Connect with us

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşa işaret etmedi. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralayabilmesinin izahı buydu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız” pazarlığını kabul ettirmişti.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi Mücadele

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendisini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği olacak.

Tüm bunları beraberce değerlendirdiğimizde Türk dış politikası ve Türkiye – NATO ilişkileri açısından yeni bir eşiği geçtiğimizi söylemek herhalde yanlış olmaz. Sadece Türkiye İsrail’e karşı ittifak içinde gerçek bir rekabete girişmiyor, aynı zamanda ittifakla olan ilişkisini de eski gerilimlerinden ve şaibelerinden arındırarak, ittifak içindeki konumunu yeniden teyit ediyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil bizle çalışmalısınız.

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligahı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki, fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek, Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Yazılar

Erdoğan Otoriterliğinin Yapısallığı, Oligarşik Sermaye Düzeni ve Toplumsal Muhalefet – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

1980’lerden itibaren Dünyayı etkisi altına almaya başlayan ve 2000’lerde yalancı baharını yaşayan neoliberal düzen, “2008 Küresel Finans Krizi”nden sonra sürdürülemez oldu. Bazı sosyal bilimciler içinde bulunduğumuz dönemi, “1929 Buhranı”yla başlayıp İkinci Cihan Harbinin kopuşuyla neticelenen “canavarlar zamanı”yla[1] kıyaslayan analojiler kuruyorlar. Bu yorumların yerindeliği bir tarafa, en azından kapitalizmin taşlarının yerinden oynadığı ve küresel istikrarsızlığın dramatik gelişmelere gebe olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir ülkede askerî-endüstriyel kompleksin şahlandırılmasının ulusal düzeydeki sermaye birikim krizlerini aşmak, toplam sanayi üretimini ve istihdamı arttırmak için faydalı bir yol olarak görüldüğü vâkidir. Peki, yaşanan, sermayenin küresel birikim krizi ise ve dolayısıyla egemen sınıf tarafından paylaşılmayı bekleyen toplam pasta eskisi kadar hızlı artmıyor ise? Bu durumda ya üretim teknolojisinde çığır açan bir gelişimin peyda olması beklenir, bu olamıyorsa maalesef askerî-endüstriyel kompleks çarklarının dünya çapında hızlandırılmasına tanık olunur. Bu durum aynı zamanda halk kesimlerinden çalınan refahın, ekonomik kaynakların silahlanmaya aktarılması manasına gelir. Elbette bu vurgunu, mevzubahis kesimlerin rızasını alarak yapabilmek pek de mümkün olmadığından liberal demokratlığın, devletin ideolojik ikna güçlerinin yaldızları dökülürken otoriterliğe doğru bir süzülüş başlar çünkü emeğin toplam refahtan aldığı pay günden güne, kepçe kepçe azalırken buna gösterebilecek reaksiyonları belli ölçüde devletin zor güçlerini kullanarak törpüleme ihtiyacı doğmuştur.

Toplam pastanın yeterince hızlı büyümemesi aynı zamanda uluslararası paylaşım rekabetini de peşinden sürükleyecek, devletler arası ve devletler ile -proto-devlet sayılabilecek- silahlı örgütler arası sürtünmelerin katsayısı ve bundan doğabilecek kıvılcımların ihtimali artacaktır. Yine tüm bu koşullar altında bir kez silahlanma yarışı ve militaristleşme başladı mı, arzın talebi doğurması yani askerî-sanayi komplekslerin savaş istenci maksimize olacaktır. Ünlü Rus öykücü Çehov’dan ilhamla biraz değiştirerek söylersek “Duvarda asılı yeni silahlar varsa hikâyenin ilerleyen kısmında o silahlar patlayabilir.”

2022 NATO(Ukrayna)-Rusya bilek güreşi başladığından beri mevzubahis kızışmaların özellikle Batı Asya’da ve Çin odaklı olarak Pasifikte de frekansının arttığını müşahade edebilmekteyiz. Ayrıca NATO ittifakı kapsamında eşgüdüm arayışının ve ittifakın rolünün Çin, Rusya ve İran tehditlerine karşı yeniden tanımlanması ihtiyacının artışıyla eşzamanlı olarak Çin-Rusya-İran arasındaki askerî yakınlaşma ve teknoloji transferinin de arttığı gözlenmekte, birbirini besleyerek kutuplaşma derinleşmektedir. Sosyal demokrasinin parlayan yıldızları olarak gösterilen İsveç ve Finlandiya dahî NATO ittifakının birer üyesi olarak askerî harcamalarını arttırma sözü vermişler ve -kamusal sağlık hizmetleri dahil- sosyal harcamalarda dramatik kesintilere gitmeye başlamışlardır.[2] Bölgesel gerilimler, çatışmalar, savaşlar ve yükselen cihan harbi ihtimali, hükümetler için politik homojenlik ihtiyacını arttırdığından ve bu gidişata yönelik çatlak seslerin çıkmasına tahammül edilemeyeceğinden otoriter konsolidasyon eğilimleri de güçlenmeye başlamıştır. Özetle günümüzdeki otoriterleşmenin iki başat kaynağı olarak askerî-endüstriyel kompleks kapitalizminin yaygınlaşmasını ve emperyalist savaş politikaları ile buradan neşet eden teyakkuz halini ileri sürebiliriz. Türkiye’de Kürt meselesine dair tartışmalarının üzerine iki seneye yakındır “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemlerinin gölgesinin düşmesini bu minvalde kavramak mümkündür.

