Connect with us

Yazılar

Yasak Meyvenin Sonu – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Hayatımızı çepeçevre saran, vazgeçilmezimiz haline gelen akıllı telefon başta olmak üzere akıllı teknoloji ürünleri hepimizi yavaş yavaş değil hızla aptallaştırıyor ve köleleştiriyor. Akıllı telefonu Apple’ın logosu ile metaforlaştırırsak, yasak meyve ısırınca nelere mal olacağından yola çıkarak gidişatı daha iyi anlamlandırabiliriz. Yasak meyveyi tadan insanlar, sonsuzluk sevdasıyla nasıl nefsinin kölesi haline gelmiş ise farklı bir formda aynı tecrübeyi yineliyoruz hep birlikte. İnsan soyunu çepeçevre saran bu sarmal nedir, ne değildir; insanlığa ne vadediyor, ne katıyor, ne alıyor, bütün boyutlarıyla getiri ve götürüleriyle araştırıp tanımlanmalıdır.

Küresel düzenin sağlayıcısı olan akıllı teknoloji ve en çok kullandığımız akıllı telefonlar yeni dünyanın zeminini oluşturacak başat unsurlardır. Hayatımızı kolaylaştırıcı, ticaretimizi hızlandırıcı, bilgilenme süreci ve iletişimimizi maksimum düzeyde sağlayan bu teknoloji farkında olmadan bizi bizden almaktadır. Bu teknolojiler, teknik olarak köleleştirme ve kontrol altında tutma aracı olarak kurgulanmıştır. İnsan soyu toplu halde yaşayan bir varlıktır ve bu yaşayışı sanal değil gerçektir, gerçek bir zemin ve veriler düzleminde hayat bulmaktadır. Duyusuz ve duygusuzlaştırılıp hissiz robotlar haline bürünmekteyiz. Birlikteyken bile birbirimizden o kadar uzağız ki başımızı kaldırıp karşımızdakinin gözlerine insani duygularla bakma yetimizi dahi kaybetmişiz. Kendi sanal âleminde embesil gibi yaşayan, ferdiyetçiliğin nirvanasına ulaşmış bir vak’a içerisindeyiz. İşin en kötü tarafı, bu vahim girdabın farkında olmayışımız…

Akıllı teknoloji insanı insan yapan özelliklerini köreltip yok etmektedir, (şahsen, bunun için kurgulandığını düşünmekteyim) bunun için kurgulanmasa dahî maruz kaldıktan sonraki sonuçlar bunu göstermektedir. İnsanı insan yapan en başat unsur olarak iradeyi baz alırsak, irademizi kullandırtmayan/anlamsızlaştıran, âdeta varlığımızı yok sayıp her an ve şartta ne yapacağımızı naif bir kadın sesiyle tatlı tatlı dayatan bir teknolojiden bahsediyoruz. Kurgunun özeti şu ki; sen yorulma/düşünme/karar verme, ben senin adına düşünüp/karar verip/fiiliyatını yönlendiririm. Özgür iradeni özgürce kullanabilmenin yanı sıra ikinci husus, insanın en mühim insani özelliklerinden biri olarak zihnini/hafızasını/belleğini kullanma yetisidir. Bu teknoloji kullanımının dozu ne kadar artarsa aynı oranda zihnini/belleğini kullanma oranı azalmaktadır. Bu kullanımsızlıkla birlikte hafıza durağanlaşmakta, kullanılmadıkça özelliklerini kaybedip yok olma evresine girmektedir. Eskiden hesap makineleri için bu denirdi; bu makineler kullanıla kullanıla zihin bu alanda çalışmaya çalışmaya tembelleşip işlevini kaybediyor diye en basit çarpma toplama işlemini bile hesap makinesinde yaparak bu yetimizi kaybetmekteydik. Geldiğimiz noktada her şeyimiz akıllı telefonda kayıt edilip her şeyimizi onun yardımı, yardımından ziyade türlü yöntemlerle yönlendirmesiyle yapar haldeyiz. Eşimizin telefon numarası dahî hafızamızda bulunmamakta, eskiden Yaradan’ın vermiş olduğu aklı ve hafızalarızı çalıştırıp işlevsel olarak kullanırdık. Şimdilerde iğneden ipliğe her şeyimizi “kendisini akıllı zanneden/zannettiğimiz” bir cihaza teslim etmiş, âdeta bir köle gibi onun talimatlarıyla hayatımız şekillenmektedir. Her ne kadar son komutu ve kararı kendimiz veriyor gibi gözükse de, zihin okuma ve yönlendirme teknikleriyle (kendimizin verdiğini zannettiğimiz kararlarla) hayatımız şekillendirilmektedir. Bu tablo ışığında varlığımızın bir anlamı kalmıyor, Allah’ın yarattığı ve üstün kıldığı insan soyunun insanlığından eser kalmıyor.

En temelde yaşanılan handikap şu ki, bu zeminde cereyan eden düşünsel, iletişimsel, ahlaki, siyasi, iktisadi, kültürel, sosyal, sanatsal,  eğitsel, kişisel, ailevi vb. her alanda yaşanılan tecrübe ve seyrin zemini çarpıktır. Adı üstünde “sanal”, gerçeklikten uzak edinilen tecrübelerden olumlu bir sonuç elde etmenin imkânsız olduğu bir âlemde yaşıyoruz. Yukarıda sıraladıklarımızın her biri insaniyeti ve toplumu oluşturan başat unsurlardır, bu unsurlara hayat verebilmenin de belli kaideleri vardır. Bu bilişim cenderesi içerisinde, sosyal medya âleminde ne sağlıklı bir düşünce hayat bulabilir, ne ahlak, ne kültür, ne sanat, ne de siyasi, iktisadi, eğitsel bir gelişim; bunların olmadığı yerde kişiden de, ailevî değerlerden de, toplumdan da bahsedemeyiz. Bu unsurların hayat bulması için her birinin kendine has şartları, zeminleri, kriterleri vardır. Gerçeklikten, duyguda, histen, emekten, gözyaşından, alın terinden, selamdan uzak… Sanal âlemde bunların sadece simülasyonu olabilir, bu yanılsama içinde bilgi kirliliği ve karmaşası içerisinde toplum mühendisliğine maruz kalmaktayız sadece. Toplumdan, cemaatten, aileden, birlikten uzak kendimiz için biçilmiş dünyaya hapsolmuş robotlar haline getirilmekteyiz. Bu öyle bir tiyatro, öyle bir yanılsama, öyle bir kurgu ki, körlük içinde kendimizi hakikatin timsali zannediyoruz. Cehalet çukurunda düşünce inşacısı, ahlaksızlık içinde ahlaki değerlerin taşıyıcısı, acziyet içinde hâkim, aktif siyasetçi zannındaki piyon, kültür ve sanattan uzak bir yobaz, her türlü bilgi ayaklarına serilmiş kitap yüklü merkepler, ailemizden uzak yalnız haldeyiz!

