Connect with us

Yazılar

ABD’nin Hizbullah’ı Silahsızlandırma Baskısı Lübnan’ı Uçurumun Kenarına Sürüklüyor – Paul Khalifeh

Yayınlanma:

-

“Washington, hareketin ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrar etmeye devam ediyor; bu, iç savaşı tetikleyebilecek bir hamledir.”

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından talep edilen Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması meselesi, bir yılı aşkın süredir Lübnan siyasi hayatının temel meselesi olmuştur.

Ancak Ocak ayının başından bu yana gerilim keskin bir şekilde tırmandı; bu durum, Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile Hizbullah arasındaki bir kırılmayı gözler önüne sermiştir. Aoun, hareketin silahları gibi son derece hassas bir konuda daha önce sürdürdüğü temkinli ve dengeli tutumdan belirgin bir şekilde uzaklaşarak Hizbullah’a yönelik söylemini sertleştirmiştir.

Lübnan makamları resmi olarak, Hizbullah’ın artık Litani nehri ile sınır bölgesi arasında herhangi bir askerî varlık sürdürmediğini belirtmiştir fakat hem ABD hem de İsrail bunu yetersiz görmekte ve hareketin tüm ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrarcı olmaktadır.

Perşembe günü, Lübnan Genelkurmay Başkanı Rodolphe Haykal ile yaptığı fırtınalı görüşmenin ardından, İsrail’in sadık bir destekçisi olan ve bir keresinde Lübnanlı sivillerin öldürülmesinin “gerekli bir zayiat” olduğunu savunan ABD’li cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, Lübnan ordusunun “güvenilir bir ortak olmadığını” iddia etti.

Gerilimin Tırmanışı ve Lübnan Ordusunun Konumu

Graham’ın tutumu, ABD siyasi yapılanmasının belirli kesimleri içinde etkili olan bir görüşü yansıtsa da Lübnan ordusuyla ilişkiler konusundaki kararlar münferit çıkışlar yapan senatörler tarafından değil, Pentagon tarafından alınmaktadır.

İsrail, Hizbullah ile 66 gün süren savaşı sona erdiren Kasım 2024 ateşkes anlaşmasına hiçbir zaman tam anlamıyla uymadı. O tarihten bu yana yüzlerce hava saldırısı ve düzinelerce kara baskını düzenleyerek evleri ve diğer başka yapıları yerle bir etti. Bu saldırılarda yaklaşık 400 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.

2 Şubat’ta İsrail uçakları ve insansız hava araçları, Güney Lübnan’ın çeşitli bölgelerindeki sivil yerleşimleri hedef alarak Kfar Tebnit ve Aïn Qana köylerinde onlarca konutu yerle bir etti.

Artan Gerilim

11 Ocak’ta Hizbullah’a açıkça muhalif bir gazeteciyle yaptığı televizyon röportajında Aoun, örgütün silahlarını “Lübnan üzerinde bir yük” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümünde konuşan Aoun, Hizbullah’ın silahlanmasını haklı çıkaran koşulların “artık mevcut olmadığını” belirterek bunun yerine “sağduyu ve devlet egemenliği” çağrısında bulundu.

Bir hafta sonra Cumhurbaşkanı, Lübnan’daki yabancı diplomatlara yaptığı açıklamalarda tutumunu daha da pekiştirdi. Lübnan ordusunun, “provokasyonlara, devam eden saldırganlığa ve karalama kampanyalarına rağmen doğası veya aidiyeti ne olursa olsun, geniş alanları tüm yasa dışı silahlardan temizlemek” için kapsamlı operasyonlar yürüttüğünü belirtti ve sözlerine şunları ekledi: “Görev süremin ikinci yılında da bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz, böylece tüm ülke toprakları devletin münhasır otoritesi altına girecek.”

Bu açıklamalar, Aoun’un görevdeki ilk yılında benimsediği daha ölçülü tondan net bir kopuşu temsil ediyor. Aoun daha önce, silahsızlanma konusundaki ilerlemeyi defalarca İsrail’in Güney Lübnan’da işgal ettiği beş noktadan çekilmesine ve Lübnan egemenliğine yönelik ihlâllerin sona ermesine bağlamıştı.

Aoun, daha önce İsrail’i, Lübnan ordusunun güneyde konuşlanmasını engellemekle suçlamış ve 5 Eylül’de kabine tarafından resmen kabul edilen silahsızlanma plânını askıya almakla tehdit etmişti. Bu tutumun Washington’da yarattığı hayal kırıklığının o kadar yüksek olduğu bildiriliyor ki Genelkurmay Başkanı Haykal’ın Eylül sonu için plânlanan ziyareti ABD’li yetkililer tarafından âniden iptal edildi.

Amerikan Vesayeti

Aoun’un son dönemdeki üslûp değişikliği, bardağı taşıran son damla oldu. 16 Ocak’ta Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, dışişleri bakanına yönelik çok sert bir eleştiride bulunarak görevden alınması çağrısında bulundu.

Kasım, “Amerikan vesayetine boyun eğen ve İsrail saldırganlığını teşvik eden” siyasi partileri ve yetkilileri kınadı. Ayrıca, Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Raggi’yi “İsrail’in tutumuyla aynı hizada olmakla ve Lübnan’ı iç savaşa sürüklemeye çalışmakla” suçladı.

Kasım, açıklamalarına şu uyarıyla sürdürdü: “Lübnan’ın istikrarını ve ülkenin temel bir bileşeni olan Direniş’i sarsmak herkesi etkileyecektir. Hiç kimse bunun dışında kalamaz.”

Bu gerginlik hızla sosyal medyaya sıçradı ve farklı kampların destekçileri arasında sert tartışmalar patlak verdi. Tanınmış bir gazetecinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla savcılığa çağrılmasıyla tansiyon daha da yükseldi.

Siyasi tırmanış, Haykal’ın Kongre üyeleri ve Pentagon yetkilileriyle görüşmek üzere Washington’a yapacağı ziyaretten sadece birkaç gün önce gerçekleşti. Bu gezi, Lübnan ordusunun Şubat ortasında açıklaması beklenen Hizbullah’ın silahsızlandırılması plânının ikinci aşamasıyla aynı döneme denk geldi. Sayda’nın kuzeyindeki Litani ve Evvali nehirleri arasındaki bölgeyi kapsayan bu plân, beş aşamadan oluşsa da henüz bir takvim belirlenmiş değil.