Dolayısıyla özellikle 2016 darbe girişimi ve 2017 Anayasa referandumu ile birlikte Türkiye’nin girdiği otoriterleşme rotasının arızi bir durum olmadığının, esas olarak AKP-MHP kadrolarının veya tek başına Erdoğan’ın birtakım keyfe keder tercihlerinden, hoyratlıklarından, iktidarda kalmak için “bütün tuşlara aynı anda basmasından” kaynaklanmadığının, aksine küresel otoriterlik rüzgârlarına dayandığının altını çizmek lüzumludur. Yaklaşık bir yıl evveline kadar NATO-Rusya kapışmasında nispeten dengeli bir rol sergilemeye çalışan Erdoğan iktidarı, özellikle ABD ile Trump-Erdoğan görüşmesi esnasında Vaşington’da yapılan müzakerelerden sonra dümeni Rusya’ya karşı hızlı bir biçimde Batı ittifakına doğru kırmaya başlamıştır. Bu çerçevede Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu ve özellikle İstanbul-Beykoz’da Anadolu Kavağı’nda Ukrayna’ya fiili destek sunmak için kurulması plânlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Türkiye’nin kuzeyindeki savaşta aktif roller üstlenmeye başlayacağının kuvvetli emareleridir.

Üstelik carî otoriterleşme, NATO ittifakının gerekleriyle çelişmemektedir. Çelişmek bir yana Türkiye’den beklenen müttefiklik rolünün dar bir iktidar kliğinin hükümranlığı vasıtasıyla gerçekleşmesi ve buna karşı halk arasında yeşeren tepkilerin -NATO Zirvesi öncesi ve esnasında görüldüğü üzere- yargı ve kolluk marifetiyle zorbalıkla susturulması, ittifakın bölgemizdeki çıkarlarıyla iç içe geçmektedir. Dolayısıyla taze YENİ Parti’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in henüz CHP’nin başında iken Newsweek ve Financial Times’a[3] yazılar yazarak “Otoriter Erdoğan’ı alma, demokrat olan bizleri al!” minvalinde dilenmelerinin Batı nezdinde hiç ama hiçbir karşılığı olmayacaktır. Keza 1949’da 12 kurucu üyesinden birinin Salazar diktası altındaki Portekiz olduğu bilinen NATO’nun bir “demokratik hükümetler ittifakı” olduğu iddiası da en baştan çürüktür.

Erdoğan otoriterleşmesinin bir taşıyıcı sütununun “yerli ve millî” savunma sanayii olduğu kuşku götürmüyor. Damadının şirketi Baykar Teknoloji’den devlet iştirakleri Aselsan’dan Roketsan’dan aşağıya iktidardan beslenen girişimcilere ve oradan en küçük taşeron üreticiye kadar inen geniş bir askerî-endüstriyel kompleks, azametli bir makine olarak işliyor ve Türkiye kapitalizmine, sermayenin birikim krizine can suyu olurken belli ölçüde istihdam olanakları da sağlıyor. Kamu kaynakları silah sanayiine daha yüksek oranlarda aktarılırken emekçilerin refahından ve halihazırdaki kısıtlı sosyal haklarından vedahî evinde yiyip içtiğinden çalınmaması mümkün olmadığından emekçilerin eylemlerine karşı iktidarın sopası da eşzamanlı olarak daha bir beliriyor. 2017’den beri sadece Cumhurbaşkanının kararı ile birçok işçi grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış, grev yapmakta kararlı olan işçilerin üzerine kolluk kuvvetleri salınmıştır. Hatta bizzat Erdoğan 2019 yerel seçim kampanyası esnasında yerli ve millî silah sanayiini bizzat gıdadaki enflasyonun karşısına koyarak “Patatesçilere, domatesçilere sesleniyorum; bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” diyebilmiş, sonraki dönemde de bazı iktidar temsilcileri ve iktidara yakın kalemler tarafından halkın alım gücündeki erime, askeri sanayideki atılımlarla, İHAlarla SİHAlarla yan yana konarak hafifsenmeye çalışılmıştır.

