Connect with us

Yazılar

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Videolar

NATO Zirvesine Karşı Eylemler Sürüyor: NATO’nun Yanında Durmak Haramdır!

Yayınlanma:

-

Ankara’da 36.sı yapılması plânlanan NATO zirvesine ve zirve nedeniyle Ankara’ya geleceği söylenen Trump’a karşı protestolar devam ediyor.

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği de 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan bu organizasyona karşı sürdürdükleri nöbet eylemlerini Üsküdar Marmaray önünde 24 Haziran 2026 çarşamba günü tertip ettikleri yeni bir eylemle devam ettirdiler. Eylemde, Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması, NATO zirvesinin iptal edilmesi talep edildi ve Kürecik Radarının ve İncirlik üssünün kapatılması istendi.

Eylemde okunan açıklamada NATO zirvesi öncesi yapılan gözaltı ve tutuklamalara değinildi ve şu sözlere yer verildi:

“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan 36. NATO Zirvesi öncesinde dün sabah erken saatlerde çok sayıda eve baskın düzenlendi.

Ankara Valiliğinin zirve kapsamında aldığı yasak kararlarının ardından yapılan operasyonlarda NATO protestoları örgütleyeceği düşünülen 200’den fazla kişi gözaltına alındı.

Açıkça ifade etmek gerekir ki bu baskınlar, NATO’ya dikensiz bir gül bahçesi sağlama operasyonudur!

İnsanlığa ölüm, yıkım ve savaş dışında hiçbir şey vaat etmeyen NATO’ya karşı çıkanları susturmak istiyorlar. Efendilerine tek bir ses dahî yükselmesin diye ve halkların katillerini kırmızı halılarla karşılayıp rahatça ağırlayabilmek için baskı ve gözaltılarla ön almaya çalışıyorlar!

Ancak bilmeleri gereken bir şey var: Gözaltılarla, baskılar ve operasyonlarla NATO karşıtı mücadeleyi durduramayacaklar. Mazlum ve mustazaf halkların kanı üzerinden kurulan savaş politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. NATO’ya da onun işbirlikçilerine geçit vermeyeceğiz!

Birtakım vehim ve kaygılarla ABD’nin, NATO’nun yanında durmak dînen merdûddur, haramdır!”

Eylem boyunca, “Bu zirve yapılmayacak/ TRUMP-NATO defolacak/ ABD NATO üsleri/ Hemen şimdi kapanacak, NATO’nun Savaş Üssü Olmayacağız, Katil NATO-Katil Trump, NATO’nun Askeri Olmayacağız, NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, NATO’yu Parçala NATO’dan Hemen Çık, NATO İşgal Örgütüdür, Katil NATO Beykoz’dan Defol, Katil Trump Türkiye’den Defol, Katil NATO Türkiye’den Defol, NATO Zirvesi İhanettir, Anadolu NATO’ya Mezar Olacak!”” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Eylemin video kaydı, linkten takip edilebilir.

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Yazılar

Ümmet Yanarken Su Kuyusu Açmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk Gazze’de enkaz altında can verirken, bir başka çocuk Yemen’de açlıktan ölürken, Lübnan bombalarla sarsılırken, İran yeni saldırıların hedefi hâline gelirken ve Filistin her gün biraz daha haritadan silinmeye çalışılırken İslam dünyasında milyonlarca insanın önüne hâlâ aynı görüntüler düşüyor:

Afrika’da açılan bir su kuyusunun başında gülümseyen çocuklar.

Kurban eti dağıtımında çekilmiş fotoğraflar.

Yetim sponsorluğu kampanyaları.

Ramazan kumanyaları.

Elbette bunlar kötülük değildir.

Elbette susuz bir insana su vermek, aç bir insanı doyurmak, bir yetimin başını okşamak küçümsenecek işler değildir.

Bununla birlikte bugün sormamız gereken soru şudur:

Ümmetin evi yanarken yalnızca yangından kaçanlara su dağıtmak yeterli midir?

