Connect with us

Yazılar

ABD’nin Hizbullah’ı Silahsızlandırma Baskısı Lübnan’ı Uçurumun Kenarına Sürüklüyor – Paul Khalifeh

Yayınlanma:

-

“Washington, hareketin ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrar etmeye devam ediyor; bu, iç savaşı tetikleyebilecek bir hamledir.”

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından talep edilen Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması meselesi, bir yılı aşkın süredir Lübnan siyasi hayatının temel meselesi olmuştur.

Ancak Ocak ayının başından bu yana gerilim keskin bir şekilde tırmandı; bu durum, Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile Hizbullah arasındaki bir kırılmayı gözler önüne sermiştir. Aoun, hareketin silahları gibi son derece hassas bir konuda daha önce sürdürdüğü temkinli ve dengeli tutumdan belirgin bir şekilde uzaklaşarak Hizbullah’a yönelik söylemini sertleştirmiştir.

Lübnan makamları resmi olarak, Hizbullah’ın artık Litani nehri ile sınır bölgesi arasında herhangi bir askerî varlık sürdürmediğini belirtmiştir fakat hem ABD hem de İsrail bunu yetersiz görmekte ve hareketin tüm ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrarcı olmaktadır.

Perşembe günü, Lübnan Genelkurmay Başkanı Rodolphe Haykal ile yaptığı fırtınalı görüşmenin ardından, İsrail’in sadık bir destekçisi olan ve bir keresinde Lübnanlı sivillerin öldürülmesinin “gerekli bir zayiat” olduğunu savunan ABD’li cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, Lübnan ordusunun “güvenilir bir ortak olmadığını” iddia etti.

Gerilimin Tırmanışı ve Lübnan Ordusunun Konumu

Graham’ın tutumu, ABD siyasi yapılanmasının belirli kesimleri içinde etkili olan bir görüşü yansıtsa da Lübnan ordusuyla ilişkiler konusundaki kararlar münferit çıkışlar yapan senatörler tarafından değil, Pentagon tarafından alınmaktadır.

İsrail, Hizbullah ile 66 gün süren savaşı sona erdiren Kasım 2024 ateşkes anlaşmasına hiçbir zaman tam anlamıyla uymadı. O tarihten bu yana yüzlerce hava saldırısı ve düzinelerce kara baskını düzenleyerek evleri ve diğer başka yapıları yerle bir etti. Bu saldırılarda yaklaşık 400 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.

2 Şubat’ta İsrail uçakları ve insansız hava araçları, Güney Lübnan’ın çeşitli bölgelerindeki sivil yerleşimleri hedef alarak Kfar Tebnit ve Aïn Qana köylerinde onlarca konutu yerle bir etti.

Artan Gerilim

11 Ocak’ta Hizbullah’a açıkça muhalif bir gazeteciyle yaptığı televizyon röportajında Aoun, örgütün silahlarını “Lübnan üzerinde bir yük” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümünde konuşan Aoun, Hizbullah’ın silahlanmasını haklı çıkaran koşulların “artık mevcut olmadığını” belirterek bunun yerine “sağduyu ve devlet egemenliği” çağrısında bulundu.

Bir hafta sonra Cumhurbaşkanı, Lübnan’daki yabancı diplomatlara yaptığı açıklamalarda tutumunu daha da pekiştirdi. Lübnan ordusunun, “provokasyonlara, devam eden saldırganlığa ve karalama kampanyalarına rağmen doğası veya aidiyeti ne olursa olsun, geniş alanları tüm yasa dışı silahlardan temizlemek” için kapsamlı operasyonlar yürüttüğünü belirtti ve sözlerine şunları ekledi: “Görev süremin ikinci yılında da bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz, böylece tüm ülke toprakları devletin münhasır otoritesi altına girecek.”

Bu açıklamalar, Aoun’un görevdeki ilk yılında benimsediği daha ölçülü tondan net bir kopuşu temsil ediyor. Aoun daha önce, silahsızlanma konusundaki ilerlemeyi defalarca İsrail’in Güney Lübnan’da işgal ettiği beş noktadan çekilmesine ve Lübnan egemenliğine yönelik ihlâllerin sona ermesine bağlamıştı.

Aoun, daha önce İsrail’i, Lübnan ordusunun güneyde konuşlanmasını engellemekle suçlamış ve 5 Eylül’de kabine tarafından resmen kabul edilen silahsızlanma plânını askıya almakla tehdit etmişti. Bu tutumun Washington’da yarattığı hayal kırıklığının o kadar yüksek olduğu bildiriliyor ki Genelkurmay Başkanı Haykal’ın Eylül sonu için plânlanan ziyareti ABD’li yetkililer tarafından âniden iptal edildi.

Amerikan Vesayeti

Aoun’un son dönemdeki üslûp değişikliği, bardağı taşıran son damla oldu. 16 Ocak’ta Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, dışişleri bakanına yönelik çok sert bir eleştiride bulunarak görevden alınması çağrısında bulundu.

Kasım, “Amerikan vesayetine boyun eğen ve İsrail saldırganlığını teşvik eden” siyasi partileri ve yetkilileri kınadı. Ayrıca, Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Raggi’yi “İsrail’in tutumuyla aynı hizada olmakla ve Lübnan’ı iç savaşa sürüklemeye çalışmakla” suçladı.

Kasım, açıklamalarına şu uyarıyla sürdürdü: “Lübnan’ın istikrarını ve ülkenin temel bir bileşeni olan Direniş’i sarsmak herkesi etkileyecektir. Hiç kimse bunun dışında kalamaz.”