İktidar mekanizması, yürütme gücünün en tepesine göbekten bağlı olan -ve en meşhurları yani öne çıkanları Beşli Çete olarak bilinen- bir sermaye gücü toplamı üzerinde yükselmekte ve bu zemin, farklı ekonomik sektörlerde dur durak bilmeden genişlemeye çalışmaktadır. İktidar tarafından siyasi rasyonalitenin ötesinde korunan ve kollanan bu hormonlu ve de oligarşik sermaye kesimi, emekçilerin en temel haklarını dahî esirgeyebilmekte; emekçiler, hakları için eyleme geçtiklerinde ise karşılarında devletin zor aygıtlarıyla yüzleşmektedirler. Aylarca işçilerine maaş ödemesi dahî yapmayan ve buna rağmen iktidarın kolu kanadı altında hareket edebileceğine güvenen holdingler, mevcut oligarşik sermaye düzeninin birer numunesi olarak tebarüz etmekteler. Bu tür holdinglere her tür kamu kaynağı teşvik, vergi affı, yatırım kolaylığı adı altında peşkeş çekilmekte; ülkenin havası, suyu, toprağı hibe edilmektedir! Örneğin bu holdinglerin biri olan Yıldızlar SSS Holding, son zamanlarda sıklıkla farklı şirketleri altında çalışan emekçilere aylarca maaşlarını vermediği gerekçesiyle gündem olmakta fakat buna rağmen eski bir AKP milletvekili olan holding patronu Sabahattin Yıldız, yeni maden alanlarının peşkeşi ile ödüllendirilebilmektedir.[4]

Tasvir etmeye çalıştığımız militer-otoriter kapitalist devlet, bir makine gibi işlerken özellikle 19 Mart 2025’ten beri bir iktidar değişikliği umudunu taşıyabilecek muhalif siyasi aktörlere ve muhalefet belediyelerine yoğun bir saldırı kampanyası başlatmıştır. İlk aylarda özellikle öğrencilerin ve sol-sosyalist grupların hareketlenmesi ve dönemin CHP yönetimini ittirmesiyle başlayan toplumsal direniş, birkaç ay içerisinde kontrol edemeyeceğini düşündüğü kitlelerden ürken ve sokak eylemlerini parti mitinglerine evrilten aynı yönetimin marifetiyle sönümlenmiştir. Mutlak butlan kararıyla parti teslim edilene kadar Özel-İmamoğlu hattının sergilediği mücadele, yasayı ve yargıyı ezip geçen bir iktidar makinesine karşı merkez siyasetin alışılageldik manevralarının ve hukuki haklılık söyleminin ötesine geçememiştir. Otoriterliğini NATOculukla pekiştiren ve oligarşik sermaye düzenini her geçen gün katmerleyen bir iktidara karşı “Biz daha iyi NATOculuk yaparız!” veya “Biz daha kurallı bir serbest piyasa uygularız!” denerek mücadele edilemeyeceği gibi bunun otoriter kapitalizmin mağduriyetlerini yaşayan halk kesimlerinde hiçbir karşılığı olmayacağı da açıktır.

CHP’nin yargı sopasıyla terbiye edilmesi sonrası kurulan YENİ Parti, muhalif kesimler arasında belli bir heyecan dalgası yaratmışa benziyor. Yine “ilk seçimde gidiciler!” benzeri söylemlerin sıklıkla tedavüle sokulduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz fakat şu sualin cevabı bulanık kalmaya devam ediyor: “Mart 2025’ten beri favori cumhurbaşkanı adayının yarıştan egale edilip hapse atılmasına engel olamayan, seçimle kazandığı birçok belediyesine operasyon yapılıp başkanlarının hapse atılmasına engel olamayan vedahî birinci derece mahkemesinin mutlak butlan kararıyla Türkiye’nin en eski partisinin elinden alınmasına engel olamayan bir siyasal akıl, aynı hoyrat iktidar yöntemlerinin YENİ Parti’ye de yönelmesi durumunda yaklaşık 1,5 senedir yaptığından neyi farklı yapacak da bu kuşatmayı yarabilecektir?” Mesela, Erdoğan karşısında faraza başka bir favori cumhurbaşkanı adayını yarışa sokmaya çalıştığı anda iktidar makinesinin aynı eziciliğiyle sahne alacağını öngörmek için ârif olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla yersiz umuttansa gerçekçi bir kötümserliğe daha fazla alan açmak gerekir. Muhalif kesimler arasındaki yakın vadede, birkaç sene içerisinde seçimle iktidarın değişebileceği yanılsamasının, illüzyonunun parçalanması, duvara toslaması hepimizin hayrına olacaktır. Türkiye’de oy vererek, seçmen kellesi sayarak iktidarın barışçıl değişimi yöntemi bizzat devletin güncel otoriter-militer kapitalist yapılanması tarafından en azından bir süreliğine askıya alınmıştır. Bu realiteyi göz önüne almadan ve halk kitlelerine, sermaye düzenine diz çökmeyen emekçilere, NATO ittifakına karşı çıkan bağımsızlıkçı yurtseverlere, öğrencilerin/gençlerin dönüştürücü dinamizmine yaslanarak sınıf ve sokak siyasetini güçlendirmeden, hayatı kilitlemeye çalışmadan -alışıldık muhalefet pratikleri üzerinde biçerdöver gibi çalışan- Erdoğan oligarşisiyle gerçek bir mücadele verebilmek mümkün değildir. CHP’den YENİ Parti’ye geçen kurmayların, kadroların, belediye başkanlarının ve teşkilatların ne böyle bir kapasitesi ne de böyle bir niyeti vardır. Aynı gün öğlen madenci direnişi ziyaret edip akşam Koç Holding’in 100.yıl kutlamasına katılan Özgür Özel’in pragmatizmi ve sosyal demokrat tandanslı ekonomi politikalarını savunan isimlerin ne Özel CHP’sinde ne de YENİ Parti’de ön saflarda yer alabilmesi menfi çıkarımımıza temel teşkil eden en güncel misallerdir.

