Connect with us

Köşe Yazıları

İki Kat Özen

Yayınlanma:

-

Hakikate yaslanan bir siyasetin imkânı üzerine konuşmalıyız.

Merkezinde hakikat kaygısı olmayan arayışlar sayısız kere kapımızı çalmış, kulağımıza çalınmıştır. Bugünün Türkiye’sinde de yaşadığımız, tecrübe edip gözlemlediğimiz süreç budur. Yaşanan tıkanmışlık benzer çaba ve açılımları tekrar tekrar karşımıza çıkarmaktadır.

Peki, yaşanan tıkanmışlık nedir?

İnsanın fıtratına, fıtratını çekip çevirmesi gereken vahye uzak düşüşü tıkanıklığın başlangıç noktasıdır. Bu durumun tespiti çerçevesinde yürütülecek tartışmalarla insanlığın daralıp bunaldığı noktalar daha bir belirginleşecektir. Bu merkezden ısrarla sakınan her bir müzakere tıkanmışlığı besleyecektir çünkü insan çok fazla etkenin makine olmayan şaşılası bileşenidir.

Bugün hem ülkede, hem bütün bir yeryüzünde bunalan, çıkışsızlıkta çırpınan insanı net bir şekilde görebilirsiniz. Ekolojik ve sosyolojik yıkımını eliyle hazırlayan insan bütün sınırları aşmış, içinde kalması gereken çerçeveyi dağıtmıştır:

(…) İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin ve daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.” (…) Böyledir, çünkü onlar [Allah’a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!  [Mâide Sûresi, 78-79]

Sınırları ihlal eden, edenlere de müdahale etmeyen insan, âlemlerin Rabbinin gazabını fazlasıyla hak etmiştir:

[Ve şimdi] onların birçoğunun hakikati inkâr edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. [Mâide Sûresi, 80]

İsrailoğullarıyla örneklenen ve deveran edip duran insanlığın bu hikâyesine karşı hakikate yaslanan bir mücadele temel sorumluluk olarak görülmez, o siyaseti bütünleyen kulluk şuurundan yana samimi bir tercihte bulunulmazsa bu dünyada ve ahirette kayıp kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıdaki ayetlerin odağına çevirelim bakışlarımızı: 1. Bir kısım insan Allah’a isyan ederek hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiştir. 2. Buna ihtiraslarını, heva ve heveslerini ilah edinmeleri[1] sebebiyet vermiştir. 3. Bütün bu süreçlerde birbirlerini, yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmamışlardır.

Hak ve adalet sınırlarını belirleyen Allah’tır, ancak O’na isyanla bu arsızlık zalimlerin bir tutumu olarak icra olunabilir, bu girdaptan kurtuluş vahye teslim olmakla mümkündür:

Çünkü, eğer onlar Allah’a, kendilerine gönderilen Peygamber’e ve o’na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır. [Mâide sûresi, 81]

Bu durumda genişletilmiş bir soru kaçınılmaz görünüyor: Bu zaviyeden hareket edecek bir siyaset, evet, ne kadar mümkündür?

Yaşanan bütün çürümüşlükleri Kur’an’ın insanın hakikatle kuramadığı münasebetine bağladığı açıktır. Ekolojik, ekonomik bütün pespayelikler, akla hayale gelmez sömürü biçimleri, yeryüzünün her bir köşesinde boy veren direniş hareketleriyle irtibat ve daha nice meselede reçetemiz belli ve kesindir.

Kur’an hiçbir alanı boş bırakmaz. Sadece yukarıdaki ayetler bile buna delil olarak yeter. Hem yozlaşmanın hem de ıslahın izah ve çıkış önerileri Kur’an tarafından resuller aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak aşındırılmaması, içinde kalınması gereken çerçeveden hareketle atılacak adımların kıymeti olacaktır.

Türkiye’de de siyasal arayışlar çeşitleniyor. Ekonomik krizin derinleşmesi bu arayışları tetiklemiş durumda. Ekonomi dışında hak ve adaletten, tevhid ve şirkten, eğitsel ve sosyal bütün alanlardaki zorbalıklardan, küresel egemenlerle işbirlikçiliklerden yola çıkabilen kitlesel bir hareketliliğin, siyasal arayışların olmayışı da hakikatle kurula(maya)n ilişkinin niteliği bahsinde ayrıca düşündürücüdür.

