Connect with us

Yazılar

Boeing, Soykırım İçin Silah Üretimini Durdurmalı – Mike Pappas

Yayınlanma:

-

Boeing çalışanları, daha iyi ücret ve çalışma koşulları için greve gitmeye karar verirken şirket, yurt içinde maliyetleri düşürmeye devam ediyor ve yurt dışında ise İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırımı destekliyor.

Son zamanlarda, Uluslararası Makineciler ve Havacılık İşçileri Birliği (IAM) üyesi Boeing çalışanları, sendikanın desteklediği korkunç bir geçici anlaşmayı reddetmekle kalmayıp greve gitme kararı aldı. Bu işçiler, daha fazlası için mücadele etmeye hazır olduklarını ve Boeing yöneticilerinin kârlarını maksimize etmek için üretimi kısarak insanları tehlikeye atmaktan bıktıklarını gösteriyor. Bu yetmezmiş gibi Boeing yönetimi, Filistin’deki soykırımı sürdüren İsrail’e silah tedariğini sürdürmeye odaklandı. Boeing, soykırım için silah üretmeyi bırakmalı ve uçaklarını iyileştirmeye başlamalıdır.

Raporlar, grevden önce ve belki de grevi öngörerek Boeing’in güvenli olmayan bir şekilde üretimi artırmak için fazla mesai yaptırdığını ve kısmen üretilmiş uçakları montaj hattından geçirerek gerekirse daha sonra grev kırıcılar tarafından tamamlanmalarını sağladığını gösteriyor. 2018 ve 2019’da düşen Max 737 jetleri gibi ticari yolcu uçaklarının veya uçuş sırasında uçakların kapılarının düşmesi gibi olayların yaşandığı bir geçmişe sahip olan Boeing yöneticilerinin, üretimde gereksiz gördükleri masraflardan kaçınmak isteyeceklerini düşünmek mantıklı görünüyor ancak yöneticiler, güvenliği ikinci plâna atarak kârlarını öncelemeye devam ediyorlar. İşçiler de haklı olarak endişelerini kamuoyuyla paylaştılar ancak Boeing yönetimi tarafından suçlu ilan edilip hedefe konuldular. Ayrıca endişelerini dile getiren birçok kişi, bunu yaptıktan sonra ölü bulundu. Bu da kamuoyuyla paylaşılan kritik bilgilerin azalmasına neden oldu.

Uçaklara daha fazla insan sıkıştırıp seyahat edenlerin güvenliğini tehlikeye atsa da ABD’nin tek uçak üreticisi olan Boeing, maliyetleri düşürme hedefinden vazgeçmiyor. Hâl böyleyken Boeing gibi şirketlere, halk yararına çalışacaklarını iddia eden kapitalist politikacılar tarafından devasa devlet sübvansiyonları veriliyor. Buna paralel olarak yöneticilerin de kamu güvenliğini hiçe sayarak kârı maksimize etmek için işçileri zorladığını görüyoruz.

Kim bilir; belki de Boeing, bu sorunları çözmek için çalışıyordur, değil mi? Belki de hem kârı en üst düzeye çıkarmak hem de kamu yararını gözetmek için “fazlalıklardan kurtulmaya” ve üretimi “daha verimli hâle getirmeye” çalışıyorlardır! Yanlış: Boeing maliyetleri düşürürken aynı zamanda ölüm ve yıkım amaçlı ürünler de ihraç ediyor! Boeing, dünyanın dördüncü büyük silah üreticisidir ve şu anda İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırıma yardımcı olan kilit bir rol oynamaktadır. Ekim 2023’ten itibaren Boeing, Filistin’e karşı yürütülen soykırım savaşında kullanılmak üzere 1.800 adet Joint Direct Attack Munitions (JDAM) ve 1.000 adet Small Diameter Bomb’un İsrail’e sevkiyatını hızlandırdı. Boeing, soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını hızlandırmaya her zaman hazır ancak uçaklarının düşüp insanların ölümlerine sebebiyet vermesini önlemek için o uçakları iyileştirmeye hazır değil!