Bu yeni dönemi ve araçlarını temelde bir iletişim/etkileşim zemini olarak tanımlarsak, durum daha da vahim! İletişim mantığına aykırı bir vakıa ile karşı karşıyayız. Beş duyu organının senkron çalışamadığı ve gerçek manada işlevsiz bırakıldığı bir atmosferde ne kadar sağlıklı iletişimde/etkileşimde bulunulacağı tartışmalıdır. Ruhsuz, mimiksiz, vurgusuz, duyusuz, hissiz tek tip bir dille iletişim olmaz. Kendi deyimleriyle internet âleminin kendine has ve vazgeçilmez bir dili var. Bu dilin ne kadar insani olup olmadığı irdelenmelidir. Medeniyeti oluşturan dildir, iletişimin de başat unsurudur. Bu noktada, kullanılan dil, medeniyeti de şekillendirir. Dil; ilk anlaşıldığı gibi Türkçe/İngilizce/Almanca gibi ses farklılıklarından müteşekkil teknik boyutundan ziyade somut-soyut birçok etkeni olan, kelimelerden ziyade kavramları da tanımlayıp anlam dünyasını yönlendiren, kültürü biçimlendiren, medeniyeti oluşturan, hayatı şekillendiren bütüncül bir unsurdur. Doğru ve insani bir dil güzel bir dünya inşa eder, yanlış ve gayri insani bir dil en fazla sahte mutluluklarla bezenmiş bir dünya kurgular ki sonu, büyüklüğü oranınca ağır ve şiddetli olur.

“Doğru kullanılırsa iyi bir şeydir!” söylemi bu çukura daha da çok çekmektedir bizleri. “Araştırma yapıyorum, verilere daha hızlı ulaşıyorum, tilavet dinliyorum, okuma yapıyorum, bilgi paylaşıyorum, örgütleniyorum, öğreniyorum vb.” söylemlerle kendimizi avutuyoruz. Bu zemindeki fiil ve söylemlerimiz, hayatımızın gerçek dokularının  %10’una dahî sirayet etmemektedir. Emeksiz yapılan işin, çabasız edinilen verinin bir ehemmiyeti yoktur, olsa dahî belleğimize işlemediği için uçucudur. Eskiden bir konu hakkında araştırma yapacağımız vakit, en az altı kitabı önümüze koyardık, şerhleriyle birlikte irdeleyip bir özet çıkartırdık, bu süreç içinde okuduklarımız bir emeğin karşılığı olarak belleğimize işler ve yıllar sonra dahi ilgilî bir anda önbelleğimize gelirdi. Ya da fiilen arkadaşlarla yüz yüze oturup tartışıp görüşüp örgütlenirdik bir bedel karşılığında ve bunun da bir değeri vardı, şimdi ise sanal âlemde kendimizi avutmaktayız. Yerel ve küresel muktedirler de bundan çokça memnun olsa gerek ki, onlara en ufak bir tehdit teşkil etmiyoruz.

Zihinlerimiz yönlendirilmekte… En bilinçli olduğunu zanneden, en kontrollü kullanan kişi dahî farkında olmadan (%80 oranlarından) yönlendirilmektedir. Kendi irademizle yaptığımız tek şey kendi elimizle kendimizle ilgili verdiğimiz veriler, bu verilerle karakter analizimizi yapıp ne arzulayıp ne arzulamadığımızın haritasını çıkartıp, bu tespitler ışığında arzuladıklarımıza değil arzularımız arasından onların arzuladıklarına yönlendirilmekteyiz.[1] Bu noktada da kendimizi kandırmamızın bir âlemi yok, en farkındalığı yüksek kişi bile bu tuzağın kurbanı olup aslında ihtiyacı olmayan (sadece maddi alışveriş kalemleri değil) maddi manevi tüketim içinde kendini bulmakta… Daha da kötüsü zihni kurgulanmakta ve öncelikleri, hassasiyetleri, duyguları şekillendirilip doğru/yanlış tanımlamaları kolaylıkla istenilen doğrultuda değiştirilmektedir.

Varlık-yokluk noktasındaki bir mesele de furuâta dair kazanım/kayıpları mevzu bahis etmek yersizdir. İnsani bir yaşam alanının olmadığı, hatta kişiyi insanlıktan çıkaracak bir zeminde somut bazı kazanımlarımız veya hayatımızı kolaylaştırıcı unsurların olup olmamasının bir anlamı kalmıyor. Misal; huzurun olmadığı yerde araban olmuş, güvenin olmadığı yerde evin olmuş, iradenin olmadığı bir yerde bilgin olmuş ne olacak! Varlığının anlamsız kaldığı noktada, sanal ve sahte bir âlemde benliğinden uzak yaşayan ölüler olarak refah içinde hayat sürmüşüz ne yazar.

Ahlaki yozlaşma büyük boyutlarda… Ahlakın hayat bulmadığı/bulamadığı yerde ahlaksızlığın cirit atması kadar normal bir şey yok, anormal olan şey bunu normalleştirmektir. Özgürlük adı altında her türlü pislik makulleşmiş, normalleşmiş durumdadır. Misal; ergenlerin Tiktok uygulamasında adeta birbirleriyle yarışarak sergiledikleri iğrençlikler had safhada ve türlü sapkınlıkları yapıyor olmalarından daha vahimi bunu gönül rahatlığıyla hiç çekinmeden/utanmadan paylaşıyor olmalarıdır. Rabbim neslimizi muhafaza etsin ama korkarım hiçbirimizin çocukları bu yozluktan âzâde olamayacak. Sadece bu tür programlar değil, özgürlük şarkılarıyla bezenmiş internet âlemi faydadan ziyade büyük boyutlarda zarar peyda eden bir unsurdur.

Akıllı telefonun en bariz kullanım zemini olan sosyal medya, çok yoğun bir şekilde duygu karmaşası yaratıyor. Gerçek âlemde yaşanılan doğal duygu atmosferleri, yerini çok hızlı geçişlerle değişen yanıltıcı sahte duygulara bıraktı. Üzücü bir gelişmeye maruz kalındıktan 5 saniye sonra eğlenceli, hemen sonrasında hüzünlü, hemen ardından erotik, biraz sonra dini duyguları vurgulayan veri bombardımanı içinde insanlar yoğun bir duygu karmaşası yaşıyor. Bu karmaşa, sağlıklı bir insanın duyularını derbeder edip benliğinden uzaklaştırmaya, harap etmeye, gerçekliklerden uzaklaştırmaya fazlasıyla yeterli. Gerçeklikten uzak, sanal duygularla yönlendirilen, benliğinden ve toplumdan uzak nesiller küresel güç odakları tarafından rahatlıkla şekillendirilmekte ve istenilen mecraya sevk edilmektedir.

Gerçeklikten uzak bu yanılsama en çok kavramlarımızı tahrip etti, kavramlar yer değiştirdi, iğdiş edildi, karman çorman hale getirildi. Bu karmaşa içerisinde istediklerini yapabiliyorlar zaten; aydınlık, karanlık; karanlık, aydınlık zannında insanlar; doğru yanlışla, yanlış doğruyla yer değiştirmiş; hak, batıl; batıl, hak zannedilmekte. Öyle bir karanlık içerisindeyiz ki, zihni boşaltılmış mankurtlar haline geldik, özgürlüğün hazzını aşılayarak köleleştirmekteler.

Her birimize baş rol oynatılan bu tiyatroda kendimizi tatmin etmekten gayri bir şey yapmamaktayız. 2000’lerin başında liberalizm rüzgârıyla iliklerimize kadar işleyen ferdiyetçi ve hümanist düşünceyle bezenmiş hayat biçimi artık tahayyül dahî edilemeyecek tehlikeli evrelerde. Her şey ama her şey bireye endeksli ve öyle bir birey ki; kendinde olmayan, kendinin sonunu getirecek olan bir birey. Aileden uzak, topluma yabancı, doğadan bîhaber, hülyalar içerisinde yaşayan büyülenmiş bir zihin.