Siyaset hattı doğrudan ve tamamen ilkeler paralelinde inşa olunmalıdır. Vahyî ilkelerle az ya da çok çelişen her çizgi, hareket ya da popüler tanımla oluşum diyelim, bir aşamada mutlaka o çelişkilerin somut hâllerini örnekleyecektir. Vahyin mutlak çerçevesine sadık kalmayan ilkelerin açık edeceği arızalar kurtuluş ve ıslah umudunu bir kez daha yok edecektir.

Bir dönem Türkiye İslamcılığının çok daha keskin ya da net denilebilecek, özgüveni yüksek bir söylemsel üstünlüğü vardı. Egemen düzenden aldığı darbelerin yanı sıra farklı ayartılarla ayarları bozulan bu çevrelerin bugün eski ‘sıkı’ duruşlara oldukça mesafeli bir pozisyon aldıkları pekâlâ söylenebilir.

Yukarıda andığımız ayetlerde yer alan “hakikatin sınırlarını ihlal etmeme” uyarısı siyasal arayışlar için fazlasıyla gerekliyse eğer, pek tabii olarak müslüman öznelerin bu yükümlülük karşısında fazla bir tercih şansları yoktur. Katı bir gerçeklikle yüz yüze olduğumuz kabul edilmelidir: Hangi yolu izleyeceğiz? Kim ya da kimler olarak yola çıkıp insanları neye davet edeceğiz?

İnsanın, tabiatın, bütün bir yeryüzünün ıslah ve kurtuluşuna niyetlenen iyi niyetli adımların hakikatle teması, derin bir hassasiyetle göz önünde bulundurulup değerlendirildi mi? Bu yapılmadıysa eğer iyi niyetler hakikatten sapma hatasını elbette telafi edemeyecektir.

Bütün bu kaygılar kurucu iradelerin nitelik ve ne’liği bağlamında can alıcı, can yakıcı hususlardır. Belini bir türlü doğrultamayan; hakla, batıl unsurları mezcetme talihsizliğine fazlasıyla dûçâr olmuş yolculuklarımız için şimdi iki kat özen göstermek boynumuza borçtur.

[1] Furkan Sûresi, 25/43:  “Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran [birin]i düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın?”

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Habersiz mi Sandınız?

Yayınlanma:

-

Kimi isim ve çevreler ülkede deizm ve ateizmin yaygınlaştığından şikâyet ediyor. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğine hâlâ akıl-sır erdiremiyorlarmış. Hem de tarihin öznesi olarak kendi içlerinde böyle bir gelişmenin yaşanması kabul edilemezmiş.

Hem Müslümanlığı şoven söylemle birleştirip hem de bu söylem ve yapıyla İslam sancaktarlığı misyonunu sahiplenmek başka bir arıza olmakla birlikte bahse mevzu kişiler içinde bulundukları toplumsal ve siyasal işleyişe ne kadar yabancılaştıklarının farkında bile değiller.

İnsanlar, içinde bulunduklarını düşündükleri bir inanç sistemini hemen terk ederler mi?

Hz. Peygamberin Medine’de kurduğu siyasal düzen/toplumsal ahenk ister istemez çevre boy ve topluluklar tarafından yakından takip ediliyordu. Arabistan’da ittifaklarla vâr olan ve çoğu zaman saldırı ve yağmaya açık topluluklar yükselen bu yeni güce bîgane kalmadılar ve ona bağlandılar. Bu siyasal bağlılık ittifaklarla vâr olan mezkûr yapılar için yeni bir şey değildi ancak Medine’deki önder aynı zamanda Allah’ın elçisi idi ve insanları çok daha başka bir şeye davet ediyordu.

Hucurât sûresinin meşhur 14. ayeti buna işaret eder. Hz. Peygamberin yükselttiği siyasal yapının yakaladığı rüzgâra teslim olan bedeviler, daveti şeklen kabul etmelerinden mülhem, imana erdiklerini düşünüp beyan ediyorlardı. Ayetin cevabı ise bambaşkaydı:

Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak ‘İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’ (Hucurât, 14)

İnsanların önemli bir kısmı, içinde bulunduğu şartlar nedeniyle iman ettiğini sanabilir. İmanın kalplere yerleşmesi ise bambaşka bir şeydir. Hidayet, emek verilerek yürütülen sorgulama ve arayış süreciyle ilahi lütfun kesiştiği noktada tecelli eder. Özgürlük, adalet ve dayanışma temelinde şekillenen “Dâru’s-Selâm”a katılmak imana ulaşmayı zorunlu kılmaz. Gerçekleşen hadise sadece o yapıya teslim olmaktır. İmanın, arzu edildiği takdirde bahsettiğimiz usulle bir nimet olarak gelmesi umulur.

