Connect with us

Yazılar

Müslüman, İstikâmet, Dolaylı Yol ve Noktalar – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çoğu kez test edilmiştir ki  içi su dolu bir bardak sonsuza dek dolu kalmamış, içerisindeki su bir miktar da olsa azalmıştır.

Bu fiziki gerçeklikten yola çıktığımızda sosyal alanda da hiç bir şeyin aynı kalmadığı bilinmektedir.

En küçük ve önemli bir kurum olan aileden başlamak üzere etnik, kavmi ve belli bir kültür ögesi üzerinden oluşan insan topluluklarının da bir müddet sonra birtakım sebeplerden dolayı başkalaştığını, belli bir değişine uğradığını ve giderek çehre değiştirdiğini bilmekte ve gözlemlemekteyiz.

Bu tür toplumsal değişimler dinî kümeler açsısından ele alındığında mukadder olanın, suyun bardakta olduğu gibi sabit durmadığı fiziki gerçekliği göz önüne aldığımızda kendiliğinden belirginlik kazanacağı gerçeğidir.

Vahiy kanalıyla geldiği bilinen ama zamanla içerisine insan unsurunun karışarak tevhidî özünü kaybedip bâtıl bir karakter kazanan dinlere mensup insanların/toplulukların önce mezhep, meşrep; daha sonra da indî kanaatlerin gölgesinde asıl olan istikametten saptıkları gerçeği, “ümit ve korku arasında” yaşayan biz Müslümanları da haliyle kaygılandırmaktadır.

Bundan dolayıdır ki Müslüman bir kişi, her gün beş vakit namazında Fatiha sûresi vesilesiyle “sırât-ı müstakîm”e vurgu yapar.

Bu vurguyla birlikte dosdoğru yolda kalmak, kalabilmek için şu beyân-ı ilahî, meseleyi ne güzel özetlemektedir:

Allah’a ve Peygamber’e itaat edenler, Allah’ın nimetlerini bağışladığı kimselerden olacaklardır: peygamberler, hakikatten hiç sapmamış olanlar, hakikate [hayatlarıyla] şahitlik yapanlar ve dürüst ve erdemli olanlar: işte böylelerininki ne güzel birliktelik[ler]dir! (Nisa, 69)

İstikamet belli ama  bu istikamet nasıl korunacak? Bunu birçok şekilde izah etmek elbette mümkündür fakat esas olarak yukarıdaki ayetin içeriği bize pek çok ilkeyi sunmaktadır.

Her ne iş yaparsak yapalım, her ne konumda olursak olalım ve ne tür yapılar ihdas edersek edelim, temel düsturumuz ilâhî gerçeklik ışığında hareket etmek olmalıdır.

İstikamet belli, ya dolaylı yollar?

Ama dâvâmız uğrunda üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz: Allah, kuşkusuz, iyilik yapanlarla beraberdir. (Ankebût, 69)

Bu yolların, tevhidî gerçekliğe aykırı olması düşünülemez bile. Aksi ise, akla ziyandır!

Burada, dinin muhatabı açısından kabul edilmesi, anlaşılması ve yaşanması bağlamında hukuk, yani fıkıh açısından bir mezhebe/ekole ihtiyaç hâsıl olabilir.

Bir yapının ortaya çıkmasının önkoşullarından en önemlisinin, vâr olan mes’elenin anlaşılmasına yönelik ihtiyaçlar olduğudur.

O zaman, salt iyi niyetle düşündüğümüzde, mezheplerin de çıkış noktalarının ihtiyaç içre olduğu kendiliğinden anlam kazanacaktır.

Burada önemli olanın, anlaşılmaya yönelik ihtiyaçların tespitinin nasıl ve hangi kriterlerle belirlendiği, hangi yol ve yöntemlerle hareket edildiği olacaktır.

Olması gerekenler iyice tespit edildikten sonra, devreye içtihat olgusu girecek veya geniş erimli bir düşünce pratiği başlayacak, kendini değişen şartlar açısından yeniden var kılacak ya da düşünce pratiğine ket vurulup, kurum devam ettiği halde bir gerileme hali yaşanacak ve mevzu, kötü bir şekilde tarihe karışacaktır.

