Connect with us

Köşe Yazıları

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Erdoğan Otoriterliğinin Yapısallığı, Oligarşik Sermaye Düzeni ve Toplumsal Muhalefet – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

1980’lerden itibaren Dünyayı etkisi altına almaya başlayan ve 2000’lerde yalancı baharını yaşayan neoliberal düzen, “2008 Küresel Finans Krizi”nden sonra sürdürülemez oldu. Bazı sosyal bilimciler içinde bulunduğumuz dönemi, “1929 Buhranı”yla başlayıp İkinci Cihan Harbinin kopuşuyla neticelenen “canavarlar zamanı”yla[1] kıyaslayan analojiler kuruyorlar. Bu yorumların yerindeliği bir tarafa, en azından kapitalizmin taşlarının yerinden oynadığı ve küresel istikrarsızlığın dramatik gelişmelere gebe olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir ülkede askerî-endüstriyel kompleksin şahlandırılmasının ulusal düzeydeki sermaye birikim krizlerini aşmak, toplam sanayi üretimini ve istihdamı arttırmak için faydalı bir yol olarak görüldüğü vâkidir. Peki, yaşanan, sermayenin küresel birikim krizi ise ve dolayısıyla egemen sınıf tarafından paylaşılmayı bekleyen toplam pasta eskisi kadar hızlı artmıyor ise? Bu durumda ya üretim teknolojisinde çığır açan bir gelişimin peyda olması beklenir, bu olamıyorsa maalesef askerî-endüstriyel kompleks çarklarının dünya çapında hızlandırılmasına tanık olunur. Bu durum aynı zamanda halk kesimlerinden çalınan refahın, ekonomik kaynakların silahlanmaya aktarılması manasına gelir. Elbette bu vurgunu, mevzubahis kesimlerin rızasını alarak yapabilmek pek de mümkün olmadığından liberal demokratlığın, devletin ideolojik ikna güçlerinin yaldızları dökülürken otoriterliğe doğru bir süzülüş başlar çünkü emeğin toplam refahtan aldığı pay günden güne, kepçe kepçe azalırken buna gösterebilecek reaksiyonları belli ölçüde devletin zor güçlerini kullanarak törpüleme ihtiyacı doğmuştur.

Toplam pastanın yeterince hızlı büyümemesi aynı zamanda uluslararası paylaşım rekabetini de peşinden sürükleyecek, devletler arası ve devletler ile -proto-devlet sayılabilecek- silahlı örgütler arası sürtünmelerin katsayısı ve bundan doğabilecek kıvılcımların ihtimali artacaktır. Yine tüm bu koşullar altında bir kez silahlanma yarışı ve militaristleşme başladı mı, arzın talebi doğurması yani askerî-sanayi komplekslerin savaş istenci maksimize olacaktır. Ünlü Rus öykücü Çehov’dan ilhamla biraz değiştirerek söylersek “Duvarda asılı yeni silahlar varsa hikâyenin ilerleyen kısmında o silahlar patlayabilir.”

