Connect with us

Yazılar

Şiirden Şuura ve Medeniyete: Sezai Karakoç – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

“O,  yedi güzel adamın görünmeyen, ama varlığı ve etkisi hissedilen sekizincisi idi.”

Öteden beri maksadı anlamak ve işi de anlaşılır kılmak açısından türküyü Türklere, masalı (çirok) büyük oranda Kürtlere, irfanı Farslara, felsefeyi (hikmet) Yunanlılara hasrettiğimiz üzere şiiri de Araplara hasrederiz.

Bu formlar, aynı zamanda bu saydığımız kavimlerin kültürlerinde az ya da çok belli bir oranda var olduğu halde, bu yargı adeta kanıksanmış ve kabul görmüştür.

Şiir, İslam öncesi Arap toplumunda, önemi reddedilmeyecek oranda kendine hatırı sayılır bir yer bulabilmiştir.

Bunun, o toplum açısından birçok dâhili, harici, sosyal, kültürel, tarihi vb. sebepleri vardır mutlaka. Bunlardan birisi ve belki en önemlisi, Arapların söz (kelam) ustası olmaları ve bu ustalıklarını, kendi kabilelerini, çevrelerini hemen her alanda savunma ihtiyacına binaen şiire sarılmaları ve onun gücüne sığınıp inanarak onunla kendi varlıklarını berdavam ettirmeleri cihetiyledir.

Her ne kadar Şuâra suresinde şiir değil, şairler (bazı sebeplerden dolay) kınanırken, Hz. Peygamber’in (s) şairi, sahabe Hasan Bin Sabit örneğinde de görüleceği gibi şiirin gücünün cahiliye döneminde olduğu üzere İslam döneminde de etkili bir yol, yöntem olduğu bilinmektedir.

Bununla birlikte başlı başına bir hidayet kitabı olan Kur’an’ın mesajının, gerek diziliş ve gerekse de inzal olduğu üzere nesir formunda değil de nazım formunda karşımıza çıkması, işi, bir noktaya indirgemeden söylersek şiirin kültürümüzde önemli bir yer kapladığı kabul görecektir.

Öyle ki, sosyoloji gibi, bizim açımızdan bir hayli yeni olan ve çetelemizi tutan disiplinlerin hayatımızda pek yer almadığı klasik dönemlerde; doğumdan ölüme kadarki süreçte şiirin -çoğunlukla destan şeklinde- başlı başına bir disiplin görevi ifa ettiği söylenebilir.

Şiirin, çoğunluğumuz itibarıyla 20. yy’da doğmuş, yaşamaya devam eden bizlerin hayatında öyle ya da böyle yer ettiğini söylememiz gerekir.

En başta resmi bayram törenlerinde bazı Türk büyüklerini anlatan, cumhuriyet gibi formları fazilet gibi algılatan şiirlerden başlamak üzere, maalesef buna rağmen, çok okuyan ve okuduğunu anlayan bir toplum olmadığımız halde şiir hepimizin hayatında şu ya da bu oranda yer tutmaktadır.

Tabii ki resmi müsamereler nedeniyle ilk okuduğumuz şiir merhum Mehmed Akif’in “İstiklal Marşı” şiiridir.

Bu şiir dahi, tek başına şiirle olan ilişkimizi belirlemeye devam etmektedir.

Bunlarla birlikte, şiiri, birer kültürel özelliği bulunan birçok formdan ziyade felsefe ile kıyasladığımızda, onun bize ne demek istediğini, ancak, şairinin kendisine has poetikasına (şairin, şiiri hakkında oluşan düşünce biçimi) vâkıf olmamızla mümkün olduğunu söylemeliyiz.

Şiir vesilesiyle Sezai Karakoç…

Sezai Karakoç’un yıllar içerisinde yazdığı siyasi portre yazıları (Yaser Arafat ve Turgut Özal) günlük siyasi fıkra yazarlığı ile hikayeciği yanında en önemli vasfının, şuura varan, onun vasıtasıyla Müslüman kişiliği vücuda getiren ve oradan da medeniyete ulaştırmaya çalışan şairliği olduğu kabul görmüştür.