Birisi kalkıp bizim “kendi başımıza” bir mezhep oluşturacağımız zehabına kapılmasın! Öyle bir düşüncemizin olmadığını peşinen belirtmiş olalım. Niyetimiz, mezhep olayı bir tarafa, başlıkta da vurgulamaya çalıştığımız gibi oluşturulabilecek yapıların bir mutlaklık içermeyeceğini ve hakikatin yerine geçemeyeceğini izah etmektir.

Öyle ki, insanlar dünde olduğu üzere, bugünde –belki yarınlarda da- kör bir mantıkla donuklaştırıp anlaşılmaz kıldığı din ile mezhep dâhil sosyal, kültürel ve en önemlisi de siyaset kurumunu da mutlaklaştırma eğiliminde olmuştur.

Diğer din mensuplarından az buçuk sarf-ı nazar edip Müslümanların tarihine yoğunlaştığımızda Hâricîler’den tutun da Şia’ya ve Sünni paradigmaya kadar, siyaset olgusu, neredeyse, ona dinden kanıtlar bulma yoluyla şekillenmiş; elde edilen yorumlar adeta dinin aslındanmış gibi sorgulamaz bir edayla mutlaklaştırılarak kutsallaştırılmıştır.

Zaten, ilgilisince dine uygun görülen ama esas itibarıyla sakil olan bu durum günümüzde de modern olguların kullanılması sonucu başka çehrelere büründürülmüş bulunmaktadır. Sünnilikte “zalim sultan” olgusu bir açıdan muhafazakâr bir otoriterliğe, Şia’da ise Velayet-i Fakih kurumu bağlamında, heterodoks çerçevede dahî türüne özgü bir siyaset anlayışına ve diline sahip olmuştur.

Hâlbuki salt itikad/inanç açısından belirgin olan konular dışında, vâr olan tüm olgular için, esas olan yine Kur’an’da vaz edilen ilkeler bağlamında hareket edilmesi gerektiğidir.

Buradan hareketle; temeli vahyî ilkelere dayanan, başta aile kurumu olmak üzere sosyal alanda oluşturulan tüm yapılar; buna arkadaş grupları, cemaatler gibi günümüzde varlığı bilinen ama  resmî bir hüviyeti bulunmayan yapılarla birlikte, yasal çerçevede duran sivil topum örgütleri de “içerisinde vahye uygunluk ve samimiyet” varsa, bizleri birçok yola ulaştırabilir ancak esas olanın yerine ikame edilmeden!

Esas ise, Hz. Peygamber’in(s) kendi sağlığında vahiy ışığında oluşturduğu İslam cemaatinin hükmî varlığının devamı olabilecek bir tek yapının yeniden var kılınabilmesidir.

Diyeceksiniz ki, “Siz de çok ve olmadık bir şey istiyorsunuz!” Evet ama “esasa bağlı kalma” şartıyla istiyoruz. Meselenin kolay olmayacağını, bilakis zorluğunu da biliyoruz ancak olması gerekenin bu olduğu da hemen her Müslümanın malumu olmalıdır.

O hâlde bugüne dek elde ettiğimiz birikime yaslanarak bizi yolumuzdan alıkoyabilecek tarihî kir ve tortulardan kendimizi arındırmamız gerekmiyor mu?

İstikamet tamam, dolaylı yollar da tamam ama bizim birikimlerimizin birer sonucu olan noktalar/kurulan yapılar bu durumda gözden geçirilmeli değil midir?

Eğer gözden ve hakikat süzgecinden geçirilmeyecekse vâr olan bunca birikim bize yük olmayacak mıdır?

O hâlde…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Doğum Oranının ve Nüfusun Düşüşe Geçmesinde Kritik Dönem: 2014 ve Sonrası – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Türkiye’de doğurganlık hızının 2014’ten itibaren sürekli düşüşe geçmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir demografik dönüşümün sonucudur. Nitekim TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 2014’ten sonra kesintisiz düşüşe geçmiş ve 2024 itibarıyla kadın başına yaklaşık 1,48 çocuk seviyesine kadar gerileyerek yenilenme eşiğinin (2,1) oldukça altına inmiştir. Bu durum Türkiye’yi klasik “demografik geçiş” sürecinin son evrelerine yaklaştırırken ekonomik, kültürel ve yapısal pek çok faktörün birleşik etkisini yansıtmaktadır.