2022 NATO(Ukrayna)-Rusya bilek güreşi başladığından beri mevzubahis kızışmaların özellikle Batı Asya’da ve Çin odaklı olarak Pasifikte de frekansının arttığını müşahade edebilmekteyiz. Ayrıca NATO ittifakı kapsamında eşgüdüm arayışının ve ittifakın rolünün Çin, Rusya ve İran tehditlerine karşı yeniden tanımlanması ihtiyacının artışıyla eşzamanlı olarak Çin-Rusya-İran arasındaki askerî yakınlaşma ve teknoloji transferinin de arttığı gözlenmekte, birbirini besleyerek kutuplaşma derinleşmektedir. Sosyal demokrasinin parlayan yıldızları olarak gösterilen İsveç ve Finlandiya dahî NATO ittifakının birer üyesi olarak askerî harcamalarını arttırma sözü vermişler ve -kamusal sağlık hizmetleri dahil- sosyal harcamalarda dramatik kesintilere gitmeye başlamışlardır.[2] Bölgesel gerilimler, çatışmalar, savaşlar ve yükselen cihan harbi ihtimali, hükümetler için politik homojenlik ihtiyacını arttırdığından ve bu gidişata yönelik çatlak seslerin çıkmasına tahammül edilemeyeceğinden otoriter konsolidasyon eğilimleri de güçlenmeye başlamıştır. Özetle günümüzdeki otoriterleşmenin iki başat kaynağı olarak askerî-endüstriyel kompleks kapitalizminin yaygınlaşmasını ve emperyalist savaş politikaları ile buradan neşet eden teyakkuz halini ileri sürebiliriz. Türkiye’de Kürt meselesine dair tartışmalarının üzerine iki seneye yakındır “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemlerinin gölgesinin düşmesini bu minvalde kavramak mümkündür.

Dolayısıyla özellikle 2016 darbe girişimi ve 2017 Anayasa referandumu ile birlikte Türkiye’nin girdiği otoriterleşme rotasının arızi bir durum olmadığının, esas olarak AKP-MHP kadrolarının veya tek başına Erdoğan’ın birtakım keyfe keder tercihlerinden, hoyratlıklarından, iktidarda kalmak için “bütün tuşlara aynı anda basmasından” kaynaklanmadığının, aksine küresel otoriterlik rüzgârlarına dayandığının altını çizmek lüzumludur. Yaklaşık bir yıl evveline kadar NATO-Rusya kapışmasında nispeten dengeli bir rol sergilemeye çalışan Erdoğan iktidarı, özellikle ABD ile Trump-Erdoğan görüşmesi esnasında Vaşington’da yapılan müzakerelerden sonra dümeni Rusya’ya karşı hızlı bir biçimde Batı ittifakına doğru kırmaya başlamıştır. Bu çerçevede Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu ve özellikle İstanbul-Beykoz’da Anadolu Kavağı’nda Ukrayna’ya fiili destek sunmak için kurulması plânlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Türkiye’nin kuzeyindeki savaşta aktif roller üstlenmeye başlayacağının kuvvetli emareleridir.

Üstelik carî otoriterleşme, NATO ittifakının gerekleriyle çelişmemektedir. Çelişmek bir yana Türkiye’den beklenen müttefiklik rolünün dar bir iktidar kliğinin hükümranlığı vasıtasıyla gerçekleşmesi ve buna karşı halk arasında yeşeren tepkilerin -NATO Zirvesi öncesi ve esnasında görüldüğü üzere- yargı ve kolluk marifetiyle zorbalıkla susturulması, ittifakın bölgemizdeki çıkarlarıyla iç içe geçmektedir. Dolayısıyla taze YENİ Parti’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in henüz CHP’nin başında iken Newsweek ve Financial Times’a[3] yazılar yazarak “Otoriter Erdoğan’ı alma, demokrat olan bizleri al!” minvalinde dilenmelerinin Batı nezdinde hiç ama hiçbir karşılığı olmayacaktır. Keza 1949’da 12 kurucu üyesinden birinin Salazar diktası altındaki Portekiz olduğu bilinen NATO’nun bir “demokratik hükümetler ittifakı” olduğu iddiası da en baştan çürüktür.