Dipnotlar:

[1] İki Cihan harbi arası dönemin ‘Canavarlar zamanı’ ifadesiyle nitelendirilmesi yanlışlıkla Antonio Gramsci’ye atfedilir ancak onun mevzubahis bağlamı kasteden orijinal cümlesi aşağı yukarı şu şekildedir: “Kriz, tam olarak eski dünyanın öldüğü ve yenisinin doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu fetret döneminde çok çeşitli patolojik belirtiler ortaya çıkar.

[2] Finlandiya örneği, “Finland Agrees on Austerity…”

https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-04-22/finland-agrees-on-austerity-as-iran-war-seen-postponing-recovery

“Finlandiya, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını %3,2’ye çıkarmayı plânlıyor.”

https://www.koha.net/tr/bote/finlanda-planifikon-ti-rrise-shpenzimet-e-mbrojtjes-ne-32percent-deri-me-2030

[3] Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”

https://www.newsweek.com/turkeys-democratic-crisis-is-becoming-a-security-crisis-opinion-12015939

Özel, “Erdoğan’s assault on democracy is a threat to Turkey’s allies”

https://www.ft.com/content/f89e648a-a06b-4ae1-9fb0-12d30e00cd6d

[4] Doruk işçisinin alacaklarını ödememişti: Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi.”

https://www.evrensel.net/haber/5981830/doruk-iscisinin-alacaklarini-odememisti-bakanin-artik-ruhsat-yok-dedigi-gun-yenisi-verildi

Devamını Okuyun

Yazılar

Batı Göğünde Beliren Tehdit-III: YZ Tanrısı Bulutta Uyur: Ekonomiden Siyasete Dijital Platformların Yükselişi – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Bu noktada kasırgaya dair yeni bir sahneyi açmak istiyorum. Bundan 13 yıl önce yazdığım Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak kitabında distopik bir dünyaya adım attığımızı söylemiş ve Bülent Somay’dan bir alıntı yapmıştım. O alıntıyı tekrar yapmak istiyorum:

“Var olan egemen düzen –feodal düzen, kapitalist düzen, adını nasıl koyarsak koyalım– hâkim sınıfların bize var olan yapıyı gösterme biçimi, burnumuzun dibine getirip koyarak olur. Biz hipermetrop olduğumuz için odaklayamayız, anlayamayız ne olduğunu. Yani bizden gizlemek istediği şeyi hâkim düzen, çok yakına getirir. Çok yakına getirdiği için de biz onu net olarak anlayamayız.”

Bugün olan şey, tam olarak budur. Bilimkurgu, özellikle de distopya denen ve ütopyanın tam tersi olan –karanlık, baskıcı ve teknoloji yoluyla kurulan hâkimiyet biçimlerini, ultra-totaliter siyasî yapıların tüm toplumsal hayatı denetim altında bulundurduğu düzenleri anlatan– edebiyat ve film türündeki olaylar, öngörüler bugün gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Platform kapitalizmi adı verilen ve çeşitli dijital altyapıların kullanıldığı bu kapitalizm evresinde dünya ekonomisi de katmanlaşarak giderek daha fazla dijitalleşiyor. Bugün ilk trilyoner olmaya aday hatta SpaceX hisseleri sert bir düşüş yaşamasa dünyanın ilk trilyoneri yani dünyanın en zengin kişisi olacak kişi, bir dijital teknoloji yatırımcısı olan Elon Musk. Zaten onu da diğer teknoloji milyarderleri takip ediyor!

2025 yılı itibarıyla dünyanın en değerli şirketleri listesine baktığımızda, tablonun tamamen dijital teknoloji şirketlerinin egemenliğinde olduğunu görüyoruz. Bu, sermayenin ve yatırımcı güveninin nerede toplandığının en net göstergesi.

2025 yılında piyasa değeri sıralamasında ilk 10’da yer alan şirketlerin neredeyse tamamı teknoloji sektöründen. Örneğin yapay zekâ ve yarı iletken alanındaki atılımlarıyla NVIDIA, yaklaşık 5 trilyon dolarlık piyasa değerine ulaşarak zirveye oturdu. Onu sırasıyla Microsoft, Apple, Alphabet (Google) ve Amazon gibi devler takip ediyor.[1]

Bu durum o kadar belirleyici ki “Muhteşem Yedili” olarak adlandırılan Alphabet, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia ve Tesla şirketlerinin toplam piyasa değeri, ABD’nin en önemli borsa endeksi olan S&P 500’ün üçte birini oluşturuyor.[2] Uluslararası Para Fonu (IMF), bu yoğunlaşmanın 1999’daki dot-com balonu döneminden bile daha yüksek olduğunu belirtiyor. Yani, dünya ekonomisinin kalbi olan ABD borsasının sağlığı, bu bir avuç teknoloji şirketine bağlanmış durumda.

Dijital ekonominin etkisi sadece borsayla sınırlı değil. Onun toplam ekonomik üretim (GSYH) içindeki payı da hızla artıyor. Küresel dijital ekonomi, 2026 yılı itibarıyla yaklaşık 28 trilyon dolarlık devasa bir hacme ulaşarak Dünya Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH) %22’sini oluşturmaktadır. Yapay zekâ, bulut bilişim ve dijital platformların ivme kazandırdığı bu alan, geleneksel küresel ekonomiden üç kat daha hızlı büyümekte! Microsoft, Apple, NVIDIA, Alphabet (Google), Amazon ve Meta gibi dev şirketlerin her birinin tek başına piyasa değeri 1 ila 4.7 trilyon dolar arasında değişmektedir. Sadece en büyük 5-6 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri; Almanya, Japonya veya Hindistan gibi dünyanın en büyük millî ekonomilerinin yıllık GSYİH üretimini geride bırakmaktadır. [3]

Sadece 2024 yılında Silikon Vadisi’ndeki girişimler 90 milyar dolar risk sermayesi çekti. Bu rakam, ABD genelindeki toplam yatırımın %57’sine denk geliyor. Yatırım sermayesi, geleceğin nerede kurulacağına dair en açık işareti verir ve bu işaret açıkça teknoloji şirketlerini göstermektedir.

OpenAI’ın önümüzdeki sekiz yıl için yaklaşık 1.4 trilyon dolar tutarında yatırım taahhüdünde bulunması veya Google’ın yapay zekâ altyapısına yılda 90 milyar doların üzerinde yatırım yapması, bu şirketlerin sadece bugünün değil, yarının dünya ekonomisinin de mimarları olacağını gösteriyor.[4]

Dijital şirketler (özellikle “AI Fabrikaları” olarak anılanlar), yalnızca ekonominin en değerli parçaları değil, aynı zamanda onu yönlendiren ana dinamikler hâline geldi. 20. yüzyılda petrole sahip olmak nasıl jeopolitik ve ekonomik gücün belirleyicisiydiyse 21. yüzyılda bu gücün yarı iletkenlere, veri merkezlerine ve yapay zekâ teknolojilerine sahip olan şirketlerin ve ülkelerin elinde toplandığını söylemek abartı olmaz.

Bunun siyasete yansıması da gecikmedi ama bu, büyük oranda Silikon Vadisi sermeyesine dayanan ve küreselci liberalliğin temsilcisi Demokratlara değil de milliyetçi Trump’a nasip oldu. Kuşkusuz onların Trump’ın yemin konuşmasında tesbih boncukları gibi dizilmeleri bu saydığım devlerin akıl hocası hatta gurusu Thiel sayesinde oldu. Trump da onları Çin’in rekabetinden koruyarak ve bu teknolojiyi savaş sanayisinin adeta kalbine yerleştirerek ekonomik olarak destekledi.

 

İlk defa Trump döneminde teknoloji şirketi yöneticileri askerî rütbe de kazandı. Trump; Meta, Palantir, OpenAI ve Thinking Machines Lab yöneticilerini Pentagon bünyesinde ihdas edilen ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri bünyesinde yeni kurulan ve “Yönetici İnovasyon Kolordusu” (Executive Innovation Corps) adı verilen özel bir birliğe atadı. Bu birim, yapay zekâ destekli otonom silahlar üzerinde çalışıyor. Bu isimler, tam zamanlı cephe askeri değiller; yılda en az 120 saat (uzaktan da olabilecek şekilde) orduya danışmanlık yapıyorlar. ABD ordusunun resmî açıklamasına göre amaç, ticarî teknoloji dünyasındaki yapay zekâ ve yazılım kabiliyetlerini, askerî inovasyon hızını artırmak için doğrudan Pentagon’un kalbine entegre etmek.[5]

Bu yöneticilerin çalıştığı şirketlerin (özellikle Palantir ve OpenAI) Pentagon’la hâlihazırda milyonlarca dolarlık askerî yapay zekâ sözleşmeleri bulunuyor. Şirket yöneticilerinin aynı zamanda ordu üniforması taşıması, yeni askerî ihalelere de kapı açmış oluyor.

