Connect with us

Yazılar

Suriye İç Savaşında İsrail ve Silahlı Muhalif Örgütler Arasındaki İlişkilerin Analizi – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

© AFP 2023 / ABD DOUMANY

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren İsrail, kamuoyuna yönelik dikkatli bir “müdahaleden kaçınma” politikası benimsediğini deklare etmişti. Resmi duruş, Hizbullah’a yönelik gelişmiş silah transferlerini engellemek ve sınırına isabet eden mermilere misilleme yapmak dışında, komşusundaki kaotik çatışmaya karışmamak üzerine kuruluydu. Ancak bu resmi politikanın perdesi aralandığında, Golan Tepeleri sınırında çok daha karmaşık, pragmatik ve çok katmanlı bir gizli müdahale stratejisinin yürütüldüğü ortaya çıkmaktadır.

Suriye iç savaşında Esat rejiminin kontrolünün zayıflaması sonucu Golan Tepeleri civarındaki bölge, Siyonist İsrail Rejimi açısından hızla bir istikrarsızlık ve belirsizlik alanına dönüştü. Siyonist rejimin sınır hattı kabul ettiği işgali altındaki bölge yakınında, ideolojileri ve hedefleri birbirinden farklı çeşitli silahlı gruplar ortaya çıktı. Bu kaotik ortamda, İsrail için en büyük varoluşsal tehdit, en büyük düşmanları olan İran ve onun vekili Hizbullah’ın, Suriye’deki güç boşluğunu doldurarak sınırda kalıcı bir askerî varlık oluşturma ihtimaliydi. İsrail, söz konusu tehditleri yönetmek ve stratejik çıkarlarını korumak amacıyla Suriye’deki muhalif gruplarla çok katmanlı, pragmatik ve genellikle gizli tutulan ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, kamuoyuna yansıyan “İyi Komşu Politikası” kapsamında “insanî” yardımlardan, perde arkasında yürütülen gizli askerî ve finansal desteğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı.

İsrail’in iç savaş esnasında Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askerî operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir tezâhürüdür.

2011 öncesinde, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri boyunca uzanan Suriye sınırı, on yıllardır İsrail’in en öngörülebilir ve sakin cephelerinden biriydi ancak Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi, bu stratejik sükûneti kökten değiştirerek İsrail’i aşılması güç bir stratejik açmaza sürükledi. Kontrol altında tutulabilen ve zayıf Beşar Esad rejiminin yerini, İran’ın vekil gücü Hizbullah, radikal gruplar ve öngörülemez bir kaosun alması ihtimali, Siyonist rejimi kaygılandırdı.

Bu makale, İsrail’in Suriye politikasının evrimini üç temel aşamada inceleyecektir: 1. Başlangıçtaki pasif ve alaycı “kan kaybetmelerine izin ver” doktrini, 2. 2015’teki Rus askerî müdahalesi sonrası başlayan, insanî yardım perdesi arkasında gizli askeri destek içeren çok katmanlı aktif müdahale dönemi ve 3. 2018’de Rusya ile varılan jeopolitik anlaşma sonrası, vekil güçlerin acımasızca terk edildiği stratejik geri çekilme.

Makalenin temel tezi şudur: İsrail’in Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi ulusal güvenlik çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askeri operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir vak’a analizidir.

Bu karmaşık politikanın ilk ve en hesaplı adımı, İsrail’in düşmanlarının birbirini zayıflatmasını izlemeye dayanan bilinçli bir hareketsizlik doktriniydi.

 I. “Bırakın Kan Kaybetsinler” Doktrini (2011-2015)

Suriye’deki çatışmanın ilk yıllarında İsrail, doğrudan bir müdahaleden bilinçli olarak kaçındı. Bu politikanın ardındaki stratejik mantık, acımasız olduğu kadar açıktı: Uzun süren ve belirgin bir galibi olmayan bir savaş, İsrail’in geleneksel düşmanları olan Suriye ordusunu ve en büyük bölgesel tehdit olarak gördüğü müttefiki Hizbullah’ı sistematik olarak yıpratacaktı. Her iki tarafın da kaynaklarını ve insan gücünü tüketecek bu yıpratma savaşı, İsrail’in “sınır güvenliği”ne dolaylı olarak hizmet ediyordu.