Erdoğan otoriterleşmesinin bir taşıyıcı sütununun “yerli ve millî” savunma sanayii olduğu kuşku götürmüyor. Damadının şirketi Baykar Teknoloji’den devlet iştirakleri Aselsan’dan Roketsan’dan aşağıya iktidardan beslenen girişimcilere ve oradan en küçük taşeron üreticiye kadar inen geniş bir askerî-endüstriyel kompleks, azametli bir makine olarak işliyor ve Türkiye kapitalizmine, sermayenin birikim krizine can suyu olurken belli ölçüde istihdam olanakları da sağlıyor. Kamu kaynakları silah sanayiine daha yüksek oranlarda aktarılırken emekçilerin refahından ve halihazırdaki kısıtlı sosyal haklarından vedahî evinde yiyip içtiğinden çalınmaması mümkün olmadığından emekçilerin eylemlerine karşı iktidarın sopası da eşzamanlı olarak daha bir beliriyor. 2017’den beri sadece Cumhurbaşkanının kararı ile birçok işçi grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış, grev yapmakta kararlı olan işçilerin üzerine kolluk kuvvetleri salınmıştır. Hatta bizzat Erdoğan 2019 yerel seçim kampanyası esnasında yerli ve millî silah sanayiini bizzat gıdadaki enflasyonun karşısına koyarak “Patatesçilere, domatesçilere sesleniyorum; bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” diyebilmiş, sonraki dönemde de bazı iktidar temsilcileri ve iktidara yakın kalemler tarafından halkın alım gücündeki erime, askeri sanayideki atılımlarla, İHAlarla SİHAlarla yan yana konarak hafifsenmeye çalışılmıştır.

İktidar mekanizması, yürütme gücünün en tepesine göbekten bağlı olan -ve en meşhurları yani öne çıkanları Beşli Çete olarak bilinen- bir sermaye gücü toplamı üzerinde yükselmekte ve bu zemin, farklı ekonomik sektörlerde dur durak bilmeden genişlemeye çalışmaktadır. İktidar tarafından siyasi rasyonalitenin ötesinde korunan ve kollanan bu hormonlu ve de oligarşik sermaye kesimi, emekçilerin en temel haklarını dahî esirgeyebilmekte; emekçiler, hakları için eyleme geçtiklerinde ise karşılarında devletin zor aygıtlarıyla yüzleşmektedirler. Aylarca işçilerine maaş ödemesi dahî yapmayan ve buna rağmen iktidarın kolu kanadı altında hareket edebileceğine güvenen holdingler, mevcut oligarşik sermaye düzeninin birer numunesi olarak tebarüz etmekteler. Bu tür holdinglere her tür kamu kaynağı teşvik, vergi affı, yatırım kolaylığı adı altında peşkeş çekilmekte; ülkenin havası, suyu, toprağı hibe edilmektedir! Örneğin bu holdinglerin biri olan Yıldızlar SSS Holding, son zamanlarda sıklıkla farklı şirketleri altında çalışan emekçilere aylarca maaşlarını vermediği gerekçesiyle gündem olmakta fakat buna rağmen eski bir AKP milletvekili olan holding patronu Sabahattin Yıldız, yeni maden alanlarının peşkeşi ile ödüllendirilebilmektedir.[4]

Tasvir etmeye çalıştığımız militer-otoriter kapitalist devlet, bir makine gibi işlerken özellikle 19 Mart 2025’ten beri bir iktidar değişikliği umudunu taşıyabilecek muhalif siyasi aktörlere ve muhalefet belediyelerine yoğun bir saldırı kampanyası başlatmıştır. İlk aylarda özellikle öğrencilerin ve sol-sosyalist grupların hareketlenmesi ve dönemin CHP yönetimini ittirmesiyle başlayan toplumsal direniş, birkaç ay içerisinde kontrol edemeyeceğini düşündüğü kitlelerden ürken ve sokak eylemlerini parti mitinglerine evrilten aynı yönetimin marifetiyle sönümlenmiştir. Mutlak butlan kararıyla parti teslim edilene kadar Özel-İmamoğlu hattının sergilediği mücadele, yasayı ve yargıyı ezip geçen bir iktidar makinesine karşı merkez siyasetin alışılageldik manevralarının ve hukuki haklılık söyleminin ötesine geçememiştir. Otoriterliğini NATOculukla pekiştiren ve oligarşik sermaye düzenini her geçen gün katmerleyen bir iktidara karşı “Biz daha iyi NATOculuk yaparız!” veya “Biz daha kurallı bir serbest piyasa uygularız!” denerek mücadele edilemeyeceği gibi bunun otoriter kapitalizmin mağduriyetlerini yaşayan halk kesimlerinde hiçbir karşılığı olmayacağı da açıktır.