Hz. Peygamberin hakiki ashabı kaç kişiydi? Kaç kişi iman lütfuna zorlu sorgulama ve bedel uğraklarını aşarak ulaştı? Sonra kaç kişi ya da topluluk fevç fevç/dalga dalga[1] bu rüzgâra katıldı? Onların iman iddiaları Kur’an’ın bedevilere yaptığı iman uyarısıyla ne kadar ve hani seviyelerde benzerlik taşıyordu?

Demek ki aslolan mü’min ve muvahhid, adanmış, öncü bir toplulukla barış, eşitlik, adalet, dayanışma ve özgürlükten yana bir rüzgâr yaratmakmış. O rüzgâr herkesi içine alır, peşine takar Dâru’s-Selam’a götürürmüş.

“Dâru’s-Selam”da, yani barış ve esenlik yurdunda huzur dolu ve her tür kötülükten emin bir yaşamın imanın kalplere nüfuzunu nasip etmesi umulur.

Dâru’s-Selam yerine her tür kötülüğün, huzursuzluğun, sömürü ve ifsadın egemen olduğu, muttakilerin yerine soytarı ve şarlatanlığın sahneyi ele geçirdiği bir yerde ne olur peki? İmanları kalplerine uğrayacak bir vasat bulmaktan aciz kişiler ne yapar? Barış, huzur, esenlik ve dayanışmayı vaat eden İslamiliğin yerine çıkar ve hoyratlığın geçer akçe olduğu, dinin ancak bir gösteriş malzemesi olacak kadar değer gördüğü bir yerde insanların imanı bütün bu kepazeliklerden nasıl etkilenir?

Yazının başında sözünü etiğim ve okuyanların pek rahat bir şekilde tahmin ettiği o isim ve çevreler kendilerini, toplumlarını, o toplumun hâl-i hazırdaki kuşaklarını peşinen müslüman/mü’min görüyorlar, hatta tarihin en mümtaz insan topluluğu addediyorlar ama işte maalesef onların Allah Resûlü’nden ve Kur’an ayetlerinden zerre haberdar olmadıkları böylece ortaya çıkmış bulunuyor.

Sünnetullahın/Allah’ın yasalarının sosyolojik boyutundan haberdar olmadan hiçbir süreç layıkıyla idrak edilemez. Siz, din-iman söylemleriyle ilerletilen arsızlık ve kabalıktan, yağma ve talandan, yani bilcümle hoyratlıktan gençleri habersiz mi sandınız? Kurduğunuz düzenin esenlik ve barış yurdu idealine hizmet edip etmediğini kimsenin anlamadığını mı sandınız?

Tarihin yasalarını, Hz. Peygamberin örnekliğini, Kur’an’ın rehberliğini tahkik edip kavramadan bir müddet hamaset yapılabilir ama bunun sonu elbette ancak hüsrandır. Teslim olunacak bir barış ve esenlik yurdu dairesi yoksa, adalet ve özgürlüğün, dayanışma ve direnişin rüzgârı insanları, halkları katıp önüne götürmüyorsa, iman da bütün rezalet ve pespayeliklerin toz ve toprağı sebebiyle görünür olmaktan çıkmışsa kendileri için endişelendiğiniz gençlerin durumu başka ne olabilir ki!

Keşke onlardan önce dönüp kendinize baksaydınız! Acaba, bütün bu tablonun neresinde, hangi noktasındayız, diye!

[1] Nasr Sûresi (110/1-3):  1. ALLAH’ın yardımı ve zafer geldiğinde, 2. ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, 3. Rabbinin sınırsız şanını yücelt, O’na hamd et ve O’ndan mağfiret dile: çünkü O, her zaman tevbeleri kabul edendir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hrant’a Borcumuz

Yayınlanma:

-

Trabzon’dan üniversite için İstanbul’a gitmiştim. 2001 sonu. Şişli’nin arka sokaklarında bir öğrenci evinde kalıyordum. Taksim’e giderken sıklıkla kullandığım güzergahta dikkatimi çekmişti Sebat Apartmanı. Yıllarca Akçaabat Sebatspor’da futbol oynamıştım. 1923’te kurulmasına rağmen ilçe takımı olarak kalmış Sebatspor da 1. Lige (şimdiki Süper Lig’e) çıkmıştı bir yıl sonra.