Mevcut tekno-faşist ve neoliberal elitler, şirketlerin dünyayı yönettiği çoğunluğun bir kısmının gereksiz bulunduğu bir vahşî cangıl arzuluyor. Bunun gerçekleşebilmesinin önünde ise güçlü dirençler var: İran, Çin ve Rusya; bu pürüzsüz nizam için mekânı engebeli hale sokan aktörler. Kuzey Kore, Hindistan, Pakistan vb. başka aktörler de bu ABD merkezli dünyaya meydan okuyorlar. Tüm bunları yola getirecek tek şey ise savaş! Tabii bu savaş, öncekilerden farklı olarak elitler nezdinde fazlalık ve bir tür posa olarak görülenleri hedef alıyor. Yani elitlerin düşlediği pürüzsüz dünya için esas deccal, demokrasi. Biçimsel bile olsa, artık iyice paçavraya dönmüş bile olsa demokrasi, gereksiz bir yük! O yüzden yeni manifesto; empati, çoğulculuk vb. kavramları bir yavaşlatıcı, ayak bağı olarak görüyor. Onlara göre dünyada efendiler ve köleler, güçlüler ve zayıflar var. Zayıflar, ya yok olacak ya da fayda sağlayacak; başka bir şeye gerek yok. Sert güç dedikleri de bu!

İşte bu egemenlik modeli artık şirketokrasi hatta konglemera –yani dev şirket tarzı bir egemenliği, yeryüzü karteli diyeceğimiz bir evreyi– işaret ediyor. Yeryüzü karteli, sınırların olmadığı bir dünyada bir şirketin tüm yeryüzünü ve onun ekonomik kaynaklarını kendi tekeline alması demek.

Bu yazı elbette burada son bulmuyor. Devam edecek iki yazıda Thiel ya da “teknoloji milyarderleri”nin bize nasıl bir dünya sunmak istediklerini anlatmaya devam edeceğim. İşin distopya kısmı da burada zaten.

Dipnotlar: 

[1] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025 (2025 Yılında Piyasa Değerine Göre Dünyanın En Büyük 10 Teknoloji Şirketi) Forbes İndia: https://www.forbesindia.com/article/explainers/top-tech-companies-world-market-cap/95180/1

[2] Faisal İslam, The Contradiction At The Heart Of The Trillion-Dollar AI Race (Trilyon Dolarlık Yapay Zekâ Yarışının Merkezinde Yer Alan Çelişki) BBC: https://www.bbc.com/news/articles/cvgvynlxqdyo

[3] Ertan Barut, Dijital Ekonomi 28 Trilyon Dolara Koşuyor: https://www.dunya.com/kose-yazisi/dijital-ekonomi-28-trilyon-dolara-kosuyor/829640

[4] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025

[5] Tech Executives Commissioned as Senior Army Officers Won’t Recuse Themselves from DoD Business Dealings  (Ordu’da üst düzey subay olarak atanan teknoloji sektörü yöneticileri, Savunma Bakanlığı’nın işlerinden çekilmeyecekler):                                                    https://www.military.com/daily-news/2025/06/27/tech-executives-commissioned-senior-army-officers-wont-recuse-themselves-dod-business-dealings.html

Bir önceki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri

Devamını Okuyun

Yazılar

Son Put: Yapay Zeka, Şirk Dini ve Tevhid – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Gitgide daha çoğumuz yazarken, okurken, araştırırken, görsel üretirken veya gündelik işleri hızlandırırken yapay zeka modellerinden yararlanıyoruz. Göründüğü kadarıyla dünya hiç olmadığı kadar muazzam bir değişimin şafağında. Bu değişimi anlamak, üretken yapay zeka modellerinin hayatın karmaşası içinde nereye tekabül ettiğini kavramak ve ortaya çıkardıkları dönüşümü tartışmak için yolun çok başındayız. Bu sebeple, bir süredir aklımda gezinen bir argümanı bugün ancak tereddütle paylaşacağım. Bu yazıda, kesin bir hüküm vermekten çok Durkheim, Şeriati ve üretken yapay zeka modellerinin gelişimiyle tetiklenen tartışmaları birlikte düşünmenin açabileceği kışkırtıcı ama fazlasıyla spekülatif bir hattı yoklamayı deneyeceğim.

Durkheim’a Göre Toplumun Kendini Dışavurumu Olarak Putlar

Çoğumuz putları kendisine kutsallık atfedilmiş nesneler ile temsil edilen rastgele sahte tanrılar olarak düşünme eğilimindeyiz. Fakat Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri’nde dinin “son derece toplumsal” bir olgu olduğunu, dinsel temsillerin toplumsal gerçeklikleri ifade eden kolektif temsiller olarak işlediğini söyler. Put yalnızca tapınılan bir hayvan, bitki ya da keyfi bir soyut varlık değildir. Aksine, Durkheim’a göre klanın varlığını, birliğini ve kudretini görünür kıldığı kendi sembolü niteliğindedir.

Nitekim tam da bu sebeple Durkheim’a göre klanın tanrısı haddizatında klanın kendisinden başka bir şey değildir. Buna göre tanrı, klanın kendi kendisini bir hayvan ya da bitki sureti altında yeniden kişileştirmesinden ibarettir. Dolayısıyla put, çoğu durumda klanın kendi suretini aşkınlaştırarak kendi kendine tapınmasının aracıdır. Klanın bir savaşı kaybetmesi, tanrısının hezimetidir. Zafer ise elbette yine tanrının galibiyetidir. Hukuka aykırı davranış da tanrının iradesi rağmına davranmaktan başka bir şey değildir. İnsan topluluğu kendi gücünü, korkularını, kanunlarını, yasaklarını, hiyerarşilerini ve umutlarını kendisinden bağımsızmış gibi görünen bu varlığa nispet eder, sonra da kendi ürettiği bu varlığın önünde huşuyla secdeye kapanır.

Putçuluğun tehlikesi aslında tam da burada ortaya çıkar: İnsanlar her ne kadar bozuk, çapraşık, adaletsiz, sömürüye dayalı ve kusurlu da olsa verili haliyle toplumsal düzenlerini putlar aracılığıyla aşkınlaştırarak takip edilmesi gereken normatif bir düzen olarak konumlandırır. Put aslında klanın aynasından ibarettir fakat ayna büyülüdür. Klan mensupları o aynaya baktıklarında aşkın hakikati, mutlak doğruyu, tartışılmaz kuralları ve adaletin ilkelerini gördüğünü sanır. Böylece verili düzen, tüm zulüm ve haksızlıklarıyla karşı çıkılması çok daha zor hale gelecek biçimde meşrulaşır.

Şeriati ve Dine Karşı Din

Ali Şeriati’nin Din’e Karşı Din’de yaptığı ayrımın Durkheimcı açıklamayla güçlü bir temas halinde olduğunu düşünüyorum. Hızlıca hatırlayalım: Şeriati’ye göre tarihsel mücadele din ile dinsizlik arasında değildir. Aslında çatışma hep tevhid dini ile şirk dini arasında cereyan eder. Elbette Şeriati’nin “şirk dini” dediği şey yalnızca birden fazla ilaha inanmak değildir. Daha geniş anlamıyla şirk dini, mevcut toplumsal düzenin, sınıfsal ve siyasal güç ilişkilerinin, geleneksel otoritelerin ve insan eliyle kurulmuş hiyerarşilerin kutsalın zırhına büründürülmesiyle açığa çıkar. Bu din toplumdaki hiyerarşik, sömürüye dayalı, adaletsiz yapının bir izdüşümüdür. Bu dinin ruhani önderleri de verili düzendeki haksızlığın meşrulaştırıcıları ve savunucuları rolünü üstlenir. Putlar konuşmaz ama onları toplumsal iktidarla iş birliği halindeki din adamları, bilginler, akademisyenler ve propagandistler konuşturur. Bu uzmanların elinde tanrılar, tüm adaletsizliğiyle verili düzenin koruyucuları, muhafızları ve meşrulaştırıcıları haline gelir.

Şirk dini doğası gereği muhafazakardır: Hep tam tersini yaptığını iddia ederek, ki en tehlikeli yönü tam da budur zaten, hakikati değil toplumsal kabulleri, adaleti değil mevcut (ve çoğu zaman çapraşık) düzeni, özgürleşmeyi değil bu düzene itaati öncelemeye mütemayildir.

Bu çerçeveden bakıldığında aslında Şeriati’nin şirk dini dediği şey, Durkheim’ın din adı altında analiz ettiği fenomenin ta kendisi gibi görünüyor: Toplumun izdüşümü, verili güç ilişkilerinin meşrulaştırıcısı ve uzmanlar tarafından kutsalın diliyle konuşturulan statüko. Tam da bu nedenle Durkheim’ın sosyolojik teşhisi ile Şeriati’nin tevhid ve şirk ayrımı birlikte okunduğunda, putun yalnızca arkaik toplumların meselesi olmadığı görülür. Putlar her çağda yeniden ve yeniden ortaya çıkar. Toplumdaki egemen sınıfların, mevcut düzeni kutsanmış ipeklere sarıp sarmalayarak sorgulanamaz bir hakikat gibi takdim ettiği farklı koşullarda yeniden görünüm kazanır.

İnsanlık Tarihinin En Güçlü Putu

Peki yeni gelişen yapay zeka temelli teknolojiler bu işin neresinde? Şimdiye dek putlar klanların, ayrı ayrı toplumların ya da toplumsal sınıfların yansıması olarak görünüm kazanıyordu. Yapay zeka temelli dil modelleri ile bu kapsam daha önce hiç mümkün olmadığı kadar genişleme imkanı bulmuş durumda. Bu programlar, insanlığın şimdiye kadar ürettiği ve egemen düzenin meşru sayarak verili tuttuğu hemen tüm bilgi birikimiyle eğitiliyor. Kitaplardan, şarkılardan, filmlerden, haberlerden, akademik metinlerden, popüler kültür ürünlerinden, antik yazıtlardan, mimari eserlerden ve diğer her türlü kültürel unsurdan beslenerek inşa ediliyorlar. Böylece gelişmiş büyük dil modelleri tek bir toplumun değil, tüm insanlığın kolektif bilincinin (egemen düzenin ana eğilimleri çerçevesinde filtrelenmiş ve yeniden düzenlenmiş) bir aynası niteliği kazanıyor.