Bu doktrin; gizli bir varsayım değil, üst düzey yetkililer tarafından dile getirilen, alaycı olduğu kadar açık bir politikaydı. Eski İsrailli diplomat Alon Pinkas, 2013’te temel mantığı, “Bırakın her iki taraf da kanasın, kan kaybından ölsünler: buradaki stratejik düşünce bu!” sözleriyle özetlemişti. Bu yaklaşım daha sonra güvenlik muhabiri Alex Fishman tarafından, dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un dikte ettiği “resmî politika” olarak teyit edildi. Askeri analist Amos Harel ise durumu, İsrail’in perspektifinden ideal senaryonun “kan dökülmesinin birkaç yıl daha net bir galip olmadan devam etmesi” olduğunu belirterek teyit ediyordu.

Ancak bu dönem tamamen pasif değildi. Analist Elizabeth Tsurkov’a göre İsrail, iki temel “kırmızı çizgi”ye odaklanmıştı: Hizbullah’a gelişmiş silahların transferini önlemek ve savaşa doğrudan askerî olarak müdahil olmaktan kaçınmak. Bu hedefler doğrultusunda İsrail, Suriye içinde sınırlı hava operasyonları düzenledi ama çatışmanın genel seyrini değiştirecek adımlardan uzak durdu.  Bu dönemde Siyonist Rejim, Suriyeli muhalif komutanların bir “uçuşa yasak bölge” oluşturulması gibi taleplerini sürekli olarak reddetti ancak yaralıların tedavisi gibi “insanî destek” olarak adlandırdığı sınırlı yardımlarda bulundu.

Bu hesaplanmış bekleme dönemi, 2015’te Rusya’nın Suriye’ye askerî müdahalesiyle âniden sona erdi. Stratejik dengenin Esad lehine değişmesi, İsrail’i “bırakın kan kaybetsinler” yaklaşımını terk etmeye ve daha aktif, çok katmanlı bir müdahale stratejisine geçmeye zorladı.

2. Aktif Müdahale ve Çok Katmanlı Destek Stratejisi (2015-2018)

2015’teki Rus askerî müdahalesi, Suriye’deki savaşın seyrini kesin bir şekilde değiştirdi ve İsrail’in stratejisinde bir dönüm noktası oldu. Esad rejiminin mutlak bir zafere yaklaşması, Tel Aviv için aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın zaferi anlamına geliyordu. Bu durum, İsrail’in pasif gözlem politikasından, sınırındaki çatışmanın sonucunu şekillendirmek için aktif ancak gizli bir müdahaleye geçmesini tetikledi. Bu yeni strateji, stratejik hedeflerini insanî bir söylemle perdeleyen, çift katmanlı bir operasyon olarak tasarlandı: biri halka açık bir insanî yardım operasyonu, diğeri ise perde arkasında yürütülen gizli bir askerî destek programı.

Stratejik Bir Araç Olarak “İyi Komşu” Politikası

İsrail’in müdahalesi, “İyi Komşu” politikası adı verilen geniş kapsamlı bir insanî yardım operasyonuyla kamuoyuna sunuldu. Bu politika, bir “kalpleri ve zihinleri kazanma” kampanyası olarak tasarlandı ve kapsamı oldukça genişti:

Tıbbî Tedavi: Bazı tahminlere göre 4 binden fazla yaralı Suriyeli, İsrail hastanelerinde tedavi altına alındı. VICE News‘e göre sayıları toplamda 1.300’den fazla olan bu kişilerin yaklaşık yüzde 90’ının genç erkekler olması, birçoğunun savaşçı olduğu çıkarımını güçlendirmektedir.

Çocuk Sağlığı: Suriyeli çocuklar için İsrail’e günübirlik geziler düzenlenerek göz, kulak, epilepsi gibi uzmanlık gerektiren alanlarda tedavi ve kontroller sağlandı.

İnsanî Malzemeler: Sınır köylerine düzenli olarak gıda, yakıt, jeneratörler, giysi ve ilaç gibi temel ihtiyaç malzemeleri ulaştırıldı. Bu yardımların bir parçası olarak üzerinde kasıtlı olarak İbranice yazıların ve hatta “Komşun, kardeşinden daha yakın olabilir.” gibi Arapça Hadis alıntılarının bulunduğu spagetti kutuları kullanıldı. Bu, kültürel olarak yankı uyandıran dini metinler aracılığıyla hedef kitlede sempati oluşturmayı amaçlayan plânlı bir psikolojik operasyondu.

Kurumsal Destek: ABD merkezli STK “Friendships Unlimited” (Sınırsız Dostluklar) tarafından işletilen ve İsrail işgal güçleri tarafından korunan “Camp Mazor Ladach” (Talihsizlere Yardım Kampı) adlı bir sınır ötesi tıp kliniği kuruldu. Bu yaklaşımın iki temel amacı vardı: 1. Suriyelilerin, İsrail’e doğrudan geçiş yapmalarının getireceği “işbirlikçi” damgasını yemeden tıbbî yardım almalarını sağlamak. 2. Yaralıları İsrail hastanelerine nakletmenin yüksek maliyetine kıyasla daha uygun maliyetli bir çözüm sunmak.

Bu klinik, İsrail’in bölgedeki varlığını ve etkisini sadece geçici bir yardım operasyonu olmaktan çıkarıp daha kurumsal ve kalıcı bir iş birliği modeline dönüştürme çabasının en somut sembolüydü

Ancak bu cömertliğin ardında saf bir hayırseverlik yatmıyordu. “İyi Komşu” yönetiminin komutanı Yarbay E.’nin (yerel halk arasında bilinen adıyla “Ebu Yakub”) de açıkça belirttiği gibi, bu politikanın soğuk bir stratejik hedefi vardı: “O kadar asil ya da dürüst değilim. İsrail için açık bir operasyonel çıkar var.”

Bu temel çıkar, Golan Tepeleri sınırı boyunca, İsrail’in birincil tehdit olarak gördüğü İran destekli güçlerden arındırılmış bir “tampon bölge” oluşturmaktı. İnsanî yardım, bu bölgedeki halkın ve silahlı grupların sadakatini kazanmak için bir araç olarak kullanıldı. İsrail’in kamuoyuna yansıyan “insanî” yardım politikasının arkasında, bölgedeki güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi amaçlayan daha gizli ve stratejik bir operasyon yürütülüyordu. Bu operasyon, güney Suriye’deki muhalif gruplara doğrudan askerî ve finansal destek sağlamayı içeriyordu ve İsrail aleyhine olabilecek olası gelişmeleri bir “tampon bölge” tesis ederek vekil güçler aracılığıyla sağlama stratejisinin temelini oluşturuyordu.

Perde Arkası: Muhalif Gruplara Gizli Askerî ve Mâlî Destek

“İyi Komşu” politikasının insani vitrininin arkasında, çok daha doğrudan ve gizli bir operasyon yürütülüyordu. Foreign Policy ve diğer kaynaklara dayanan raporlara göre İsrail, Güney Suriye’deki en az 12 farklı muhalif gruba doğrudan askerî ve mâlî destek sağladı. Bu destek, tampon bölgeyi sadece sempatiyle değil, aynı zamanda askerî güçle de korumayı amaçlıyordu.

Destek Türü Detaylar
Silahlar M16 saldırı tüfekleri, makineli tüfekler, havan topları ve nakliye araçları.
Maaşlar Savaşçı başına aylık yaklaşık 75 Dolar doğrudan ödeme.
Finansman Fursan el-Culan (Golan Şövalyeleri) gibi kilit grupların liderlerine aylık yaklaşık 5.000 Dolar nakit akışı ve karaborsadan silah alımı için ek fonlar.
Lojistik Yardımların Golan Tepeleri’ndeki üç geçiş kapısından yapılması.
Kaynak Paradoksu Sağlanan bazı silahların, İsrail’in 2009’da ele geçirdiği ve asıl hedefi Hizbullah olan bir İran silah sevkiyatından gelmesi. Bu, hem makûl inkâr edilebilirlik sağlayan hem de bir düşmanın gücünü diğerine karşı kullanarak stratejik bir ironi yaratan klasik bir asimetrik savaş taktiğiydi.

Bu destek, muhalif gruplar için hayatî bir önem taşıyordu. Fursan el-Culan grubunun sözcüsünün ifadesi bu bağımlılığı net bir şekilde ortaya koymaktadır: “İsrail’in yardımı olmasaydı hayatta kalamazdık.” Bu gizli faaliyetler, Birleşmiş Milletler Çatışma Gözlem Gücü’nün (UNDOF) İsrailli askerler ile silahlı muhalifler arasında temaslar ve transferi gözlemlediğini bildiren raporlarıyla da üçüncü taraflarca doğrulanmıştır.