Bu sanal âlem; eşyanın tabiatına aykırı, doğanın işleyişine, düşüncenin inşasına, ahlakın hayat bulmasına, ilmin serüvenine, siyasetin yöntemine, kültürel/sosyal/sanatsal faaliyetlerin ruhuna, eğitimin mantığına, ailevî ilişkilerin özüne aykırı; yani insanı insan, toplumu toplum yapan irili ufaklı bütün dinamiklere ters, vahim ve absürt bir durum var ortada. İşin daha da vahimi, bu durumu çok hızlı içselleştirip makulleştirdik. Daha da öteye giderek vazgeçilmez, geri dönülmez, mecbur addediyoruz kendimizi!

Bu bilişim çağı tartışma, mütalaa, etkileşim süreçleri içinde olağanüstü sağlıksız bir zemin. Fikir ve bilgi alışverişi için verimsiz bir atmosfer. İnsanlar topluluk içinde sosyalleşerek öğrenir ve gelişir, sosyal medyadaki sosyalleşme sahte ilişkiler ağıyla bezenmiş gerçek dokunuşlardan uzak yapmacık bir zemin. Yol yok, yordam yok, adab yok, usul yok, üslup yok… Bu cümleyle sıraladığımız her bir madde üzerine ciltlerce aydınlatıcı metin yazılır. Mukabiliyet yok; genç de yaşlı da, bilgili de cahil de, aydın da, yobaz da, tecrübeli de, çaylak da aynı düzlemde… [(Buradan hiyerarşi karşıtlarının söylem geliştirdiğini duyar gibiyim :)] Siz isteseniz de, istemeseniz de toplum doğal bazı katmanlar üzerine kuruludur, toplumun doğasıyla savaşmanın âlemi yoktur. Misal; tartışmanın bir adabı, usulü vardır; görmüş geçirmiş yaşta biriyle oturmasını, kalkmasını nerede ne konuşacağını bilmeyen yirmi yaşındaki bir zevzek aynı düzlemde ahkâm kesmekte, konuşmakta… Zoom’dan yapılan bir toplantı esnasında kimse haddini, yerini bilmeden konuşmakta, yerine göre saygısızlık yapmakta, sadece büyüğüne karşı değil yaşıtı olan bir dostuna dahi yüz yüzeyken söylemeyeceği/söyleyemeyeceği sözler sarf edebilmektedir. Toplumun dinamiklerine aykırı olarak herkesi tek tipleştirmekte, aynileştirmektedir bu sanal zemin. Aynilik eşitlik değildir, herkesin aynileştiği bir toplulukta aslında herkes anlamsızlaşmaktadır. Yeni dünya, bilişim araçlarıyla herkesin zihnen robotlaşıp tek tipleştirildiği, insanlığın iradenin değerlerin anlamsızlaştığı bir tatmin çağıdır.

Sosyal, siyasal, toplumsal sorumluluklarımız konusunda kendimizi tatmin etme aracı olarak kullanıyoruz bu zemini. Bir acı karşısında ağlayan bir emoji bırakıyoruz köşeye, bir zulmü dillendiren paylaşımı beğenip sosyal sorumluluğumuzu yapmanın verdiği hazla basit dünyamıza geri dönüp küçük dünyamızda yaşamaya devam ediyoruz.

Dünya küçüldükçe küçülüyor. Küresel iletişim ağının yayılımıyla ulaşılabilirliğin ve haber almanın artmasıyla Dünya’nın küçüldüğü vurgulanmakta. Olumlu yanlarından ziyade olumsuz birçok yanı var bu sürecin. Takip edilmekteyiz, kontrol altına alınmaktayız, istenilen mecraya sevk edilmekteyiz… Misal; gerçek âlemde sokakta yürürken on adım gerinizde sizi takip eden, her an gözlemlemeye çalışan, girdiğiniz yere giren, gittiğiniz yere giden, her an ensenizde duran birinden rahatsız olmaz mısınız? Hatta korkmaz mısınız? Korkmalısınız, hatta bu sanal âlemdeki takip ve kontrol mekanizmasından çok daha fazla korkmalısınız!

Köleleştirilmekteyiz… “Modern köle” tanımı, kapitalist dünyanın işçileri için telaffuz edilmekteydi ve bu fiili köleliğin form değiştirilmiş haliydi ama geldiğimiz noktada bu fiziki köleliğimize bir de zihnî köleleştirme eklendi. Zihnimiz, çok derin kurgu ve yönlendirme teknikleriyle istenilen doğrultuda şekillendirilmektedir.

En basit uygulamasını değerlendirecek olursak; navigasyon uygulamasıyla yolumuzu bulduğumuzu zannederek yolumuzu kaybediyoruz. Ortanca kızımın 4 yaşlarında yaptığı bir vurguyu kısaca burada paylaşmak istiyorum; şahid olduğu navigasyon uygulamasıyla bulmaya çalıştığımız yolun bir noktasında arkadan bir ses geldi, “Baba, niye hep o ablanın dediğini yapıyorsun?” İrkildim ve düşündüm, doğru/yanlış, niye bir talimatla işimi yapıyorum, benim düşünme, yön bulma, karar verme yetimin ne anlamı kalıyor? İnsan, hâkim olmadığı şahitliklerin kuklası olmaya mahkûmdur. Her konuda edilgen olmaya alıştığımız bu çağda bu da normal geliyor olabilir ama insan denen varlık, dünyasını şekillendirmede etken ve etkin bir varlıktır. Bizleri alelâde bir beşer olmaktan, niteliksiz bir mahlûk olmaktan çıkarıp insan yapan irademizi özgürce kullanıp hayatımızı şekillendirmedikçe aklımızı kiraya vermiş bir köle olarak yaşamaya mahkûmuz.

Gelin özgürleşelim, aklımızı ve zihnimizi kullanıp varlığımıza anlam katalım, gelin insan gibi yaşayıp insan olalım! Bizleri aptal yerine koyan, kendisini akıllı zanneden bu makinenin/programın kölesi olmak zorunda değiliz. Akla kim hükmederse, aklı kim kullanırsa, aklı kim yönlendirirse irade onda demektir. Akıl, duygudan azade bir anlam ifade etmez. Akıl, duygu ve diğer duyu organlarının bütünlüğünde bir anlam ifade eder. Duyusuz ve duygusuz bir aklın hâkimiyetinde yaşıyoruz ve hızla artan bir kullanımla insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Hayatımızı kolaylaştırdığını zannettiğimiz bir yol, belki de hayatımızı, hayatımız içindeki varlığımızı yok etmektedir.

Akıllı teknoloji bizleri yalnızlaştırıyor… Yaşadığımız milenyum çağında ferdiyetçiliğin geldiği nokta herkesin aynelyakîn malûmudur, bu muhteşem yalnızlıktan memnunsanız (ki memnun olanlar da memnunlaştırılmış mankurtlardır) sorun yok. İnsan soyunun gerçek dokunuşlarla toplu halde yaşayan varlıklar olduğunu düşünürsek, bu yalnızlığın sonumuz olacağı aşikârdır. İletişim çağındayız ama iletişimsizliğin dibini yaşıyoruz. Herkes kendi sanal âleminde yapayalnız, ailesinin, akrabasının, dostlarının, yoldaşlarının ne zaman, nerede, ne halde oldukları hakkında gerçek bilgilere haiz değil.

Ailevi ilişkilerimizi, iletişimimizi olağanüstü kötü etkilemektedir. Doğu toplumları komşuluk ilişkileriyle, dost meclislerinde, akraba ve aile bağıyla bağlı bir toplumdur ama internete bağlanıp telefona kapandığımız günden beri “bizden” eser kalmadı. Dayanışma, birliktelik, hasbihal yerini yalnızlığa bıraktı.

Psikolojimizi olumsuz etkilemekte; içinde debelendiğimiz yalnızlığımızla baş başa zihin dünyamız yerle yeksan oldu. Bu çaresiz ve derin yalnızlığımız da şahsi olarak güçsüz hissetmemize neden olmakta, toplumsal dayanışma ve etkileşimden uzakta intihar haberleri had safhaya ulaşmış durumdadır. Bu güçsüzlük psikolojisiyle küresel muktedirlere karşı direnme olasılığını boş verin, daha da bağlanıp onlara gebe kalmaktayız.

Akıllı teknoloji çağı full performans hayat bulursa sağlıklı bir yaşamsal ortamımız dahî olmayacak. Radyasyon ışınlarının doğurduğu olumsuz sonuçlar şimdiden gören gözler için ortada, sonraki dönemlerde 5G ve daha da ötesi aktif hale geldiğinde, yoğun kullanımla birlikte doğan sağlık sorunlarının olumsuz etkileri geri dönüşü zor evrelere ulaşmış olacak. Sadece insanlık değil hayvanlar, bitkiler, doğanın her zerresi yıpranmış ve ifsad olmuş olacak.

Teknoloji bir araçsa, amaçlarımız doğrultusunda kullanıp insan gibi yaşayacak bir dünya inşa edelim. Araçları amaçsallaştırıp zarar gördüğümüz birçok unsuru tecrübe etti insanlık. Misal; “para” amaçsallaşınca insanı ne hale soktuğu malum, “devlet” toplum için bir araçken kutsandıkça topluma zulüm doğurmakta, “İslam” dahi insanların bu dünyada en güzel bir biçimde adil/huzurlu/güven içinde yaşayabilmelerinin yolu/formülü/aracı iken amaçsallaştırıldığı vakit nasıl yanlış tablolar doğurduğu da herkesin malumu. Zararlı olan akıllı teknolojinin kendisi değil, akıllı teknolojinin hayat bulduğu zemindir. Hayat kurgumuzu tekrar yenilememiz lazım, akıllı teknolojinin kısmi kullanıldığı, doğal devinimin olduğu bir hayat kurgusu oluşturulmalıdır. Sünnetullahtan, doğadan, doğal etkileşimden koptukça kendi sonumuzu getiriyoruz.

Fayda-zarar hesabı yapalım. İnsanlar “akıllı teknolojiyi faydalı şeylerde kullanıyorum” (büyük bir yanılsama) diyerek pervasızca tüketmekte ve içinde olduğu girdaptan bîhaber yaşamaktadır. Emeksiz/bedelsiz/çok kısa sürede edinilen “faydalı” veri/bilgi/kazanç geldiği gibi uçmakta, sanal olduğu kadar gerçeklikten uzak kalmaktadır. Gerçek bir fayda elde edebilmek için doğanın kanunları vardır, zaman ayrılması icap eder, emek sarf edilmesi gerekir, ki kalıcı bir fayda elde edilsin. Yani faydalı olarak zannettiğimiz birçok şey faydasız bir kazanım halinde bize ulaşmaktadır. Tersten doğurduğu zarar, tahayyül dahi edilemeyecek kadar büyük boyutlardadır. Bu durumda durup düşünmek gerekir, ne alıyoruz ne veriyoruz, ne getiriyor bizlerden ne götürüyor? Hayatta insan her konu için bu formülasyonu uygular: getiri götürü hesabı. Faydalı addettiğimiz şeylerin birçoğu faydasızken, tersine zarar batağına sürüklenirken niye ısrarla bu cenderenin içine giriyoruz? Kontrolsüzce hayatımızı çepeçevre saran internet âlemine mahkûm değiliz, mecbur değiliz! Vazgeçilmez değil! Tersine, insan gibi yaşayabilmemiz için bu mel’anetten en kısa sürede kurtulmamız gerektiğini düşünmekteyim.

İnsani, doğal, sağlıklı bir atmosfer arıyorsak eğer, akıllı teknolojinin hâkimiyetindeki sanal âlemden uzak durmamız hayati önem arz etmektedir. Bu noktada; akılı telefon kullanımını bırakmak olasılıksız, radikal bir karar gibi gelebilir ama en kısa sürede bundan kurtulmazsak insanlığın yok olma sürecinin bir numaralı aracı haline gelecek.  Bu olasılıksızlık, mahkûmiyetimizin de ölçüsünü göstermektedir. 10 yılda hepimizi robotlaşmış, modern köleler haline getirdiler. Yeni nesli anlamak mümkün ama yoğun kullanımı daha 10-15 yılı geçmeyen bir şey nasıl hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi, gelebildi? Bir 10 yıl sonrasında nasıl bir düzlemde olacağımızı tahayyül dahî etmek istemiyorum. “İnsan” denilen varlık, hiçbir şeye mahkûm da, mecbur da değildir; eğer mahkûm ve mecbur ise o kişinin insanlığını tartışmak icap eder. İradesini özgürce kullanıp tercihlerini yapamıyorsa, insan anatomisine sahip bir beşerdir sadece. Durup düşünelim, belirttiklerimiz ve çok daha fazlası bizlere fayda mı zarar mı doğuruyor? Ve bu sonuç karşısında irademizi kullanıp tercih yapabiliyor muyuz?

Öyle bir girdap ki bu, ne kadar bilincinde ve farkında olursak olalım toplumsal düzlemde geniş ölçekte kullanımla fertleri de mecbur bırakmakta, kişiye “kullanmıyorum” deme şansı vermemekte… Şahsen eski tarz Samsung telefonlara geçmiştim geçen sene, hattın çekmeme sorunları baş gösterdi ve farklı bazı sıkıntılardan tekrar döndüm “akıllı telefona”, aklıma tüküreyim ki giden zamanın haddi hesabı yok! Her şeyi boş verin, ahir zaman gelip çattığında pervasızca tüketip geçirdiğimiz bu zamanın dahi hesabını veremeyeceğiz.

Âdem; sonsuzluğu, sonsuz bilgiyi, hayatı hakkında sonsuz hâkimiyeti arzuladı. Geldiğimiz noktada insanların arzusu da aynı minvaldedir. Anlık ve her şeyden bilgi sahibi olma arzusu insanlığı bilgi yığınına gömdü ve yok etmektedir. Rabbimiz insana kaldıramayacağı yükü yüklememişken, kişinin kendisi sırtına ve zihnine yüklediği yük altında ezilmektedir. Yapmaları gereken basit fiilleri yapmayıp, tabiri caizse kaçıp, sarı buzağı hakkında ekstra bilgi talep edip sorumluluklarını yerine getirmek yerine lafı dolandırma yoluna gidip sordukları sorular, edindikleri bilgiler içinde boğulup lanetlenen bir kavmin örneği bütün insanlığın gözü önündedir.

