Connect with us

Yazılar

İktidarları Aşmak, II – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

İsrail’in Suriye’ye yönelik son hava saldırısı, yalnızca bir egemen devlete yapılan aleni bir saldırı değildir; aynı zamanda bölge halklarına, direnişe, insana ve ahlaka yöneltilmiş sistematik bir meydan okumadır. Bu saldırının arkasında yalnızca Tel Aviv yoktur; Washington’un diplomatik ve askeri desteği, özellikle de Trump döneminde kurumsallaşan “sınırsız İsrail dokunulmazlığı” bu suçların zeminini hazırlamaktadır.

Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek sadece diplomatik teamülleri çiğnememiş; gücün, zorbalığın ve haydutluğun dibine vurmuştur. Ardından Golan Tepelerini “İsrail toprağı” ilan etmesi, emperyalist zorbalığın bir diğer göstergesiydi. O günden bu yana İsrail, Batı hukukunu da uluslararası normları da fiilen çöpe atmıştır ama asıl acı gerçek şudur: Bu cüret, yalnızca ABD’nin açık desteğinden değil, bölgedeki rejimlerin utanç verici sessizliğinden ve işbirlikçiliğinden beslenmektedir.

İsrail uçakları Şam’ı bombalarken bir yandan Riyad’daki petrol kuleleri yükseliyor, diğer yandan BAE limanlarında Tel Aviv malları sevkiyata hazırlanıyor. Türkiye limanlarından her gün 10’a yakın gemi ile İsrail soykırımının petrolü gönderiliyor. Gazze’ye atılan bombalarla aynı tedarik zincirinde olan çimentolar, çelikler, savaş mühimmatları Türkiye’den çıkıyor. Diplomatik koridorlarda ise soykırımcılara sessiz diplomasiyle örtü örülüyor. Tüm bu sahne, artık yalnızca siyasi değil, ahlaki bir çöküşün, insani çöküşün de belgesidir.

Suriye’ye yönelik saldırılar, yalnızca bir ülkenin egemenliğine değil aynı zamanda ümmetin onuruna yapılmış bir saldırıdır. Bu hat, sadece İran’la ya da Hizbullah’la sınırlı değildir. Bu hat; Gazze’de Hamas’ın kararlılığıyla, Yemen’de Ensarullah’ın meydan okuyuşuyla, Lübnan’da Şii-Sünni dayanışmasıyla örülmektedir. Bu nedenle İsrail’in saldırıları, sadece Suriye’ye değil; ümmetin onuruna, halkların özgürlüğüne yöneliktir.

Bu vahşetin karşısında, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası yapılar tam bir acizlik ve aldatıcılık anıtına dönüşmüştür. Kınama dışında bir şey yapamayan bu organizasyonlar adeta emperyalizmin vitrin süsü haline gelmiştir. İnsan haklarından dem vuran Batılı kurumlar ise Suriye’de, Gazze’de, Yemen’de, İran’da çocuklar katledilirken üç maymunu oynamakta bir beis görmemektedir.

Ama artık halklar bunu görüyor.

Halklar, kendi sokaklarına, kendi dualarına, kendi iradelerine sahip çıkıyor. Gazze’deki çocukla Şam’daki annenin kalbi aynı anda sızlıyor. Siyonist barbarlığa karşı yükselen bu yeni direniş; devletlerin değil, halkların omuzlarında yükseliyor!

Bu yeni hat, sadece askeri değil, ahlaki bir başkaldırıdır, insani bir başkaldırıdır. Bu hat, Batı’nın çizdiği “meşru şiddet” tanımlarını reddeder. Bu hat, emperyalizme karşı bağımsızlık hakkını savunur. Bu hat, iktidarların söylemlerini değil, mazlumların çığlıklarını esas alır.

Evet, direnişin adı artık Hamas’tır, Ensarullah’tır, Hizbullah’tır… Tabii daha da önemlisi, bu isimler artık birer örgüt değil, bir halk bilincinin, İslam ve tevhit bilincinin adı olmuştur. Onlarca yıl süren işbirlikçi iktidarlar, halkların iradesini bastıramamıştır. Şimdi o bastırılmış irade, yeraltı tünellerinden, çorak vadilerden, yıkılmış mahallelerden yeniden filizleniyor.  Vicdanları ve duruşlarını Siyonist şebekeye ipotek etmiş olanlar bunu anlayamaz da göremezde, görmüyor da.