Bizim de hayatımızda bir teşehhüt miktarı şiirle uğraşımız olmuştu. O da yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere; İstiklal Marşı üzerinden, ortaokul yıllarında, kendimizi ortaya koymak adına, anlamlı kılmaya çalıştığımız şiir çalışmaları ile…

Bazılarımızın uğraşısı kalıcı oldu, bazılarımız yarı yolda bıraktık, bir kısmımızın ise, o konuda kalem oynatmasak da ona yönelik var olan ilgimizin devamı şeklinde sürüp gitti.

Birçok şair ismi duyduk, elimize geçen şiirlerini okuduk, onlardan etkilenerek çeşitli şiirler yazmaya koyulduk; aşk şiirleri, lirik, pastoral, didaktik ve devrimci, direniş şiirleri kendi mecrasında sürüp gitti.

Bu şiir türleri ile haşır neşir olduğumuz yıllarda, en azından biz “devimci” safta bulunuyorduk. Sırasıyla; aşk, lirik, pastoral ve didaktikten devrimci, direnişçi şiirde karar kılmış; yaz(a)masak da, bu tarz şiirler bize daha anlamlı ve “kalıcı” gelmişti.

Şuura erince ise, bu saydığımız şiir formları ile birlikte Sezai Karakoç’un bir aşk şiiri şaheseri olan “Mona Roza” şiiri vasıtasıyla aşkla ve tekrardan şiirle tanışmış olduk.

Birçok insana göre, “altı üstü bir aşk şiiri” olarak kabul görüp değerlendirilse de “Mona Roza” içerik olarak, insanı zinde tutan birçok özü barındırmaktaydı.

Mona Roza

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza, siyah güller, ak güller

Ulur aya karesi kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.

Şiire ait bu ilk üç dizenin yorumunu işin ustalarına ve üstadın poetikasına, yani onun şiir düşüncesine; şiirden ne anladığına, ona yönelik kurgusuna zamanla muttali olmuş işin erbabına bırakalım.

Mona Roza şiiri ile birlikte, tarihten bugüne anlatıla gelen “Leyla ile Mecnun”un aşkı üzerine Sezai Karakoç’un konu ile ilgili bu dizeleri de, aşkın onda önemli bir yer tuttuğuna işaret ediyor:

Gün geldi, Kays’ın bu hali son ucuna vardı

İçindeki sevgi toprağı verdi ulu yemişini

O öyle yaratılmıştı sevmek ve sevgisine kendini vermek üzere

Sevgide yanmak, yok olmak ve bir daha onmamak üzere

Aşağıda ilk dizelerini aldığımız şiir, şairin Hz. Peygamber’e (s) olan hasretini ve o’na kavuşma isteğini dile getirmektedir. Gerçi, dünya bir sürgün yeri olmadığı hâlde, üstad onu, belki de çeşitli duygular içerisinde kendisi için sürgün yeri olarak değerlendirmiş. Zira Kur’an’da “O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tâbi tutsun [ve böylece] davranış yönünden hanginiz daha iyidir [onu göstersin] ve yalnız O[nun] kudret sahibi ve çok bağışlayıcı [olduğuna sizi inandırsın].” (Mülk Sûresi, 2)” diye buyrulmuştur.

Ey Sevgili…

Ey Sevgili

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Biz, başka bir izden hareketle yürüyüşümüze farklı bir şekilde yürüyelim…

Teneke Uygarlık Sahibi İnsanların Bilemeyeceği…

Bu şiir dahî, aşkın, teneke uygarlık sahibi insanların asla anlayamayacağı işaretler ihtiva eden ne yüce bir şey olduğu ve üstadın da bu yüceliği en içtenlikle ve belli ki çektiği ve tarifi imkânsız acılarla birlikte anlam kazanmıştır.