CHP’nin yargı sopasıyla terbiye edilmesi sonrası kurulan YENİ Parti, muhalif kesimler arasında belli bir heyecan dalgası yaratmışa benziyor. Yine “ilk seçimde gidiciler!” benzeri söylemlerin sıklıkla tedavüle sokulduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz fakat şu sualin cevabı bulanık kalmaya devam ediyor: “Mart 2025’ten beri favori cumhurbaşkanı adayının yarıştan egale edilip hapse atılmasına engel olamayan, seçimle kazandığı birçok belediyesine operasyon yapılıp başkanlarının hapse atılmasına engel olamayan vedahî birinci derece mahkemesinin mutlak butlan kararıyla Türkiye’nin en eski partisinin elinden alınmasına engel olamayan bir siyasal akıl, aynı hoyrat iktidar yöntemlerinin YENİ Parti’ye de yönelmesi durumunda yaklaşık 1,5 senedir yaptığından neyi farklı yapacak da bu kuşatmayı yarabilecektir?” Mesela, Erdoğan karşısında faraza başka bir favori cumhurbaşkanı adayını yarışa sokmaya çalıştığı anda iktidar makinesinin aynı eziciliğiyle sahne alacağını öngörmek için ârif olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla yersiz umuttansa gerçekçi bir kötümserliğe daha fazla alan açmak gerekir. Muhalif kesimler arasındaki yakın vadede, birkaç sene içerisinde seçimle iktidarın değişebileceği yanılsamasının, illüzyonunun parçalanması, duvara toslaması hepimizin hayrına olacaktır. Türkiye’de oy vererek, seçmen kellesi sayarak iktidarın barışçıl değişimi yöntemi bizzat devletin güncel otoriter-militer kapitalist yapılanması tarafından en azından bir süreliğine askıya alınmıştır. Bu realiteyi göz önüne almadan ve halk kitlelerine, sermaye düzenine diz çökmeyen emekçilere, NATO ittifakına karşı çıkan bağımsızlıkçı yurtseverlere, öğrencilerin/gençlerin dönüştürücü dinamizmine yaslanarak sınıf ve sokak siyasetini güçlendirmeden, hayatı kilitlemeye çalışmadan -alışıldık muhalefet pratikleri üzerinde biçerdöver gibi çalışan- Erdoğan oligarşisiyle gerçek bir mücadele verebilmek mümkün değildir. CHP’den YENİ Parti’ye geçen kurmayların, kadroların, belediye başkanlarının ve teşkilatların ne böyle bir kapasitesi ne de böyle bir niyeti vardır. Aynı gün öğlen madenci direnişi ziyaret edip akşam Koç Holding’in 100.yıl kutlamasına katılan Özgür Özel’in pragmatizmi ve sosyal demokrat tandanslı ekonomi politikalarını savunan isimlerin ne Özel CHP’sinde ne de YENİ Parti’de ön saflarda yer alabilmesi menfi çıkarımımıza temel teşkil eden en güncel misallerdir.

Dipnotlar:

[1] İki Cihan harbi arası dönemin ‘Canavarlar zamanı’ ifadesiyle nitelendirilmesi yanlışlıkla Antonio Gramsci’ye atfedilir ancak onun mevzubahis bağlamı kasteden orijinal cümlesi aşağı yukarı şu şekildedir: “Kriz, tam olarak eski dünyanın öldüğü ve yenisinin doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu fetret döneminde çok çeşitli patolojik belirtiler ortaya çıkar.