Daha da önemlisi; yangını çıkaranları görmezden gelerek yapılan yardım faaliyetleri, Kur’an’ın kastettiği anlamda gerçekten “salih amel” sayılır mı?

Kur’an’da salih amel, yalnızca bireysel hayır faaliyetlerini ifade eden bir kavram değildir.

Salih amel, hakikatle uyumlu eylemdir.

Adaleti ayakta tutan tavırdır.

Bozulmuş olanı ıslah etme çabasıdır.

Kur’an’ın dilinde salah; fesadın karşıtıdır.

Yani salih amel, yalnızca aç bir insanı doyurmak değil; açlık üreten düzenle de mücadele etmektir.

Yalnızca mazlumun gözyaşını silmek değil; o gözyaşlarını akıtan mekanizmaya da itiraz etmektir.

Ne var ki günümüz Müslüman toplumlarında salih amel kavramı giderek daraldı.

Adalet mücadelesi geri çekildi.

Siyasî sorumluluk unutuldu.

Toplumsal dönüşüm fikri zayıfladı.

Geride daha çok bireysel sevap anlayışı kaldı.

Böylece salih amel, çoğu zaman düzenle çatışmayan bir iyilik pratiğine dönüştü.

Hâlbuki Kur’an’ın istediği insan; yalnızca iyi insan değil, adil insandı.

 

MEKKE’NİN “TEVHİD”İ, SİYASÎYDİ

Hz. Muhammed’in Mekke’deki mücadelesi yalnızca putlara karşı verilmiş metafizik bir savaş değildi.

Çünkü Kureyş’in putları taş parçalarından ibaret değildi.

Onlar aynı zamanda ekonomik çıkarların, sınıfsal tahakkümün ve siyasi egemenliğin sembolleriydi.

Tevhid çağrısı bu yüzden yalnızca inanç sistemine değil, iktidar sistemine de meydan okuyordu.

Bilal’in özgürlüğü ile tevhid arasında ilişki vardı.

Yoksulların hakları ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kölelerin insan sayılması ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kur’an’ın ilk muhatapları bunu çok iyi anlamıştı.

Bu yüzden Müslümanlara işkence yapanlar, onların namaz kılmalarından değil; mevcut düzeni sorgulamalarından korkuyorlardı.

Bugün ise tevhid, çoğu zaman siyasetten, adaletten ve toplumsal mücadeleden soyutlanmış bir inanç alanına hapsediliyor.

Afrika’da bir köye su kuyusu açmak güzeldir.

Fakat aynı anda Gazze’de susuz bırakılan milyonlar için esaslı bir söz söylememek nasıl açıklanabilir?

Bir çocuğa su vermek sevaptır.

Peki o çocuğu bombalayan düzen karşısında susmak nedir?

Bir yetime sahip çıkmak fazilettir.

Peki, yetimler üreten savaş düzenine karşı sessizlik neyin göstergesidir?

Belki de çağımızın en büyük ahlâkî çelişkisi burada ortaya çıkıyor.

Yaraları sarmaya razıyız lâkin yaraları açan eli durdurmaya, gerektiğinde o eli kırmaya yanaşmıyoruz.

Öyle ya, ilki daha güvenli!

İkincisi ise bedel istiyor.

Bugün yardım faaliyetleri vicdanı harekete geçirmekten çok vicdanı sakinleştiren bir işleve dönüşebiliyor.

Bir bağış yapılıyor.

Bir kampanyaya katılınıyor.

Bir kurban hissesi satın alınıyor.

Sonra insan kendisini görevini yapmış hissediyor.

O sırada Gazze’de insanlar açlıktan ölürken, uluslararası sistem katliamı meşrulaştırırken, Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı sessiz kalmayı tercih ediyor.

Vicdan rahatlıyorfakat zulüm devam ediyor.

Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” eleştirisinden öğrendiğimiz bir şey var

Din, insanı zulme karşı ayağa kaldıran bir bilinç olmalıyken bazen de onu mevcut düzene uyumlu hâle getiren bir teselli mekanizmasına dönüşebilmektedir!

Sorulması gereken soru şudur:

Bizim hayır anlayışımız hangi tarafta duruyor?

Bir toplum, düşünce üretmeyi bıraktığında, iradesini kaybettiğinde ve sorunların köküne inmeyi terk ettiğinde; dış müdahalelere açık hâle gelir.

Bugün İslam dünyasının önemli bir kısmı tam da böyle bir tablo yaşamaktadır.

Katliamları durduracak güç üretemeyen ama kurban kampanyalarını büyütebilen toplumlar ortaya çıkmıştır.

Adalet hareketleri kuramayan, direniş hareketlerine destek olamayan ama yardım organizasyonları kurabilen yapılar çoğalmıştır.

Elbette yardım gereklidir ancak yardımın kendisi bir medeniyet projesi değildir.

Bir medeniyet; yalnızca mağdurları besleyerek değil, mağduriyet üreten yapıları yıkarak, dönüştürerek inşa edilir.

Gazze aynasında herkes kendisini görmektedir:

  • Yönetimler kendi korkularını,
  • Aydınlar kendi suskunluklarını,
  • STK’lar kendi sınırlarını,
  • Müslüman halklar ise kendi çaresizliklerini!

Gazzeli bir babaya gıda ulaştıran görevliye şöyle soruyor “Evlat, bize gıda getiriyorsunuz. İyi de bizi bu hâle getiren işgalciye petrol, silah, patlayıcı götürüyorsunuz!”

“Yaralarımı sarmaya geliyorsunuz. Peki, beni sürekli yaralayan sistemi durdurmak için ne yapıyorsunuz? Bu sistemi besleyen yönetimlerinize neden karşı çıkmıyorsunuz?”

Bu soru yalnızca Gazze’nin değil; Yemen’in, Lübnan’ın, İran’ın, Filistin’in ve bütün mazlum coğrafyaların sorusudur.

 

SALİH AMELİN YENİDEN KEŞFİ

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:

Kur’an’ın mü’mini, yalnızca yardım eden kişi değildir.

Adaleti ayakta tutan kişidir.

Mazlumun yanında duran kişidir.

Zalim karşısında hakikati söyleyen kişidir.

İyilik yapan kişidir.

Aynı zamanda kötülüğün kurumsallaşmasına itiraz eden, kötülükle mücadele eden kişidir.

Kabul etmeli ki zulmün kaynağına dokunmayan iyilik, eksik bir iyiliktir.

Mazlumun yarasını sarmak değerlidir.

O yarayı açan düzenle mücadele etmek, daha büyük bir sorumluluktur.

Bugün ümmetin ihtiyacı, yalnızca daha fazla yardım kampanyası değildir.

Daha fazla bilinçtir.

Daha fazla ahlâkî cesarettir.

Daha fazla adalet talebidir.

Bugün ümmetin ihtiyacı daha fazla su kuyusu değil; kuyuları kurutan düzeni sorgulayacak bir bilinç ve mücadeledir!

Daha fazla kurban eti değil; insanları kurban eden sistemlere karşı ahlâkî ve fiilî bir kıyamdır!

Salih amel, yalnızca yaraları sarmak değil; yaraları açan eli durdurmaktır, gerektiğinde o eli kırmaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Raiyyetten İnsaniyete – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.

Machiavelli’ye göre amaca götüren her yol mubahtır. Siyasetin ilkeleri güç/şiddet ve kurnazlık/’aldatma’dır. Batı toplumu ahlâkîliğin dışlandığı bu tutumun akıl ve merhamet dışı sonuçlarını sömürgeci süreçlerde yaşadıysa da giderek kendi içeresine de sirayet eden vahşi sonuçlarıyla özellikle yirminci yüzyılda yüzleşir.