19 Ocak 2007 günü öğleden sonra, iki kilometre ötemizdeki Agos Gazetesi’nin bulunduğu Sebat Apartmanı’nın önünde Hrant Dink’i vurdular! Haberi ev arkadaşım vermişti. Şok ediciydi. Büyük bir karamsarlığa kapıldığımı hatırlıyorum, Türkiye ve geleceğimiz adına. Bir arkadaşımızı öldürmüşler gibi üzülmüştük.

Öldürülenden ötürü üzüldüğümüz yetmiyormuş gibi öldürenden ötürü de utanç duyuyorduk. Bu alçakça cinayeti işlemesi için beynini yıkadıkları 17 yaşındaki “çocuğu” Trabzon’dan seçmişler, kurup (besleyip büyütüp) İstanbul’a göndermişlerdi. Ogün Samast, devletin içerisinden ve devlet için öldürme emrini aldığı gazeteciyi tanımıyordu bile. Tek bildiği Ermeni olduğuydu.

Kurgulanan “galeyan”a bakılacak olursa “zararlı” biriydi Hrant. 19 Ocak 2007 tarihine varana dek, üç yıl boyunca hakkında linç kampanyaları yürütüldü. Yalanlar, iftiralar havada uçuşuyordu.

Ordu, Siyaset, Medya, Yargı ve Milliyetçi Gruplar içinden birilerinin müştereken ve müteselsilen yürüttükleri karalama kampanyaları ile ortamı hazırlamışlardı, -ırkçı- akıllarınca.

Hrant Dink cinayeti, devletin ve milletin gözleri önünde, geliyorum diyen bir felaket gibi, göz göre göre işlendi. Zavallı bir tetikçi, mendil gibi kullanıldıktan sonra buruşturulup hapse atılan çocuk, Devletli Tanrılar adına bir masumu kurban etmiş, yanı sıra kendisi de kurban olmuştu.

Evet, o kasvetli kış günü tetiği çekmişti. Peki, ya cinayeti tetikleyenler, dahası, bizzat tertipleyenler? Onlar itinayla korundular ve 15 yıl olmuş, halen korunuyorlar.

Hrant Dink’in gerçek katilleri devlet’in ön veya arka bahçesinde saklanmaya devam ediyorlar. Evet, devlette devamlılık esas, gelenek sürüyor. Uğur Mumcu anıtı, Hrant’ın düştüğü kaldırımın az ilerisinde dikiliyor.

Şurası kesin ki onu linç ve katledenlerle kıyas kabul etmeyecek denli insandı, dosttu, adamdı Hrant. Dibine kadar yerlisiydi bu toprakların, mesele oysa!

Bu ülkenin iyi kalpli, güzel yüzlü insanlarını koruyup kollaması gerekirken umuda pusu kuran, haysiyeti katleden vahşilerin korunup kollandığı sistem cari ne yazık ki.

Ogünleri bulup buluşturan, masumları sırtından vurduran, Eneslere hayatı dar eden “iklim” krizimizi nasıl, ne zaman sona erdireceğiz? Buna acilen, dolu dizgin kafa yormalı, şu kısacık hayatı hayra yormalı, aslı gibi aziz kılmalıyız.

Hrant’a, ailesine, arkadaşlarına adalet borcumuz var. Üstelik, epey de geciktik!

(Bu sene gözler Trabzonspor’un üzerinde, süper ligde açık ara lider. “Hrant İçin Adalet” pankartının bu şehrin tribünlerinde dalgalandığını hayal ediyorum. Bir şehrin, lekelenmeme hakkını kullandığını hayal ediyorum. Tek bir hareketle üç puandan çok ama çok daha fazlası. Neden olmasın?)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yanlışlar Birbirlerinin Düzelticileri Değildir

Yayınlanma:

-

Çocukluk hatıralarımız, Kur’an kurslarında dayakla, hakaretlerle sınanan arkadaşlarımızın anlatılarıyla doludur. Biz de çok fazla olmasa da Kur’an eğitimi aldığımız süreçlerde bunlarla temaslandık. Çok üzücü ve kırıcı anılardır, yaşamayan bilmez.

