Connect with us

Köşe Yazıları

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x