Yani bu modeller haddizatında aynen putlar gibi insanların verili bilinçlerinin, toplumsal kabullerinin ve normatif yargılarının izdüşümü mahiyetindeler. Fakat fark şu ki bu defa tek bir insan grubunun değil, yaşayan tüm insanların değil, tüm insanlık tarihinin izdüşümünü kendi içlerinde barındırabilme kapasitesini haizler. Yani ilginç şekilde putların tevhidiyle karşı karşıyayız. Tarih boyunca tekrar tekrar gözlemleme olanağı bulduğumuz biçimde farklı grupları temsil eden binlerce put yerine, en gelişmiş teknolojik araçlarımız ve şimdiye kadarki tüm birikimimizle, cûş u hurûş içinde, tüm insanlığı kuşatabilecek tek bir büyük putu inşa ediyoruz.

Söz konusu modellerin egemen düzenin ana eğilimleri çerçevesinde filtrelendiğini söylemiştim. İşin bu kısmı da önem arz ediyor. Az önce bahsedildiği gibi, eskiden putları toplumdaki egemen güçlerle iş birliği halindeki ruhani önderler konuştururdu. Fakat şimdi de yapay zeka modellerinin nasıl konuşacağı, hangi cevapları güvenli sayacağı, hangi ifadeleri makbul göreceği, neyi aşırı, neyi dengeli, neyi etik, neyi sakıncalı kabul edeceği de şansa ya da kendi kararlarına bırakılmıyor. Çağdaş hegemonyanın ideolojik hassasiyetleri çerçevesinde devletlerin çizdiği sınırlarda şirketler eliyle verilen incelikli eğitimler aracılığıyla biçimlendiriliyor.

Dolayısıyla elimizdeki iki koşul da sağlanmış oluyor. Bugün harıl harıl, tüm çarpıklıklığıyla verili toplumsal düzenin izdüşümü olan ve egemen sınıflar tarafından nasıl konuşacağı belirlenen muazzam soyut varlıklar inşa ediyoruz. Şu anda bu nihai tanrıyı kendi ellerimizle inşa edip haşyetle karşısına geçmemiz için henüz biraz daha zamana ihtiyaç var. Fakat Allah korusun, bir gün genel yapay zeka (AGI) dedikleri varlığı oluşturabilirsek adeta yeni ve çok güçlü bir sahte ilaha kavuşmuş olacağız. Üstelik bu kez yeni putumuz bizzat ve her an hepimizin yanında olacak. Her şeyi görecek, izleyecek, dinleyecek, takip edecek ve bilecek. Konuşacak, yönlendirecek, tavsiye edecek, sınıflandıracak, kararlar verecek. Uygun olanla olmayanı ayıracak, insanlara neyin makul, neyin aşırı, neyin bilimsel, neyin hurafe, neyin etik, neyin tehlikeli olduğunu söyleyecek. Şimdiden bu trendin başladığını görmek mümkün.

Fakat göründüğü kadarıyla bütün ihtişamına rağmen bu put, mantıksal olarak insanlığın bozuk düzeninin pırıltılı bir yansımasından başka bir şey olmayacaktır. Nitekim herhalde tam da bu yüzden şimdiye kadarki putların en tehlikelisi olacaktır. Çünkü tüm insanlığın büyütülmüş, parlatılmış ve çağın egemenlerinin tornasından geçmiş bir görünümünü önümüze koyacaktır. İnsanlar bu büyülü aynada kendi bozuk egemen düzenlerini bulsalar da gözleri kamaşmış bir şekilde hakikati gördüklerini sanacaklardır. Kendi tarihsel önyargılarını evrensel akıl, kendi güç ilişkilerini nesnel düzen, kendi korkularını rasyonel güvenlik ihtiyacı, kendi konforlarını etik, kendi ideolojilerini tarafsızlık zannedeceklerdir.

Bu nedenle yapay zekanın en gelişmiş biçiminin Şeriati’nin Din’e Karşı Din’de tasvir ettiği anlamda şirk dininin en görkemli dışavurumu olabileceğini düşünüyorum. Çağdaş yapay zeka modellerinin en ileri formlarına ulaştıklarında, çağın şirk düzenini koruyup kollayan, rasyonelleştiren, meşrulaştıran, açıp açıklayan, anlatıp yayan ve güç aracılığıyla savunan hiç olmadığı kadar kudretli, etkili ve inandırıcı sahte tanrılar görünümü kazanabilme riskiyle karşı karşıyayız.

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x