Sonraki süreçlerde dayağın, baskı ve hakaretlerin egemenliği büyük ölçüde azalsa da psikolojik ve yaşamsal baskıların sürdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Özellikle katı geleneksel yapılarını muhafaza eden bazı cemaatlerin dini eğitimleri, bu katılığın çocukların bütün hayatlarını kuşatacak uygulamalarıyla ilerlediğini yine gözlemlerimizle biliyoruz.

Enes Kara’nın bizi derinden yaralayan intiharı, değişik vesilelerle tartışılagelen bazı meseleleri tekrar önümüze getirdi. Dinin, açık bir soğukluk vâr eden baskıcı uygulama ve aktarımını anlamak mümkün değildir, bu hissiyatımı baştan belirtmeliyim. Bu, benimle çocukluğumdan beri yaşayan bir yaradır. Bu gerçekle radikal bir şekilde yüzleşip hesaplaşmalıyız.

Çocukken kendimize sorduğumuz, “Dayak ve hakaretle din nasıl anlatılır/öğretilir? Peygamber böyle bir şey yapmış mıydı?” soruları bizimle birlikte büyüyerek geçerliliğini koruduğu bugüne kadar gelebildi. Müslümanlar olarak tarih içinde üretilmiş yanlış din anlayışının doğurduğu bu sapkın düzenle gecikmeksizin hesaplaşmalıyız.

Gençleri intihara kadar sürükleyen, anlamsızlık batağındaki çırpınışlarını daha umutsuz seviyelere çıkaran bu yanlışlar dairesinin yanı sıra ilerleyen ve tarafgirlerin üzerini örttüğü ve tartışılması lüzum eden başka hakikatler de var.

Bunları Enes kardeşimiz anlatmıştı.

Bugün performans rejimi insanı teslim almıştır. Geleneksel yanlışları kat kat aşan kuşatmalar insanı çevrelemiştir. Anlamsızlık geçer akçe olmuş, büyük ideolojik ve imânî anlamlandırmalar insanın algı ve kavrayış alanından uzaklaştırılmıştır.

Evet, bugün insan sahipsizdir. Sahipsizliğin sonu anlamsızlıktır. Kapitalizm bütün evlatlarımızı köle yapacak tezgâhlarını kurup tahkim etmiştir. Enes, bunu gören bir gençti. Yazdıklarını ve videolarını izlerseniz eminim mevzuyu çok daha iyi anlayacaksınız.

Hakikatin aşıldığının iddia edildiği ve sonrasının konuşulduğu pervasız zamanların insanın önüne koyabilecek neyi vardır, bilen varsa lütfen beri gelsin! Bu meselenin yaralayıcı diğer boyutunu yazının başında kendi özgeçmişim üzerinden açık yüreklilikle anlatmaya çalıştım ancak ikinci boyutu görmezden gelen modernler başka bir aldatıcılığın zeminini döşemekle meşguller.

Hayata, vâr oluşa, tabiata, yaratıcısına ve en nihayetinde kendine yabancılaşan, tümüyle sermaye ve ona hizmete koşullanmış devlet düzenine hizmete adanacak bir ömrü fark eden insan için çıkışın ne olabileceğini lütfen söyler misiniz?

Sermayenin şeytani düzeninden kurtuluş vahiyle mümkünken o mümkünü din adına karartan protestan taklitçiliği, kendince kurumlaşarak çocuklarımızın enerjilerini yutmuş, hurafelerin ağırlığını pekiştirip artırarak cevap veremeyeceği soruları yığmaktan başka işe yaramayan kötücül, dev bir mekanizmaya dönmüştür.

Bu mekanizmadan hayır beklenemez.

Alternatif olarak sunulan ve tekraren modern devleti tanrılaştırarak ruhsal çölleşmeyi yaygınlaştıracak kontrol, denetim söylemlerinden başka çıkışlar mümkündür ve ısrarla peşine düşülmelidir. Kur’an’ın aydınlık mesajı o çıkışın mutlak anahtarıdır.

Yanlışlar birbirinin düzelticileri değilse eğer hakikatin kapısını çalmaktan, yeni yol ve yoldaşlar biriktirmekten başka bir çare yoktur. Sorunlardan kaçan değil, onların üzerine giden, onlarla kapışarak herkes için daha adil bir geleceğe kulaç atmak ortak sorumluluğumuzdur.

Enesleri onarıp yaşatacak bu seçeneğe daha bir sarılma vaktidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM