin. Aynilik eşitlik değildir, herkesin aynileştiği bir toplulukta aslında herkes anlamsızlaşmaktadır. Yeni dünya, bilişim araçlarıyla herkesin zihnen robotlaşıp tek tipleştirildiği, insanlığın iradenin değerlerin anlamsızlaştığı bir tatmin çağıdır.

Sosyal, siyasal, toplumsal sorumluluklarımız konusunda kendimizi tatmin etme aracı olarak kullanıyoruz bu zemini. Bir acı karşısında ağlayan bir emoji bırakıyoruz köşeye, bir zulmü dillendiren paylaşımı beğenip sosyal sorumluluğumuzu yapmanın verdiği hazla basit dünyamıza geri dönüp küçük dünyamızda yaşamaya devam ediyoruz.

Dünya küçüldükçe küçülüyor. Küresel iletişim ağının yayılımıyla ulaşılabilirliğin ve haber almanın artmasıyla Dünya’nın küçüldüğü vurgulanmakta. Olumlu yanlarından ziyade olumsuz birçok yanı var bu sürecin. Takip edilmekteyiz, kontrol altına alınmaktayız, istenilen mecraya sevk edilmekteyiz… Misal; gerçek âlemde sokakta yürürken on adım gerinizde sizi takip eden, her an gözlemlemeye çalışan, girdiğiniz yere giren, gittiğiniz yere giden, her an ensenizde duran birinden rahatsız olmaz mısınız? Hatta korkmaz mısınız? Korkmalısınız, hatta bu sanal âlemdeki takip ve kontrol mekanizmasından çok daha fazla korkmalısınız!

Köleleştirilmekteyiz… “Modern köle” tanımı, kapitalist dünyanın işçileri için telaffuz edilmekteydi ve bu fiili köleliğin form değiştirilmiş haliydi ama geldiğimiz noktada bu fiziki köleliğimize bir de zihnî köleleştirme eklendi. Zihnimiz, çok derin kurgu ve yönlendirme teknikleriyle istenilen doğrultuda şekillendirilmektedir.

En basit uygulamasını değerlendirecek olursak; navigasyon uygulamasıyla yolumuzu bulduğumuzu zannederek yolumuzu kaybediyoruz. Ortanca kızımın 4 yaşlarında yaptığı bir vurguyu kısaca burada paylaşmak istiyorum; şahid olduğu navigasyon uygulamasıyla bulmaya çalıştığımız yolun bir noktasında arkadan bir ses geldi, “Baba, niye hep o ablanın dediğini yapıyorsun?” İrkildim ve düşündüm, doğru/yanlış, niye bir talimatla işimi yapıyorum, benim düşünme, yön bulma, karar verme yetimin ne anlamı kalıyor? İnsan, hâkim olmadığı şahitliklerin kuklası olmaya mahkûmdur. Her konuda edilgen olmaya alıştığımız bu çağda bu da normal geliyor olabilir ama insan denen varlık, dünyasını şekillendirmede etken ve etkin bir varlıktır. Bizleri alelâde bir beşer olmaktan, niteliksiz bir mahlûk olmaktan çıkarıp insan yapan irademizi özgürce kullanıp hayatımızı şekillendirmedikçe aklımızı kiraya vermiş bir köle olarak yaşamaya mahkûmuz.

Gelin özgürleşelim, aklımızı ve zihnimizi kullanıp varlığımıza anlam katalım, gelin insan gibi yaşayıp insan olalım! Bizleri aptal yerine koyan, kendisini akıllı zanneden bu makinenin/programın kölesi olmak zorunda değiliz. Akla kim hükmederse, aklı kim kullanırsa, aklı kim yönlendirirse irade onda demektir. Akıl, duygudan azade bir anlam ifade etmez. Akıl, duygu ve diğer duyu organlarının bütünlüğünde bir anlam ifade eder. Duyusuz ve duygusuz bir aklın hâkimiyetinde yaşıyoruz ve hızla artan bir kullanımla insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Hayatımızı kolaylaştırdığını zannettiğimiz bir yol, belki de hayatımızı, hayatımız içindeki varlığımızı yok etmektedir.

Akıllı teknoloji bizleri yalnızlaştırıyor… Yaşadığımız milenyum çağında ferdiyetçiliğin geldiği nokta herkesin aynelyakîn malûmudur, bu muhteşem yalnızlıktan memnunsanız (ki memnun olanlar da memnunlaştırılmış mankurtlardır) sorun yok. İnsan soyunun gerçek dokunuşlarla toplu halde yaşayan varlıklar olduğunu düşünürsek, bu yalnızlığın sonumuz olacağı aşikârdır. İletişim çağındayız ama iletişimsizliğin dibini yaşıyoruz. Herkes kendi sanal âleminde yapayalnız, ailesinin, akrabasının, dostlarının, yoldaşlarının ne zaman, nerede, ne halde oldukları hakkında gerçek bilgilere haiz değil.

Ailevi ilişkilerimizi, iletişimimizi olağanüstü kötü etkilemektedir. Doğu toplumları komşuluk ilişkileriyle, dost meclislerinde, akraba ve aile bağıyla bağlı bir toplumdur ama internete bağlanıp telefona kapandığımız günden beri “bizden” eser kalmadı. Dayanışma, birliktelik, hasbihal yerini yalnızlığa bıraktı.

Psikolojimizi olumsuz etkilemekte; içinde debelendiğimiz yalnızlığımızla baş başa zihin dünyamız yerle yeksan oldu. Bu çaresiz ve derin yalnızlığımız da şahsi olarak güçsüz hissetmemize neden olmakta, toplumsal dayanışma ve etkileşimden uzakta intihar haberleri had safhaya ulaşmış durumdadır. Bu güçsüzlük psikolojisiyle küresel muktedirlere karşı direnme olasılığını boş verin, daha da bağlanıp onlara gebe kalmaktayız.

Akıllı teknoloji çağı full performans hayat bulursa sağlıklı bir yaşamsal ortamımız dahî olmayacak. Radyasyon ışınlarının doğurduğu olumsuz sonuçlar şimdiden gören gözler için ortada, sonraki dönemlerde 5G ve daha da ötesi aktif hale geldiğinde, yoğun kullanımla birlikte doğan sağlık sorunlarının olumsuz etkileri geri dönüşü zor evrelere ulaşmış olacak. Sadece insanlık değil hayvanlar, bitkiler, doğanın her zerresi yıpranmış ve ifsad olmuş olacak.