Ekonomik faktörler bu düşüşün en belirleyici boyutlarından biridir. 2014 sonrasında özellikle 2018’den itibaren derinleşen ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir güvencesizliği genç kuşakların evlenme ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelemesine yol açmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde genç ve çocuksuz kesimlerin en fazla etkilendiği, gelir düşüşü ve maliyet artışı nedeniyle evlilik ve çocuk kararlarının geciktiği çeşitli çalışmalarda vurgulanmaktadır. Artan konut maliyetleri, eğitim ve bakım giderleri ile yaşam standartlarını koruma kaygısı da çocuk sayısını sınırlayan temel ekonomik unsurlar arasında sayılmaktadır.

Eğitim düzeyinin yükselmesi ve kadınların işgücüne katılımının artması da doğurganlık üzerinde güçlü bir dönüştürücü etkiye sahiptir. Kadınların eğitim süresinin uzaması evlilik yaşını yükseltmekte, kariyer plânları ve bireysel yaşam hedefleri çocuk sahibi olmayı ertelemektedir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü olmayıp modernleşme ve kentleşme sürecine giren birçok toplumda benzer bir doğurganlık düşüşüyle birlikte görülmektedir.

Kentleşme ve yaşam tarzı değişimleri de belirleyici bir diğer boyuttur. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte geniş aile yapısından çekirdek aile modeline geçiş hızlanmış; çocuk, ekonomik üretim birimi olmaktan çıkıp maliyetli bir “yatırım”a dönüşmüştür. Şehir yaşamının yüksek maliyetleri, konut darlığı ve kariyer merkezli yaşam biçimi çocuk sayısını azaltan bir sosyolojik zemin oluşturmuştur. Uzmanlar uzun vadeli doğurganlık düşüşünün arkasında kentleşme, eğitim ve kültürel değişimin bulunduğunu özellikle vurgulamaktadır.

Kültür ve zihniyet değişimi de göz ardı edilemez. Bireyselleşme, tüketim kültürü, yaşam kalitesi beklentisinin yükselmesi ve ebeveynlik anlayışının dönüşmesi çocuk sayısının “nicelikten niteliğe” kaymasına yol açmıştır. Aileler daha az sayıda çocuğa daha fazla eğitim ve yaşam yatırımı yapmayı tercih etmektedir. Ayrıca evlilik yaşının yükselmesi ve bekârlık oranının artması, doğrudan doğurganlığı düşüren bir demografik sonuç üretmektedir.

Psikolojik ve gelecek algısına ilişkin faktörler de önemlidir. Ekonomik belirsizlik, siyasal ve toplumsal risk algısı, gelecek güvencesine dâir kaygılar çocuk sahibi olma konusunda çekingenlik yaratmaktadır. Araştırmalar sosyolojik ve psikolojik etkenlerin ekonomik unsurlarla birlikte doğurganlık kararlarını belirlediğini göstermektedir.

Sağlık sistemi ve doğum pratikleri gibi özgül faktörler de tartışılmaktadır. Türkiye’de sezaryen oranlarının çok yüksek olması, tekrar doğum sayısını sınırlayan tıbbî ve sosyal etkilere neden olmakta; bu durum, dolaylı biçimde doğurganlık üzerinde etkili olabilmektedir. Bunun yanında pandemi, doğal afetler veya krizler gibi dönemsel olaylar da kısa vadede doğum oranlarını aşağı çekebilen geçici faktörler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak 2014 sonrası doğum oranındaki düşüş, Türkiye’nin klasik demografik geçiş sürecinin ileri evresine girdiğini göstermektedir. Ekonomik güvencesizlik, eğitim ve kentleşme, kadınların toplumsal rolündeki dönüşüm, kültürel bireyselleşme ve evlilik yaşının yükselmesi gibi yapısal faktörler bu sürecin temel belirleyicileridir. Bu eğilim yalnızca ekonomik bir kriz göstergesi değil, aynı zamanda Türkiye toplumunun aile, kariyer ve yaşam tasavvurundaki derin dönüşümün demografik yansıması olarak okunmalıdır. Bu nedenle doğurganlık düşüşü, kısa vadeli teşvik politikalarıyla değil, uzun vadeli sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşüm çerçevesinde ele alınması gereken yapısal bir mesele niteliğindedir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Çocuğun Ölümüyle Çöken Dünya – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Sizin hiç çocuğunuz öldü mü? Bir evladın yokluğunun insanın içine nasıl çöktüğünü bilir misiniz? Gazzeli babaların, Gazzeli anaların yüreğinde büyüyen bu acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Ya siz “Garantör olduk!” diye caka satan İslam ülkeleri liderleri bu fotoğrafa bakabiliyor musunuz, gözünüz yaşarmadan?

