Connect with us

Haberler

Ateşkes Süreci, Gazze’yi ve Direnişi Nasıl Etkileyecek?-II

Yayınlanma:

-

Gazze’de ilan edilen ateşkesi, ateşkese giden süreci, ateşkes sonrası muhtemel gelişmeleri Aksâ Tûfânı boyunca sahada aktif mücadele içinde de yer alan Filistin dostları, Yeni Pencere için değerlendirdi. Değerlendirmelerin ikinci bölümünü ilginize sunuyoruz.  

Murat Abdioğlu:

7 Ekim 2023 tarihinde, kendilerine yıllardır uygulanan ablukayı kırmak, işgali ve soykırımı durdurmak için bir direniş ve haklı bir baş kaldırı yapan HAMAS, Aksâ Tûfânı operasyonu sonrasında İsrail’in büyük bir tepkiyle karşılık vereceğini muhtemelen tahmin ediyordu. Fakat kendilerinin bu kadar yalnız bırakılacaklarını beklediklerini de sanmıyorum. Yalnız bırakılmalarından da öte, aynı coğrafyada yaşayan, aynı kutsal değerlere sahip insanların yaşadığı devletler Gazze halkının karşısında yer aldı, soykırım boyunca İsrail’i çeşitli yöntemlerle destekledi. TC iktidarı, BTC’den akan petrolü İsrail’e göndererek, limanlarını İsrail’e mühimmat ve F-35 parçası da dahil olmak üzere her türlü mal ve gıda taşıyan gemilere açık tutarak, İsrail’e silah tedarik eden küresel firmaları IDEF’te ağırlayarak, Kürecik radarı ile İsrail’e istihbarat sağlayarak, bunları protesto eden insanları gözaltı ve tutuklamalarla sindirmeye çalışarak İsrail’in soykırımına destek oldu.

Gazze’de on binlerce masum öldükten, taş üstünde taş kalmadıktan sonra, soykırımcının en büyük destekçisi ABD başkanı Trump bir ateşkes plânı önerdi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yedi devlet bunu “memnuniyetle” karşıladıklarını bildirdi ve “ABD Başkanı’nın bölge barışını tesis etme yönündeki kararlılığını da takdirle karşıladı”. HAMAS, üzerinde uzlaşılan ateşkese uyacağını kabul etti ve 10 Ekim 2025 tarihinde İsrail’in de onaylaması ile ateşkes yürürlüğe girdi. Yaklaşan kışa evsiz olarak girecek olan iki milyon Gazzeli, ateşkese temkinli bir iyimserlik içinde umutla bakarken İsrail’in ateşkesi her an bozacağı endişesini de haklı olarak taşıyorlar. HAMAS, İsrail’e karşı elindeki en büyük kozu olan rehineleri serbest bırakırken İsrail’in ateşkesi bozmaması için Türkiye, Katar ve Mısır’ın garantörlüğüne ve ABD’nin insafına güvenmek zorunda kaldı. İki milyon insan iki yıldır İsrail soykırımı altında tarihin gördüğü en büyük katliamı yaşarken bu soykırımı bir şekilde besleyen devletlere güvenmek zorunda kalması, HAMAS’ın veya Gazze halkının değil, bizim kaybettiğimizi gösteriyor. Bizi yöneten iktidarların soykırıma verdiği desteği kesmeye gücümüz yetmedi. Bazılarımızın umurunda bile olmadı. Gazze, emperyalist ve işgalci güçlere karşı verdiği kararlı direnişle, İsrail’in hedeflerine ulaşmasını engelledi; teslim olmadı ve direnişin sembolü haline geldi. İsrail sadece Gazze’de değil, tüm dünyada kaybetti. Kendilerine güvenli ve demokratik bir ülke pazarladığı Yahudilerin güvenini kaybetti. Yenilmez ülke efsanesi çöktü, demir kubbenin imajı yerle bir oldu. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü mağdur edebiyatı inandırıcılığını yitirdi. Küresel Siyonizm’in ipliği pazara çıktı. Sadece çatışma sahasında değil; uluslararası sahnede de itibarını, dostlarını ve meşruiyetini kaybetti. Dünya şehirlerinde milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, İsrail’in küresel imajına ağır bir darbe vurdu.