Bilginin sorumluluğu… Şahitlik dolayısıyla bilgi, sorumluluk doğurur. Eskiler, yerine getiremeyecekleri/hakkını veremeyecekleri şahitlikten ve bilgiden kaçınırmış ama cahil modern insan, pervasızca ve kontrolsüzce bilgi peşinde koşar halde. Edindiğinin çoğu da kirli bilgi, bu kirlilik içinde debelenerek ilahlık taslamakta. Çaresizlik ve acziyet içinde edinilen malumatın kişiye ne faydası olacak? Bir hiç! Ekstradan, bu bilginin sorumluluğunu yerine getirmediği için bedel ödeyecek. Haricen bu acziyet ve doğurduğu ıstırap içinde psikolojisi bozulup heba olacak. Kötü haberleri izleye izleye içine ata ata midesi bulanacak, zihni buğulanacak, gönlü daralacak.[2] Buradan kastımız; bilgi edinmeyelim, olanlara gözlerimizi kapayalım, keyfimize bakalım değil. Tam tersine, bu zulümleri haksızlıkları bitirebilmek için ilk başta yapmamız ve yapabilir olduğumuz şeyleri hayata geçirmeliyiz. Vahdetimizi sağlamalıyız, (sanal değil) araştırmalıyız, çalışmalıyız, fiili gayret göstermeliyiz, Rabbimizin ‘yap’ dediğini yapmalıyız, yapmamak için kıvırıp ‘rengi neydi; dişi mi, erkek miydi, yaşı neydi’[3] diye soracağımıza amele geçmeliyiz. Sosyal medyada kendimizi tatmin edecek (gerçekliği sadece klavyeye parmağımızla dokunuştan ibaret olan) sanal dokunuşlarla fiili sorumluluklarımızdan kaçıp kendimizi tatmin edecek yollara meyletmeyeceğiz. Edindiğin, edineceğin bilginin hakkını vereceksin, veremeyeceksen hazır olacağın vakte kadar o bilgiden kaçacaksın.

Suriye’de evsiz/babasız/annesiz kalan bir yavrudan haberdar olup bir şey yapmamak bedel gerektirir. Eski dönemlerde en azından acılara şahid olmuyorduk ama hâlihazırda dünyanın en ücra köşesinde yaşanan bir acıdan haberimiz/bilgimiz/şahitliğimiz var; peki bu şahitlik karşısında ne yapıyoruz? Ben söyleyeyim; gelen malumat fotosunun altına gözyaşı döken bir emoji yapıştırıp görevimizi yapmış olmanın ulvi duygusuyla bir alttaki komedi videosunu izleyip kahkaha atıyoruz!

Kuran’a göre aslolan şahit olmaktır ve de şahit kalmaktır. Peygamber sadece haberci, aracı değildi; pratiği belirleyen muhteşem bir örnekti. Cahiliyenin tüm zorbalıklarına rağmen kendini gizlememiş, vahye tanıklığını sürdürmüştür. Şimdi bizler de şayet Resul’ün örnekliğini bugüne taşıyabilirsek çığırlar açabilir, toplumsal sorumluluklarımızın altından kalkabiliriz… İslam, vahye şahitlikle yani vahiyden haberdar olmakla hayat buluyor, tabii ki haberdar olmayı, onu anlayıp hayata geçirmekle amele dökmekle eş anlamlı kullanıyoruz.

Bize düşen, sadece seyreden, dinleyen, izleyen, tartışan, konuşan, düşünen, yorumlayan olmak değil, şahit olmak yani olaylara müdahil olmak, gerektiğinde muhalif olmak, farkımızı ortaya koymak, hakikatin tercümanı olmaktır. Bilgiyi hazmetmeden ve onu amele dökmeden bir diğerinden bir diğerini sırtımıza/zihnimize yüklemeyelim. Edinilen en ufak bir bilgi hayata geçiyorsa kıymeti vardır, kitap gibi konuşmak değil, teoriyi pratikle birleştirmektir mühim olan.

Gelinen bu noktada; “Maruz kalmaktan kaçınabilir miyiz? Yerine bir şey ikame edebilir miyiz? Etmek istiyor muyuz veya zorunda mıyız? Yeni dünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorularına cevap vermemiz icap etmektedir.

Kurgulanan yenidünyada yaşamak istiyorsak kaçınamayacağımız aşikâr ama insan kalmak ve insan gibi yaşayıp nesillerimize yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak kaçınmalıyız. Ya müdahale edip bu gidişatı bertaraf edeceğiz ya da hicret edip, onların kurgusundan soyutlanmış bir zeminde yarınlara umut ve ufuk olabilecek, yaşanabilir doğal bir dünyacık inşa edeceğiz.

“Yerine bir şey ikame edebilir miyiz?” sorusunun cevabı, çok bilinmeyenli denklem misali karmaşık ve derin. Yerine muadil bir şey ikame etmemiz yakın gelecekte mümkün gözükmüyor ki, bu kompleksin yanlışlığını dillendirirken muadili arayışına girmektense, dünyadan ihtiyaç ve beklentilerimizi tekrardan tanımlayıp bu ödevler doğrultusunda insani ilişkiler düzleminde benzerinden ziyade güzel bir dünya inşa etmeliyiz, kanısındayım. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, acı tecrübeleri tekrar tekrar yaşamaya da gerek yok. İnsan soyu tarih boyunca ilahlık iddiasıyla çıkıp dünyayı ifsad edip helak olanların örnekleriyle dolu. İçinde bulunduğumuz bu çağ, çok farklı bir formda insanın ilahlık iddiasıyla kurgulanmaya çalışılıyor. Kurguculardan ziyade maruz kalanlarda aşılanan bu ilahlık nüvelerinden memnun ve müstekbirce bir hayat sürmekte… Bu tablo içerisinde suçlu aranmamalı, suçlu ve sorumlu hepimiziz!

Tabi, yaşanan süreci yanlış olarak tanımlamayan ve doğal olarak zorunluluk bir yana, yerine bir şey ikame etmek istemeyenlerin sayısı çokça olacaktır. Yine tarih boyu gözlemlendiği gibi toplulukların çoğu köleliğe ve aşağılanmaya meyyaldirler. Ve helak olacakları o şedid güne kadar bilinçsizce yaşayacaklardır. Aklını kullanan, soru sorma yetisine ve cevaplarının arkasından cehdetme gücüne sahip, Yaradan’ının gösterdiği yolda yürüyüp iradesiyle insan gibi yaşama arzusunda olanlar bu ahvale bir hal çaresi bulmak zorundadır.

“İnsanın içindeki vahşi duygu ve ihtiraslarla şekillenecek olan yenidünyada yaşamak istiyor muyuz?” sorusunun cevabı ‘hayır’ ise, bu girdaptan kendimizi/neslimizi/çevremizi/insanlığı nasıl kurtaracağımıza dair kafa yorup zaman kaybetmeden bir şeyler yapmak zorundayız. Aksi takdirde -ki, neredeyse bu noktadayız- engelleme ve karşı durma olasılığımız dahî kalmayacak, kurbanlık koyun gibi sütümüzden, yünümüzden ve etimizden faydalanacakları ânı bekler dururuz modern ağıllarımızda! Cevabı ‘evet’ olanlar ise; akıbetlerinin sonunu bekleyecekler ki, cahillikleriyle adapte olup idraksiz bir hayat içinde ıstırap çekmeyeceklerinden dolayı daha şanslı gözükmektedirler. Cahillik güzel şey ama ahir zamanda hepimizin işi zor.

İçinde bulunduğumuz irili ufaklı bütün sorunların, modern insanın akletme mantığından, ihtiyaçlarından ve öncüllerinden kaynaklı olduğu düşüncesindeyim. Metin içerisinde kısa kısa vurguladığımız ve tespit edemediğimiz daha birçok unsurun derinlemesine irdelenmesi gerekmektedir. Bu noktada; akl-ı selim ve dertli insanlardan müteşekkil bir zemin oluşturup, içinde bulunduğumuz bu bilinmezlikleri tespit edip çareler üretmek için birlikte çalışmayı ve kafa yormayı teklif ediyorum.