Gazze bugün yalnızca bombalar altında değil, dünya vicdanının enkazı altında eziliyor.
Sözde “insan hakları” çağında, çocukların tedavi için sınırdan geçemediği, hastanelerin hedef olduğu, açlığın bir silah gibi kullanıldığı bir coğrafya var ve bu tablo karşısında dünya, bilinçli bir suskunluğu tercih ediyor.

Bu sessizlik cehaletten değil!

Bu sessizlik bilgisizliğin değil; bu, çıkarın ve korkunun sessizliği!

Bir çocuk öldüğünde adı bilinsin ya da bilinmesin, mesele artık istatistik değil, medeniyet iddiasının iflasıdır.

“Garantörlük” denilen şey, bugün kâğıt üstünde bir kelime, pratikte ise İsrail politikalarının diplomatik kalkanıdır.

Ateşkeslerin garantörü değiller,

Sivillerin garantörü değiller,

Çocukların garantörü değiller,

Kadınların garantörü değiller,

Hukukun garantörü hiç değiller,

Oldukları şey şudur:
Zaman kazandıranlar. Oyalayanlar. Unutturanlar.

Garantör ülkeler bugün İsrail’i durdurmuyor;
İsrail’e zaman satın alıyor.

Bu hâliyle garantörlük, barışın değil, cezasızlığın sigortasıdır.

Batı’nın ahlâk dersi verme yetkisi çoktan bitmiştir.
Epstein dosyaları sadece bireysel sapkınlıkları değil, sistemsel çürümeyi ortaya dökmüştür.

Medya susuyor,

Yargı ağırdan alıyor,

Siyaset koruyor!

Çünkü mesele birkaç “suçlu” değil;
birbirini kollayan bir elitler ağıdır.

Bugün Gazze’ye sessiz kalan yönetimler, dün Epstein suçlularıdır.
Çocuk bedenleri söz konusu olduğunda susan bir sistem, hiçbir konuda meşru değildir.

Bugün dünya halkları ile onları yönetenler arasında ahlâkî bir kopuş var.
Sokaklar “Gazze” diyor, saraylar susuyor.
Halklar “dur” diyor, yönetimler “denge” diyor.

Bu bir temsil krizi değil, meşruiyet krizidir.

Gazze bugün dünyanın aynasıdır.
Bu aynaya bakıp hâlâ kendini “medenî” görebilen herkes,
ya kördür

ya da suç ortağı!

Bu bir taraf meselesi değil.
Bu bir insanlık sınavıdır.

Ahlâkî meşruiyetini kaybeden hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmaz.

Ama bu iddia:

Hamâsî sloganla değil,

Kör öfkeyle değil,

Kabile refleksiyle hiç değil…

Ahlâkî üstünlük, tutarlılık ve açık bir adalet talebiyle dillendirilmelidir. Anlam bunalımındaki Batılı insanlar Müslümanlardan tam da bunu bekliyor.

Bugün zamanın ruhu açıktır.
Çünkü mevcut dünya düzeni artık kendini savunamaz hâle gelmiştir.

Batı, “özgürlük” dedi; Filistin’de sustu.
“Hukuk” dedi; güçlüyü akladı.
“İnsan hakları” dedi; çocukları, kadınları sivilleri sayıya indirgedi.

Bu çöküş, Müslümanlar için hem bir “fırsat” hem de çok büyük bir sorumluluktur.

İslam, tarihte hiçbir zaman yalnızca bireysel ibadetler dini olmadı.
O, adaletin kamusal bir ilke, merhametin siyasi bir ölçü, ahlâkın devlet işlerinin merkezinde olan bir dindir.

Bugün dünya tam da bunu arıyor.

Daha iyi bir dünya için mücadele etmek;

Daha çok güç istemek değil,

Başkasının zulmünü taklit etmek hiç değil,

Zulmün kendisini reddetmektir!