Bu gerginlik hızla sosyal medyaya sıçradı ve farklı kampların destekçileri arasında sert tartışmalar patlak verdi. Tanınmış bir gazetecinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla savcılığa çağrılmasıyla tansiyon daha da yükseldi.

Siyasi tırmanış, Haykal’ın Kongre üyeleri ve Pentagon yetkilileriyle görüşmek üzere Washington’a yapacağı ziyaretten sadece birkaç gün önce gerçekleşti. Bu gezi, Lübnan ordusunun Şubat ortasında açıklaması beklenen Hizbullah’ın silahsızlandırılması plânının ikinci aşamasıyla aynı döneme denk geldi. Sayda’nın kuzeyindeki Litani ve Evvali nehirleri arasındaki bölgeyi kapsayan bu plân, beş aşamadan oluşsa da henüz bir takvim belirlenmiş değil.

General Haykal’ın Washington ziyareti, Cumhuriyetçi senatör Graham ile yaşanan gergin diyaloğun gölgesinde kaldı. Gerilim, Haykal’ın ABD’li senatörün sorusu üzerine Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyi reddetmesiyle tırmandı. Görüşmeden kısa bir süre sonra Graham, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımlamayı reddettiği için Haykal ile olan “çok kısa görüşmeyi” sonlandırdığını yazdı. Graham, “Lübnan ordusunu güvenilir bir ortak olarak görmüyorum!” ifadesini kullandı.

Bilgi sahibi kaynaklara göre görüşme sadece beş dakika sürdü. Ordu komutanı herhangi bir kamuoyu açıklaması yapmadan ayrıldı. Graham’ın tutumu, siyasi yelpazenin her kesiminden siyasetçiler ve yorumcular tarafından geniş çapta kınansa da aralarında Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisinin de bulunduğu bazı aktörler tarafından memnuniyetle karşılandı.

Lübnan hükümet kaynakları Middle East Eye‘a yaptığı açıklamada, “ziyaret programının plânlandığı gibi ilerlediğini” ve “General Haykal ile Amerikalı mevkidaşı Genelkurmay Başkanı Dan Caine arasında verimli bir görüşme gerçekleştiğini” belirtti.

Kırılma Noktası

Tüm bu kargaşanın ortasında, Hizbullah yetkilileri kapalı kapılar ardında Aoun’un bu tavır değişikliğine şaşırmadıklarını belirtiyor. İsminin açıklanmaması koşuluyla Middle East Eye‘a konuşan üst düzey bir parti yetkilisi, “Cumhurbaşkanı, dayanabileceği baskının sınırlarına ulaştı.” dedi. Yetkili ayrıca, “Zaten yetersiz olan manevra alanı daha da daraldı ve Amerikalılar hızlı sonuçlar talep ediyor.” diye ekledi.

Aoun’a yakın eski bir bakan ise durumu “iğrenç bir şantaj” olarak nitelendirdi.

MEE’ye konuşan eski bakan, “Ya Hizbullah’ın silahsızlandırılması İsrail’den hiçbir taviz alınmadan devam edecek ya da orduya yapılan askerî yardım askıya alınacak ve uluslararası mâlî destek dondurulmuş olarak kalacak.” dedi.

Milletvekili Cemil el-Seyyid’in de aralarında bulunduğu Hizbullah’a yakın bazı isimler, Cumhurbaşkanını “geri dönülemez bir şekilde Amerikalıların kucağına itmemek” için söylemlerin yumuşatılması çağrısında bulundu.

Seyyid, 23 Ocak’ta X üzerinden yaptığı paylaşımda, Aoun’un göreve geldiğinden bu yana Güney’deki direnişe karşı -ne tarafsız, ne destekleyici, ne de düşmanca- nesnel bir duruş sergilemeye çalıştığını belirtti. Paylaşımını bir itidal çağrısıyla bitiren Seyyid, “Aoun’un açıklamalarının yol açtığı bu derin manevî ve maddî yaraya rağmen ülke menfaatleri, bunun üstesinden gelmemizi gerektiriyor.” dedi.

Hizbullah’ın devlet içinde geride kalan müttefiklerinden biri olan Meclis Başkanı Nebih Berri de tansiyonu düşürmek için devreye girdi. Diyalog kanallarını yeniden açmak amacıyla 23 Ocak’ta Aoun ile görüştü.

Bu yumuşama çabaları başarılı olmuş gibi görünüyor. 4 Şubat’ta Aoun, Hizbullah parlamento bloku başkanı Muhammed Raad’ı kabul etti. Raad, görüşmenin ardından Aoun’un televizyon mülâkatında kullandığı kelimelerin aynısını kullanarak “diyalog ve sağduyu” çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Hizbullah liderliğinin benimsediği bu uzlaşmacı yaklaşım parti içinde oybirliğiyle desteklenmiyor. Hizbullah’ın en yüksek karar alma organı olan Şûra Konseyi, geçtiğimiz günlerde İrtibat ve Koordinasyon Birimi’nin eski başkanı Vefik Safa’nın istifasını kabul etti. Bu birim; iç koordinasyon, Lübnan’daki siyasi güçlerle ilişkiler, devlet makamları ve güvenlik birimleriyle iletişimden sorumlu.

Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yakın çalışma arkadaşı olan Safa, siyasî ve askerî tavizlere daha az sıcak bakan “sertlik yanlısı” akımın temsilcisi olarak görülüyordu. Hizbullah içindeki tartışmaların, partinin önümüzdeki dönemde izleyeceği yolu henüz kesin olarak belirlemediği açıkça görülüyor.

*Paul Khalifeh: Lübnanlı gazeteci, yabancı basın muhabiri ve Beyrut’taki üniversitelerde öğretim görevlisidir.

Kaynak: middleeasteye.net

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x