Teknoloji bir araçsa, amaçlarımız doğrultusunda kullanıp insan gibi yaşayacak bir dünya inşa edelim. Araçları amaçsallaştırıp zarar gördüğümüz birçok unsuru tecrübe etti insanlık. Misal; “para” amaçsallaşınca insanı ne hale soktuğu malum, “devlet” toplum için bir araçken kutsandıkça topluma zulüm doğurmakta, “İslam” dahi insanların bu dünyada en güzel bir biçimde adil/huzurlu/güven içinde yaşayabilmelerinin yolu/formülü/aracı iken amaçsallaştırıldığı vakit nasıl yanlış tablolar doğurduğu da herkesin malumu. Zararlı olan akıllı teknolojinin kendisi değil, akıllı teknolojinin hayat bulduğu zemindir. Hayat kurgumuzu tekrar yenilememiz lazım, akıllı teknolojinin kısmi kullanıldığı, doğal devinimin olduğu bir hayat kurgusu oluşturulmalıdır. Sünnetullahtan, doğadan, doğal etkileşimden koptukça kendi sonumuzu getiriyoruz.

Fayda-zarar hesabı yapalım. İnsanlar “akıllı teknolojiyi faydalı şeylerde kullanıyorum” (büyük bir yanılsama) diyerek pervasızca tüketmekte ve içinde olduğu girdaptan bîhaber yaşamaktadır. Emeksiz/bedelsiz/çok kısa sürede edinilen “faydalı” veri/bilgi/kazanç geldiği gibi uçmakta, sanal olduğu kadar gerçeklikten uzak kalmaktadır. Gerçek bir fayda elde edebilmek için doğanın kanunları vardır, zaman ayrılması icap eder, emek sarf edilmesi gerekir, ki kalıcı bir fayda elde edilsin. Yani faydalı olarak zannettiğimiz birçok şey faydasız bir kazanım halinde bize ulaşmaktadır. Tersten doğurduğu zarar, tahayyül dahi edilemeyecek kadar büyük boyutlardadır. Bu durumda durup düşünmek gerekir, ne alıyoruz ne veriyoruz, ne getiriyor bizlerden ne götürüyor? Hayatta insan her konu için bu formülasyonu uygular: getiri götürü hesabı. Faydalı addettiğimiz şeylerin birçoğu faydasızken, tersine zarar batağına sürüklenirken niye ısrarla bu cenderenin içine giriyoruz? Kontrolsüzce hayatımızı çepeçevre saran internet âlemine mahkûm değiliz, mecbur değiliz! Vazgeçilmez değil! Tersine, insan gibi yaşayabilmemiz için bu mel’anetten en kısa sürede kurtulmamız gerektiğini düşünmekteyim.

İnsani, doğal, sağlıklı bir atmosfer arıyorsak eğer, akıllı teknolojinin hâkimiyetindeki sanal âlemden uzak durmamız hayati önem arz etmektedir. Bu noktada; akılı telefon kullanımını bırakmak olasılıksız, radikal bir karar gibi gelebilir ama en kısa sürede bundan kurtulmazsak insanlığın yok olma sürecinin bir numaralı aracı haline gelecek.  Bu olasılıksızlık, mahkûmiyetimizin de ölçüsünü göstermektedir. 10 yılda hepimizi robotlaşmış, modern köleler haline getirdiler. Yeni nesli anlamak mümkün ama yoğun kullanımı daha 10-15 yılı geçmeyen bir şey nasıl hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi, gelebildi? Bir 10 yıl sonrasında nasıl bir düzlemde olacağımızı tahayyül dahî etmek istemiyorum. “İnsan” denilen varlık, hiçbir şeye mahkûm da, mecbur da değildir; eğer mahkûm ve mecbur ise o kişinin insanlığını tartışmak icap eder. İradesini özgürce kullanıp tercihlerini yapamıyorsa, insan anatomisine sahip bir beşerdir sadece. Durup düşünelim, belirttiklerimiz ve çok daha fazlası bizlere fayda mı zarar mı doğuruyor? Ve bu sonuç karşısında irademizi kullanıp tercih yapabiliyor muyuz?

Öyle bir girdap ki bu, ne kadar bilincinde ve farkında olursak olalım toplumsal düzlemde geniş ölçekte kullanımla fertleri de mecbur bırakmakta, kişiye “kullanmıyorum” deme şansı vermemekte… Şahsen eski tarz Samsung telefonlara geçmiştim geçen sene, hattın çekmeme sorunları baş gösterdi ve farklı bazı sıkıntılardan tekrar döndüm “akıllı telefona”, aklıma tüküreyim ki giden zamanın haddi hesabı yok! Her şeyi boş verin, ahir zaman gelip çattığında pervasızca tüketip geçirdiğimiz bu zamanın dahi hesabını veremeyeceğiz.

Âdem; sonsuzluğu, sonsuz bilgiyi, hayatı hakkında sonsuz hâkimiyeti arzuladı. Geldiğimiz noktada insanların arzusu da aynı minvaldedir. Anlık ve her şeyden bilgi sahibi olma arzusu insanlığı bilgi yığınına gömdü ve yok etmektedir. Rabbimiz insana kaldıramayacağı yükü yüklememişken, kişinin kendisi sırtına ve zihnine yüklediği yük altında ezilmektedir. Yapmaları gereken basit fiilleri yapmayıp, tabiri caizse kaçıp, sarı buzağı hakkında ekstra bilgi talep edip sorumluluklarını yerine getirmek yerine lafı dolandırma yoluna gidip sordukları sorular, edindikleri bilgiler içinde boğulup lanetlenen bir kavmin örneği bütün insanlığın gözü önündedir.