Ozan Hayri Soyer:

İki yıl süren Aksâ Tûfânı, şimdilik sona ermiş görünüyor. Çok kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir:

1) Trump’ın deklare ettiği plânla gündeme gelen ateşkes anlaşması, Trump’ın deklare ettiği plânla ilerlemedi. Filistin direnişi, Türkiye Mısır Katar gibi ‘İslam ülkelerinin’ de güçlü destek verdiği Trump plânına karşı iradesini koydu. Ne kadar koyabildi, baskılar ne kadar belirleyici oldu; bu, uzun bir tartışmadır. Somut olan nokta şudur: Direniş iradesini koymuş, Trump’ın oldu bittiye getirmek istediği anlaşmaya hem maddelerinde değişikliklere giderek hem de müzakere masasını kurdurarak dahil olmuştur. İsrail’in savaş hedefi olarak ilan ettiği hususların gerçekleşmesini bizatihi sahada verdiği savaşla engellemeyi başarmıştır.

2) Hiç şüphesiz ABD-İsrail, gerek askerî gerek siyasî gerek uluslararası dengeler anlamında sürecin sonuna geldiğini gördü. Yani Trump’ı barış meleği olan etmeye lüzum yok. Bunu görmeseler soykırıma devam etmekten geri durmazlardı. Bu durumu Trump da “Netanyahu’ya bütün dünyayla savaşamazsın, dedim.” cümlesiyle ifade etti. Bu noktada Direniş, ödediği büyük bedellere rağmen ABD-İsrail’e boyun eğmedi, onlar da eğdiremediler.

3) Tam da bu noktada, İslam ülkelerinin tutumu konuşulmalı. Eğer bu ülkeler sürecin en başında direniş projesini sahiplenselerdi durum buraya zaten gelmeyecekti. Sürecin başını kaçırdılar ama en azından sonunda daha dirayetli dursalardı Filistin direnişi, ABD-İsrail bloğuna karşı çok daha büyük kazanımlar elde edebilirdi. Bu ülkeler, Trump’ın plânına destek vererek Gazze’yi kurtardıklarını düşünüyor olabilirler. Acaba ABD-İsrail’i kurtarmış olduklarını hiç düşündüler mi? İçerisinde Türkiye’nin de yer aldığı aynı ülkeler, süreç içerisinde ABD-İsrail aleyhine ciddi hiçbir yaptırım adımı atmamakta da ortaktılar. Sürecin sonunda “Aman, ne şiş yansın ne kebap!” siyasetinde de ortaklaştılar maalesef.

4) Son olarak İsrail’in dünya kamuoyunda kaybettiği büyük irtifayı kenara yazmak gerekiyor. Kırılgan arabulucular garantörlüğü yerine asıl olarak bu durum İsrail’i ateşkese uymaya mecbur bırakacak diye düşünüyorum. Diğer husus, İsrail iç kamuoyundaki çatlaklar. Anketler, Netanyahu hükümetinin geleceğinin oldukça tartışmalı olduğunu gösteriyor. Mevcut hükümet ortakları daha şimdiden çatlak ses vermeye başladı. Bu bağlamda ateşkes süreci İsrail için kolay geçmeyecek. İlerleyen aşamalarda Direniş’in silahları ve Gazze yönetimi gibi konular tartışmaya açıldığında İsrail, zayıf bir iç-dış kamuoyu ile süreci yürütmek zorunda kalabilir.

Nuh Akça:

Gazze’de düşene, dövüşene, diplomasi yapana selam olsun! 