General Haykal’ın Washington ziyareti, Cumhuriyetçi senatör Graham ile yaşanan gergin diyaloğun gölgesinde kaldı. Gerilim, Haykal’ın ABD’li senatörün sorusu üzerine Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyi reddetmesiyle tırmandı. Görüşmeden kısa bir süre sonra Graham, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımlamayı reddettiği için Haykal ile olan “çok kısa görüşmeyi” sonlandırdığını yazdı. Graham, “Lübnan ordusunu güvenilir bir ortak olarak görmüyorum!” ifadesini kullandı.

Bilgi sahibi kaynaklara göre görüşme sadece beş dakika sürdü. Ordu komutanı herhangi bir kamuoyu açıklaması yapmadan ayrıldı. Graham’ın tutumu, siyasi yelpazenin her kesiminden siyasetçiler ve yorumcular tarafından geniş çapta kınansa da aralarında Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisinin de bulunduğu bazı aktörler tarafından memnuniyetle karşılandı.

Lübnan hükümet kaynakları Middle East Eye‘a yaptığı açıklamada, “ziyaret programının plânlandığı gibi ilerlediğini” ve “General Haykal ile Amerikalı mevkidaşı Genelkurmay Başkanı Dan Caine arasında verimli bir görüşme gerçekleştiğini” belirtti.

Kırılma Noktası

Tüm bu kargaşanın ortasında, Hizbullah yetkilileri kapalı kapılar ardında Aoun’un bu tavır değişikliğine şaşırmadıklarını belirtiyor. İsminin açıklanmaması koşuluyla Middle East Eye‘a konuşan üst düzey bir parti yetkilisi, “Cumhurbaşkanı, dayanabileceği baskının sınırlarına ulaştı.” dedi. Yetkili ayrıca, “Zaten yetersiz olan manevra alanı daha da daraldı ve Amerikalılar hızlı sonuçlar talep ediyor.” diye ekledi.

Aoun’a yakın eski bir bakan ise durumu “iğrenç bir şantaj” olarak nitelendirdi.

MEE’ye konuşan eski bakan, “Ya Hizbullah’ın silahsızlandırılması İsrail’den hiçbir taviz alınmadan devam edecek ya da orduya yapılan askerî yardım askıya alınacak ve uluslararası mâlî destek dondurulmuş olarak kalacak.” dedi.

Milletvekili Cemil el-Seyyid’in de aralarında bulunduğu Hizbullah’a yakın bazı isimler, Cumhurbaşkanını “geri dönülemez bir şekilde Amerikalıların kucağına itmemek” için söylemlerin yumuşatılması çağrısında bulundu.

Seyyid, 23 Ocak’ta X üzerinden yaptığı paylaşımda, Aoun’un göreve geldiğinden bu yana Güney’deki direnişe karşı -ne tarafsız, ne destekleyici, ne de düşmanca- nesnel bir duruş sergilemeye çalıştığını belirtti. Paylaşımını bir itidal çağrısıyla bitiren Seyyid, “Aoun’un açıklamalarının yol açtığı bu derin manevî ve maddî yaraya rağmen ülke menfaatleri, bunun üstesinden gelmemizi gerektiriyor.” dedi.

Hizbullah’ın devlet içinde geride kalan müttefiklerinden biri olan Meclis Başkanı Nebih Berri de tansiyonu düşürmek için devreye girdi. Diyalog kanallarını yeniden açmak amacıyla 23 Ocak’ta Aoun ile görüştü.

Bu yumuşama çabaları başarılı olmuş gibi görünüyor. 4 Şubat’ta Aoun, Hizbullah parlamento bloku başkanı Muhammed Raad’ı kabul etti. Raad, görüşmenin ardından Aoun’un televizyon mülâkatında kullandığı kelimelerin aynısını kullanarak “diyalog ve sağduyu” çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Hizbullah liderliğinin benimsediği bu uzlaşmacı yaklaşım parti içinde oybirliğiyle desteklenmiyor. Hizbullah’ın en yüksek karar alma organı olan Şûra Konseyi, geçtiğimiz günlerde İrtibat ve Koordinasyon Birimi’nin eski başkanı Vefik Safa’nın istifasını kabul etti. Bu birim; iç koordinasyon, Lübnan’daki siyasi güçlerle ilişkiler, devlet makamları ve güvenlik birimleriyle iletişimden sorumlu.

Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yakın çalışma arkadaşı olan Safa, siyasî ve askerî tavizlere daha az sıcak bakan “sertlik yanlısı” akımın temsilcisi olarak görülüyordu. Hizbullah içindeki tartışmaların, partinin önümüzdeki dönemde izleyeceği yolu henüz kesin olarak belirlemediği açıkça görülüyor.

*Paul Khalifeh: Lübnanlı gazeteci, yabancı basın muhabiri ve Beyrut’taki üniversitelerde öğretim görevlisidir.

Kaynak: middleeasteye.net

Yazılar

Bir Direniş Öğretisi: Ramazan ve Aç Kalma Korkusu – Ahmet Orhan

Yayınlanma:

-

“Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para, aynı para! Bu ülkeyi vâr edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin direnişinde bu sözleri sarf ettiğinde aslında bir sendika konuşmasından fazlasını yapıyor, koca bir sistemi ifşa ediyordu. Sırma Halı işçileri aylardır süren düzensiz ödemelere ve gasp edilen haklarına karşı ses yükselttikleri için karşılarında patronu değil, devleti buldular. Mehmet Türkmen de bu onurlu mücadelenin yanında durduğu için önce gözaltına alındı, ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Bu bir tesadüf değil; çarpık düzenlerde cezalandırılan çoğu zaman suçun kendisi değil, gösterilen itaatsizliktir. Türkmen’in adliye koridorlarındaki “Sanki her şey prosedüre uygunmuş gibi burada bekletmeyin, bir patron şikâyet ettiğinde direkt cezaevine gönderin!” çıkışı, “Patron şikâyet eder, devlet gereğini yapar!” acı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

DİSK Tekstil’den bir patron ricasıyla kovulduğu söylenen ama geri adım atmayıp BİRTEK-SEN’i kuran Türkmen’in şahsında, emeğin mücadelesini selamlarken asıl meselenin kalbine, yani Ramazan vurgusuna dönmek gerekiyor. Yoksul sofralarında verilen pozlar ve o sofraları kuranların aynı zamanda o yoksulluğun faili olması üzerinde durmamız gereken bir çelişkidir. Bir ay boyunca kulaklarımızda çınlayan sabır, şükür ve kanaat sözleri, ülkenin gerçeğiyle yan yana geldiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor ve kirli bir manipülasyona dönüşüyor çünkü bu memlekette yoksulluk bir kader değil; emeği ucuzlatanların, işçiyi güvencesizliğe mahkûm edenlerin ve “Piyasa böyle!” diyerek bu sömürüyü meşrulaştıranların bilinçli tercihidir.

Allah’ın emri olan oruç; açlığı hatırlatması ve paylaşmayı esas alması gerekirken ne yazık ki popüler kültürün ve egemenlerin elinde içi boşaltılmış bir vitrin malzemesine dönüştürüldü. Tam burada, Sakarya’daki üniversite yıllarımdan zihnimde kalan bir basın açıklaması cümlesini hatırlıyorum. O zamanlar belki tam kavrayamamıştım ama bugün çok daha anlamlı geliyor: “İnsanı günaha ve boyun eğmeye iten asıl sebep “Aç kalırsam yok olurum!” zannıdır. Ramazan ise bu zannı yıkan; açlığın öldürmediğini, aksine iradeyle birleştiğinde insanı özgürleştirdiğini öğreten aydır.”

Burada meseleyi biraz açmak gerekiyor: Oruç tutarken akşam yemek yiyeceğimizi elbette biliriz ancak oruç, insanın en temel hayatta kalma dürtüsü olan açlığa karşı bir “Hayır!” diyebilme antrenmanıdır. Bu bir “yoksulluk ve baskı tatbikatı”dır. Sistem bizi her zaman “Aç kalırsın!” diyerek susturur, sömürür ve sıraya sokar. Oruç tutan insan, en zayıf ânında bile bu temel korkuya iradesiyle hükmedebildiğini gördüğünde, zalimin elindeki o korku büyüsü bozulur. İnsan anlar ki aç kalsa da ölmez ama boyun eğerse onuru ölür.

On yılı aşkın süredir çalışıyorum. İşim gereği birçok fabrikada yüzlerce kişi ile temas hâlindeyim. Hem kendi iş serüvenimde hem de o işçilerin gözlerinde hep aynı o sinsi gölgeyi gördüm. Fabrika koridorlarında duyduğum o sessiz kabullenişlerin, yutkunulan haksızlıkların arkasında sürekli o gençlik yıllarımdaki basın açıklamasında duyduğum kadim gerçek yatıyordu sanki: Aç kalma korkusu! Bu korku, sadece bir geçim kaygısı değil; insanın onurunu ve hakikatini baskılayan, onu sisteme yani günaha râm eden görünmez bir pranga gibiydi.

Oysa Ramazan, tam da bu noktada bir devrimci imkân sunar. Tuttuğumuz oruç, aç kalma korkusunun mutlak olmadığını bizzat bedenimize öğretir. Gün boyu aç kalırız ama yıkılmayız; akşam olup o sofra kurulduğunda fark ederiz ki bizi esir alan o korku aslında o kadar da büyük değildir. Bu farkındalık, sömürü düzeninin en güçlü dayanağını, yani “aç bırakma tehdidini” etkisiz hâle getirir. Aç kalmaktan korkmayan insan, kolay kolay boyun eğmez. Bu yönüyle Ramazan, bir özgürleşme pratiğidir.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Ramazan’ın rûhunu taşıyanlar, binlerce işçiye gösterişli iftarlar veren, erzak dağıtan hayırsever görünümlü patronlar değildir. Ramazan’ın hakikati; o işçinin emeğinin karşılığını tam alması, çocuklarının rızkı için boyun bükmemesi ve hak ettiği bir iftar sofrasıyla onuruyla buluşması için mücadele edenlerin, korkuyu yenenlerin yanındadır.

Gaziantep’te Sırma Halı işçileri “Millet aç kalmaktan korkuyor ama bizim canımıza tak etti!” diyerek direnen işçiler, işte bu pratikten besleniyorlar.

Bugün İran halkının emperyalist kuşatmaya rağmen geri adım atmayan kolektif tutumu da aynı hakikate işaret ediyor: Bir halk “Aç kalırsın!” tehdidine eyvallah demiyorsa, o düzenin en temel mekanizması çökmüş demektir.

Ramazan’ın özü sofralarda değil, korkunun kırıldığı yerdedir. Mehmet Türkmenler ve direnen işçiler sadece hak aramıyor, bu sömürü düzeninin en büyük silahı olan korkunun hükmünü ortadan kaldırıyorlar.

Bu bayram; fabrikalarda sömürüye karşı duran emekçilerle, emperyalist saldırılar altında izzetiyle direnen halkların kardeşlik bayramıdır. “Aç kalırsın!” diyen zalime boyun eğmeyenlerin, rızkını sadece Allah’tan bilenlerin ve umudu direnişle büyütenlerin bayramı mübarek olsun. Selam olsun korkuyu yenenlere!

Makaleyi sesli dinlemek için tıklayınız.

Devamını Okuyun

Yazılar

“Filistin Davası” ve Bölgesel Hegemonya Kıskacında Türkiye-İsrail İlişkileri: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

  1. Giriş: Görünürdeki Çatışma, Derindeki Süreklilik

Limanlarda yankılanan vinç sesleri ile meydanlarda atılan öfkeli sloganlar arasındaki boşluk, Türkiye–İsrail ilişkilerinin gerçek koordinatlarını gösterir. Televizyon ekranlarında Gazze’deki yıkıma dair en sert suçlamalar dile getirilirken aynı anda Türkiye limanlarından kalkan gemilerin İsrail’e çelik, yakıt veya gıda taşıması ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca söylemlerle değil, ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı stratejik gerçekliklerle şekillendiğini gösterir.

Türkiye–İsrail ilişkileri çoğu zaman kamuoyunda duygusal retoriklerle tartışılsa da dış politika pratikte daha farklı dinamiklerle ilerler. Türkiye’de siyasi aktörlerin sert eleştiriler veya güçlü destek ifadeleri içeren söylemleri çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik mesajlar üretirken ekonomik ilişkiler ve ticari ağlar görece istikrarlı bir şekilde işlemeye devam eder. Bu nedenle diplomatik krizler ile ticari süreklilik arasındaki mesafe, dış politikanın yalnızca ideolojik veya ahlâkî tercihlerle açıklanamayacağını gösterir.

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlantıları önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesi de bu tabloyu pekiştirmiştir. Devlet yalnızca güvenlik kaygılarını yöneten bir aktör değil, aynı zamanda ticaret hacmini genişletmeye ve yeni pazarlar açmaya çalışan bir ekonomik aktör olarak hareket etmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimlere rağmen ticaretin uzun süre artmaya devam etmesi bu pragmatik mantığın açık bir göstergesidir.

Bunun yanında ilişkiler yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş uluslararası sistem içinde şekillenmektedir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu, İsrail ile ilişkilerin tarihsel çerçevesini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Bölgesel dengeler, ABD’nin Orta Doğu politikaları ve küresel ekonomik ilişkiler, iki ülke arasındaki iş birliği ile gerilim arasındaki sınırları sürekli yeniden tanımlar.

Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca diplomatik krizler veya liderlerin karşılıklı söylemleri üzerinden okumak eksik kalır. Daha açıklayıcı bir çerçeve, meydanlarda yükselen sloganlarla limanlarda süren ticaret arasındaki mesafeye bakmayı gerektirir çünkü ilişkilerin sürekliliği çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda şekillenir.

  1. Türkiye–İsrail İlişkilerinin Ekonomi-Politik ve Yapısal Çerçevesi

Türkiye’nin İsrail politikasındaki dalgalanmalarını anlamak için dış politikayı yalnızca diplomatik tercihler ya da “devlet aklı” söylemi üzerinden okumak yeterli değildir. Daha açıklayıcı bir yaklaşım, dış politikanın içerideki güç dengeleri, ekonomik çıkarlar ve uluslararası sistemdeki konumla birlikte ele alınmasını gerektirir. Bu perspektife göre dış politika, içerideki siyasal ve ekonomik düzenin sınır ötesine yansıyan bir uzantısıdır.

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri de büyük ölçüde ülkenin küresel pazarlara entegrasyon süreciyle bağlantılıdır. İş dünyasının farklı kesimleri açısından istikrarlı ticari kanalların korunması önemli bir öncelik oluşturmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, bu eğilimi güçlendirmiştir. Bu çerçevede devlet, yalnızca güvenlik tehditlerini yönetmeye çalışan bir aktör değil, aynı zamanda ticaret akışını sürdürmeye ve yeni ekonomik bağlantılar kurmaya çalışan bir aktör olarak hareket eder. Bu nedenle siyasi düzeyde sert eleştirilerin dile getirildiği dönemlerde bile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmemesi sıkça görülen bir durumdur.

Öte yandan Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumu da bu ilişkilerin sınırlarını belirler. NATO üyeliği, Batı ile kurulan ekonomik ve güvenlik ağları ve bölgesel dengeler, İsrail ile ilişkileri çoğu zaman daha geniş bir stratejik çerçeveye yerleştirir. Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim ve yakınlaşmalar, yalnızca ikili ilişkilerin değil, iç siyasal dinamikler ile küresel sistemin yarattığı zorunlulukların kesişiminde şekillenir.

  1. AKP Öncesi Miras: Batı Sistemine Entegrasyonun Bedeli

AKP döneminde görülen “yönetilen gerilimleri” anlamak için Türkiye’nin “Cumhuriyet tarihi” boyunca İsrail ile kurduğu daha derin ve yapısal ilişkilere bakmak gerekir. Bu ilişkilerin temelleri, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzen içinde atılmıştır. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmuştur. Bu karar, çoğu zaman ideolojik bir yakınlıkla açıklansa da esas olarak Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında konumunu “Batı Bloku” içinde sabitleme arayışının bir parçasıydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Batı güvenlik mimarisine dahil olmayı hedefleyen Ankara için İsrail’i tanımak, Washington ile kurulan stratejik ilişkinin bir göstergesi ve Batı ittifakıyla uyumun işareti olarak görülmüştür.

1967 Arap–İsrail Savaşı ve sonrasında yaşanan petrol krizi ise Türkiye’yi daha temkinli bir denge siyasetine yöneltmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle uluslararası alanda yaşanan diplomatik yalnızlık ve Birleşmiş Milletler’de Arap ülkelerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Ankara’nın İsrail ile ilişkilerinde daha mesafeli bir tutum benimsemesine yol açmıştır. Bununla birlikte bu mesafe hiçbir zaman tam bir kopuşa dönüşmemiştir. Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken bile İsrail ile diplomatik ve güvenlik alanındaki alt düzey temaslarını sürdürmüştür.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. 1990’lı yıllarda dış politika üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan askeri bürokrasinin yönlendirmesiyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. 1996 yılında imzalanan “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” ile İsrail pilotlarına Türk hava sahası açılmış; özellikle Konya’daki eğitim merkezleri, iki ülke arasındaki askerî iş birliğinin önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin savunma sanayii projelerinde İsrail teknolojisinin payı artmış, askeri modernizasyon programları iki ülke arasındaki ilişkilerin en görünür boyutlarından biri olmuştur.

Bu dönemde gerçekleştirilen bazı büyük ölçekli savunma projeleri, ilişkilerin niteliğini açık biçimde göstermektedir. “F-4 Phantom ve F-16 modernizasyonu” projeleri kapsamında yaklaşık 700 milyon dolarlık ihaleler İsrail şirketlerine verilmiş, Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların modernizasyonu büyük ölçüde İsrail savunma sanayii tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde “M-60 Tank modernizasyonu” için yürütülen ve yaklaşık 687 milyon dolar değerindeki proje, Türk ordusunun zırhlı birliklerinin modernizasyonunda İsrail teknolojisinin önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.

Bu yıllar, Türkiye–İsrail ilişkilerinin büyük ölçüde kamuoyu tartışmalarının dışında, daha çok güvenlik bürokrasileri ve askeri kurumlar arasında yürütüldüğü bir dönem olarak da tanımlanabilir. Bölgesel güvenlik denkleminde İsrail, Ankara açısından Suriye, İran ve PKK kaynaklı tehditlere karşı önemli bir “güvenlik ortağı” olarak görülmüştür. Böylece ilişkiler, toplumsal düzeyde sınırlı görünürlük taşıyan fakat devlet kurumları arasında yoğun biçimde sürdürülen bir iş birliği çerçevesi içinde ilerlemiştir.

  1. AKP Dönemi: Isınma, Gerilim ve Yeni Normal

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, Millî Görüş kökenli bir kadronun, 1990’larda askeri-bürokratik elitlerce kurulan İsrail’e dayalı yapısal bağımlılıkla yüzleşmesi olarak okunabilir. Bu süreç, ideolojik miras ile devletin stratejik zorunlulukları arasındaki gerilimin zamanla nasıl yönetildiğini gösterir.

İktidar devralındığında özellikle 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş bir “altın çağ” mirası vardı. Türk ordusunun F-4 uçakları ve M-60 tankları gibi kritik sistemleri İsrail modernizasyonuna bağımlıydı. PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA teknolojileri Ankara açısından vazgeçilmez görülüyordu. Ayrıca Washington’da Ermeni ve Rum lobilerine karşı denge unsuru olarak İsrail yanlısı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, bu bağımlılığı yalnızca askerî değil, diplomatik düzeyde de yapısal kılıyordu.