Bu sebeple;

İsrail’in saldırılarına sessiz kalan her iktidar suç ortağıdır.

Direnişi itibarsızlaştıran her medya aygıtı, propaganda savaşının bir parçasıdır.

Direnişi görmezden gelen her STK, ahlaki iflas içindedir.

Ve bizler, bu ahlaki çöküşün parçası olmayı reddediyoruz. Her erdemli insan da reddetmelidir.

Ya iktidarların çizdiği sun’î sınırları aşarak yeni bir direniş hattı kuracağız ya da çocuklarımız Siyonist emperyalizmin beton duvarları arasında boğulacak.

Çünkü kurtuluş sadece İsrail’in yıkılışıyla değil, onun zihinlerimizdeki tahakkümünün, STK’larımızdaki korkunun, medyamızdaki dalkavukluğun, iktidarlarımızdaki işbirlikçiliğin tasfiyesiyle mümkündür.

İşte bu tasfiyeyi başlatmak, hepimizin tarihsel ve ahlaki sorumluluğudur. Bu, “Olursa iyi olur.” bâbından bir şey de değildir. Bu, kulluğumuzun bir gereğidir. İnsanca ve Müslümanca yaşayabileceğimiz bir düzen kurmak için ufkumuzu, imkânlarımızı seferber etmeliyiz.

Bugünün savaşları artık yalnızca tanklarla, uçaklarla, füzelerle yürütülmüyor. Bugünün en keskin silahı, anlatıdır. Görüntünün dili, kelimenin ritmi, başlığın seçimi ve suskunluğun zamanı; bazen bir bombadan daha tesirlidir. İsrail’in Gazze’de işlediği soykırımı, Suriye’ye attığı füzeleri, İran’a olan saldırısı, Yemen’e yönelik ablukayı yalnızca askeri eylemler olarak görmek yeterli değildir. Bu eylemler, küresel medya düzeninin inşa ettiği meşruluk zırhıyla korunmaktadır.

Siyonist medya gücü, sadece propaganda üretmiyor; gerçeği formatlıyor, mazlumu suçluya, işgali meşruya dönüştürüyor. Bu medya düzeni, Batı’nın merkez medya organlarında kurumsallaşmıştır: CNN, BBC, The New York Times, Le Monde, DW ve daha niceleri… Ülkemizdeki medyanın, “İktidar gücenir!” diye Filistin eylemlerini nasıl görünmez kıldığını, görmezden geldiğini hep birlikte izliyoruz. Hepsi tek bir şeyde ortak: Direnişi şeytanlaştırmak, İsrail’i “meşru müdafaa” pozisyonuna çekmek!

Ama asıl yıkım, bu dili yerli medya aygıtlarının benimsemesinde yatıyor.

İslam coğrafyasındaki medya organlarının önemli bir kısmı kendi halklarına değil, kendi iktidarlarının dış politikalarına sadakat gösteriyor. İktidarlar gücenmesin diye Müslümanlara, insanlara yapılan tüm haksızlıkları ustaca görmezden gelebiliyorlar. Bu medya organları, Filistin direnişini “taraflar arası çatışma” olarak kodluyor; Ensarullah’ı “İran yanlısı milis” olarak küçümsüyor; Hizbullah’ı “bölgesel tehdit” olarak lanse ediyor.

Her şeyden acısı da şudur: Hamas’ın adı dahî geçirilmeden “barış çağrısı” yapılıyor. “İtidal” dili, halkların öfkesini soğutmak için kullanılıyor. Direniş değil, statüko; adalet değil, dengecilik; hakikat değil, görüntü yönetimi tercih ediliyor.

Batılı medya, aslında işbirlikçi iktidarların ruhunu taşıyor. Onların ekranları, emperyalizmin yıkımını değil, diplomatik dengelerin aldatıcılığını servis ediyor. Siyonistlerin soykırımı karşısında suskun ama bir roket fırlatıldığında alarma geçiyorlar. Bombalanan çocuklar için değil; zarar gören İsrailli psikolojisi için haber yapıyorlar.