Bilginin sorumluluğu… Şahitlik dolayısıyla bilgi, sorumluluk doğurur. Eskiler, yerine getiremeyecekleri/hakkını veremeyecekleri şahitlikten ve bilgiden kaçınırmış ama cahil modern insan, pervasızca ve kontrolsüzce bilgi peşinde koşar halde. Edindiğinin çoğu da kirli bilgi, bu kirlilik içinde debelenerek ilahlık taslamakta. Çaresizlik ve acziyet içinde edinilen malumatın kişiye ne faydası olacak? Bir hiç! Ekstradan, bu bilginin sorumluluğunu yerine getirmediği için bedel ödeyecek. Haricen bu acziyet ve doğurduğu ıstırap içinde psikolojisi bozulup heba olacak. Kötü haberleri izleye izleye içine ata ata midesi bulanacak, zihni buğulanacak, gönlü daralacak.[2] Buradan kastımız; bilgi edinmeyelim, olanlara gözlerimizi kapayalım, keyfimize bakalım değil. Tam tersine, bu zulümleri haksızlıkları bitirebilmek için ilk başta yapmamız ve yapabilir olduğumuz şeyleri hayata geçirmeliyiz. Vahdetimizi sağlamalıyız, (sanal değil) araştırmalıyız, çalışmalıyız, fiili gayret göstermeliyiz, Rabbimizin ‘yap’ dediğini yapmalıyız, yapmamak için kıvırıp ‘rengi neydi; dişi mi, erkek miydi, yaşı neydi’[3] diye soracağımıza amele geçmeliyiz. Sosyal medyada kendimizi tatmin edecek (gerçekliği sadece klavyeye parmağımızla dokunuştan ibaret olan) sanal dokunuşlarla fiili sorumluluklarımızdan kaçıp kendimizi tatmin edecek yollara meyletmeyeceğiz. Edindiğin, edineceğin bilginin hakkını vereceksin, veremeyeceksen hazır olacağın vakte kadar o bilgiden kaçacaksın.

Suriye’de evsiz/babasız/annesiz kalan bir yavrudan haberdar olup bir şey yapmamak bedel gerektirir. Eski dönemlerde en azından acılara şahid olmuyorduk ama hâlihazırda dünyanın en ücra köşesinde yaşanan bir acıdan haberimiz/bilgimiz/şahitliğimiz var; peki bu şahitlik karşısında ne yapıyoruz? Ben söyleyeyim; gelen malumat fotosunun altına gözyaşı döken bir emoji yapıştırıp görevimizi yapmış olmanın ulvi duygusuyla bir alttaki komedi videosunu izleyip kahkaha atıyoruz!

Kuran’a göre aslolan şahit olmaktır ve de şahit kalmaktır. Peygamber sadece haberci, aracı değildi; pratiği belirleyen muhteşem bir örnekti. Cahiliyenin tüm zorbalıklarına rağmen kendini gizlememiş, vahye tanıklığını sürdürmüştür. Şimdi bizler de şayet Resul’ün örnekliğini bugüne taşıyabilirsek çığırlar açabilir, toplumsal sorumluluklarımızın altından kalkabiliriz… İslam, vahye şahitlikle yani vahiyden haberdar olmakla hayat buluyor, tabii ki haberdar olmayı, onu anlayıp hayata geçirmekle amele dökmekle eş anlamlı kullanıyoruz.

Bize düşen, sadece seyreden, dinleyen, izleyen, tartışan, konuşan, düşünen, yorumlayan olmak değil, şahit olmak yani olaylara müdahil olmak, gerektiğinde muhalif olmak, farkımızı ortaya koymak, hakikatin tercümanı olmaktır. Bilgiyi hazmetmeden ve onu amele dökmeden bir diğerinden bir diğerini sırtımıza/zihnimize yüklemeyelim. Edinilen en ufak bir bilgi hayata geçiyorsa kıymeti vardır, kitap gibi konuşmak değil, teoriyi pratikle birleştirmektir mühim olan.

Gelinen bu noktada; “Maruz kalmaktan kaçınabilir miyiz? Yerine bir şey ikame edebilir miyiz? Etmek istiyor muyuz veya zorunda mıyız? Yeni dünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorularına cevap vermemiz icap etmektedir.

Kurgulanan yenidünyada yaşamak istiyorsak kaçınamayacağımız aşikâr ama insan kalmak ve insan gibi yaşayıp nesillerimize yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak kaçınmalıyız. Ya müdahale edip bu gidişatı bertaraf edeceğiz ya da hicret edip, onların kurgusundan soyutlanmış bir zeminde yarınlara umut ve ufuk olabilecek, yaşanabilir doğal bir dünyacık inşa edeceğiz.

“Yerine bir şey ikame edebilir miyiz?” sorusunun cevabı, çok bilinmeyenli denklem misali karmaşık ve derin. Yerine muadil bir şey ikame etmemiz yakın gelecekte mümkün gözükmüyor ki, bu kompleksin yanlışlığını dillendirirken muadili arayışına girmektense, dünyadan ihtiyaç ve beklentilerimizi tekrardan tanımlayıp bu ödevler doğrultusunda insani ilişkiler düzleminde benzerinden ziyade güzel bir dünya inşa etmeliyiz, kanısındayım. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, acı tecrübeleri tekrar tekrar yaşamaya da gerek yok. İnsan soyu tarih boyunca ilahlık iddiasıyla çıkıp dünyayı ifsad edip helak olanların örnekleriyle dolu. İçinde bulunduğumuz bu çağ, çok farklı bir formda insanın ilahlık iddiasıyla kurgulanmaya çalışılıyor. Kurguculardan ziyade maruz kalanlarda aşılanan bu ilahlık nüvelerinden memnun ve müstekbirce bir hayat sürmekte… Bu tablo içerisinde suçlu aranmamalı, suçlu ve sorumlu hepimiziz!

Tabi, yaşanan süreci yanlış olarak tanımlamayan ve doğal olarak zorunluluk bir yana, yerine bir şey ikame etmek istemeyenlerin sayısı çokça olacaktır. Yine tarih boyu gözlemlendiği gibi toplulukların çoğu köleliğe ve aşağılanmaya meyyaldirler. Ve helak olacakları o şedid güne kadar bilinçsizce yaşayacaklardır. Aklını kullanan, soru sorma yetisine ve cevaplarının arkasından cehdetme gücüne sahip, Yaradan’ının gösterdiği yolda yürüyüp iradesiyle insan gibi yaşama arzusunda olanlar bu ahvale bir hal çaresi bulmak zorundadır.