Bu tür ırksal, sınıfsal, dinsel ya da siyasal bir sabitlenmenin sonuçlarına karşı uyarı, Haşr Sûresi 7. ayetinde yapılmaktadır. Burada, toplumsal imkânların yalnızca belli bir kesim arasında dönüp dolaşan (dûvle) bir güç hâline gelmemesi için bunların dezavantajlı kesimlerle paylaşılması gereği vurgulanır. Ne var ki bu dönüp dolaşma ifadesi zamanla tam da bu sakındırılan duruma sabitlenmeyi ifade eden ve özenilen bir kavram ve kurum (devlet) hâline gelir.  Sakındırılan bu durum, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir oluş ve devinim hâlinde olmasının ketlenmesine karşı giderek dikkatten kaçırılan bir uyarıdır.

Avrupa siyasetinin serencamını inceleyen Michel Foucault ise süreci Atina-Roma geleneği üzerinden anlamaya çalışsa da giderek eksik kalan bir taraf olduğunun farkına vararak araştırmasını genişletir ve bakışını cumhuriyetçi laisizmin sarfı nazar ettiği bir yöne yöneltir: pastoralliğe. Pastoral yönetim, nübüvvet havzasına dayanan bir toplumculuk iken, Atina-Roma geleneği seçkinci bir cumhuriyetçiliğe dayanır. Öyle ki Atina ve Roma’nın da dâhil olduğu Avrupa pagan dinlerinde tapınaklar bile şapel tipindedir ve oralarda toplu ibadet yapılmaz, ibadet bireyseldir. Birlikte yani cemaat olarak ibadet yapma geleneği Hıristiyanlık tarafından Avrupa’ya taşınmıştır ki toplumculuğun kökleri de buraya dayanır. Ekklesia (kilise) zaten toplum/toplanma anlamına gelmektedir.

Atina demokrasisi ve aynı izleğe dayanan Roma cumhuriyeti sadece mülk sahibi olan erkeklerin seçimlere katıldığı ve egemen olduğu bir anlayışa sahipken, pastoral siyasete (topluma) herkes dahildir. İbrahim peygambere dayanan bu anlayış, özünde bir cemaatçiliktir ama o da bir çoban-sürü ilişkisi içerisinde olmakla maluldür. Orada yönetici/yol gösterici (peygamber) toplumun tüm bireylerine aynı ihtimamı gösterir ama bu ilişki biçimi de cemaatsel bir kapalılığın kısıtlılığı içerisindedir. Atina demokrasisini eleştiren Sokrates ise aslında dostluğa dayanan bir eşitlikçiliğin (İyonya’da uygulanmakta olan izonominin) peşindedir ve onun dostları arasında köleler, kadınlar ve işçiler de vardır. Atina demokrasisi Sokrates’i işte bu tutumundan (gençleri baştan çıkardığından, ataların dininden/örfünden uzaklaştırdığından) ötürü idam eder.

Batı siyasallığının bu ırkçı ve sınıfsal tutumunun zamanla, o da belli bir kertenin akabinde ve bazı ayrıksı düşünürler tarafından, bu aksamaları dile getirilmeye çalışılır. Bunları dillendirdiği bir süreçte yalnızlaşan F. Nietzsche de devlet’in yani state’in bireyi bastırıp yerine sürekli şiddet üreten ve ancak bu yolla varlığını sürdürebilen mekanik bir bireyciliği ikame ettiğini söyler. Ona göre devlet ne kadar güçlüyse birey o kadar ölgündür. Benzeri eleştirileri Marx da -ama toplumcu ve eşitlikçi bir yordamla- dile getirir. O ise kapitalist devlete karşı sınıfsız bir toplumculuğu savunur. Frankfurt Okulu düşünürleri Adorno ve Horkheimer’a göre de mevcut devlet yapısı, Atina’dan beri süregelen kapitalist bir tahakkümün küreselleştirilmesidir. Simgesel bir isim olan Odysseus ise ilk kapitalist fetihçidir.