Rekor Kırdı: Boeing, 2021-2023 yılları arasında İsrail’e teslim edilen füzeler ve mühimmat açısından ABD’nin en büyük üreticisi oldu. Grafik arka plan önünde Boeing uçakları ve JDAM mühimmatlarından oluşan kolaj. Fotoğraf, ABD Hava Kuvvetleri tarafından sağlanmış olup Staff Sgt. Michael B. Keller tarafından çekilmiştir.

Bu tür sevkiyatlar soykırım boyunca devam etti. Boeing’in mühimmatı, Mayıs ayında İsrail tarafından Rafah çadır katliamında 45 kişiyi ve haziran ayında BM okul katliamında 9’u çocuk olmak üzere 33 kişiyi öldürmek için kullanıldı. Bu yılın başlarında, Boeing JDAM’leri bir evde 19’u çocuk olmak üzere 43 kişiyi öldürmek için kullanıldı. Elbette bu, sadece son zamanlardaki soykırımla sınırlı değil. Boeing, 1948’de İsrail’in kurulmasından bu yana Siyonist ordusuna uçak ve mühimmat tedarik ediyor!

Kârın maksimize edilmesinin her zaman öncelendiği bir ekonomik sistemde bu dinamikler şaşırtıcı değildir. Bu yılın ocak ayında yapılan dördüncü çeyrek kazanç açıklamasında, finans direktörü Brian West, Boeing’in gelirinin 22 milyar dolar olduğunu, bunun bir önceki yıla göre yüzde 10 artış anlamına geldiğini ve yine bunun 6,7 milyar dolarının savunma sözleşmelerinden kaynaklandığını belirtti. Boeing; soykırıma yatırım yapıyor çünkü bu, uçakları tamir etmek ve kamu güvenliğine odaklanmaktan daha fazla para kazandırıyor.

İşte bu çok önemli olduğu için şirket, kendini daha iyi göstermeye yarayacak her yolu bulmalıdır! Bu yüzden işçilere ve kamu güvenliğine yatırım yapmak yerine soykırıma destek sağlarken bir yandan da Missouri eyaletinin St. Louis gibi şehirlerinde düzenlenen Onur yürüyüşlerini finanse ederek bir tür pembe yıkama yapıyor. Boeing’in bir sonraki halkla ilişkiler hamlesi, Filistinli çocukları öldürmek için İsrail’e sattığı füzelere onur bayrakları eklemek olabilir mi?

Peki, ya Boeing’i işçiler kontrol etseydi ne olurdu? İşçiler, kendilerine yeni bir yat veya mülk satın alabilmek için uçakların düşmesini izleyen şirket yöneticileri ve zengin hissedarlarının aksine o uçaklarda kaliteden ödün vermezlerdi. Boeing, işçilerin kontrolü altında kamulaştırılsaydı işçi sınıfı, dünyanın dört bir yanındaki masum çocukları öldürmek için daha fazla ölüm makinesi üretmeye fon ve araştırma kaynakları ayırmayı seçer miydi? Elbette hayır!

Diğer yandan Boeing’in savaş için kullandığı teknoloji ve tesisler, toplu taşıma sistemlerini iyileştirmek için çalışan fabrikalara dönüştürülebilir ve böylece iklim krizinin dünya çapında şiddetini artırdığı bir dönemde çevreyi daha az kirleten ulaşım araçlarının kullanımı teşvik edilebilir.

Boeing ve benzeri şirketleri ele geçirip kendi kontrolümüzde işletmeliyiz. Bizim sırtımızdan kâr etmeye devam eden kapitalistlerin, dünyadaki yoksulları ve emekçi sınıfları ölüme terk etmelerine izin vermemeliyiz.

Kaynak: leftvoice.org

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Devamını Okuyun

Yazılar

İran da ABD Gibi Emperyalist Bir Ülke Sonuçta, Değil mi? – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Makaleyi dinlemek için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD-İsrail şer ekseniyle Batı Asyalı Müslümanlar arasında gerçekleşen savaş, söylem ve bilgi düzeyinde de kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Bu savaş hakkında konuşurken ABD’yi emperyalist bir devlet olarak çerçeveleyip, anti-emperyalizmi her onurlu insan için ahlaki bir ödev olarak ifade ettiğinizde bazen indirgemeci bir simetri tuzağının devrede olduğunu görüyorsunuz: “Canım, meseleye neden tek taraflı bakıyorsun? İran da emperyalist bir ülke. Yaşanan şey, iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesinden ibaret…”