İnsan gibi yaşayabileceğimiz güzel bir dünyada buluşma arzusuyla…

 

[1] Psikopolitika, Byung-Chul Han, Metis Yay.

[2] Yeşil Yol (The Green Mile), Frank Darabont

[3] Bakara Sûresi, 67-74

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Filistin İçin Aktivizmi Aşarak Örgütlü Mücadeleye Ulaşmak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Türkiye, 7 Ekim sonrasında başlayan sürece hazırlıksız yakalandı. Özellikle İslami saiklerle Filistin mücadelesine destek vermek isteyenler, kendilerini güçlü örgütsel zeminlerden mahrum bir halde buldu. Eski İslami camianın büyük kitle ve hak örgütleri, yıllar süren havuç-sopa siyasetiyle ya iktidar tarafından içerilmiş ya da kolu kanadı kırılarak işlevsizleştirilmişti. Bu sebeple İsrail’le ticareti, Kürecik Radar Üssü’nü veya İsrail’e petrol sevkiyatını durdurması için siyasi iktidara baskı uygulayabilecek hemen hiçbir güçlü örgütsel zemin mevcut değildi.

Bu vaziyet ilk aylarda tam bir şaşkınlığa yol açtı. Yine de birkaç aylık yalpalamanın ardından tüm bu “talim terbiye” süreçlerine ve “saraylılaştırma” operasyonlarına rağmen meydanlarda siyasi iktidarın İsrail’le ve NATO’yla ilişkilerini sorunsallaştıran bir ses, kendisine yer bulmaya başladı.

Bu yazıda emperyalizme ve siyonizme karşı yükselen bu sesin aldığı ve alabileceği farklı biçimler üzerine kısa bir tartışma yürüteceğim. En temelde kavramsal bir ayrıma dayanıyorum. Buna göre, bir tarafta görece nevzuhur bir eylemsellik biçimi ve tehlikeli bir tuzak olarak “aktivizm”, diğer tarafta ise evvelemirden beri tanıdığımız ve benim bu yazıda “örgütlü mücadele” diyeceğim hareket tarzı yer alıyor.

Aktivizm Tuzağı

Aktivizmi farklı biçimlerde tanımlamak mümkün. Ben bu yazı bağlamında aktivizmle görece gevşek irtibat ağları üzerinden hareket eden, bireysel fedakarlıklara dayalı, ses getiren sahneler aracılığıyla kamu vicdanına hitap ederek amaçlanan değişimi tetiklemeye çalışan bir eylemsellik biçimini kastediyorum. İklim krizine dikkat çekmek için meşhur bir tabloya boya dökmek, hayvanlara yapılan işkenceyi protesto etmek üzere birkaç kişiyle işlek bir yolun ortasında oturarak trafiği kilitlemek veya Femen örneğinde olduğu gibi çıplak kadın bedenlerini sansasyonel bir gösterinin merkezine yerleştirmek bu eylemselliğin belirgin örnekleri olarak gösterilebilir.

Bu yaklaşım tarzında birliktelik, görece dar, birbirinden kopuk ve gevşek irtibat ağlarıyla sınırlı kalmaya eğilimlidir. Çoğu zaman kararlar geniş ve sabırla işletilen bir istişare düzeni yerine hızlı olmak ve gündeme yetişmek isteyen küçük çekirdekler veya bireyler tarafından alınır. Böylece, gerçekleştirilen etkinlikler birçok denge unsurunu beraberce kollayan ve istişareyle açığa çıkan bir ortak aklın ürünü olmak yerine, adanmış ve inanmış aktivistlerin duygu durumlarına yoğun ölçüde bağımlı ve görece fevri çıkışlar görünümü kazanır.

Eylemlerin tesir üretmesinin varsayılan temel yolu, çıkarılan sesin kamu vicdanında karşılık bulmasıdır. Böylece geniş kitlelerde oluşan rahatsızlığın ilgili politikanın değişmesine yol açacağı varsayılır. Fakat haddizatında insanlar şok edici şeylere alışmaya çok meyilli varlıklardır. Hedef kamu vicdanı olunca sürekli vites yükseltme baskısı ortaya çıkar. Ahlaki teşhir için gitgide daha sarsıcı, daha çarpıcı ve daha sansasyonel eylemlere yönelmek gerekir.

Bu durum, aktivistleri aldıkları kişisel riski yükseltmek zorunda bırakır. Her seferinde daha sarsıcı bir sahneye, daha şoke edici bir âna ihtiyaç duyulur. Ne kadar sansasyonel, aykırı ve yüksek cesaret gerektiren bir iş çizgisi kurulursa sıradan insanların katılım eşiği de o kadar yükselir. Bu sarmal birçok kişiyi süreçten eler. Sahnenin merkezinde, bu bedeli ödemeyi göze alabilen az sayıdaki cesur ve fedakâr insan kalır. Geri kalan geniş kitleye ise onları desteklemek, görüntülerini paylaşmak, maddi katkı sunmak veya uzaktan alkışlamak düşer. Böylece aktivizm, liberal dünyanın ruhuna fevkalade uygun biçimde, bir grup inançlı ve fedakâr insanın baş rol oynadığı küçük şovlara dönüşme riski taşır.

Tüm bunların yanında, maalesef bu yöntemin insanı dönüştüren de bir tarafı var. Büyük fedakârlıklar yapan küçük bir grup, ödediği bedel ağırlaştıkça kendisini herkes adına konuşmaya yetkili görmeye ve aynı yolu takip etmeyenleri duyarsızlıkla yahut korkaklıkla ilişkilendirmeye eğilimli hale gelebilir. Haklı öfke, kitleleri kazanacak bir dile tercüme edilmek yerine öfkenin sahipleriyle geri kalan herkes arasındaki mesafeyi büyütmeye başlar.

Elbette bütün bunlar aktivizmin tamamen manasız olduğu anlamına gelmez. Bir meseleyi görünür kılmak, sessizliği bozmak ve kamuoyunu harekete geçirmek küçümsenecek işler değil. Fakat görünürlük ile güç de birbirinden farklı şeylerdir. Görünürlük olsa olsa güce tahvil edilebilecek bir imkandır. Onu kalıcı bir güce dönüştürecek mekanizmalar bulunmadığında eylem, ne kadar ses getirirse getirsin, yalnızca istenen sonuçları üretmekte zorlanmayacak hatta amaçlananın aksine hizmet edebilir hale gelecektir.

Maalesef kasten hazırlıksız bırakılmamız, 7 Ekim sonrasında Filistin mücadelesinin ve anti-emperyalist mücadelenin en azından kısmen aktivizm parantezinde patinaj yapmasına yol açmış görünüyor. Oysa daha kalıcı ve etkili sonuçlara ulaşmak için başka bir yönteme ihtiyacımız var. Bu da bizi ikinci modele getiriyor.

Aktivizmden Kolektif Güce

Aktivizmin karşısına yerleştirdiğim “örgütlü mücadele” kavramıyla, daha iyi tanımlanmış bir yapısallığı temel alan, herkesin birbirini kollayarak azar azar aldığı risklere dayanan ve olabildiğince çok kişiyi işin içine katarak siyasi iktidara baskı kurmaya çalışan bir yaklaşım tarzını kastediyorum.