Ne yazık ki sosyal medyada dahî algoritmalarla desteklenen bu medya dili, alternatif sesleri boğmakta kullanılıyor. Direnişe dair içerikler sansürleniyor, hesaplar kapatılıyor, etiketler gömülüyor. Dijital alan da işgal altında!

Tüm bunlara rağmen bir şey değişiyor:

Halklar, Müslümanlar artık medya değil, gerçeklik arıyor. Gazze’den yayılan görüntüler, Yemen’deki meydan okuma, Şam’da yıkılan binalar, Lübnan’da kurulan barikatlar artık sadece haber değil, vicdan çağrısıdır.

Direnişi terörize eden medya dili, yalnızca işgale değil; halkların iradesine de saldırmaktadır. Bu nedenle medya savaşı, yalnızca bir “enformasyon mücadelesi” değil; bir irade savaşıdır.

Bu bağlamda;

Her bir mazlumun hikâyesini anlatmak, bir haber değil bir görevdir.

Her bir direnişçiyi savunmak, bir ideolojik tercih değil, bir insanlık borcudur.

Her bir medya manipülasyonunu ifşa etmek, bir mesleki tutum değil, ahlaki zorunluluktur.

Bugün artık hakikat arayışı, bağımsız haber odaklarında, halk medyasında, gönüllü gazetecilerin omuzlarında yükselmektedir. Bu yeni medya dili, mazlumun gözünden, çocuğun çığlığından, annenin yıkılmış evinin önündeki sessizliğinden doğmaktadır.

Bizler, medya savaşında da tarafız. Tarafımız Müslümanlardır, ezilenlerdir, halklardır, adalettir, direniştir.

Çünkü gerçeği anlatmak, yalnızca bir anlatım biçimi değil; bir cephedir. Bu cephede susmak, işgalin dilini konuşmak demektir!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

Yazılar

Kötülüğün Sıradanlığı – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

İlk kez Hannah Arendt, başka bir bağlamda kullanmıştı bu ifadeyi: kötülüğün sıradanlığı. O kadar sıradanlaşmıştır ki kötülük, bahsini etmeye bile değmeyecek bir ölçüde görülmezleşmişti. Sıradan bir şeydi artık! Bahse değer bile değildi. Her şey bir emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiş, öylesine yaşanmış, geçip gitmişti. Peki; ya yaşanılan acılar, haksızlıklar, insanlık onurunun çiğnenmesi, dokunulmaz sayılan değerler, katliamlar… O zaman ise hemen korunmaya çalışılan ulusal çıkarlardan, kamusal ilkelerden, siyasetin vazgeçilmezlerinden, düşmanların faaliyetlerinden bahisler açılır. Giderek insanlığa dair o dikkat ve duyarlılıktan uzaklaşılır, bir başka deyişle kötülüğün bu denli sıradanlaştığı kertede, yaşanılan kötülüklerin bile farkına varılamaz hâle gelinir. Tabii bununla birlikte insanlar sıradanlaşırken karşısında sessiz kalınan kötülükler de sıradanlaşır.