Bu argümanın ciddi bir cazibesi var. Bu cazibe İran’ın hatalarından, ABD’nin küresel propaganda makinesinin gücünden, Türk devlet geleneğinin İran’a yönelik kuşkuculuğundan besleniyor. Argüman ayrıca, başkaları canını dişine takıp kahramanca mücadele verirken konfor içinde oturmanın utancını temizlediği için özel bir çekiciliğe sahip. Son olarak, iki tarafı eşitleyerek bizleri “taraf olmaktan” kurtarıp herkesi yargılayan bir “hakem” pozisyonuna yerleştirdiği için de alıcısı bol.

Fakat söz konusu argüman elbette doğru değil. İran da ABD gibi emperyalist bir ülke değil. Emperyalizmle ilgili akademik literatürü ve özellikle bu literatürün Marksist kanadını biraz karıştıran herhangi biri zaten bunu açıklayacak makul bir hattı kolayca tespit eder fakat bunun için o hercümerce dalmak da şart değil. Sakince biraz akıl yürütmek bile ABD ile İran’ın bu açıdan farkını ortaya koymak için yeterli olur. Gelin deneyelim.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm nedir? Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek ya da başka toplumlarda nüfuz ve kontrol elde etmek midir? Eğer öyleyse tarihin başından bu yana küçük kabilelerden, şehir devletlerine ve derebeyliklere kadar emperyalist olmayan herhangi bir yapıdan bahsetmek mümkün olur mu? Bütün yapılar ve devletler yayılmaya, etkilerini arttırmaya, nüfuz alanlarını genişletmeye ve kapasitelerini yükseltmeye yönelir. Emperyalizmi bunlarla tanımlamak terimi boş bir gösterene dönüştürür: Çok şey dediğiniz zehabına kapılırsınız ama her şeyi kastettiğiniz için hiçbir şey dememiş olursunuz.

Daha analitik bir tanım, akademik literatürde de yapıldığı üzere kavramı içinde geliştiği modern dünyadaki pratiklerle irtibatlandırarak kurmakla mümkün olabilir. Benim önerim bir ilişkilenme biçiminin emperyalist olup olmadığını tespitte şu üç kritere müracaat etmek: (1) Asimetrik güç ilişkisi, (2) egemen tarafından kırılması maliyetli hale getirilmiş sistematik bağımlılık ve (3) güçlü olanın zayıf olanı “onun kendisinden faydalandığından çok daha fazla ondan faydalanacak şekilde” dizayn etmiş olması.

Elimiz değmişken bu üçüncü maddeyi de üç alt unsura ayıralım. Bahsi geçen orantısız fayda akışına dayalı ilişki biçiminin dizaynı mantıksal olarak şu unsurları gerektirir: (a) Evvela taraflar arasında hammadde, para, yetişmiş eleman, bilgi, askeri güç, itibar, nüfuz, bağlantı ağı, silah, teçhizat gibi iktidara tercüme edilebilecek şeylerle ilgili bir alışveriş olmalı, (b) bu alışverişte güçlü olan diğer tarafa sağladığından çok daha fazla fayda elde etmeli ve (c) bu alışveriş ilişkisi egemen olanın sert ve yumuşak formlarıyla güç kullanarak zayıf olanı bu yönde kasıtlı olarak dizayn etmiş olmasına dayanmalı.

Emperyalizmin “Markası” Olarak ABD

ABD kuşkusuz bu tanımdaki tüm kriterleri eksiksiz karşılar. (1) Dünyadaki hemen her ülkeyle asimetrik bir güç ilişkisi içinde olduğu aşikardır. (2) Daha önemlisi, kurduğu ilişkileri kırılması zor bağımlılık ilişkilerine dönüştürmekte fevkalade mahirdir. Sizi kendine silah üzerinden bağımlı kılar; aranızı bozduğunuzda o silahlar birer hurdaya dönüşür. Sizi iktisadi sisteme (dolar, SWIFT) gömer; sistemden çıkmaya kalktığınızda sizi ambargolarla boğar. Siyasi olarak makas değiştirme ihtimaliniz oluştuğunda devreye giren çeşitli müdahale ve darbeler de bunların cabasıdır.