Bu tarz bir mücadelenin gevşek bir irtibat ağından daha fazlasına ihtiyacı olduğu tartışmasızdır. Aksine, böyle bir model tanımlanmış yetkiler ve sorumluluklar, süreklilik taşıyan bir mensubiyet ilişkisi ve insanlar arasında karşılıklı yükümlülüklerin kabulünü gerektirir. Ayrıca böyle bir sistemde kararların irtibat ağı içindeki önder pozisyondakilerin fevri girişimleriyle değil, katılımcı ve şeffaf istişare mekanizmaları aracılığıyla alınması beklenir.

Esas yönelim az sayıda kişi aracılığıyla çarpıcı sahneler üreterek kamu vicdanını harekete geçirmek değil, kamusal bir örgütlenme inşa ederek olabildiğince geniş kitleler aracılığıyla siyasi karar alıcılara yönelik bir baskı mekanizması geliştirmektir. Bu sebeple bütün süreçlerin katılıma olabildiğince elverişli tutulması gerekir. Yukarıda zikrettiğim sansasyonel eylemler meseleyi gündeme taşımaya elverişli olsa da geniş kitlelerin sürece katılımını zorlaştırır ve onları yalnızca alkışına müracaat edilen bir seyirci topluluğu olarak tutma riski doğurur. Örgütlü mücadelede ise eylemler, çok sayıda insanın ölçülü bir risk aldığı ve isteyen herkesin içeride anonimleşerek bulunabileceği biçimlerde tasarlanır. Bunun bir sonucu olarak eyleme katılanların isimleri veya yüzleriyle hareketin ikonlarına dönüşmemesi beklenir. Zira etkinliklerin az sayıda kişinin cesaret ve fedakârlık gösterisi yerine çok sayıda kişinin kolektif iradesinin ifade bulduğu zeminler olarak tasarlanmasına itina gösterilir.

Bu durum aynı zamanda, aktivizm ile örgütlü mücadele arasındaki hedef farkıyla da tam bir uyum halindedir. Aktivizm ahlaki teşhir aracılığıyla kamusal bir rahatsızlığı tetikleyerek iktidarı geri adım atmaya yönlendirmeye çalışır. Öte yandan örgütlü mücadele ise halkın olabildiğince geniş kesimini bizzat içererek en temelde iktidarın bu çağrıyı görmezden gelmesini maliyetli hale getirmeye yönelir. Görünürlük, kamu vicdanına tesir etmek ve ağır haksızlıkları teşhir ederek sonuca ilerlemek elbette anlamsız değildir fakat esas olan grubun bizzat kendi öz gücüyle bir çeşit yaptırım kapasitesi geliştirmeye çalışmaktır.

Şunu vurgulamama izin verin: Bir toplumsal hareketin aktivizm yerine örgütlü mücadele biçimine bürünmesi için on binlerce kişiyi örgütlemiş olması şart değildir. Esas olan, on binlerce insanı içine alabilecek bir örgütlenme mantığıyla hareket etmesidir. Bunun için, (1) itibarı korunmaya değer, kolektifi temsil eden ve sıklıkla değişmeyen bir isim veya tabela, (2) tarafların etkin katılımına imkân tanıyan iyi tanımlanmış bir yapı, (3) birbirini belirli ölçüde tanıyan ve birbirine güvenen bir kadro, (4) üyelerini kollayan ve istişare aracılığıyla kendisini ortak akla açan bir karar düzeni ve (5) bütün bunları bir arada tutan, sınırları belirleyen ve kitleyi kazanmak için kullanılan bir doktrin ve söylemin gerekli olduğundan bahsedilebilir. Kanaatimce bir yapı bu unsurları ne ölçüde taşıyorsa, eylemselliğin yönünün de aktivizmden örgütlü mücadeleye kayması o oranda mümkün olabilir.

Doğrusu, fedakâr eylemlere dayanan bir aktivizm modeliyle kamu vicdanında kısa vadede daha fazla tesir uyandırmanın mümkün göründüğünü teslim etmeliyim. Belki dar zamanlarda ve kriz dönemlerinde elde avuçta yeterli imkân yoksa bu rasyonel bir seçenek de olabilir. Fakat daha gerçek ve kalıcı sonuçlara ulaşmak; birbirini tanıyıp birbirine güvenen insanlarca örülmüş ve kamusal alanda görüşlerine itibar edilen bir örgütlü baskı gücü elde etmek istiyorsak daha uzun olan yola revan olmak zorundayız.

İtiraz Enerjisini Örgütlü Güce Dönüştürmek

Elbette Filistin’le ilgili canını dişine takan, varını yoğunu ortaya koyan, kendini riske atarak aylarını ve yıllarını bu davaya adayan aktivistlerin kötü niyetli olduğunu öne sürmüyorum. Hatta yapılan pek çok işi kahramanca buluyor, gösterilen fedakarlığa hürmet ediyorum. Üstelik örgütlü alanın bu kadar tahrip edildiği koşullarda insanların ellerinde kalan araçlarla tepki vermesini de son derece anlaşılır buluyorum. Dolayısıyla derdim, bu eylemleri küçümsemek değil, geliştirilmesi ümidiyle eksik yönlerine ilişkin birtakım saptamalarda bulunmaktan ibaret.

Bir iktidar yapısı olarak liberal düzen hiçbir ciddi itirazdan elbette hoşlanmaz. Fakat kritik zamanlarda yüz binlerce kişiyi bir araya getirebilecek, bir tarihi olan ve halk nezdinde muteber kabul edilen örgütlenmelerle didişmektense itiraz enerjisinin, gevşek irtibat ağları aracılığıyla icra edilen tekil ve dağınık performanslara hapsolmasını yeğler.

Yurdumuzun emperyalist ve siyonistlerden bağımsızlığını savunmak için aktivizm olarak ifade ettiğim faslı aşmak ve örgütlü mücadele olarak isimlendirdiğim modele geçmek zorundayız. Yol daha uzun, daha zahmetli ve ilk bakışta daha az heyecan verici olabilir. Fakat dünyayı beş-altı cesur insanın kahramanca fedakârlığı değil ancak birbirine güvenen ve birlikte hareket edebilen binlerce insanın örgütlü gücü değiştirebilir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Göller Bölgesinde Bir Ada – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Zaman zaman içine düştüğümüz bir çölleşme iklimi ve anlayıştan uzaklığın yarattığı o kuraklık, insanın içini kavurur da tıpkı eski bir dosta sığınır gibi, sözcüklerinin alevler gibi yalımlandığı bir dosta sığınırsınız. İllâ yakınınızda, karşınızda ve hatta hayatta olması gerekmez bu dostun ki Şeriatî, bazen de hayal eder öylesi bir dostu ve ışığını hiç kaybetmeyen bir umudu yenilemek için Chandel’e, yani kendi yüreği gibi yanan bir muma hitap eder. Anlaşılamamak değildir asıl sorun, bir yankı bulamamak da! Alevlenip yanmaktır asıl mesele, çiğ iken pişmektir. Muhayyel de olsa bu dost, bir jestiyle, sözüyle ya da bakışıyla sağaltır yaranızı veya daha da deşer. Hayır! Daha iyileşmedin, yeterince acı çekmedin; hamlığını, çiğliğini yeterince gidermedin diyerek yüreğinizi yeni imtihanlara sokar; sürdürerek alevler içerisindeki yolculuğunuzu!