2 yıllık direniş ve soykırım sürecinin ardından ateşkese dâir somut bir uzlaşı ortamı oluşturuldu. Ateşkes metni; esirlerin serbest bırakılması, karşılıklı saldırıların durması, İsrail’in çekilmesi gibi önemli adımları içermesi itibarıyla hem Gazze için hem de İsrail tarafı için karşılıklı kazanımlar taşımaktadır. Anlaşma metnine dâir olumsuzluklar göz ardı edilmemekle beraber sürecin olumlu tarafları da göz önünde bulundurulmalı ve kazanımlar üzerine konuşulmalıdır. Zira halklarımızın düşman karşısında kaybetmesi yeni bir hikâye değildir, 100 yılı aşkın süredir coğrafyamız sömürge durumundadır. Bu sürecin değişken dinamiği ise öncekilere nazaran sahip olduğumuz kazanımlardır.

“Anlaşma olmadan esirleri teslim etmeyeceğiz!” diyen Direniş, ahdini yerine getirmiştir. Emperyalizmin tüm vahşetine, canlı yayında icra edilen soykırıma rağmen Direniş, birliğini muhafaza etmiştir. Mısır’daki müzakere görüşmelerine İslami Cihat Genel Sekreter Yardımcısı Muhammed El Hindî, Hamas’ın Gazze Lideri Halil El Hayye ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreter Yardımcısı Cemil Mezher’in katılması, Direniş’in yoğun bedelle geçen sürece rağmen birliğini kaybetmediğini ve ortak operasyon masasındaki anlaşmayı sahaya, sahadaki birliği ise müzakere masasına taşımayı başardığını göstermektedir.

Emperyalist ve sömürgeci işgal bugün karşılaştığımız nev zuhûr bir düşman değildir fakat düşünsel farklılıkların bir kenara bırakılıp işgalciye karşı bu denli organize olunması çok taze bir hikâyedir. Bahsi geçtiği üzere ateşkesin olumlu ve olumsuz yönleri mevcuttur. Türkiye, Katar ve Mısır’ın süreç içerisinde Direniş’e karşı pozisyon alıp mecburiyet inşa etmesi, ilgili halkların özeleştiri yapmasını gerektiren bir durumdur.

Lakin koşulları belli olan ve imzalanan bir anlaşmadan sonra odaklanılması gereken husus; Direniş’in birliktelik ahlâkını nasıl inşa ettiği ve gerek cephede gerekse masada bunu nasıl muhafaza ettiğinin çalışılması ve bize yönelik izdüşümünün tartışmaya açılmasıdır. Filistin sahasından taşınması gereken olgu; son dakika haberleri değil, 100 yıllık direniş kültürünün inşasıdır. Teslim olmayan, düşen, dövüşen, diplomasi yapan ve tüm bunları yaparken bir arada kalmayı başaran Filistin direnişi; cephede de müzakere masasında da ateşkes sürecinde de saygıyı sonuna kadar hak etmektedir.

Tüm süreçler için söz Direniş’indir ve halkların üzerine düşen kendi yöneticilerine karşı direniş ahlâkıyla Direniş’ten yana tavır almalarını sağlamaya gayret etmektir.

Yusuf Şanlı:

Başta tanımı doğru koymak icap ediyor. Maalesef sahnelenen tiyatro eşliğinde imzalanan anlaşma bir barış plânı veya ateşkes değil, Gazze’nin teslim tutanağıdır!

Barış plânı değil çünkü karşılıklı savaş atmosferinde barış mevzu olabilir, ortada bir savaş dahî yoktu, olan bir soykırım ve orantısız bir güç kullanımıyla gerçekleşen tek taraflı bir yıkımdı, sonrasında da dayatılan şartlara mecbur bırakıldı.  Ateşkes değil çünkü ateşkes, iki tarafın kendi kararıyla gerçekleşen ve iki tarafın da kısmen ihtiyaçlarına mukabil bir anlaşma tutanağıdır. Olan, Hamas’ın da israil devletinin de karar ve ihtiyacından ziyade uluslararası dengelerin ihtiyacına mukabil, uzayan ve çıkmaza giren bir sürecin sonlandırılmasıdır. Ayrıca israilden ziyade netenyahunun da çıkarı yok bu işte, ki istemiyordu aslında! Hamas’ın da kazanımı yok maalesef. Tek kazanım ve fayda Gazze ahalisinin az biraz nefes alacağı, yaşam bulacağı, güven duyacağı bir ortam bulmasıdır. Hâl-i hazırda bu her şeyden daha önemlidir bizler için ama bilelim ki Gazze, esir düşmüştür. Süreç, fiilen ve askerî olarak kaybedilmiştir.