Müslümanların motivasyonu burada yatmalıdır.

Her Müslüman bilir ki

Güç varsa, sorumluluk da vardır.

Hukuk varsa, istisna yoktur!

Bugün Müslümanlara düşen bu iddiaları hayatın tam ortasında savunmak ve yaşamlaştırmaktır.

Daha âdil bir dünya istemek “romantizm” değildir.
Asıl romantizm, bu çürümüş düzenin düzeleceğine hâlâ inanmaktır. Bu aşağılık düzenin işlediği ahlâksızlık, hukuksuzluk ve yağmaya sessiz kalarak destek olmaktır.

Müslümanlar için umut;

Kör iyimserlik değil,

Tarih bilinciyle yoğrulmuş bir kararlılıktır!

Çünkü Müslümanlar bilir ki

Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Hiçbir iktidar hesap vermeden kalmaz.

Bu bilinç, korkuyu değil sabırlı direnci doğurur.

Çünkü korku acele eder, hata yapar ve tükenir.
Sabır ise beklemez; hazırlanır.

Sabır, zulme razı olmak değildir.
Sabır, aşağılık ve adaletsiz bir düzenin seni öfkene mahkûm etmesine izin vermemektir.
Çünkü bu düzen, en çok öfkeyi sever; öfkeyi kontrol eder, yönlendirir ve sonunda boşa düşürür. Avare kasnağa dönüştürür, AKP’nin rüzgârına kapılan İslamcıları biraz da buradan bakarak değerlendirin

Direnç, bağırmakla değil;
geri çekilmeyi reddetmekle başlar. Bugün AKP’nin ya da AKP’nin rüzgârına kapılan ne kadar yazar, çizer, akademisyen varsa hepsinin geri çekilmediği tek bir nokta kaldı mı?

Bu dünyanın çarpık düzeni;
silahla değil yalnızca,
hukuk kılıfıyla, medya diliyle, normalleştirilmiş ikiyüzlülükle ayakta duruyor.
Onu ayakta tutan şey zorbalığı kadar,
insanların “başka türlüsü mümkün değil” yalanına inanmasıdır.

Direnmek;

Hafızayı canlı tutar,

Unutmayı reddeder,

İnsanı uyanık tutar,

Normalleşmeye karşı savaşır çünkü zulmün en büyük zaferi, alışkanlığa dönüşmesidir.

Sabır, her gün yeniden doğruda ısrar etmektir.
Her bedel hatırlatıldığında geri adım atmamak,
her tehdit gösterildiğinde inançtan, ahlâktan vazgeçmemektir.

Bu, bir günde devrim yapmak değil;
bir çağın yalanlarını sabırla çökertmektir.

Adaletsiz düzenler, karşılarında öfkeli kalabalıklar gördüklerinde değil;
kararlı, tutarlı ve vazgeçmeyen insanlar gördüklerinde çatırdar.
Çünkü onlar şunu bilir:
Bu insanlar satın alınmaz.
Bu insanlar korkutulamaz.
Bu insanlar unutmaz.
Bu insanlar inançlarından asla taviz vermez

Sabırlı direnç, insanın içindeki teslimiyeti öldürür.
Ve teslimiyet öldüğünde,
en güçlü imparatorluklar bile yalnızca gürültüden ibaret kalır.

Bu yüzden sabır, beklemek değil;
daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair iddiayı her gün diri tutmaktır
.

Ve bu iddia bir kez kök saldığında,
hiçbir aşağılık düzen,
kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz.

Siyonist-emperyal düzeni çürüten şey yalnızca karşıtlık değil,
onun yerine ne koyduğunuzdur.
İşte bunun için hazırlanmalıyız, yapıp ettiğimiz her şeyi bu bilinç ve kararlılıkla yapmalıyız.

Not: Resimdeki Gazzeli Enver el-Aşi hastaydı ve tedavi olması için Rafah sınır kapısından çıkması gerekiyordu fakat israil ordusu çıkışını engellediği için tedavisizlikten dolayı hayatını kaybetti! “Barış Kurulunda”ki İslam ülkeleri liderleri, görmezden gelip sustular, tıpkı diğer Gazzeli çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülürken sustukları gibi!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x