Anlamaya çalıştığımız kadarıyla Mona Roza’yı eğer salt bir aşk şiiri olarak kabul ettiğimizde, üstadın sadece aşk temalı şiirlere önem verdiğini düşünürüz. Ama onun insanı bir bütün olarak değerlendirdiğine inandığımız şiirlerine baktığımızda “hayat boşluk kaldırmaz” yargısına uygunluk içerisinde, insanı insan kılan değerleri şiirleştiği görülür:

Anneler ve Çocuklar

Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne

Diriliş Şairi…

Sezai Karakoç ismi zikredildiğine her ne kadar akla “Mona Roza” gelmekte ise de, onun en önemli vasfının şiirinde diriliş nesline seslenmesi, onu yeniden inşa çabası ve izleri geçmişte kalan ama günümüzle birlikte, özlem ve yaşamak açısından geleceğe vurgu yapılarak şuur plânında şekillendirilen ve eskimeyen değerler üzerinden elde edilmeye çalışılan medeniyet tasavvurudur; bir yandan Mekke, Medine, bir yandan İstanbul, Tahran; bir yandan Bağdat, Kurtuba, Kahire, Diyarbekir, Urfa, Maraş vb.

Diriliş olgusu ve medeniyet…

Sezai Karakoç medeniyet olgusuna onun tekrardan ihyası için sürekli vurgu yapar. Medeniyete vurgu yapması, adeta onun alâmet-i farikası kabilinden değerlendirilebilir: “Günümüzde, ülkemizin yaşayan en önemli düşünür ve şairidir. Durdurulan, önü kesilen bir medeniyetin, bu durduruluşunun insanlık için hangi acı ve yıkımlara sebep olduğunu, sahne alan Batı orijinli medeniyetin, diğer tüm yerel hayat tarzlarını yok ederek, kendi hayat biçimini dayatıp sömürüsünü sürdürdüğünü, bu uğursuz çarkın kırılmasının yolunun da, durdurulan medeniyetin yeniden harekete geçirilerek insanlığı aydınlığa çıkaracağını savunur. Ve bu mücadelenin adını Diriliş olarak koyar.” (Bir Medeniyet Mimarı Sezai Karakoç, Mahmut Kaçarlar, medeniyetvakfi.org)

Dünya gözüyle görmek…

Yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere, şiirle ilgimiz önceleri yazmak, daha sonrasında ise ilgiyle okumak seviyesinde seyretmişti. İşe solcu şairlerle başlamıştık; en başta Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve diğerleri.

Nazım Hikmet’in,

Hava kurşun gibi ağır!!

Bağır

       bağır

               bağır

                       bağırıyorum.

Koşun

          kurşun

                    erit-

                         -meğe

                                    çağırıyorum…”

dizelerinden,   Ahmet Arif’in Utuz Üç Kurşun” şiirinin ilk kıtasına kadar:

“Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…”

Birçok İslamcı (Afganistan cihadı döneminde hayali olarak ellerinde mitralyözler ve dillerindeki inkılabî dizelerle düşmana karşı mücadele edenler)  ve muhafazakâr şairler geçidi içerisinde, bana en yakın duran şairlerden biri Elbette, aynı zamanda medeniyetçi düşünceleri ile ön plânda duran şair Sezai Karakoç’tan başkası değildi.

Bu minvalde sayarsak Necip Fazıl, İsmet Özel, M. Akif İnan, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi şair ve yazarlarla birlikte Sezai Karakoç’tu.

Bunların içerisinde Necip Fazıl kendine özgü “din ve hayat anlayışı” ile farklı bir yerde durmakla birlikte, İsmet Özel’i de kendine özgü şartlar açısından yine farklı bir yerde tutarsak; Nuri Pakdil, M. Akif İnan’la birlikte Sezai Karakoç bana yakın duruyordu.

Bu salt ve indirgemeci bir mantıkla ele alınmayacak kadar dar bölgeci bir anlayışın eseri olmayıp aynı coğrafyayı tarihsel, kültürel, acılar, imkânlar ve imkânsızlıklar açısından değerlendirildiğinde “kalpten kalbe bir yol vardır” inceliğine işaret ederdi.

O, bizdendi ve bizi anlatıyor, halimizi, ahvalimizi betimliyordu.

Rahmet dilekleriyle…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, III – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati videosuyla ilgili şimdilik yazacağım son yazı bu. Açıkçası bunca şeyi tane tane açıklayarak kendisine hak ettiğinden fazla itibar ettiğim zehabına kapılmamak zor. Heyhat, “rage-bait”inin kurbanı oldum. Varsın öyle olsun, en azından meraklısı için Şeriati’yle ilgili yalanlarının ifşası internette asılı kalmış olur.

Allah İnsanı İddiasından Vuruyor!

Konumuza dönelim. Kendini olduğundan büyük sanmanın insanı düşürdüğü ibretlik çukurlardan birini Altay Cem Meriç’in Şeriati’yi eleştirmeyi denerken müracaat ettiği mefhum-kelime argümanında görüyoruz. Meriç, “adeta 4 yaşında bir çocuk” olmakla suçladığı Şeriati’yi, kelime ile mefhumu ayıramamakla ve bu yüzden tevhidin aslında “kader” inancını gerektirdiğini fark edememekle suçluyor. Ancak ilahi adaletten midir bilmem, aynı bahiste bizzat kendi koyduğu kriterin altında kendisi eziliyor.

Çünkü Şeriati’nin o satırlarda “kader” diye isimlendirerek Emevilere nispet edip eleştirdiği şey, Meriç’in de tevhidin mantıksal zorunluluğu olmadığını kabul ettiği cebriye inancından başka bir şey değil. Üstelik Şeriati, bugün bizim anladığımız manada kaza ve kader Muaviye’nin ürünüdür” diyerek Emevi uydurması olan bu cebriyeciliği kastettiğini açıkça aşikar ediyor. Şaşırtıcıdır, Altay Cem Meriç de “bugün bizim anladığımız manada” şerhi dahil bu sözlerini tamı tamına alıntılıyor.

Ama bir kez “kaza ve kader” kelimeleri geçti ya, Meriç “adeta 4 yaşında bir çocuk gibi” bu kelimelerin işaret ettiği mefhumun kendi tasavvurundaki şey olmak zorunda olduğu zehabından bir türlü kendini sıyıramıyor. Şeriati’nin, şerh de düşerek ve neredeyse açıkça cebriye inancını işaret etmiş olmasına rağmen, kendi kafasındaki kaderi kastettiğini varsaymaktan ayrılamıyor. Yani, tam da alay ederek Şeriati’nin terimler ile kavramları ayırma becerisinden mahrumiyetini vurguladığı safhada kendisi bunları ayırmakta zaafa düşerek rezil oluyor. Allah’ın sopası yok!

Şirine’nin Etek Giymesi Fenomeni Olarak Toplumsal Ayrımcılık

Videoda benzeri bir niteliksizlik, ayrımcılık terimi dolayımında da cereyan ediyor. Bu defaki şaşırtıcı derecede komik: Şeriati, metinde tevhid dininin ayrımcılığı meşrulaştıran tağutları yok edeceğini zikretmiş. Meriç büyük bir dikkat ve rikkatle derhal bilgeliğini gösterip “Hangi cihetten ayrımcılık?” diye soruyor. Sonraki açıklamaları evlere şenlik. Bizlere ayrımcılığa karşı olmanın saçma olduğunu kanıtlamak için, en ideal düzende dahi, insanların doktorlar ve hastalar, öğretmenler ve öğrenciler olarak “ayrışmaya” devam edeceğini; Şirinler Köyü’nde Şirine’nin etek giymesinin bile ayrımcılık olduğunu anlatıyor. Bu faslı hepten şaşkınlık içinde izlediğimi itiraf etmeliyim.

Garip ama, Altay Cem Meriç’in daha ayrımcılık teriminden kavramın kendisine gitme hüneri yok. Bu terimle hukuki/sosyal kavrama gideceğine, tüm ayrımların ortadan kaldırılmasının kastedildiğini sanacak kadar hayattan bihaber. Bereket hukukla iştigal etmiyor. Yoksa özgürlükten başkasına vurabilmeyi, eşitlikten herkesin aynı saatte zorla uyandırılmasını anlardı.

Anlattıklarımın iyice karikatürleştiğinin farkındayım, fakat sahiden bunları laf olsun diye bol keseden sallamıyorum. Gerçekten de ayrımcılıktan öğretmen-hasta arasındaki ayrımları anlıyor; toplumsal sınıf kavramıyla tabipler odasına gönderme yapıldığını sanıyor, orduda bir komutan olmasını eşitliğe aykırı telakki ediyor. Bu gibi argümanları kendince havalı bir biçimde art arda sıralayıp, kendinden emin ve sorgulayıcı bakışlar atarak Ali Şeriati’yi çürüttüğünden komik derecede emin görünüyor. Şaşırmamak mümkün mü? Bir insan bu kadar az şey bildiği hususlarda nasıl bu kadar özgüvenli konuşabilir? İtiraf etmeliyim, kendimi maruz bıraktığım bu video beni sürekli özne ve benlik konusunda düşünmeye sevk ediyor. Ama şimdilik devam edelim.

“Hani Ya, Nerede Bu Sömürüyü Meşrulaştıran Din?”

Altay Cem Meriç videonun başka bir yerinde, Şeriati’nin şirk dininin haksız hiyerarşileri ve sömürüyü meşrulaştırdığı argümanını aktarıyor. Belki de videonun en trajikomik yeri burası. Zira cüretle “Kim meşrulaştırmış ya eşitsizliği?” diye soruyor. Ona sorarsak İslam tarihinde kimse dini kullanarak haksızlıkları, adaletsizlikleri, gerekçesiz eşitsizlikleri meşrulaştırmamış. Muaviye’nin “ısırıcı saltanata” geçerken yaptığı “Bana bu gömleği Allah giydirdi” konuşmasını boş verelim. Sormak lazım bu atanamamış Bel’am gibi konuşan kişiye: Türkiye’de birilerinin açlıktan kırıldığı başkalarının tokluktan öldüğü bu düzen nelere dayanarak ayakta kalıyor? Milyonlarca insanın, bir avuç insanın düzenli işçisi olmasını sürdürebilir kılan şeyler neler? Yüz binlerce ev boşken, binlerce evsizin sokaklarda yatmasına karşı çıkmak neyle yanlış hale geliyor? Din adına konuşanlar mülkiyete dokunmayı, egemenle zayıf arasında yapılmış olsa da sözleşmeyi ihlal etmeyi, iktidara baş kaldırmayı günah olarak etiketlemiyorlar mı?

Şeriati zımnen, kapitalist düzenin ana damarlarını teşkil eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, birilerinin diğerlerine kalıcı ve düzenli biçimde hizmet etmesini sağlayan modern iş sözleşmelerinin ve tüm sistemi koruyan iktidara başkaldırı yasağının şirk dini tarafından meşrulaştırılarak desteklendiğini öne sürüyor. Ya kapitalist sömürü yok, ya sayılanlar gibi toplumsal kurumlara dayanmıyor, ya da din adına konuşanlar bu kurumları desteklemiyor. Hangisi doğru? Eğer etrafta “topuklarını ıslatmadan” gezip dolanmayı maharet sanıyor ve ekonomi politikten tamamen bihaberseniz, o zaman “Ben zulüm haktır” diyen alim duymadım dersiniz. Bir de öyle mi deselerdi?

Şeriati Batılı Aydınlarla Peygamberleri Bir mi Tutuyor?

Meriç’in son bir saptırmasından bahsetmezsem olmaz. Sorarsanız, Şeriati Batılı her şeyi iyi ve güzel buluyormuş, Müslümanlara dair her şeye savaş açmış. Bu saçma görüşlerle didişecek değilim. Marksizmin etkisindeki İslamcı bir aydından bahsediyoruz. Kitaplarından iki satır okuyan rahatlıkla görür ki Şeriati’nin projesi hiç kuşkusuz Müslüman toplumların güçlenerek Batı emperyalizminin tahakkümünden kurtulmasıdır. Bu o kadar aşikar ki izah etmek için klavyede basılan her tuş israf olur.

Öte yandan, Meriç Şeriati’ye daha somut bir iftira da atıyor. İddiaya göre Şeriati, Batılı aydınlarla peygamberleri birbirine eşitliyormuş. Videonun başında zikrettiği bu büyük “cürmü” açmasını merakla beklemişken görüyoruz ki, kastettiği şey Şeriati’nin şu cümleleriymiş: “Netice olarak şunu ifade etmek istiyorum: Kiliseye ve Orta Çağ’da hâkim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından …Avrupalı aydınların ve özgürlükçülerin misyonu, tarih boyunca bizim peygamberlerimizin üstlendikleri misyonun aynısıdır.”