Gönülleri fetheden Gazze, sabrın/onurun/mücadelenin ne demek olduğunu gösteren Gazze, bütün dünya halklarına sahih İslam’ın örnekliğini kanıyla gösteren Gazze, yarınlarda çok daha büyük bir intifadayla özgürleşene dek emperyalistlerin esiridir artık!

Hamas’ın 2 yıldır kabul etmediği şartlar, bugün kabul ettirildi. Onurlu Avrupa halklarına ek olarak batılı devletler dahî Gazze’den yana tavır almaya başlamışken, dünya halkları ayaklanıp siyonistler her mecrada dışlanmışken, askerî olarak hiçbir başarı elde edememiş ve çaresizlik içinde tükenmek üzerelerken bölgedeki maşaları devreye sokuldu ve ters algı uyandırılıp en iyi yaptıkları hile ve desiseyle, medya ve siyasi güçleriyle son hamlelerini yapıp rest çektiler. BM görüşmeleri sırasında Türkiye öncülüğündeki 8 tane İslam topraklarının liderini de yanlarına alıp Hamas’ı mecbur ve mahkûm bıraktılar. Hamas da olağanüstü zor durumda bırakılan ahalisinin bugününü düşünüp yarınlara dair de bir hâl çaresi umarak anlaşmayı imzaladı.

Askerî olarak ve koltuk vadederek kendilerinin laf geçiremediklerini, güç yetiremeyip laf dinletemediklerini idrak eden zalimlerin bölgedeki uşakları aracılığıyla Hamas’a dayattıkları 20 maddelik bu anlaşma, bir işgal ve manda rejimi kurma plânıdır. Sahada ve gönüllerde kazanılan zaferi, masada dönüştürme çabasıdır. Büyük Ortadoğu projesini hızlandıracakları bir zemin oluşturacaktır, Abraham anlaşmalarıyla bölgeyi şekillendirmeye kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Hamas’ı bu mecburiyete iten İslam topraklarını dolduran zavallı halkların sessizliği ve koltukları işgal eden zelil liderlerdir. Az biraz destek ve gelecek umudu bırakılsa mücadeleye devam edip siyonizmin hakkından gelirlerdi. Hamasetten ziyade fiilen ve askeri olarak destek veren Hizbullah izole edildi, İran bastırıldı, Yemen her şeye rağmen kanının son damlasına kadar direnmeye devam etse de türlü türlü baskılarla etkisizleştirildi.

RTE öncülüğündeki akp iktidarının 25 yıldır yaptıklarını bir kefeye koyalım; son 2 yıldır yaptıklarının üstüne şimdi de Gazze’yi satmışken bir de çıkıp zafer naraları atarak Filistin edebiyatını had safhaya çıkartmalarını açıklayacak bir sosyal bilimci aranmaktadır, bulan lütfen bizi aydınlatsın yoksa kafayı yiyeceğiz! Hamas’ı teslim olmaya zorlayan, emperyalistler adına Hamas’ın elinden silahları toplayacak olan, Hamas’ın tasfiyesini işletip kurulacak manda rejimi oturtmak ve orta vadede israilin güvenliğini sağlama görevini gönüllü olarak kabul etmiş bir adam çıkıp hiç utanmadan bir de “Gazze’yi kurtardık, savaşı bitirdik, ümmeti koruduk!” algısı oluşturacak triplere giriyor.

Allah mazlumların yar ve yardımcısı olsun! Ümmeti Muhammed’e akıl fikir, izan, feraset, cesaret bahşetsin! Gönüllerinden ve zihinlerinden dünya sevgisini çekip alıp ahiret bilinci versin! Vahdetimizi sağlayıp zalime dur diyebilecek bir bilinç nasip etsin!

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x