AKP’nin Isınma Devresi ve BOP (2002-2008)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kadronun, devletin özellikle 1990’larda askeri-bürokratik elitler tarafından inşa edilen “yapısal İsrail bağımlılığı” ile karşı karşıya kaldığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde hükümet, 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş “Askeri-Stratejik Bağımlılık” mirasını devralmıştır; Türk ordusunun modernizasyonunun İsrail teknolojisine bağlanması, PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA (Heron) desteği ile ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye için bir “Washington kapısı” işlevi görmesi bu yapının temel unsurlarını oluşturmuştur.

11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu’da radikalizme karşı “ılımlı İslam” ile demokrasiyi birleştiren bir “model ülke” arayışı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesi, Türkiye’ye bu denklem içinde özel bir rol atfetmiştir. AK Parti liderliğindeki Türkiye, “İslam ile demokrasiyi bağdaştırabilen” yapısıyla bu rol için uygun görülmüş; hükümet ise bölgesel etkinliğini artırmak ve uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör haline gelmek amacıyla bu misyona gönüllü bir uyum göstermiştir. Bu süreçte ideolojik bagaj büyük ölçüde geri plana itilmiş, reel politik öncelikler belirleyici olmuştur.

Bu çerçevede geliştirilen “komşularla sıfır sorun” politikası, Türkiye’nin çevre ülkelerle gerilimleri azaltarak ekonomik ve diplomatik etki alanını genişletmesini, aynı zamanda Batı ile uyumlu fakat bölgesel olarak aktif bir aktör profilini pekiştirmesini hedeflemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem arabulucu rolünü güçlendirme hem de “model ülke” konumunu somutlaştırma stratejisinin tamamlayıcı bir unsuru olmuştur.

AKP, ilk yıllarında Batı’ya “güvenilir ortak” olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuş; Millî Görüş kökenlerinden gelen “İslamcı” imajı dengelemek için İsrail ile ilişkileri hızla geliştirmiştir. Yahudi lobileriyle (ADL gibi) kurulan temaslar ve 2005 yılında Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, Türkiye’nin Batı kampındaki yerini tescillemeye dönük sembolik adımlar olarak öne çıkmıştır. Bu aynı zamanda, Ermeni ve Rum lobilerinin ABD Kongresi’ndeki etkisini dengeleme arayışının da bir parçası olmuştur.

2005 yılında Erdoğan’ın, Filistinliler nezdinde tartışmalı bir figür olan Ariel Şaron’u ziyaret etmesi, ideolojiden ziyade pragmatizmin öne çıktığını göstermiştir. Türkiye, bu dönemde hem İsrail hem Filistin ile temas kurabilen bir aktör olarak “düzen kurucu merkez ülke” iddiasını güçlendirmeye çalışmış; bununla paralel olarak savunma sanayii işbirlikleri, modernizasyon projeleri ve ekonomik ilişkiler derinleştirilmiştir.

Özetle bu politika hattı, Türkiye’nin BOP içinde kendisine biçilen Batı yanlısı, demokratik ve Müslüman aktör profilini uluslararası düzeyde onaylatma ve bu sayede iç politikadaki konumunu küresel destekle tahkim etme stratejisinin bir sonucu olarak şekillenmiştir.

Gerilim ve Süreklilik: “Davos”tan “Mavi Marmara”ya (2008-2020)

27 Aralık 2008’de başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu”, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 2000’li yılların ilk derin kırılması ve seyrin değiştiği bir dönüm noktası oldu. Operasyondan sadece birkaç gün önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret etmesi ve barışçıl mesajlar verilmesine rağmen saldırının başlatılması, Ankara’da bir “diplomatik sırtından bıçaklama”, “ihanet” ve “diplomatik saygısızlık” olarak algılandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yoğun emek verdiği İsrail-Suriye dolaylı barış görüşmelerini sona erdirirken Ankara’nın “düzen kurucu ve arabulucu aktör” rolünü ciddi biçimde zayıflattı ve güven kaybına yol açtı.

Bu kırılma, Türkiye’nin söyleminde belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirdi. Daha önce görece dengeli bir dil kullanan Ankara, operasyonun yol açtığı sivil kayıpların ardından İsrail’i “insanlık suçu”, “devlet terörü” ve ilk kez açık biçimde “terör devleti” kavramlarıyla tanımlamaya başladı. Aynı süreçte ilişkilerin “altın çağı”ndan kalan askerî iş birliği de yara aldı; Türkiye, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nın uluslararası bölümünden İsrail’i çıkardı ve bazı savunma projelerini askıya aldı. Tepki yalnızca hükümet düzeyiyle sınırlı kalmadı; Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinin istifası ve geniş katılımlı protestolar, diplomatik gerilimin toplumsal bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi.

Bu dönemin yarattığı gerilim, sonraki krizlerin de zeminini oluşturdu. 2009 Davos zirvesindeki “One Minute” çıkışı, Türkiye’nin Batı merkezli çizgiden kısmen uzaklaşıp Ortadoğu’da daha bağımsız bir aktör olma iddiasının sembolü haline geldi. Bu çıkış, Erdoğan’ı Arap kamuoyunda öne çıkarırken İsrail tarafında Türkiye’nin artık tarafsız bir arabulucu olamayacağı algısını pekiştirdi. 2010’daki “Alçak Koltuk” krizi ise İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Türk Büyükelçisi Çelikkol’a yönelik tavrıyla, ilişkilerin “millî onur siyaseti” ve sembolik “aşağılama” pratikleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koydu.

31 Mayıs 2010’daki “Mavi Marmara” olayı, bu gerilim hattının en sert kırılması oldu. Türkiye’nin kendi “11 Eylül”ü olarak tanımladığı bu olay sonrasında diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine indirildi, askerî anlaşmalar askıya alındı ve hava sahası İsrail askeri uçaklarına kapatıldı. Ayrıca İsrail ilk kez “Kırmızı Kitap”ta bölgesel istikrarı bozan bir tehdit olarak tanımlandı. Böylece ilişkiler “güvenlik odaklı müttefiklikten” kalıcı bir “kriz diplomasisi” zeminine kaydı.

Buna karşın siyasi gerilimin zirve yaptığı 2011-2020 döneminde ekonomik ilişkiler “tıkırında giden” bir seyir izledi. 2002’de 1.4 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 5.8 milyar dolara, 2020’de ise 6.5 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye’ye enerji ve ileri teknoloji sağlarken Türkiye; demir-çelik, çimento ve gıda ihracatını sürdürdü. Bu durum, “Değerli Yalnızlık” söylemine rağmen iş dünyasının (Zorlu, İçdaş vb.) İsrail pazarından çekilmemesi ve hükümetin “Biz İsrail hükümetiyle değil, firmalarla ticaret yapıyoruz!” yaklaşımıyla ekonomik hattı koruduğunu gösterdi.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir “ticaret yapan devlet” (trading state) olarak dış politikasını iki katmanlı yürüttüğünü ortaya koydu: bir yanda yüksek tonlu “Filistin savunuculuğu” ve ahlâkî söylem, diğer yanda “kesintisiz ekonomik etkileşim” ve pragmatizm. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası süreç, Türkiye’nin uzun süre koruduğu “ekonomiyi siyasi krizden izole etme” yaklaşımını bozarak bu dengeyi yeni bir evreye taşıdı.