Altay Cem Meriç işine gelmediği için izleyicisinden kaçırıyor ama, Şeriati’nin cümlesinde çok belirgin bir tahsis ibaresi var. Batılı aydınlar, yalnızca ve yalnızca “hakim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından” peygamberlerle aynı misyonu üstleniyorlar. Hemen sonrasında Şeriati ekliyor, garip ama Meriç de zikrediyor: “Ancak onların algılamalarının ve vardıkları sonucun doğru olduğunu söylemiyorum.

Yani argüman şu: Batılı aydınlar ve özgürlükçüler, karşı karşıya oldukları sömürü ve tahakküm üreten, haksızlıkları meşrulaştıran, ayrıcalıklı bir grubun elinde oyuncağa dönüşmüş olan şirk dinine karşı dövüşmekte haklılardı. Buradaki “lâ” kısmında peygamberler ile ortak bir işi yapıyorlardı. Fakat bu yeterli değildi. Yıkım sürecini tevhid diniyle taçlandırmadıkları için şirk dininde yaşamaya devam ediyorlar. Şeriati’ye göre bunun önemli göstergelerinden birisi toplumlarındaki sınıflar ve tabakalaşmadır. Hatırlayın, bunlar şirk dininin emareleridir.

Altay Cem Meriç ise buradaki benzerlik iddiasını alıyor, Şeriati’nin Batıyı hiç eleştirmediği, Batılı aydınlara Allah dese rahatlayacağı (evet bunu diyor!), işinin gücünün Müslümanlarla didişmek olduğu gibi baştan sona iftira teşkil edecek sonuçlara bağlıyor. Şeriati hakkında hiçbir şey duymamışsanız belki inanabileceğiniz, büyük, çocukça ve kasıtlı iftiralar. Sahiden insanı dermansız bırakan bir kötülük.

Sonuç Yerine

Kapatırken aşikar olanı hatırlatayım: Kimse eleştirilmez değil. Fakat Altay Cem Meriç eleştirmiyor, beceriksizce saldırıyor. Zira, muhatabını kendi içinden kavramaya talip değil, en ufak bir saygı emaresi göstermiyor. Aşağılıyor, alay ediyor, yapay kahkahalar atıyor, kendisiyle çelişme pahasına yaftalar asıyor, gizliyor, yanlış aktarıyor ve çarpıtıyor. Beceriksizliğinin en büyük sebebi de hırs ve hıncı. O kadar büyük bir coşkuyla ve tavizsiz saldırıyor ki, komik bir karikatüre dönüşüyor.

Eh… Biz çıkaracağımız derse odaklanalım. Bir insan nasıl bu hale gelebilir diye sorup durdum. Bu durum, günahların en büyüklerinden birini istikrarla icra etmenin kaçınılmaz neticesi gibi görünmüyor mu? Anlaşılan, uyaracak eş dost, selim bir vicdan, kendini dışarıdan görecek bir istidat yoksa insanın kibri kontrolden çıkabiliyor. Kibri paçalarından akmaya, kulaklarından fışkırmaya başladığı zaman da insan işte böyle zelil hale geliyor demek ki. Şaşkına çeviren bir küstahlık, kendini alçaltıcı bir tahkir etme çabası, komik duruma düşüren bir alaycılık ve bol miktarda hınç, kin, nefret ve enaniyet. Korkunç bir bileşim. Rabbim bu arazları salih kullarından beri tutsun.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.

Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği

Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.

Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.

Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.

Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.

Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak

Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.

Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.

İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.

“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak

Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.

Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?

Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Ali Şeriatî’yi Yeniden Hatırlamak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Bugün Youtube’da (ve daha sonra ücreti mukabilinde katıldığı programlarda) dinî konularda konuşmasıyla nam salmış Altay Cem Meriç isimli şahsın Ali Şeriatî’nin “Dine Karşı Din” kitabı hakkındaki eleştiri videosunu izleme talihsizliğine uğradım. Doğrusu benim için sahiden ilginç bir deneyimdi. Zira barındırdığı saçmalıkların tiksindirici bir kibirle fâş edilmesine sabretmek zorsa da alaycı şen kahkahalarla cûş u hurûşa gelen bu zâtın daha ne kadar çirkinleşebileceğine duyduğum merak, videoyu kapatmama mâni oldu.

Aslında videodaki performansı bugünlerin tabiriyle “rage-bait” kavramının adeta ete kemiğe bürünmüş hâlinden ibaretti. İnsanları ABD’ye karşı direndiği için sempati duyulan İran’dan soğutmak ve bu sırada kişisel şöhretini arttırmak için birilerini kışkırtmaya çalıştığı aşikâr. Bunun farkında olmama rağmen, bu yemi adeta kendi rızamla yutarak okuduğunuz satırları karalamaya karar verdim. Zira sanırım bu kibir ve küstahlık dolu yalan ve saçmalıklara verilecek cevaplar aracılığıyla üstad Şeriatî’nin yeniden gündeme gelmesinde hayırlar olabilir.

Şeriatî kimdir, niçin önemlidir? Hükümet yanlısı ekran vaizlerinin ödemeyi aklının ucundan geçiremeyeceği ne gibi bedellere gönül rızasıyla talip olmuştur? Tarihin zorlu dönemeçlerinden birinde, ne kadar çok insanın fikir dünyasına derin bir şekilde tesir etmiştir? Daha önce çokça anlatılan tüm bunlar başka bir yazının konusu olsun. Bunun yerine burada, videodaki eleştirilerin nasıl ağır ve adeta komik kusurlarla malul olduğunu tarifle yetinmemi mazur görün.

Bir Konuşmada Doktora Tezi Biçimselliği Aramak

Meriç’in düşmanlık hınç, kin ve nefretle hazırladığı bu video, sıradan insanlara hitap eden bir konuşmayı adeta bir doktora tezi ya da bir akâid metniymiş gibi okumaya çalışmanın gülünç bir örneği. Oysa Şeriatî’nin Dine Karşı Din’inin halka yönelik bir konuşmanın deşifresinden ibaret olduğunu bilmemesi imkânsız. Fakat buna rağmen kullanılan her tabir için tam da ilk kullanıldığı yerde ince eleyip sık dokunmuş bir tanım ve bahsi geçen her ilişkinin tafsilatlı biçimde gösterilen bir gerekçesini arıyor ve bunların yokluğunu büyük bir kabahat olarak etiketliyor. Bu tip gerekçeler veya ansiklopedik tarifler göremeyince metni saçmalığa indirgeyip, kamera karşısında attığı şov amaçlı kahkahalarla kendini alçaltıyor. Başkası adına utanmak çok yıpratıcı!

Tevhid Dini “Ali Şeriati’nin Sevdiği Şeyler” mi?

Meriç’in saptırıcı entelektüel erdemsizliğinin tezahürlerinden biri, Şeriatî’yi “tevhid dinini kavramsal olarak tarif etmemekle” ve “bu dinin neden devrimci olduğunu analitik olarak gerekçelendirmemekle” suçlayıp alaya aldığı kısımlar. Hatta Meriç, tevhid dininin bir sabitesinin bulunmadığı ve Şeriatî’nin “kendi sevdiği şeyler” olduğunu öne sürecek kadar ileri gidiyor. Oysa Şeriatî’nin konuşmasının künhüne bakıldığında tevhid dini ile neyi kastettiği gayet aşikâr. Adem’den Muhammed’e kadar tüm hak peygamberlerin yeryüzünde vazettiği, insanları tâğûta kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmaya çağıran dinin tevhid dininin ta kendisi olduğu belli. İşin en trajikomik yanı, videonun başlarında “Tevhid dini sadece Şeriatî’nin kafasındadır, yeryüzünde hiç vaki olmamıştır!” diye alay eden Meriç, ilerleyen dakikalarda Şeriatî’nin tevhid dininin pratik yansıması olarak “Medine’deki 10 yıllık İslam toplumunu” örnek verdiğini bizzat kendi ağzıyla okuyor. Neticede o utanmadan methettiği entelektüel melekelerine rağmen ele aldığı metni bütüncül kavrama yetisinden mahrum olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Tevhid Dininin Devrimciliği