“İnsanın içindeki vahşi duygu ve ihtiraslarla şekillenecek olan yenidünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorusunun cevabı ‘hayır’ ise, bu girdaptan kendimizi/neslimizi/çevremizi/insanlığı nasıl kurtaracağımıza dair kafa yorup zaman kaybetmeden bir şeyler yapmak zorundayız. Aksi takdirde -ki, neredeyse bu noktadayız- engelleme ve karşı durma olasılığımız dahî kalmayacak, kurbanlık koyun gibi sütümüzden, yünümüzden ve etimizden faydalanacakları ânı bekler dururuz modern ağıllarımızda! Cevabı ‘evet’ olanlar ise; akıbetlerinin sonunu bekleyecekler ki, cahillikleriyle adapte olup idraksiz bir hayat içinde ıstırap çekmeyeceklerinden dolayı daha şanslı gözükmektedirler. Cahillik güzel şey ama ahir zamanda hepimizin işi zor.

İçinde bulunduğumuz irili ufaklı bütün sorunların, modern insanın akletme mantığından, ihtiyaçlarından ve öncüllerinden kaynaklı olduğu düşüncesindeyim. Metin içerisinde kısa kısa vurguladığımız ve tespit edemediğimiz daha birçok unsurun derinlemesine irdelenmesi gerekmektedir. Bu noktada; akl-ı selim ve dertli insanlardan müteşekkil bir zemin oluşturup, içinde bulunduğumuz bu bilinmezlikleri tespit edip çareler üretmek için birlikte çalışmayı ve kafa yormayı teklif ediyorum.

İnsan gibi yaşayabileceğimiz güzel bir dünyada buluşma arzusuyla…

 

[1] Psikopolitika, Byung-Chul Han, Metis Yay.

[2] Yeşil Yol (The Green Mile), Frank Darabont

[3] Bakara Sûresi, 67-74

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Saraçhane Notları – İsa Ensar

Yayınlanma:

-

CHP’nin Saraçhane çağrısının son günü Maçka’daki öğrenci eylemini, sonrasında da Saraçhane’yi gözleme fırsatı buldum. Bazı notlarımı paylaşmak isterim.

– Özellikle öğrenci eylemi çok kalabalıktı. Hemen her üniversiteden yüz bine yakın öğrenciden bahsetmek abartı olmaz. Genç simalara bakılacak olursa bazı liselilerin de eyleme katıldığını söylemek mümkün. Saraçhane de az değildi ama böylesi bir momentum ölçeğinde düşünürsek abartılı da değildi.

– Kitle içinde 16-25 yaş arası gençlik en baskın grup. İdeolojik olarak ise kitlenin en az yarısı Atatürkçü, seküler milliyetçi, ırkçı görünümde. Mustafa Kemal’in Askerleriyiz, Apo Piçtir Piç Kalacak ve türevleri en sık duyulan sloganlar ve görseller. Bu sloganlar Faşizme Karşı Omuz Omuza, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz, gibi sloganlara nazaran çok daha hızlı karşılık buluyor. Bozkurt işareti yapan çok kişi vardı. Pek el işareti -yumruk, zafer vb.- yoktu ama en çok yapılanı bozkurt denebilir.

– Eylem liderlikleri daha mutedil gözüküyor ama silik kalıyorlar. Öğrenci eyleminde en öne konulan pankartlar, önde gözlediğim komite -tanıdığım bir kişiyi de gördüm- daha solcu, kapsayıcı bir tondaydı. Saraçhane eyleminde de otobüste, kitleye nazaran daha kapsayıcı bir dil vardı.

– Örgütsüz bir kalabalıktan bahsediyoruz. CHP onları temsil etmeye çalışıyor ama siyasi grup/parti bayrağı çok az. Bunları geçtim; renk belli edecek mesela sosyalist, feminist, lgbtci pankarta rastlamak dahî çok zor! Esprili, küfürlü, belirsiz bir bunalımı dışa vuran ama “görülme” hariç politik talep içermeyen afişler baskındı. “Hak, hukuk, adalet” sloganı, kitle ile okununca bu görülme talebinin bir dışa vurumu olarak değerlendirilebilir. Ama mesela bunun Kürtleri de kapsayan bir talep olduğunu söylemek güç. Öğrenci eyleminde binlercesi içinde -kitlenin yürüyüşünü baştan sona izledim- belki 10 tane feminist göndermeli pankart dahî yoktu mesela. Sol, eşitlik vurgusu filan zaten hiç yoktu. “Bizde Devrim Ata Sporu” gibi pankartlara bakınca tek tük görülen devrim kelimesinin ise tam olarak neye işaret ettiği belirsiz. Bu güçlü kelime, İnkılâp Tarihi dersinde öğretilen Atatürk devrimlerine mi işaret ediyor? Eğer öyleyse bu devrimler bugün dünyaya nasıl bir yön vermek istiyor? Tüm bunlar fazlasıyla belirsiz. Yoksa bu kelime haklı bir yıkma arzusunun Ata ile beraber meşruiyet kazanarak dile gelmesi mi?

Birkaç çıkarım:

– İç Anadolu’da Afyon, Manisa, Bolu, Kütahya gibi illerden yükselen ve CHP’li belediyelerle görünür olan itirazı anlamak gerekiyor. Tanju Özcan’da nobran, Mansur Yavaş’ta daha şehirli ifadesini buluyor bu itiraz. “Aaa, Çorum’da, Konya’da bile eylem olmuş!” şaşkınlığındaki arka plân bu sanıyorum. Yozlaşmış bir yönetim, ekonomik olarak yukarıda olamamak, dahası yukarı çıkma yollarının da kapalı ya da şansa dayalı olması büyük bir öfke kaynağı. Torpil-yandaşlık-adam kayırmacılık şüphesiz önemli ama yeterli açıklamalar değil bu eşitsizlik zemini için.

– Eğitimin sınıf atlama vesilesi olduğu bir vasat ortadan kaybolmuş vaziyette. Bunun yanında finans kapitalizmin emeğe verdiği değer sanayi kapitalizminden çok düşük. Ekonomik başarı bir network kurma, aracı olma, hasbelkader doğru yerde doğru zamanda olma ile daha çok ilintili. Emeğin ön planda olduğu bir zeminden şansın ön plânda olduğu bir zemine geçildi. Ancak bu müteşebbis ruhun kendine kolay fırsat bulduğu bir ekonomik dünyada da gerçekleşmiyor. Girişimcilik alanları da büyük sermaye tarafından ciddi bir kontrole tâbi. Burada da şanslı olmak ve büyükler tarafından dikkat çekmek gerekiyor ki bir sınıf atlama imkânı yakalansın. Serbest piyasanın sunduğu fırsatlar da o kadar geçerli değil artık. Bu durumda da insanların ilgisini sendikalardan çok bahis sitelerinin çekmesi anlaşılır. Piyango toplumunda kazanamayan çoğunluğun öfkesi de büyük.