Üstelik ABD elbette son şartı da mükemmelen karşılar. (3) Amerika Birleşik Devletleri, gücün yumuşak ve sert formlarını seferber ederek hemen tüm yeryüzüyle ilişkilerini kendi faydasını maksimize edecek şekilde dizayn etmiştir. Bu tasarımda başlıca rol kuşkusuz kapitalizmindir. Daha önce çok defa uzun uzadıya açıklanan mekanizmalar aracılığıyla, ABD, yeryüzünün ücra köşelerindeki iktisadi faaliyetlerden oluşan artı-değeri dahî kendi uhdesinde toplar ama ABD sadece dünyanın kaynaklarını sömürmez, ayrıca yetişmiş insan gücünü kendine çeker, merkezileştirdiği akademik yayın organları aracılığıyla tüm kürede üretilen bilgiyi istediği yönde çerçeveler, Hollywood aracılığıyla küresel bir kültür inşa eder ve her yerde ortaya çıkan yenilik ve girişimlerin en iyilerini kendisine mal eder.

İşte emperyalizm budur: Bazı ülkelerin başka bazılarına nüfuz etmesi değil; sistematik bağımlılık ilişkisine ve gücün yumuşak/sert kullanımına dayanan sömürü temelli kurumsal bir merkez-çevre ilişkisi işletme kapasitesidir.

İran’ın Sicili

Peki ya İran? İran’ın Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Filistin’e uzanan bir nüfuz alanı olduğu aşikâr. (1) Bu nüfuz alanındaki yapılarla İran’ın arasında (ABD örneğindekinden çok daha küçük olsa da) asimetrik bir güç ilişkisi bulunduğu da doğru. Ancak bu ilişki biçiminde yukarıdaki ikinci ve üçüncü kriterlerden hangisi var? (2) Öncelikle, İran ile müttefikleri arasında ABD’nin diğer ülkelerle kurduğu gibi sistematik bir bağımlılık söz konusu değil. İran’ın sattığı silahla, iktisadi yaptırımlarla veya politik entrikalarla müttefiklerini kendisine bağımlı hale getirecek bir kapasitesi zaten yok. Lübnan’daki veya Yemen’deki politik yapıların İran’la bağını kesip ABD kampına geçmeleri onlar için bir maliyet oluşturmaz, aksine refaha ulaşmalarına yol açabilir. Aslında, İran’ın resmi söyleminde de kurduğu ittifaklar “mazlum halkları desteklemek” olarak çerçevelenir ve bu en azından kısmen de doğrudur: İran’ın müttefiklerinin ortak özelliği ABD ve İsrail’le çelişik çıkarlara sahip olmalarıdır. Yani onları İran’la birlikte tutan şey İran’ın dayatıp kurumsallaştırdığı sistematik bir bağımlılık ilişkisinden çok, ABD ve İsrail’e karşı kendi çıkarlarını/haklarını savunma baskısıdır.

(3) Sömürü ve kaynak transferi kriteri açısından oluşan sahne daha da önemlidir. İran, nüfuz kurduğu bu coğrafyalardan merkezine bir zenginlik mi taşıyor? Tam tersine. Bugün İran içindeki muhalefetin en büyük argümanı, milli bütçenin önemli bir kısmının dışarıya aktarılması. İran ekonomik olarak bu ilişkiden zararlı çıkmaktadır. Ne kayda değer bir “beyin göçü” alabilmekte, ne de o ülkelerin kaynaklarını sömürüp kendi halkını refaha ulaştırabilmektedir. Eline geçenler temelde, Filistin davasından gelen ve kamu diplomasisinde kullanmaya elverişli kısmi itibar ile bugün kopan savaşı bir süreliğine kendi ülkesinin dışında tutabilme kabiliyeti olmuştur. Dolayısıyla, bu “alışverişin” doğasına bakıldığı zaman ortada kasten dizayn edilmiş sistematik bir orantısız yararlanma ya da sömürü mekanizması görmek hiç kolay değildir. Sahne, emperyalist bir entitenin güç aracılığıyla kurduğu bağımlılık ilişkilerine dayanarak etrafına topladığı çevre yapıları onların menfaatleri aleyhine ve kendi çıkarları için şekillendirmesinden ziyade; ABD, İsrail ve müttefiklerinin saldırganlığına karşı kendini savunmak zorunda kalan bölgesel güçlerin orantısız faydalandırmalara dayanmayan bir işbirliği görünümündedir.