Batı siyaseti kendi geleneği içerisinde cezalandırma (krallık), disiplin ve denetim (panoptikon), biyopolitika (nüfusu dikkate alma ve arzuları yönetme), neoliberalizm (tahakkümün içselleştirilmesi) gibi aşamalardan geçerken, bu ayrıksı uyarılar çok da etkili olmaz. Neoliberal siyasetler bir yandan arzuların önünü açarak insanı serbestleştirirken öte yandan hayatı sıradanlaştırır. Biyopolitika yaşamı politik kurumlarca örgütlerken baskıyı rafineleştirir ve piyasa ekonomisinin ilkelerini yönetime yansıtır. Serbestlikle denetim, iktidarla toplum arasında karşılıklı bir oyun, bir strateji rejimidir. Savaşın oyunlaştırılarak içselleştirildiği bu durumun araçları ideoloji veya ekonomi olabileceği gibi şiddet de olabilir. Toplumun da bir ölçüde katıldığı siyasetin tavrı, doğrudan hükmetmekten giderek yönetime ve hatta yönetişime evrilir. Demokrasi eşitlikçiliği bozulmuş bir yönetimse pastorallik, bireylere ihtimam gösterilen bir cemaattir. Bir siyasal maneviyat arayışı…

Michel Foucault, hayatının ancak son yıllarında pastoralliği incelemeye yöneldiğinden bakışını Avrupa’nın Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ileri götüremez. Kaldı ki İran İslam Devrimine ilgisi bile sert bir tepkiyle karşılanır. Ömrü vefa etse ve İslam kaynaklarına da eğilse Muhammed (as)’in pastoral gelenekteki bu çoban-sürü ilişkisini aşma çabasının da farkına varabilirdi. Gerçi bu çabanın üstü daha Resul’ün ölümünün hemen ardından itibaren örtülmeye ve yerine ataların örfü ikame edilmeye başlanmıştı. Henüz bir kuşak sonrasında şûraya dayanan yönetim ve eşitlikçi bir toplum anlayışı yerini Emevici bir imparatorluğa yani bir tahakküm rejimine bırakır ki yönetsel merkezin örneği Peygamberin çizgisi değil, Bizans ve Sasani saraylarıdır.

Öyle ki Kuran’ın özgün kavramları da güncel çekişmelere araçsallaştırılarak asli anlamlarından uzaklaştırılır. Sözgelimi iki ayrı sûrede zikredilen raina ve unzurna kavramlarının asli anlamları da bu tür çekişmelere araçsallaştırılarak mesele Yahudilerle sürdürülmekte olan güncel polemiklere, cemaatsel çekişmelere indirgenir. Oysa asıl amaç Yahudileri içerisine kapandıkları cemaatsellikten çıkararak diyaloğa açmaktır. Nitekim raina kavramı raiyyet yani çobanlığa, çoban-sürü ilişkisine atıfta bulunurken toplumun bu durumdan çıkış içinse unzurna kavramı, yani nazariyat (düşünümsellik) önerilir. Bütünsel bir okumada amaçlanan anlama ise sadece Hamdi Yazır işaret eder: raiyyetten insaniyete geçiş.

Yani siyasal ve toplumsal ilişkilerde cemaatsel duyarlılık korunulsa da orada kalınmamalı, raiyyetten insaniyete geçilmeli, toplumla birey arasındaki o hassas denge korunmalı, her iki olgu da birbirini hiçe saymadan ve ezmeden oluşumunu sürdürmeli, farklılıklar diyaloğa geçmeli, birlikte düşünülmeli ve birlikte eylemelidir. Zira asıl olan devlet değil, bireylerin teşkil ettiği toplumdur ve gerek toplum gerekse birey baskılanarak karar verme özgürlüğü/özerkliği askıya alınmamalıdır. Karar alma süreçlerinin ise devletsel buyruklarla önü kesilmemeli, uzlaşı tabandan itibaren başlayan istişarelerle sağlanmalıdır.