– AKP iktidarı özenli bir şekilde CHP’nin ve daha önemlisi Atatürkçülüğün meşru bir muhalefet alanı olmasını engellemedi. Bugün bir memurun profil fotoğrafındaki Atatürk fotoğrafı muhalefetini ifade etmesinin meşru bir yolu. Bunun yanında sivil toplum ve alternatif siyaset alanlarının üzerinden silindir gibi geçildi.

– İktidar seküler milliyetçiliği muhatap aldı. Bunu kasıtlı yaptığını zannediyorum ancak öyle olmasa bile muhatabının en zayıf gördüğü yerine vurdu, ses de oradan geldi. Tersten bakarsak, muhatap alınmanın bir yolu da bu dili kuşanmak oldu. Bu bağlamda AKP, seküler milliyetçiliğe karşı muhafazakâr milliyetçiliğin galip geleceğini varsayıyor olmalı. Bu şekilde hem iktidarını sürdürüp hem de muhalefete göre daha kapsayıcı/liberal bir pozisyonda kalacağını öngörüyor. Zira muhafazakâr milliyetçilik, din üzerinden ırkı aşan bir ortak vatandaşlık zemini kurmaya daha müsait. Muhalefeti buraya hapsedebileceğini düşünüyor ama bir yandan da ateşle oynuyor. Türkiye Yüzyılı vizyonunda, İmralı sürecinde, Narin cinayeti olayında CHP medyasının (ve HDP elitlerinin) üstenciliğine karşı Kürdün yanında olan tavırda bunu gösterdi. Ama gerektiğinde de esas saldırıyı daha faşist olanlara değil, barışçıl ve liberal olanlara yöneltiyor: Demirtaş’ın içeride olması, barış süreci yürürken HDK’ya yapılan operasyon, en son ırkçı olmayan ve kitleye yön verebilecek bazı kişilerin eylemlerden uzak tutulacak şekilde tutuklanması…

– Ümit Özdağ’ın tutuklanmasını da es geçmemek lazım. Seküler milliyetçiliğe alan açıyor ama elbette ondan korkusu da var. Bu hem devletin dizaynı ile ilgili hem de AKP’nin iktidarını sürdürme hevesi ile örtüşen bir endişeye tekabül ediyor. Ama mesela İmamoğlu’nun görece kapsayıcı dilinden rahatsızlar. Ona dair korku, özellikle partide daha yüksek. Toplumsal barışı temsil etme iddiasını kaybetmek istemiyor AKP.

Yine de devlet, kontrol edilmiş muhalefetin seküler milliyetçi kimliği kuşanmasına ikna olmuş durumda hatta Özdağ gibi radikal figürlere değil belki ama mesela Yavaş’a iktidar devri dahî bürokrasinin ve Ankara etrafındaki karar alıcıların önemli bir kısmından onay alabilir. İktidara gelse de sorun üretmeyecek bir muhalefet her güç yapısının isteyeceği bir elemandır. İmamoğlu için aynı onayın verilmesi ise Erdoğan/AKP ve devletin diğer aktörleri arasındaki diyaloga bağlı olabilir.

– Tabii bu siyasi hamlelerin ötesinde yüz yıllık milliyetçi eğitim sistemini, 15 Temmuz sonrası arttırılan milliyetçiliği -dünkü sık atılan sloganlardan biri: “terörist değiliz öğrenciyiz”- de not etmek gerekiyor. 15 Temmuz sonrası atmosfer yalnızca AKP tabanını değil diğer toplum kesimlerini ve gençliği de şekillendiriyor. Yani bir yandan da cumhuriyetin ve cumhuriyeti milletle buluşturan AKP’nin gençliği ile karşı karşıyayız.

– Saraçhane ve Maçka’nın Gezi’den en çok ayrılan noktası solcu, feminist, lgbtci, antikapitalist müslüman veya herhangi diğer örgütlülüğün yokluğu. Gezi, 90’ların hareketli siyasi yıllarını takip eden liberal bir dönemin ardından gelmişti. Belki âhir ömürlerindeydiler ama çok sayıda kuvvetli örgüt vardı ve kitleye yön verme kapasitesi taşıyordu. Bugün bu eksik. Gezi’de eksik olan da Ankara’da temsil bulmaktı. Saraçhane ise doğrudan Cumhurbaşkanı adayının arkasında hizalanmış vaziyette. Daha “eğitimsiz” ancak merkeze dair arzusu ve aceleciliği daha yüksek bir hareket.

-Öbür yandan CHP’nin Ankara’da temsil etmek için çırpındığı ama kontrol de edemediği bir isyan bu. Buradan çeşitli sonuçlar çıkabilir. Köhnemiş siyasetlerin yok olması pozitif de görülebilir, ortaya çıkan başıboş Türkçü kuvvetten endişe de duyulabilir. Ancak bana siyasi mücadelenin uzun erimli direnişe ve inada dayalı, hayatın içinde örgütlendikçe olağan üstü zamanda değerini daha da büyük bulabileceği bir alan olduğu gerçeğini hatırlatıyor bu durum.

-Göstericilerin polisle olan iletişimi oldukça dikkat çekici. Sıklıkla, Polis Sen de İsyan Etsene sloganını duymak mümkün. Polis Simit Sat Onurlu Yaşa’nın yanında polisi kendi polisi gören, “milli” bir isyan! Polisi koruyan insanlar görmek de mümkün alanda. Bu durum ideolojik ezberlere hor görülecek bir tavır gibi gözükebilir. Daha örgütlü ve “siyasi” bir kitle olsaydı belki de bu manzaraların önünü kesecekti. Bu durumda sormak gerekiyor ki bir isyan hareketi kendi kardeşleri olan polise de bir teklif sunmalı değil mi? Kendilerini gördükleri ayrıcalıklı Türk pozisyonla ilgili de okumak mümkün elbette bunu. Tabii, bir isyanı organikleştiren, hayatın ve halkın sahici bir parçası kılan şeylerden biri olmaz mı, polisin isyana el uzatamayacak hâle getirilmesi? Bu da üzerine kafa yorulası önemli bir mevzu olarak duruyor önümüzde.