Sonuç: İndirgemeye Dayanan Sahte Eşitliğin Hatası

Kısacası İran’ın bölgedeki varlığını “emperyalizm” olarak çerçevelemek, kavramın ima ettiği “kırılması maliyetlendirilmiş bağımlılık ilişkisi” ve “gücün sert ya da yumuşak formlarıyla dizayn edilip sürdürülen sistematik orantısız faydalanma” unsurlarını göz ardı etmek olur. “Emperyalizm” kavramını her devlet ve yapının icra ettiği sıradan nüfuz ve etki alanı genişletmeye indirgeyerek anlamsızlaştırır. Böylece, tüm yeryüzünü sömüren bir aktör olarak ABD’nin istisnai pozisyonunu da sıradanlaştırarak meşrulaştırır. Zira İran gibi yapılar dahi emperyalistse artık ABD emperyalizminden şikâyet etmek eskisi kadar anlamlı değildir.

Elbette İran’ın politikaları şu anda burada zikretmeye gerek olmayan ciddi kusur ve hatalarla malul. Bu hatalardan bazılarının derin haksızlıklar teşkil ettiğini düşünmek de anlaşılır. Bunlar kuşkusuz tartışılabilir. Ama tüm bunlara rağmen emperyalizm başka bir kategoridir. Şu anda küresel emperyalist hegemonya Batı Asya’da halkların tepesine kâbus gibi çökmüş, bölge halkları da canını dişine takarak bu korkunç gaddarlığa karşı kahramanca dövüşürken yaşanan şeyi “iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesi” olarak çerçevelemek kasten yapılıyorsa ağır bir ahlaksızlık, sehven yapılıyorsa fahiş bir hata olacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Direniş Öğretisi: Ramazan ve Aç Kalma Korkusu – Ahmet Orhan

Yayınlanma:

-

“Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para, aynı para! Bu ülkeyi vâr edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin direnişinde bu sözleri sarf ettiğinde aslında bir sendika konuşmasından fazlasını yapıyor, koca bir sistemi ifşa ediyordu. Sırma Halı işçileri aylardır süren düzensiz ödemelere ve gasp edilen haklarına karşı ses yükselttikleri için karşılarında patronu değil, devleti buldular. Mehmet Türkmen de bu onurlu mücadelenin yanında durduğu için önce gözaltına alındı, ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Bu bir tesadüf değil; çarpık düzenlerde cezalandırılan çoğu zaman suçun kendisi değil, gösterilen itaatsizliktir. Türkmen’in adliye koridorlarındaki “Sanki her şey prosedüre uygunmuş gibi burada bekletmeyin, bir patron şikâyet ettiğinde direkt cezaevine gönderin!” çıkışı, “Patron şikâyet eder, devlet gereğini yapar!” acı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

DİSK Tekstil’den bir patron ricasıyla kovulduğu söylenen ama geri adım atmayıp BİRTEK-SEN’i kuran Türkmen’in şahsında, emeğin mücadelesini selamlarken asıl meselenin kalbine, yani Ramazan vurgusuna dönmek gerekiyor. Yoksul sofralarında verilen pozlar ve o sofraları kuranların aynı zamanda o yoksulluğun faili olması üzerinde durmamız gereken bir çelişkidir. Bir ay boyunca kulaklarımızda çınlayan sabır, şükür ve kanaat sözleri, ülkenin gerçeğiyle yan yana geldiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor ve kirli bir manipülasyona dönüşüyor çünkü bu memlekette yoksulluk bir kader değil; emeği ucuzlatanların, işçiyi güvencesizliğe mahkûm edenlerin ve “Piyasa böyle!” diyerek bu sömürüyü meşrulaştıranların bilinçli tercihidir.

