Connect with us

Yazılar

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Sinan Ruhullah Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşun emareleri olmadı. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralamasının böyle bir izahı mevcuttu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız!” pazarlığını kabul ettirmişti. Bu ticarette kendi üzerine düşeni de hakkıyla yerine getirdiğini söylemeden geçmeyelim.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi “Mücadele”

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği gibi anlaşılıyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil, bizimle çalışmalısınız!

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligâhı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x