Devamını Okuyun

Yazılar

Neden? – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonun, diploma sahteciliğinden ve iktidarın yolsuzlukla mücadele hassasiyetinden kaynaklanmadığını fark etmek zor değil. Zira öyle olsa Ak Partili belediyelerle veya bazı bakanlarla ilgili vahim iddialar da soruşturulurdu. Bülent Arınç gibi bir ismin Melih Gökçek’le ilgili, “Ankara’yı FETÖ’ye parsel parsel sattı!” sözleri hiçbir savcıyı harekete geçirmeye yetmedi mesela. Diğer yandan kendi bakanlığına, kendi firmasından dezenfektan aldığını itiraf eden bakan hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı. Bütün bunları bırakalım, bizzat Erdoğan’ın “dolandırıcı” imasında bulunduğu Mehmet Şimşek’i devletin hazinesinin başına oturtması neyle ve nasıl izah edilebilir?

“Operasyon”un İmamoğlu’nun önünü kesmek veya aslında İmamoğlu’nun önünü açmak için yapıldığını ileri sürenler var. İkincisini savunan yorumculara göre Erdoğan, nasıl göstermelik bir dava ile tutuklanıp “mağdur” edilerek parlatıldı ve “kahraman” yapıldıysa benzer bir senaryo İmamoğlu için de sahneye konuldu.

İmamoğlu’nun Erdoğan’ın yedeği olarak tutulduğu fikrine katılıyorum. Zira iki isim de küresel müesses nizamla uyumlu siyasetçiler. Bunu kabul etmekle birlikte, küresel müesses nizamın Erdoğan’la çalışmaktan vazgeçtiğinden pek emin değilim ve son operasyonun Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmak için yapıldığı iddiasına şüpheyle yaklaşıyorum çünkü parti olarak CHP’nin ve İmamoğlu’nun yükselişi, paralel biçimde Ak Parti’nin kan kaybettiği ortada. İmamoğlu ise zaten uzun süredir oldukça popüler bir siyasi figür.

Erdoğan’ın erken seçim için toplumsal araziyi uygun hale getirmek istediği ihtimali daha güçlü görünüyor. Son dönemde muhalif siyasetçiler ve gazetecilere yönelik artan soruşturmalar, gözaltılar, en yakın siyasi rakibi olan CHP’li belediyelerin iyiden iyiye kıskaca alınması, bir parti genel başkanının tutuklanmasına kadar varan işleri izledikçe aklıma bu ihtimal geliyor. CHP’ye kayyım atanması ihtimalinin bile ciddi şekilde gündeme gelmesi bu ihtimali daha da güçlendiriyor. “Atatürk’ün partisini, Atatürk istismarcılarından kurtardık!” diyeceklerdi!

Türkiye’nin en büyük partisinin devlet kontrolüne geçmesi demek bir yerde Azerbaycan tipi bir idare anlayışına geçiş, demektir ki orada da muhalefet partileri var ama iktidarın değişmesi hiç kolay değil. Ülkenin en büyük partisi bile kendini kurtaramazsa diğer partilerin fazla bir hükmü olmayacaktır. Genel Başkanı tutuklu bulunan Zafer Partisi mensuplarının tepkilerini ancak CHP’nin öncülük ettiği son eylemler içinde gösterebildiklerini izliyoruz.

Her seçim öncesi sağcı, milliyetçi-muhafazakâr, dindar oyları arkasında saf tutmaya mecbur edecek, “onlar ve bizler” ayrımını keskinleştirecek bir şeyler mutlaka olur. E-muhtıra olarak tarihe geçen bildiri Ak Parti açısından bunun ilk örneğiydi. Bu muhtıra, askerin siyasete müdahalesinden bıkmış kitlelerde Ak Parti’ye dönük bir sahiplenme duygusu uyandırdı. Cumhuriyet Mitingleri de benzer bir işlev gördü.

Gezi olaylarının da sağcı, dindar kesimlerde Erdoğan’ı desteklemeye dönük bir gereklilik hissi uyandırdığını da hatırlayalım. Ak Parti’nin tek başına iktidar olacak oyu alamadığı 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından bir anda ortalığın karıştığını, 1 Kasım’da seçimlerin tekrar edildiğini hatırlayalım, ki o seçimde Ak Parti yeniden tek başına iktidar olmuştu. Ahmet Davutoğlu partiden ayrıldıktan sonra o dönem meydana gelen olaylarla ilgili çok şeyler bildiğini söyledi ama açıklamadı.

Erdoğan’ın son eylemlerin büyümeyeceğini ve birkaç günü geçmeyeceğini düşünerek yanıldığı doğru değil. Neredeyse 1950’lerin Vatan Cephesi tecrübesine doğru ilerleyen uygulamaların, Muhalefetin CB adayı olması kesinleşmiş bir ismi saf dışı bırakmaya çalışmanın yol açabileceği tepkileri tahmin etmediğini sanmıyorum.

Yargıya güvenin oldukça sarsıldığı bir vasatta muhalefetin böyle bir hücum karşısında evinde oturup mahkeme kararını beklemeyeceği açıktır. Sokak gösterileri devam ederken Şehzadebaşı Camii’ne saldırı haberi geldi ki, doğru olup olmaması bir yana kendileri açısından oldukça ‘işe yarar’ bir haber ve ama yalan ama doğru, bu tip haberleri görmeye devam edeceğiz gibi çünkü bu tarz şeyleri seve seve yapmaya hazır seviyede İslam düşmanı bazı yapıların az da olsa eylemlerin içinde var olduğunu biliyoruz. Olmasa da senarist çok: “Din düşmanı darbeci solcular sokaklarda terör estiriyor! O hâlde biz de elimiz mahkum Erdoğan’a destek verelim!”

Tepkiler yükseliyor. Hükümetin ayağını gazdan çekmek istemediği de ortada. Ben bu yazıyı hazırlarken Mansur Yavaş’a yönelik soruşturma açılmış, Beyoğlu Belediye Başkanı ifadeye çağrılmıştı.

Erdoğan’ın kendine de halka da bölgeye de zarar verecek girişimlerden uzak durmasını dileriz ama pek özeleştiri yapacak gibi görünmüyor.

Denizler durulmaz, dalgalanmadan! Duamız elbette en az hasarla durulması.