[2] Finlandiya örneği, “Finland Agrees on Austerity…”

https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-04-22/finland-agrees-on-austerity-as-iran-war-seen-postponing-recovery

“Finlandiya, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını %3,2’ye çıkarmayı plânlıyor.”

https://www.koha.net/tr/bote/finlanda-planifikon-ti-rrise-shpenzimet-e-mbrojtjes-ne-32percent-deri-me-2030

[3] Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”

https://www.newsweek.com/turkeys-democratic-crisis-is-becoming-a-security-crisis-opinion-12015939

Özel, “Erdoğan’s assault on democracy is a threat to Turkey’s allies”

https://www.ft.com/content/f89e648a-a06b-4ae1-9fb0-12d30e00cd6d

[4] Doruk işçisinin alacaklarını ödememişti: Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi.”

https://www.evrensel.net/haber/5981830/doruk-iscisinin-alacaklarini-odememisti-bakanin-artik-ruhsat-yok-dedigi-gun-yenisi-verildi

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Batı Göğünde Beliren Tehdit-III: YZ Tanrısı Bulutta Uyur: Ekonomiden Siyasete Dijital Platformların Yükselişi – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Bu noktada kasırgaya dair yeni bir sahneyi açmak istiyorum. Bundan 13 yıl önce yazdığım Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak kitabında distopik bir dünyaya adım attığımızı söylemiş ve Bülent Somay’dan bir alıntı yapmıştım. O alıntıyı tekrar yapmak istiyorum:

“Var olan egemen düzen –feodal düzen, kapitalist düzen, adını nasıl koyarsak koyalım– hâkim sınıfların bize var olan yapıyı gösterme biçimi, burnumuzun dibine getirip koyarak olur. Biz hipermetrop olduğumuz için odaklayamayız, anlayamayız ne olduğunu. Yani bizden gizlemek istediği şeyi hâkim düzen, çok yakına getirir. Çok yakına getirdiği için de biz onu net olarak anlayamayız.”

Bugün olan şey, tam olarak budur. Bilimkurgu, özellikle de distopya denen ve ütopyanın tam tersi olan –karanlık, baskıcı ve teknoloji yoluyla kurulan hâkimiyet biçimlerini, ultra-totaliter siyasî yapıların tüm toplumsal hayatı denetim altında bulundurduğu düzenleri anlatan– edebiyat ve film türündeki olaylar, öngörüler bugün gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Platform kapitalizmi adı verilen ve çeşitli dijital altyapıların kullanıldığı bu kapitalizm evresinde dünya ekonomisi de katmanlaşarak giderek daha fazla dijitalleşiyor. Bugün ilk trilyoner olmaya aday hatta SpaceX hisseleri sert bir düşüş yaşamasa dünyanın ilk trilyoneri yani dünyanın en zengin kişisi olacak kişi, bir dijital teknoloji yatırımcısı olan Elon Musk. Zaten onu da diğer teknoloji milyarderleri takip ediyor!

2025 yılı itibarıyla dünyanın en değerli şirketleri listesine baktığımızda, tablonun tamamen dijital teknoloji şirketlerinin egemenliğinde olduğunu görüyoruz. Bu, sermayenin ve yatırımcı güveninin nerede toplandığının en net göstergesi.

2025 yılında piyasa değeri sıralamasında ilk 10’da yer alan şirketlerin neredeyse tamamı teknoloji sektöründen. Örneğin yapay zekâ ve yarı iletken alanındaki atılımlarıyla NVIDIA, yaklaşık 5 trilyon dolarlık piyasa değerine ulaşarak zirveye oturdu. Onu sırasıyla Microsoft, Apple, Alphabet (Google) ve Amazon gibi devler takip ediyor.[1]

Bu durum o kadar belirleyici ki “Muhteşem Yedili” olarak adlandırılan Alphabet, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia ve Tesla şirketlerinin toplam piyasa değeri, ABD’nin en önemli borsa endeksi olan S&P 500’ün üçte birini oluşturuyor.[2] Uluslararası Para Fonu (IMF), bu yoğunlaşmanın 1999’daki dot-com balonu döneminden bile daha yüksek olduğunu belirtiyor. Yani, dünya ekonomisinin kalbi olan ABD borsasının sağlığı, bu bir avuç teknoloji şirketine bağlanmış durumda.