Allah’ın emri olan oruç; açlığı hatırlatması ve paylaşmayı esas alması gerekirken ne yazık ki popüler kültürün ve egemenlerin elinde içi boşaltılmış bir vitrin malzemesine dönüştürüldü. Tam burada, Sakarya’daki üniversite yıllarımdan zihnimde kalan bir basın açıklaması cümlesini hatırlıyorum. O zamanlar belki tam kavrayamamıştım ama bugün çok daha anlamlı geliyor: “İnsanı günaha ve boyun eğmeye iten asıl sebep “Aç kalırsam yok olurum!” zannıdır. Ramazan ise bu zannı yıkan; açlığın öldürmediğini, aksine iradeyle birleştiğinde insanı özgürleştirdiğini öğreten aydır.”

Burada meseleyi biraz açmak gerekiyor: Oruç tutarken akşam yemek yiyeceğimizi elbette biliriz ancak oruç, insanın en temel hayatta kalma dürtüsü olan açlığa karşı bir “Hayır!” diyebilme antrenmanıdır. Bu bir “yoksulluk ve baskı tatbikatı”dır. Sistem bizi her zaman “Aç kalırsın!” diyerek susturur, sömürür ve sıraya sokar. Oruç tutan insan, en zayıf ânında bile bu temel korkuya iradesiyle hükmedebildiğini gördüğünde, zalimin elindeki o korku büyüsü bozulur. İnsan anlar ki aç kalsa da ölmez ama boyun eğerse onuru ölür.

On yılı aşkın süredir çalışıyorum. İşim gereği birçok fabrikada yüzlerce kişi ile temas hâlindeyim. Hem kendi iş serüvenimde hem de o işçilerin gözlerinde hep aynı o sinsi gölgeyi gördüm. Fabrika koridorlarında duyduğum o sessiz kabullenişlerin, yutkunulan haksızlıkların arkasında sürekli o gençlik yıllarımdaki basın açıklamasında duyduğum kadim gerçek yatıyordu sanki: Aç kalma korkusu! Bu korku, sadece bir geçim kaygısı değil; insanın onurunu ve hakikatini baskılayan, onu sisteme yani günaha râm eden görünmez bir pranga gibiydi.

Oysa Ramazan, tam da bu noktada bir devrimci imkân sunar. Tuttuğumuz oruç, aç kalma korkusunun mutlak olmadığını bizzat bedenimize öğretir. Gün boyu aç kalırız ama yıkılmayız; akşam olup o sofra kurulduğunda fark ederiz ki bizi esir alan o korku aslında o kadar da büyük değildir. Bu farkındalık, sömürü düzeninin en güçlü dayanağını, yani “aç bırakma tehdidini” etkisiz hâle getirir. Aç kalmaktan korkmayan insan, kolay kolay boyun eğmez. Bu yönüyle Ramazan, bir özgürleşme pratiğidir.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Ramazan’ın rûhunu taşıyanlar, binlerce işçiye gösterişli iftarlar veren, erzak dağıtan hayırsever görünümlü patronlar değildir. Ramazan’ın hakikati; o işçinin emeğinin karşılığını tam alması, çocuklarının rızkı için boyun bükmemesi ve hak ettiği bir iftar sofrasıyla onuruyla buluşması için mücadele edenlerin, korkuyu yenenlerin yanındadır.

Gaziantep’te Sırma Halı işçileri “Millet aç kalmaktan korkuyor ama bizim canımıza tak etti!” diyerek direnen işçiler, işte bu pratikten besleniyorlar.

Bugün İran halkının emperyalist kuşatmaya rağmen geri adım atmayan kolektif tutumu da aynı hakikate işaret ediyor: Bir halk “Aç kalırsın!” tehdidine eyvallah demiyorsa, o düzenin en temel mekanizması çökmüş demektir.

Ramazan’ın özü sofralarda değil, korkunun kırıldığı yerdedir. Mehmet Türkmenler ve direnen işçiler sadece hak aramıyor, bu sömürü düzeninin en büyük silahı olan korkunun hükmünü ortadan kaldırıyorlar.

Bu bayram; fabrikalarda sömürüye karşı duran emekçilerle, emperyalist saldırılar altında izzetiyle direnen halkların kardeşlik bayramıdır. “Aç kalırsın!” diyen zalime boyun eğmeyenlerin, rızkını sadece Allah’tan bilenlerin ve umudu direnişle büyütenlerin bayramı mübarek olsun. Selam olsun korkuyu yenenlere!

Makaleyi sesli dinlemek için tıklayınız.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x