Ekim Aksa Tufanı Öncesinde Yeni Jeopolitik Dengeler ve Normalleşme: Enerji ve İzolasyon

2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Türkiye, Doğu Akdeniz’de artan bir “kuşatılmışlık” algısıyla karşı karşıya kalmıştır. 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, İtalya, Ürdün ve Filistin Yönetimi tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Türkiye’yi bölgesel enerji iş birliği mekanizmalarının dışında bırakmış ve bu durum Ankara’nın dışlandığı hissini pekiştirmiştir. 2020’de imzalanan “Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları)” ise İsrail’in Arap dünyasındaki meşruiyetini artırarak Türkiye’nin “Müslüman dünyasındaki kilit müttefik” rolünü zayıflatmış ve ülkeyi daha belirgin bir “değerli yalnızlık” konumuna itmiştir.

Bu jeopolitik tabloya, 2021 itibarıyla derinleşen ekonomik kriz eşlik etmiştir. Yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında kalan Ankara, dış kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla yalnızca İsrail ile değil; BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle de ilişkileri normalleştirme arayışına girmiştir. Bu süreçte İsrail ile zaten “tıkırında giden” ticaretin, siyasi normalleşmeyle daha da büyüyebileceği beklentisi öne çıkmıştır.

Enerji boyutu ise bu “u-dönüşünün” temel eksenlerinden birini oluşturmuştur. ABD’nin, Türkiye’yi dışlayan EastMed boru hattı projesinden desteğini çekmesi, Ankara açısından önemli bir “jeo-ekonomik fırsat” yaratmıştır. Türkiye, İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarından çıkarılan doğalgazın kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayarak bir “enerji hub’ı (merkezi)” olma hedefini güçlendirmek istemiştir.

Bu koşullar altında 9 Mart 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti, 14 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak ilişkilerde “yeni bir milat” şeklinde sunulmuştur. Ancak bu normalleşme, liderler arası güvenden çok, tarafların bölgesel dengeler ve ekonomik zorunluluklar çerçevesinde geliştirdiği “çıkara dayalı evlilik” niteliği taşımıştır.

Özetle, 7 Ekim öncesindeki bu “u-dönüşü”, Türkiye’nin bölgesel izolasyondan çıkma, enerji denkleminde yer alma ve ekonomik kriz kaynaklı dış finansman ihtiyacını karşılama stratejisinin bir ürünü olmuştur ancak bu süreç, “Aksa Tufanı” ile yeniden kesintiye uğramıştır.

7 Ekim Sonrası: “Soykırım”ın Lojistik Arka Planı

Aksa Tufanı (7 Ekim 2023) sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikası, retorik (söylem) ile pratik (eylem) arasındaki belirgin çelişki üzerinden şekillenmiştir. Sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye, başlangıçtaki temkinli tutumunu terk ederek İsrail’i açıkça “terör devleti” olarak tanımlamış ve Gazze’deki eylemleri “soykırım” olarak nitelemiştir. Büyük mitingler ve kampanyalar, toplumsal tepkiyi mobilize eden bir “retorik supap” işlevi görmüştür.

Buna karşılık pratik düzlemde, resmî kısıtlamalara kadar “tıkırında giden” ticaret ve lojistik hatlar varlığını sürdürmüştür. Türkiye, İsrail’in önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam etmiş; gıda, demir-çelik ve çimento gibi temel ürünlerin akışı kesilmemiştir. Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden İsrail’e ulaşması, enerji boyutunda kritik bir unsur olmuştur. Türk çeliğinin İsrail savunma sanayiinde kullanıldığı iddiaları, bu ilişkinin stratejik niteliğine işaret etmektedir.

Resmî ticaret yasağına rağmen “soykırımın lojistiği” olarak adlandırılan dolaylı ticaret iddiaları da gündeme gelmiştir. Malların “Filistin’e gidiyor” gibi gösterilerek İsrail’e ulaştırıldığı veya Yunanistan ve Azerbaycan gibi üçüncü ülkeler üzerinden sevkiyatın sürdüğü ileri sürülmektedir.

Ortaya çıkan tablo, bir yanda güçlü bir “Filistin savunuculuğu” ve “ahlâkî üstünlük” iddiasına dayalı söylem; diğer yanda ise ekonomik çıkarlar ve küresel sistemin gerekleri doğrultusunda sürdürülen reel politik bir etkileşimi birlikte barındırmaktadır. Bu durum, söylem ile pratik arasındaki gerilimin dış politikanın temel karakteristiklerinden biri haline geldiğini göstermektedir.

İkinci Trump Döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail Politikası: Denge ve Uyum Arayışı

İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.

31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.

Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.

Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.

13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.