Olup bitenin daha derin anlamlarını, küresel müesses nizamın önümüzdeki dönemde kimle devam etmek isteyeceğini gelişmeler ilerledikçe çok daha iyi anlayabileceğiz.

İsmet Özel’in yıllar önce başka bir bağlamda söylediği bir cümleyi hatırladım: “Çünkü sonunda Ankara’yı bombalamak için Erdoğan’dan bir Saddam üretmek gerekiyordu.”

Devamını Okuyun

Yazılar

Buyurun Demokratik Türkiye Halayına – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Bahçeli’nin Öcalan’a çağrısının ardından Öcalan’ın PKK’ya çağrısı da geldi. Hatırlanacağı üzere Öcalan, İsrail tarafından Türkiye’ye iadesinin ardından PKK’ya bağlı silahlı gruplardan sınır dışına çıkmalarını istemişti. Aynı çağrıyı 2013 yılında da tekrarladı. Yine benzer bir çağrı yapacağı beklense de bu defa örgütün kendini feshetmesini istedi. PKK’nın cevabı olumlu. Sürecin ilerlemesi için Öcalan’ın özgürce hareket edebilmesi gerektiğini söylüyorlar. Merak etmesinler bu da bir şekilde hâlledilir. Gerekirse Kandil’e bile götürülebilir mi ya da örneğin Murat Karayılan veya Bese Hozat İmralı’ya getirilir mi, bilmem. Öcalan’ın TBMM nutku iptal edildi. Toplum pek hazır değil çünkü. Ev hapsine alınması da şu an gündeme getirilemeyecek kadar ağır bir konu. Zaten kendisi de pek istemiyormuş. İmralı’da da rahat sayılır. Hatta bazı iddilar da var ama doğru mu yanlış mı bilmiyoruz. Her şeye inanacak halimiz yok. Türkiye’ye iade edildiği yıllarda avukatlığını yapan Ahmet Zeki Okçuoğlu’nun Öcalan’ın zaten İmralı’da olmadığı iddiası bunlardan biri. “Ben görüşmeye gittiğim zaman İmralı’ya getiriyorlardı.” diyor.

Devlet görevlileriyle ortaklaşa hazırladıklarını sandığım metnin detaylı analizini yapmak niyetinde değilim. Yalnız kültüralist taleplere bile yer vermemesinden dolayı karşılıksız adım attığı görüşü doğru değil. Çünkü metin dışı olarak duyurulan “Bu perspektifi ortaya koyarken, silahların bırakılması ve PKK’nın feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” mesajı Öcalan’ın PKK’nın feshi karşılığında devletten ne beklediğine dair fikir veriyor ki Öcalan zaten 1978’deki “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” hedefinden, “Türkiye demokratikleşsin, inkar ve imha politikası bitsin, biz de silahı bırakıp ‘düz ovada’ siyaset yapalım.” noktasına en azından 1993’te gelmişti. Son çağrıyı, metin dışı mesajla birlikte okursak metin özet olarak, “Yenişemedik. Devam etsek ederiz ama anlamı kalmadı. Biz adım atalım, siz de legalleşmemize yardımcı olun.” demek istiyor.

“PKK’nın feshi” kararı Öcalan için zor değil, aksine çok kolay ve gerekli. Bunu kendi örgütüne yönelttiği eleştirilerden de anlamak mümkün. Gerekli, çünkü 1984 Eruh ve Şemdinli saldırılarından bu yana silahla alınan mesafe ortada. Halbuki Türkiye Kürdistanında 40 yılı aşkın sürede sağlanamayan gelişme 2011’den sonra Suriye Kürdistanında çok hızlı bir şekilde görüldü ve PKK, bölgede PYD/YPG adıyla bir anda öne çıkarak ABD ve İsrail’in büyük yardımlarıyla fiilen özerk devlet kurdu. İsrail ve ABD’nin PYD’ye desteği fesih kararının kolay olmasının da nedeni! Zaten PKK da dikkatini ve ilgisini çoktandır Türkiye’den çok Suriye’deki özerk yapıya yoğunlaştırmıştı. PKK gibi birçok ülkede kara listeye alınmış ve adı Türkiye halkının çoğunluğu tarafından bölünme ve katliamla anılan bir örgütün plânı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı ortada. Daha kolayı ve işe yarama ihtimali çok yüksek olanı var: Yeni anayasa. Projenin asıl sahipleri öyle düşünüyor.

“Terörsüz Türkiye”ye ulaşıldıktan sonra yeni anayasa ile düz ovada siyasetin önü alabildiğine açılırsa, mesela mahalli idarelere daha geniş yetkiler verilirse ve kayyım atamak zorlaştırılırsa yani bir çeşit özerklik sağlanırsa âtıl hâle gelmiş PKK’ya ve silahına gerek kalır mı? Demokratik Türkiye’de mesela belediye başkanlıkları kaldırılıp, belediye işleri de valiliklere devredilip, valiler de seçimle belirlenebilir mi? Bu mahalli idarelere geniş yetkiler konusunu yalnızca doğu ve güneydoğu illeri için düşünmeyin. Bütün bölgeler için geçerli olacak bir uygulamadan bahsediyorum. Tabii bütün bölgeler için olması tek bir bölgeye özel olmadığını göstermek için. İstanbul’la ilgili farklı hesaplar var ama o başka konu.

Bunun yanında yeni anayasada yeni bir vatandaşlık tanımı yapılmak istendiğini gösteren kuvvetli emareler de var ki Binali Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “Vatandaşlık tanımı yeni anayasada gözden geçirilebilir.” sözlerini dinlemişsinizdir.

Araya sıkıştırayım: Erkan Trükten’in hatırlatmasıyla fark ettim. Anayasa’da vatandaşlık tanımını belirleyen maddenin numarası 66. Ne var bunda? Belki de bir şey yoktur ancak masonlar gibi ezoterik yapılar için 6, 66, 666 sayılarının sembolik önemi var. Şeytanın sayısı olarak bilinir. Zayıf bir ihtimal olsa da “Maddenin numarası vaktiyle özellikle mi seçildi?” diye insan düşünmeden edemiyor.

Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programının Öcalan’ın iadesini konu alan bölümünde Öcalan’ın İtalya’da ‘cehennem vadisi’ mahallesi ‘kötülük’ sokakta tam 66 gün kaldığı söyleniyor. Evet, aynen böyle anlatılıyor.