Hatta okuduğunuz bir ibare; âh, tam da buydu işte! diye yerinizden fırlatır bu buluş, incelik, yerindelik. Evet, sorun onun yokluğu, suskunluğu hatta aldırışsızlığı da değildir. Bakmaz yüzünüze belki, dikkate almaz o derindeki sancıyı, karmaşayı. Başka yerdedir bakışları. Kim bilir, belki o da acı çekmektedir, sakıngandır bu yüzden, yarası deşilsin istememektedir. Belki de asıl duyarsızlık sizdedir, bu acıyı hissetmeksizin, kendi yaranıza dokunuşa dair o yersiz bekleyişinizde! O anda, bunu hissettiğinizde siz de orada, tıpkı o sınırda, Âdem’in imtihan olduğu o ağaca dokunup dokunmama, o sınırı geçip geçmemenin tereddüdüyle kalakalırsınız ki o bir anlık duraklayış, aslında hayatın özünü belirleyen bir karar ânıdır. Bir an ki ömre bedel!

Hepimizi duraksatan sınırlar vardır ve zaman zaman çekildiğimiz o sessizlik kuleleri… Umudumuzu yitirdiğimiz anlar ya da cesaretimizin kesildiği… Belki de hayatın şiiri çekilmiştir ve içimizdeki o ürperti artık yoklamamaktadır kalbi. O zaman çıkıp da gidesiniz gelir kendi içinizden bile. Ama terk edemediğiniz o temsiliyet ağır bir yük gibi omuzlarınıza oturur. Ey insan, bilgelik mekteplerinin kaçkın çocuğu! Geçip karşısına sarsmak ve onu yeni bir başlangıca ikna etmek için değiştirirsiniz rolünüzü. Oysa asıl sorun tam da budur. Hayatın bir rol gibi yüzünüze yapıştığı o sahicisizlikten çıkma çabanızın akimliği… Nasıl çıkacağım bu yüzle karşına, ne sunacağım bir ömrün hasılası olarak? Bu yarım kalmışlıkla, yapaylıkla nasıl sürdürülebilir bir yolculuk? Nasıl bakılabilir bir dostun yüzüne? Hem bu asılsız yüzle nasıl bir dost bulunabilir?

Şeriatî, iliklerine değin hissetmişti bu yalnızlığı ki onu özleten o yalnızlık sözlerini edebilmişti. Aslında kendisinin de söylemeye mecbur kaldığı siyasal sözlerini değil, bir çölün kıyısındaki o susuzluktan yandığı ama yine de bir vahanın yanı başından usulca yürüyüp geçtiği o âsûdeliğini ve o sırada kendisinin bile duymadığı fısıltılarını… Âh o yanmışlık ve daha dolmadı süren diyen o seslenişe râm olmak! Yangınının alevlerini soğutmak yerine ısrarla yolculuğunu sürdürmek! Onca mihnetten sonra, … piştik elhamdülillah diyememek! Öyle bir dem ki tüm sözlerin üzerinde yükseldiği o temel yoksunluk duygusunu anlatmak, ne mümkün! Oysa çağımızda başka sözler yükselmekte gökyüzüne. Geriye kalan nedir, ışığımız olacak o kelimeler, sözün büyüsü; ışıltısını yitirmiş bir maceradan arta kalan, ne?

Öyle demler vardır ki ve insan öylesine yalnızlaşır ki işte o dem, tıpkı göller bölgesinde bir ada gibi kalıverirsiniz yapayalnız. Âh Rabbim! Keşke ben de bu dem göllerde bir kamış olsam… Bu trajik yalnızlığı derinlemesine duyan nadir insanlardan biriydi Şeriatî. Bu ise onun yüceliklere yükseldiği anlardı ve en güzel kelimeleri işte bu anların bir hâsılasıydı. Hiç de şikâyetçi değildi bu yalnızlığından ama olayların hızı, karşı koyamayacağı bir fırtına onu alıp hiç umulmadık yerlere doğru sürükledi. Bir kaçak olarak gittiği o yaban ülkede artık taşımaktan yorulduğu canını teslim etti Rabbine ve o uzun çöl gecelerinde bunaldığı demlerde sığındığı toprağın kuytularına değil de uzaklardaki bir toprağa, bir yüce gönlün yanı başına defnedildi.

İşte öylesi gecelerden birinde, çölün derinliklerine doğru yürürken, bir ruh ikiziyle karşılaşmıştı kumulların arasında. İnsanlardan öylesine bezgin, bedenini taşımaktan yorgun ve kendisini anlayabilecek bir sîma bulabilmekten öyle umutsuzdu ki işte o zaman çağırmıştı bu mustarip kardeşini imdadına; o da bir zamanlar, Buda’yı çağırmıştı gönül evine!

Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan; bilgi, duygu ve düşünce derinliği yüzünden daha otuz üç yaşındayken işkence ile lime lime edilerek yakılan kardeşim Aynulkudât oldu… Evet, cehalet çağlarında şuur bağışlanamaz bir kendini bilmezliktir. Mazlumlar ve yüreği yanmışlar diyarında ise ruh ve gönül yüceliği… Buda’nın tabiriyle ise göller bölgesinde bir ada olmak, affedilemeyecek bir günahtır.

Kendi kendime iç yakınışlarımı okurken pek çok kez bunları kardeşim Aynulkudât’ın da yazmış olduğunu gördüm. Onun iç yakınışlarına ait bu yazıları okurken onları sanki ben yazmışım gibi geldi bana! İşte onun benim ‘Çöl’üme ve “Çöl’deki” bana ilişkin önsözü:

… ‘Âşıkların hâllerini yazsam olmuyor, akıllıların hâllerini yazsam yine olmuyor. Hiç yazmasam sessiz kalsam da olmuyor. Sözlerimi şerh etsem de olmuyor; şerh etmesem, susup kalsam da!

Aynulkudât oldukça genç bir yaşta ağır işkencelerle öldürüldü. Şeriatî ise konuşmasının engellendiği, susturulduğu, sözlerinin duyulamaz bir hâle getirildiği ülkesinde adeta dilsizleştirildi.  Öyle ki yurdunu terk etmek, kaçıp gitmek zorunda kaldı. Onu öylesine yalnızlaştırdılar ve duyulamazlaştırdılar ki kalbi, o uzak diyarlarda tıkanıp kaldı! Sadece baskılar ve saldırılar mıydı buna yol açan yoksa her ne derse desin süregiden o derin sessizlik mi? Anlaşılmanın yarattığı tepkiler ve saldırılar mı yoksa aldırışsızlığın o çölsü cehennemi mi?

İşte postmodern/neoliberal çağın sansürsüz gevezelikleri de aslında tam da bu yolla cezalandırılmanın en acı yöntemlerinden biridir. Orada hiç kimse sözünün anlamını umursamaz, sadece konuşur. İçinde kaybolduğu o sanal dünyada dostluğa değil de tepkilere karşı duyarlıdır. Bir çöl gibi yayılan kuraklığı umursamaksızın göller bölgesinde bir ada olmaktansa içeriğini yitirmiş kelimelerin okyanusunda boğulsun ister. Yanmış bir gönülle yücelmek değildir arzuladığı ne de iyiliğe doğru bir adım atmak: sadece söz, sadece yankı, sadece görünürlük!

Cemil Meriç’e göreyse hakikati görmezlikten gelen hatta umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serâzat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüel ikbal ve mevki hırsına düşmüştü. “Ahlâksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan” entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriatî. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka bir deyişle entelektüalizmin sonucu! Şeriatî çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanlarıyla savaşacaktır.[1]

[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Cilt 2. İletişim Y. s. 205, 206.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x