  1. Sonuç: Hegemonya Kıskacında Filistin’in Geleceği

Sonuç olarak AKP dönemi Türkiye–İsrail ilişkileri, yüzeydeki sert söylemler ile derindeki yapısal sürekliliklerin iç içe geçtiği karmaşık bir karakter arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu ilişkilerin yalnızca diplomatik krizler, liderler arası polemikler ya da ideolojik pozisyonlar üzerinden okunamayacağını; aksine ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı, bir yandan Millî Görüş geleneğinden gelen ideolojik mirasın etkisiyle Filistin meselesinde güçlü bir söylem üretmiş, diğer yandan ise devraldığı yapısal bağımlılıkları ve küresel sistem içindeki konumunu gözeterek İsrail ile ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınmıştır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında “yönetilen gerilim” olarak tanımlanabilecek bir stratejinin kurumsallaştığını göstermektedir. Davos krizi, Mavi Marmara olayı ya da 7 Ekim sonrası süreç gibi kırılma anları, söylemsel düzeyde sertleşmelere yol açsa da ekonomik ve stratejik ilişkilerin belirli bir eşiğin altına düşmemesi bu yapısal sürekliliğin en somut göstergesidir.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik tercihlerden ziyade ekonomik rasyonaliteye daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağlamda İsrail ile ticaretin kriz dönemlerinde dahî sürmesi, dış politikanın ahlâkî söylemlerden çok maddi çıkarlar tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri de Ankara’nın hareket alanını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemde ise Türkiye’nin politikası, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil de daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak şekillenmektedir. Abraham Anlaşmaları sonrası oluşan yeni dengeler, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve küresel güç mücadelesi, Türkiye’yi İsrail ile ilişkilerini tamamen koparmak yerine “kontrollü gerilim” düzeyinde tutmaya yöneltmiştir. İkinci Trump döneminde ortaya çıkan gelişmeler ise bu eğilimin daha da kurumsallaştığını ve Türkiye’nin bölgesel düzende daha pragmatik ve uyum arayan bir pozisyona evrildiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye–İsrail ilişkileri “ne tam anlamıyla bir kopuş ne de kesintisiz bir ittifak” olarak tanımlanabilir. Daha doğru bir kavramsallaştırma, bu ilişkinin “retorik çatışma ile yapısal iş birliği” arasındaki dinamik gerilim üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla Türkiye’nin Filistin söylemi ile İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler arasındaki çelişki, bir tutarsızlıktan ziyade, dış politikanın doğasında bulunan çok katmanlı ve pragmatik işleyişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Yazıyı, bu linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, III – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati videosuyla ilgili şimdilik yazacağım son yazı bu. Açıkçası bunca şeyi tane tane açıklayarak kendisine hak ettiğinden fazla itibar ettiğim zehabına kapılmamak zor. Heyhat, “rage-bait”inin kurbanı oldum. Varsın öyle olsun, en azından meraklısı için Şeriati’yle ilgili yalanlarının ifşası internette asılı kalmış olur.

Allah İnsanı İddiasından Vuruyor!

Konumuza dönelim. Kendini olduğundan büyük sanmanın insanı düşürdüğü ibretlik çukurlardan birini Altay Cem Meriç’in Şeriati’yi eleştirmeyi denerken müracaat ettiği mefhum-kelime argümanında görüyoruz. Meriç, “adeta 4 yaşında bir çocuk” olmakla suçladığı Şeriati’yi, kelime ile mefhumu ayıramamakla ve bu yüzden tevhidin aslında “kader” inancını gerektirdiğini fark edememekle suçluyor. Ancak ilahi adaletten midir bilmem, aynı bahiste bizzat kendi koyduğu kriterin altında kendisi eziliyor.

Çünkü Şeriati’nin o satırlarda “kader” diye isimlendirerek Emevilere nispet edip eleştirdiği şey, Meriç’in de tevhidin mantıksal zorunluluğu olmadığını kabul ettiği cebriye inancından başka bir şey değil. Üstelik Şeriati, bugün bizim anladığımız manada kaza ve kader Muaviye’nin ürünüdür” diyerek Emevi uydurması olan bu cebriyeciliği kastettiğini açıkça aşikar ediyor. Şaşırtıcıdır, Altay Cem Meriç de “bugün bizim anladığımız manada” şerhi dahil bu sözlerini tamı tamına alıntılıyor.

Ama bir kez “kaza ve kader” kelimeleri geçti ya, Meriç “adeta 4 yaşında bir çocuk gibi” bu kelimelerin işaret ettiği mefhumun kendi tasavvurundaki şey olmak zorunda olduğu zehabından bir türlü kendini sıyıramıyor. Şeriati’nin, şerh de düşerek ve neredeyse açıkça cebriye inancını işaret etmiş olmasına rağmen, kendi kafasındaki kaderi kastettiğini varsaymaktan ayrılamıyor. Yani, tam da alay ederek Şeriati’nin terimler ile kavramları ayırma becerisinden mahrumiyetini vurguladığı safhada kendisi bunları ayırmakta zaafa düşerek rezil oluyor. Allah’ın sopası yok!

Şirine’nin Etek Giymesi Fenomeni Olarak Toplumsal Ayrımcılık

Videoda benzeri bir niteliksizlik, ayrımcılık terimi dolayımında da cereyan ediyor. Bu defaki şaşırtıcı derecede komik: Şeriati, metinde tevhid dininin ayrımcılığı meşrulaştıran tağutları yok edeceğini zikretmiş. Meriç büyük bir dikkat ve rikkatle derhal bilgeliğini gösterip “Hangi cihetten ayrımcılık?” diye soruyor. Sonraki açıklamaları evlere şenlik. Bizlere ayrımcılığa karşı olmanın saçma olduğunu kanıtlamak için, en ideal düzende dahi, insanların doktorlar ve hastalar, öğretmenler ve öğrenciler olarak “ayrışmaya” devam edeceğini; Şirinler Köyü’nde Şirine’nin etek giymesinin bile ayrımcılık olduğunu anlatıyor. Bu faslı hepten şaşkınlık içinde izlediğimi itiraf etmeliyim.

Garip ama, Altay Cem Meriç’in daha ayrımcılık teriminden kavramın kendisine gitme hüneri yok. Bu terimle hukuki/sosyal kavrama gideceğine, tüm ayrımların ortadan kaldırılmasının kastedildiğini sanacak kadar hayattan bihaber. Bereket hukukla iştigal etmiyor. Yoksa özgürlükten başkasına vurabilmeyi, eşitlikten herkesin aynı saatte zorla uyandırılmasını anlardı.

Anlattıklarımın iyice karikatürleştiğinin farkındayım, fakat sahiden bunları laf olsun diye bol keseden sallamıyorum. Gerçekten de ayrımcılıktan öğretmen-hasta arasındaki ayrımları anlıyor; toplumsal sınıf kavramıyla tabipler odasına gönderme yapıldığını sanıyor, orduda bir komutan olmasını eşitliğe aykırı telakki ediyor. Bu gibi argümanları kendince havalı bir biçimde art arda sıralayıp, kendinden emin ve sorgulayıcı bakışlar atarak Ali Şeriati’yi çürüttüğünden komik derecede emin görünüyor. Şaşırmamak mümkün mü? Bir insan bu kadar az şey bildiği hususlarda nasıl bu kadar özgüvenli konuşabilir? İtiraf etmeliyim, kendimi maruz bıraktığım bu video beni sürekli özne ve benlik konusunda düşünmeye sevk ediyor. Ama şimdilik devam edelim.

“Hani Ya, Nerede Bu Sömürüyü Meşrulaştıran Din?”