Dahası Meriç, Şeriatî’nin tevhid dininin neden inkılâbî olduğunu açıklamadığını iddia ederek yine metni alaya alıyor. Oysa “Dine Karşı Din”i okuyan herhangi biri, Şeriatî’nin tarih felsefesindeki ana iskeleti rahatlıkla görebilir: İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca sürekli bozulmaya, yozlaşmaya ve haksız çıkarları meşrulaştıran “şirk dinine” geri dönmeye mütemayildir. Yani, daha sonra, coşkuyla anlamsız kahkahalar attığı fasılları unutmasının ardından bizzat kendisinin de alıntıladığı gibi, Şeriatî’ye göre tevhid dininin egemen olduğu dönemler çok azdır. Bu dönemlerin hemen ardından bozulma gerçekleşir, şirk dinine geri dönülür. Fakat Şeriatî’ye göre tevhid dini; resûl, nebî ve sâlihlerin mücadelesiyle her defasında tekrar tekrar küllerinden doğar ve toplumda kapsamlı/radikal bir değişikliği, yani bir devrimi tetikler. İşte tevhid dinine inkılâbî karakterini veren budur. Hızla sönümlenmesi, kurumsallaşarak yozlaşması ve her defasında küllerinden yeniden doğarak yeni bir devrim gerçekleştirmekle yazgılı olmasıdır. Şeriatî, göründüğü gibi tevhid dininin devrimci karakterini güçlü biçimde gerekçelendirir. Meriç, kahkahalarıyla süslediği eleştirisinde bunu sahiden mi anlamadı, kasten mi çarpıttı? Karar sizin olsun.

Egemen Olanın Batıl Olduğu Sanrısı

Bununla ilgili olarak videodaki entelektüel sığlığın zirve yaptığı anlardan bir diğeri de Altay Cem Meriç’in Şeriatî’nin “tevhid dininin inkılâbî (devrimci) bir yapısı olduğu” tezi üzerinden ürettiği ucuz ve çirkin demagoji. Meriç, Şeriatî’nin “Tevhid dini, bâtıl olanı yıkıp yerine hakkı tesis etme misyonu yükler” şeklindeki devrimci din tarifini okuduktan sonra aklı sıra büyük bir mantık açığı yakaladığını sanarak tevhid dininin sadece egemen hâle geldiğinden dolayı bâtıl olacağını varsayıyor. Meraklı ortaokul öğrencilerinin düşmeyeceği bu gülünç hatasını Şeriatî’ye nispet ederek kahkahalar eşliğinde çekiştirdikçe çekiştiriyor.

Oysa kendisi pek farkında görünmüyor ama birazcık siyasal kültürü olan herkesin bileceği çok basit ve yaygın bir kullanım mevcut: Devrimi korumaktan da “devrimcilik” diye bahsedilir. Tevhid dini yokkenki inkılabilik onu getirmektir. Tevhid dininin yerleşmesinden sonraki inkılâbîlik ise tam da o devrimi koruma iradesidir. Bu kadar temel bir siyasi mefhumu dahî kavrayamayan ve devrimci bir tarih felsefesini “iktidara gelince kendi kendisiyle savaşacak olmak” yüzeyselliğine indirgeyen Meriç’in, “çok derin çelişkiler yakaladığını” sanarak ekranlarda kahkahalar atması gerçekten utandırıcı değil mi?

Dehşetle vurgulamalıyım ki beni asıl hayrete düşüren şey, Altay Cem Meriç’in sözlerindeki hamâkat değil, benliğini esir almış kibrin derinliği oldu. Bir insanın bu kadar komik duruma düşmesi ve bunun farkında bile olmaması gerçekten sarsıcı! Nasıl bu hâle gelir insan ve buradan nasıl çıkar acaba?

Her neyse… Şimdilik bunlarla iktifa edeyim. Sonraki yazılarda Meriç’in Allah’ı birlemekle toplumu birlemek arasındaki açıklanmadığını varsaydığı ilişkiyi; Şeriatî’nin Müslüman toplumlar adına özeleştirisini tekfir gibi resmetmesini; atanamamış bir Bel’am olduğundan mıdır bilmem, zımnen “Sömürü mü? Hani nerede? Kim kimi sömürüyor? Din ne zaman buna payanda kılınmış?” diyerek saf saf etrafına bakınmasını ve Şeriatî’nin “Batılı aydınları peygamberlerle eşitlediği” yollu iftirasını ele almayı plânlıyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x