Dijital ekonominin etkisi sadece borsayla sınırlı değil. Onun toplam ekonomik üretim (GSYH) içindeki payı da hızla artıyor. Küresel dijital ekonomi, 2026 yılı itibarıyla yaklaşık 28 trilyon dolarlık devasa bir hacme ulaşarak Dünya Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH) %22’sini oluşturmaktadır. Yapay zekâ, bulut bilişim ve dijital platformların ivme kazandırdığı bu alan, geleneksel küresel ekonomiden üç kat daha hızlı büyümekte! Microsoft, Apple, NVIDIA, Alphabet (Google), Amazon ve Meta gibi dev şirketlerin her birinin tek başına piyasa değeri 1 ila 4.7 trilyon dolar arasında değişmektedir. Sadece en büyük 5-6 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri; Almanya, Japonya veya Hindistan gibi dünyanın en büyük millî ekonomilerinin yıllık GSYİH üretimini geride bırakmaktadır. [3]

Sadece 2024 yılında Silikon Vadisi’ndeki girişimler 90 milyar dolar risk sermayesi çekti. Bu rakam, ABD genelindeki toplam yatırımın %57’sine denk geliyor. Yatırım sermayesi, geleceğin nerede kurulacağına dair en açık işareti verir ve bu işaret açıkça teknoloji şirketlerini göstermektedir.

OpenAI’ın önümüzdeki sekiz yıl için yaklaşık 1.4 trilyon dolar tutarında yatırım taahhüdünde bulunması veya Google’ın yapay zekâ altyapısına yılda 90 milyar doların üzerinde yatırım yapması, bu şirketlerin sadece bugünün değil, yarının dünya ekonomisinin de mimarları olacağını gösteriyor.[4]

Dijital şirketler (özellikle “AI Fabrikaları” olarak anılanlar), yalnızca ekonominin en değerli parçaları değil, aynı zamanda onu yönlendiren ana dinamikler hâline geldi. 20. yüzyılda petrole sahip olmak nasıl jeopolitik ve ekonomik gücün belirleyicisiydiyse 21. yüzyılda bu gücün yarı iletkenlere, veri merkezlerine ve yapay zekâ teknolojilerine sahip olan şirketlerin ve ülkelerin elinde toplandığını söylemek abartı olmaz.

Bunun siyasete yansıması da gecikmedi ama bu, büyük oranda Silikon Vadisi sermeyesine dayanan ve küreselci liberalliğin temsilcisi Demokratlara değil de milliyetçi Trump’a nasip oldu. Kuşkusuz onların Trump’ın yemin konuşmasında tesbih boncukları gibi dizilmeleri bu saydığım devlerin akıl hocası hatta gurusu Thiel sayesinde oldu. Trump da onları Çin’in rekabetinden koruyarak ve bu teknolojiyi savaş sanayisinin adeta kalbine yerleştirerek ekonomik olarak destekledi.

 

İlk defa Trump döneminde teknoloji şirketi yöneticileri askerî rütbe de kazandı. Trump; Meta, Palantir, OpenAI ve Thinking Machines Lab yöneticilerini Pentagon bünyesinde ihdas edilen ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri bünyesinde yeni kurulan ve “Yönetici İnovasyon Kolordusu” (Executive Innovation Corps) adı verilen özel bir birliğe atadı. Bu birim, yapay zekâ destekli otonom silahlar üzerinde çalışıyor. Bu isimler, tam zamanlı cephe askeri değiller; yılda en az 120 saat (uzaktan da olabilecek şekilde) orduya danışmanlık yapıyorlar. ABD ordusunun resmî açıklamasına göre amaç, ticarî teknoloji dünyasındaki yapay zekâ ve yazılım kabiliyetlerini, askerî inovasyon hızını artırmak için doğrudan Pentagon’un kalbine entegre etmek.[5]