“Sahada birçok aktör varmış gibi göründüğüne bakmayın!” diyecektim ama aslında bakabilirsiniz de çünkü hepsi gerçekten de “aktör”. Bazıları isteyerek, bazıları istemeyerek: Büyük İsrail Projesi’nin aktörü! Çünkü bıkmadan usanmadan söylememiz gerekiyor ki bütün bu gelişmelerin son tahlilde dayandığı nokta Büyük İsrail Projesi.

Bizzat İçişleri Bakanı 2019’da, “PKK’yı bitirdik. Eskiden yılda 5 binden fazla genç örgüte katılıyordu; şimdi dağlarda 500 terörist kaldı.” dememiş miydi? Aklı başında herkesin tahmin edebileceği gibi bu kadar şey tabii ki 500 kişi için değil!

Öyle olsa Öcalan’ın çağrı metninde Türkiye’nin PKK ile aynı gördüğü PYD için de fesih çağrısı olurdu. Öyle ya PKK Türkiye’de bir köy bile alamamış ve eylemlilikleri de iyiden iyiye azalmışken PYD’nin defacto devletçiği, ordusu bile var!

Olmayacak duaya “amin” mi demek istemediler yoksa plân mı böyle gerektiriyor?

Elbette Öcalan böyle bir çağrı yapmaz. Yapsa da Öcalan’nın ‘manevi oğlum’ dediği Mazlum Abdi de PYD de onu dinlemez. Onlar dinlese PYD/YPG için “kara ordumuz” diyen ABD-İsrail bırakmaz! Boşuna mı büyütüp beslediler?

Evet, yüzüp kuyruğuna geldiler. Sona doğru ilerliyorlar. “Oded Yinon Plânı”na bir göz atmanızı tavsiye ederim. 1982’de hazırlanan plân, bölge ülkelerinin İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarına göre parçalanması üzerine kurulu. Sırasıyla, evet sırasıyla, Irak, Suriye, İran, Türkiye ve Pakistan’ın parçalanması amaçlanıyor. Tabii başka ülkeleri de dâhil ettiler ancak Irak, Suriye ve Türkiye “Arz-ı Mev’ud” için diğerlerine göre çok daha önemliydi.

Türkiye hükümetleri ne yazık ki başından beri bu plânlarla uyumlu hareket ediyor. ABD-İsrail ilk hedef olan Irak’ta bir özerk yapı için bugün Suriye’de PYD’yi destekledikleri gibi 70’li yıllarda da Mustafa Barzani’ye yardım ediyordu. 1991’de ABD’nin Irak saldırısının amacı da buydu. O yıllarda Turgut Özal, Türkiye’nin “diktatör” Saddam’a karşı ABD ile birlikte bu savaşa katılmasını savunuyordu. Bereket versin ki Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ı ve kuvvet komutanlarını ikna edemedi. Ancak Özal, başka şekilde Saddam’ın aleyhine Barzani ve Talabani ikilisine yardım etmeye devam etti.

13 yıl sonra özerk yapıyı kesinleştirmek için ABD Saddam’a bir daha saldırmak istedi. Erdoğan da Özal gibi “diktatör” Saddam’a karşı Irak’ın “demokratikleşmesi” için ABD’nin yanında savaşa girmek istedi. Şükür ki bu amaçla meclise getirdiği 1 Mart tezkeresi kendi milletvekillerinin “hayır” oylarına takıldı. Ancak Erdoğan, ABD’ye destek vermeye kararlıydı ve verebildiği desteği esirgemedi. Sonuç olarak 2005’te Kürdistan Bölgesel Yönetimi resmileşti. “Demokratik Irak” geldi.

Erdoğan BOP kapsamında “diktatör” Kaddafi’ye karşı da, demokrasi cephesinde ABD-İsrail’le birlikte hareket etti. Kaddafi devrildi. Libya da “demokratik Libya” oldu. İki başlı yönetime kavuştu.

Gazze bu plânların önünde ciddî bir engeldi. Çok yazık ki Türkiye, sözüm ona direnişin yanında göründü ama İsrail’e zararı dokunacak en küçük bir girişimden bile ısrarla kaçındı. Dahası mesela Azerbaycan petrolünü ulaştırarak İsrail’e destek bile oldu. Yani yine “demokrasi cephesi”ndeydi. Sonuç olarak Gazze aşıldı. Gerisi beklenenden çok daha hızlı geldi. Lübnan da geçildi ve artık “Oded Yinon Plânı”nda Irak’tan sonra ikinci sırada yer alan Suriye’de de Türkiye “diktatör” Esed’e karşı yine ABD-İsrail’in yanında yer aldı.

Irak’ın ardından artık Suriye’de de PKK-PYD özerk bir yapı oluşturmuş durumda. Böyle giderse başka özerk yapılar da kurulabilir. Dürziler de bu yolda ilerliyor. Dahası İsrail bizzat askerleriyle birçok noktaya yerleşti. Yani Suriye de artık çiçeği burnunda bir “demokratik” ülke!

Eğer bir değişiklik yapıp Irak’ta bir hamle daha yapmazlarsa veya plân şaşıp Türkiye öne alınmazsa, sıra artık İran’da ve Türkiye hükümeti İran’ın “demokratik İran” olması için de üzerine düşeni yapmaya hazır görünüyor.

Sırrı Süreyya Önder, telefonda konuştuğu Bahçeli’nin kendisine “Daha halay çekeceğiz!” dediğini anlatıyor. Yarın ne olacak bilemeyiz ama görünen o ki böyle giderse İran’dan önce veya sonra fark etmez, Türkiye kesinlikle “demokratikleşecek” ve eğer Bahçeli’nin sağlık durumu elverirse Türk milliyetçileri, Kürt milliyetçileri, sosyalistler, Kemalistler ve İslamcılardan veya imitasyonlarından oluşan bu “demokrasi halayı” çekilecek. Davul kimde olur bilmem ama tokmağın kimin elinde olduğu belli.

Bu gidişi durdurmak imkânsız gibi bir şey. Yine de yapılabilecek bir şeyler var ama bu niyette olanların elinde güç yok; erk sahibi olanların da gidişatı durdurmak gibi bir niyeti var mı, ondan da pek emin değilim.

06.03.2025

Devamını Okuyun

GÜNDEM