Öyle ki bu sıradanlık, kötülüğün bu içselleştirilmesi, hiç ummadığımız anlarda nüksedebilir. O denli içselleştirilir ki artık kanıksanmış ve hatta bir vecibe haline gelmiştir. Hiç kimse düşünmez artık bunun üzerinde; “Ne yapıyoruz, ey insanlar nereye gidiyorsunuz?” diye. Hatta bu sinsi alışkanlığa karşı duranlar suçlanmaya bile başlanır. Sonuç ise toplumsallaştırılan o kötülüğün sıradanlaşmasından da öte, adeta bir alışkanlık hâline getirilmesidir. Bu sıradanlaşmanın önüne geçmek içindir ki gelişmiş bütün toplumlarda, siyasete dâir bütün önemli kuramlarda, iktidarların zaman zaman değiştirilmesi ve sınırlandırılmasına dâir kurallar konur.  Hem hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığı ortaya çıksın hem de belli kadrolar yönetimi kendilerine âitleştirmesin, diye çünkü uzayıp giden yönetimsel süreçler, giderek vazgeçilemez alışkanlıklara ve bunu korumaya dair sıradanlaşan kötülüklere yol açar.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Maraş’taki okul katliamı ve akabindeki müessif bir hadise, kötülüğün sıradanlaşmasına dâir, “Bu kadarı da olmamalı!” denilebilecek bir tepkiye yol açtı. On kişinin ölümüne yol açan bu müessif hadiseden sonra, öğrencilerin cenaze törenlerine katılan bakanlar, sekiz öğrencinin cenazesine katılırken birisine, Yusuf Tarık Gül’ünkine katılmadı hatta Yusuf’un adı, vefat eden ve yaralanan çocukların listesine de küçük harflerle yazıldı çünkü Yusuf’un babası, KHK ile işinden atılmış ve beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra, birkaç ay önce cezasını tamamlayıp evine dönmüştü. Sanki bu ceza, kişisel değil de ailesel ve hatta toplumsal bir ceza imiş gibi Yusuf, cenazesinde ayrımcılığa tâbi tutulmuş, küçültülmeye çalışılmıştır.   

Kötülüğün ve haksızlığın bu denli sıradanlaştırıldığı bir durumun, aslında hiçbir hukûkî dayanağı olmadığı hâlde adeta bir görevmiş ve hatta bir onurmuş gibi ısrarla uygulamada tutulması ve buna hiçbir dahli olmayan bir çocuğa kadar genişletilmesi, nasıl izah edilmekte acaba ya da bir izaha dahî değer bulunmakta mı? Çocuk, aslında hiçbir kabahati olmadığı bir mesele yüzünden küçük düşürülmekte, ötekileştirilmekte ve yasal olmayan bir biçimde cezalandırılmaktadır. O da yetmiyormuş gibi aslında devletin hatalar silsilesinin bir neticesi olan bir katliamın kurbanı olduğu hâlde bile hatasına kurban edildiği devletin bakışlarınca kendisinden özür dilenmek yerine cezalandırılması sürdürülmektedir.

Hangi inanç, hangi hukuk adına? Hiç kimse başkasının günahını yüklenemez! (Fâtır, 18) ya da hiç kimseye başkasının günahı yüklenemez! Hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle cezalandırılamayacağı; suçtan ancak onu işleyenin sorumlu tutulabileceği ise ceza hukûkunun en temel ilkesi! Kaldı ki burada cezalandırılan çocuk, saldırı sonucu katledilen ve henüz yasal açıdan reşit bile olmayan biri; nerede kaldı ki babasının itham edildiği suç nedeniyle sorumlu tutulabilsin!

Devlet, hele ki bir hukuk devleti, bir babanın cezası nedeniyle çocuğunu cezalandıracak bir kararı alamaz veya buna dâir bir uygulamayı bir alışkanlık, bir örf, bir protokol kâidesi hâline getiremez. Bunlar ancak ilkel toplumlarda veya faşist yönetimlerde yani nesnel hukûkun, ahlâkın ve adaletin ilkelerinin geçerli olmadığı şartlarda ve toplumlarda ortaya konabilecek tutumlardır. Kaldı ki yasa koyucu böylesi hukuksuz bir kararı almış bile olsa kişi(ler) bu karara uymak zorunda değildir çünkü Türkiye, çeşitli açılardan evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve bunlara tâbi bir ülkedir. Bu uygulama ise temel insan haklarına aykırıdır. Uygulanması alçaltıcıdır. Kişileri, bunları uygulamaya zorlamak; sadece cezalandırılanı değil, buna rıza gösterenleri de alçaltmaktır. Bu tip uygulamaların yaygınlaşması, giderek hukuk dışı bir vasatın genişletilmesine yol açacaktır. Suçun ve cezanın böylesi yollarla genişletilmesi belki iktidarın işlerini biçimsel açıdan kolaylaştıracak ama giderek büyüyen bir biçimde kötülüğün sıradanlaştığı ve yaygınlaştığı bir ahlâkî çürümeye yol açacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x