Bu yöneticilerin çalıştığı şirketlerin (özellikle Palantir ve OpenAI) Pentagon’la hâlihazırda milyonlarca dolarlık askerî yapay zekâ sözleşmeleri bulunuyor. Şirket yöneticilerinin aynı zamanda ordu üniforması taşıması, yeni askerî ihalelere de kapı açmış oluyor.

Mevcut tekno-faşist ve neoliberal elitler, şirketlerin dünyayı yönettiği çoğunluğun bir kısmının gereksiz bulunduğu bir vahşî cangıl arzuluyor. Bunun gerçekleşebilmesinin önünde ise güçlü dirençler var: İran, Çin ve Rusya; bu pürüzsüz nizam için mekânı engebeli hale sokan aktörler. Kuzey Kore, Hindistan, Pakistan vb. başka aktörler de bu ABD merkezli dünyaya meydan okuyorlar. Tüm bunları yola getirecek tek şey ise savaş! Tabii bu savaş, öncekilerden farklı olarak elitler nezdinde fazlalık ve bir tür posa olarak görülenleri hedef alıyor. Yani elitlerin düşlediği pürüzsüz dünya için esas deccal, demokrasi. Biçimsel bile olsa, artık iyice paçavraya dönmüş bile olsa demokrasi, gereksiz bir yük! O yüzden yeni manifesto; empati, çoğulculuk vb. kavramları bir yavaşlatıcı, ayak bağı olarak görüyor. Onlara göre dünyada efendiler ve köleler, güçlüler ve zayıflar var. Zayıflar, ya yok olacak ya da fayda sağlayacak; başka bir şeye gerek yok. Sert güç dedikleri de bu!

İşte bu egemenlik modeli artık şirketokrasi hatta konglemera –yani dev şirket tarzı bir egemenliği, yeryüzü karteli diyeceğimiz bir evreyi– işaret ediyor. Yeryüzü karteli, sınırların olmadığı bir dünyada bir şirketin tüm yeryüzünü ve onun ekonomik kaynaklarını kendi tekeline alması demek.

Bu yazı elbette burada son bulmuyor. Devam edecek iki yazıda Thiel ya da “teknoloji milyarderleri”nin bize nasıl bir dünya sunmak istediklerini anlatmaya devam edeceğim. İşin distopya kısmı da burada zaten.

Dipnotlar: 

[1] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025 (2025 Yılında Piyasa Değerine Göre Dünyanın En Büyük 10 Teknoloji Şirketi) Forbes İndia: https://www.forbesindia.com/article/explainers/top-tech-companies-world-market-cap/95180/1

[2] Faisal İslam, The Contradiction At The Heart Of The Trillion-Dollar AI Race (Trilyon Dolarlık Yapay Zekâ Yarışının Merkezinde Yer Alan Çelişki) BBC: https://www.bbc.com/news/articles/cvgvynlxqdyo

[3] Ertan Barut, Dijital Ekonomi 28 Trilyon Dolara Koşuyor: https://www.dunya.com/kose-yazisi/dijital-ekonomi-28-trilyon-dolara-kosuyor/829640

[4] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025

[5] Tech Executives Commissioned as Senior Army Officers Won’t Recuse Themselves from DoD Business Dealings  (Ordu’da üst düzey subay olarak atanan teknoloji sektörü yöneticileri, Savunma Bakanlığı’nın işlerinden çekilmeyecekler):                                                    https://www.military.com/daily-news/2025/06/27/tech-executives-commissioned-senior-army-officers-wont-recuse-themselves-dod-business-dealings.html

Bir önceki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x