Hilafet ise özünde siyasi değil insani bir haslet, erdem ve ödevdir. Kendi öncesinden gelen iyiliklerin devralındığı, tüm toplumun katılması gereken temel bir ödevdir: iyiliğin savunulması ve kötülüğün önlenmesi! Ama kutsalcı bir maske altında meşrulaştırılan zorbalık/iktidar, zamanla kendi ilahiyatını da oluşturur. Emevî zorbalığına karşı direnen Hasan b. Sabit, Ömer b. Abdülaziz gibi isimler etkisizleştirilirken hem Emevî hem de Abbasî zorbalığına karşı direnen Ebu Hanife ise zindanda öl(dürül)ür.

Abbasî bürokratı İbnü’l Mukaffa’nın Sasani siyasal genetiğinden taşıdığı dinin ve ulemanın devlete bağlanması çabasına karşı mücadele eden Ebu Hanife, toplumsal özerkliklerin devletleştirilmesine karşı itirazını ölümüne dek sürdürür. Bunlar ise zekât gelirlerinin topluma aitliği ve vergileştirilemeyeceği, eğitim faaliyetlerinin (ilmin) ve fıkhın/hukukun özerkliği ve yargının bağımsızlığıdır. Ulemanın özerkliğini yani içtihat ve düşünce özgürlüğünü savunan Ebu Hanife, ibadetin kişinin kendi ana diliyle, yani bildiği ve düşündüğü dille yapılabileceğini söyler. Dolayısıyla da İslam’a dahil olanlar doğal kültürünü koruyabilecek, verili uygulamada olduğu gibi mevali olarak ikincil bir soy ve sınıf hâline getirilemeyecektir.

Ebu Hanife’nin bireysel özgürlüğü ve toplumsal özerkliği savunan ve baskıcı/mezhepçi/ırkçı devlete karşı koyan bu simgesel tavrı, karşılığını başka bir simgesel isimde bulur: Gazalî. Şii/Fatımî Ezher’e karşı Abbasî devletinin ideolojisinin (Eş’ârîliğin) okutulduğu Nizamiye medreseleri, ulema-devlet ittifakının sağlanmaya çalışıldığı ideolojik bir aygıttır. Şiiliğe karşı Eş’ârî Sünniliğinin savunusu… Dolayısıyla nasıl ki Ebu Hanife özerk âlimliğin sonunu simgeliyorsa Gazalî de bağımlı devlet âlimliğinin başlangıcını simgeler.

Gazalî’nin bu tip bir araçsallaştırılmadan pişmanlık duyduğu ve bir bunalım geçirerek medreseyi terk ettiği söylenir ki sadece biyografisine bir göz atmak bile gerçek sebebin bundan ibaret olmadığını ortaya koyar. Evet, 1096 yılı başında bir bunalım geçirerek Bağdat’ı terk eder ve bir sene sonra “el-Halil’deki Hz. İbrahim’in kabri başında bir daha asla ‘hiçbir yöneticiye gitmemeye, hiçbir yöneticiden para almamaya ve hiçbir yöneticinin devletle ilgili tartışmalarına katılmamaya’ yemin eder.”[1] Ne var ki kırk yaşındaki bu Bağdat’ı terk edişi manevi bir bunalıma mı, Bağdat’ta süregiden bir tedhişten, Melikşah ve Nizamülmülk’ün de katledildiği İsmailî saldırılardan kaçışa mı yoksa iktidar çatışmalarının gerilimine mi dayanır, belli değildir. Nitekim arasının iyi olmadığı Berk Yaruk’un vefatı ve Sencer’in iktidara gelmesiyle 1106 yılında (on yıl sonra) Nişabur’da yeniden ders vermeye başlar.

[1] Frank Griffel, Gazali’nin Felsefi Kelamı, Klasik Y. s. 24, 25.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x