Altay Cem Meriç videonun başka bir yerinde, Şeriati’nin şirk dininin haksız hiyerarşileri ve sömürüyü meşrulaştırdığı argümanını aktarıyor. Belki de videonun en trajikomik yeri burası. Zira cüretle “Kim meşrulaştırmış ya eşitsizliği?” diye soruyor. Ona sorarsak İslam tarihinde kimse dini kullanarak haksızlıkları, adaletsizlikleri, gerekçesiz eşitsizlikleri meşrulaştırmamış. Muaviye’nin “ısırıcı saltanata” geçerken yaptığı “Bana bu gömleği Allah giydirdi” konuşmasını boş verelim. Sormak lazım bu atanamamış Bel’am gibi konuşan kişiye: Türkiye’de birilerinin açlıktan kırıldığı başkalarının tokluktan öldüğü bu düzen nelere dayanarak ayakta kalıyor? Milyonlarca insanın, bir avuç insanın düzenli işçisi olmasını sürdürebilir kılan şeyler neler? Yüz binlerce ev boşken, binlerce evsizin sokaklarda yatmasına karşı çıkmak neyle yanlış hale geliyor? Din adına konuşanlar mülkiyete dokunmayı, egemenle zayıf arasında yapılmış olsa da sözleşmeyi ihlal etmeyi, iktidara baş kaldırmayı günah olarak etiketlemiyorlar mı?

Şeriati zımnen, kapitalist düzenin ana damarlarını teşkil eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, birilerinin diğerlerine kalıcı ve düzenli biçimde hizmet etmesini sağlayan modern iş sözleşmelerinin ve tüm sistemi koruyan iktidara başkaldırı yasağının şirk dini tarafından meşrulaştırılarak desteklendiğini öne sürüyor. Ya kapitalist sömürü yok, ya sayılanlar gibi toplumsal kurumlara dayanmıyor, ya da din adına konuşanlar bu kurumları desteklemiyor. Hangisi doğru? Eğer etrafta “topuklarını ıslatmadan” gezip dolanmayı maharet sanıyor ve ekonomi politikten tamamen bihaberseniz, o zaman “Ben zulüm haktır” diyen alim duymadım dersiniz. Bir de öyle mi deselerdi?

Şeriati Batılı Aydınlarla Peygamberleri Bir mi Tutuyor?

Meriç’in son bir saptırmasından bahsetmezsem olmaz. Sorarsanız, Şeriati Batılı her şeyi iyi ve güzel buluyormuş, Müslümanlara dair her şeye savaş açmış. Bu saçma görüşlerle didişecek değilim. Marksizmin etkisindeki İslamcı bir aydından bahsediyoruz. Kitaplarından iki satır okuyan rahatlıkla görür ki Şeriati’nin projesi hiç kuşkusuz Müslüman toplumların güçlenerek Batı emperyalizminin tahakkümünden kurtulmasıdır. Bu o kadar aşikar ki izah etmek için klavyede basılan her tuş israf olur.

Öte yandan, Meriç Şeriati’ye daha somut bir iftira da atıyor. İddiaya göre Şeriati, Batılı aydınlarla peygamberleri birbirine eşitliyormuş. Videonun başında zikrettiği bu büyük “cürmü” açmasını merakla beklemişken görüyoruz ki, kastettiği şey Şeriati’nin şu cümleleriymiş: “Netice olarak şunu ifade etmek istiyorum: Kiliseye ve Orta Çağ’da hâkim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından …Avrupalı aydınların ve özgürlükçülerin misyonu, tarih boyunca bizim peygamberlerimizin üstlendikleri misyonun aynısıdır.”

Altay Cem Meriç işine gelmediği için izleyicisinden kaçırıyor ama, Şeriati’nin cümlesinde çok belirgin bir tahsis ibaresi var. Batılı aydınlar, yalnızca ve yalnızca “hakim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından” peygamberlerle aynı misyonu üstleniyorlar. Hemen sonrasında Şeriati ekliyor, garip ama Meriç de zikrediyor: “Ancak onların algılamalarının ve vardıkları sonucun doğru olduğunu söylemiyorum.

Yani argüman şu: Batılı aydınlar ve özgürlükçüler, karşı karşıya oldukları sömürü ve tahakküm üreten, haksızlıkları meşrulaştıran, ayrıcalıklı bir grubun elinde oyuncağa dönüşmüş olan şirk dinine karşı dövüşmekte haklılardı. Buradaki “lâ” kısmında peygamberler ile ortak bir işi yapıyorlardı. Fakat bu yeterli değildi. Yıkım sürecini tevhid diniyle taçlandırmadıkları için şirk dininde yaşamaya devam ediyorlar. Şeriati’ye göre bunun önemli göstergelerinden birisi toplumlarındaki sınıflar ve tabakalaşmadır. Hatırlayın, bunlar şirk dininin emareleridir.

Altay Cem Meriç ise buradaki benzerlik iddiasını alıyor, Şeriati’nin Batıyı hiç eleştirmediği, Batılı aydınlara Allah dese rahatlayacağı (evet bunu diyor!), işinin gücünün Müslümanlarla didişmek olduğu gibi baştan sona iftira teşkil edecek sonuçlara bağlıyor. Şeriati hakkında hiçbir şey duymamışsanız belki inanabileceğiniz, büyük, çocukça ve kasıtlı iftiralar. Sahiden insanı dermansız bırakan bir kötülük.

Sonuç Yerine

Kapatırken aşikar olanı hatırlatayım: Kimse eleştirilmez değil. Fakat Altay Cem Meriç eleştirmiyor, beceriksizce saldırıyor. Zira, muhatabını kendi içinden kavramaya talip değil, en ufak bir saygı emaresi göstermiyor. Aşağılıyor, alay ediyor, yapay kahkahalar atıyor, kendisiyle çelişme pahasına yaftalar asıyor, gizliyor, yanlış aktarıyor ve çarpıtıyor. Beceriksizliğinin en büyük sebebi de hırs ve hıncı. O kadar büyük bir coşkuyla ve tavizsiz saldırıyor ki, komik bir karikatüre dönüşüyor.

Eh… Biz çıkaracağımız derse odaklanalım. Bir insan nasıl bu hale gelebilir diye sorup durdum. Bu durum, günahların en büyüklerinden birini istikrarla icra etmenin kaçınılmaz neticesi gibi görünmüyor mu? Anlaşılan, uyaracak eş dost, selim bir vicdan, kendini dışarıdan görecek bir istidat yoksa insanın kibri kontrolden çıkabiliyor. Kibri paçalarından akmaya, kulaklarından fışkırmaya başladığı zaman da insan işte böyle zelil hale geliyor demek ki. Şaşkına çeviren bir küstahlık, kendini alçaltıcı bir tahkir etme çabası, komik duruma düşüren bir alaycılık ve bol miktarda hınç, kin, nefret ve enaniyet. Korkunç bir bileşim. Rabbim bu arazları salih kullarından beri tutsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x