İsrail’in desteklediği gruplar arasında kamuoyuna en çok yansıyan iki isim Fursan el-Culan ve Liva Fursan el-Culan oldu. Özellikle Kuneytra merkezli Fursan el-Culan, İsrail’in “tercih ettiği grup” olarak öne çıktı. Artan İsrail finansmanı sayesinde yüzlerce yeni savaşçıyı bünyesine katan bu grup, aynı zamanda İsrail’den gelen silahların diğer gruplara dağıtımında bir aracı rolü üstlendi.

Bu gizli operasyon, İsrail’in resmî inkâr politikasıyla birleştiğinde dikkat çekici çelişkiler ortaya çıkardı. Örneğin, Politico Dergisine konuşan bir İsrailli komutan, “Milyonlarca dolarlık yardım yapıyoruz ama tek bir dolar veya şekel vermiyoruz.” diyerek doğrudan finansal desteği yalanlamıştır ancak, çok sayıda savaşçıyla yapılan görüşmelere dayanan raporlar, savaşçılara doğrudan maaş ödendiğini ve silah alımı için ek para verildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çelişki, operasyonun hassas ve gizli doğasını ve İsrail’in kamuoyu önünde inkâr edilebilirliği sürdürme stratejisini gözler önüne sermektedir. İsrail’in bu pragmatik yaklaşımı, yalnızca ılımlı gruplarla değil, ideolojik olarak düşman olarak takdim edilen daha radikal unsurlarla da karmaşık bir ilişki ağı kurmasına yol açmıştır.

El Kaide Neden Hizbullah’tan Daha Az Kötü?

İsrail’in tehdit algısı, küresel terörle mücadele normlarından keskin bir şekilde ayrışarak tamamen kendi yerel ve âcil çıkarlarına odaklanıyordu. Bu durum, İsrail’in hangi düşmanın “daha az kötü” olduğuna dair yaptığı pragmatik hiyerarşide kendini gösterdi.

Bu hiyerarşiyi en net şekilde eski Mossad Başkanı Efraim Halevi açıklamıştır. Halevi, bir mülâkatta İsrail’in neden El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’nden yaralı militanları tedavi ettiğini ve yardımların sadece “insanî” amaçlı olmayıp taktik nitelik de taşıdığını ancak aynı muamelenin Hizbullah için geçerli olmayacağını şu mantıkla savunmuştur:

El Kaide: Halevi, El Kaide’yi tedavi etme kararını “Hatırladığım kadarıyla El Kaide bugüne kadar İsrail’e saldırmadı.” sözleriyle gerekçelendirmiştir. Bu, El Kaide’nin İsrail’in en yakın müttefiki ABD’ye saldırdığı gerçeğine rağmen tehdit algısının ne kadar dar ve kendi çıkarlarına odaklı olduğunu göstermektedir.

Hizbullah: Halevi, Hizbullah için ise onlarla “farklı bir hesabımız var” diyerek, bu grubun İsrail’e yönelik doğrudan saldırıları nedeniyle farklı bir kategoride olduğunu belirtmiştir.

Bu yaklaşım sadece Halevi’ye özgü değildi; İsrail güvenlik ve diplomasi bürokrasisindeki yaygın bir zihniyeti yansıtıyordu. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon, Suriye’deki seçenekler arasında bir tercih yapması gerektiğinde “İran rejimi yerine IŞİD’i seçeceğini” açıkça belirtirken eski ABD Büyükelçisi Michael Oren ise İsrail’in stratejik hedefinin, “daha büyük kötülük” olarak gördüğü İran destekli eksene karşı “Sünnî kötülüğün galip gelmesine” izin vermek olması gerektiğini savunmuştur.

Kaosu Yönetmek: Tampon Bölge Stratejisi ve Silahlı Muhalif Gruplarla İlişkiler

İsrail’in tampon bölge hedefine ulaşma stratejisi, bölgedeki farklı silahlı gruplarla kurulan pragmatik ve değişken ilişkiler ağı üzerine inşa edilmişti. Bu, ideolojik ayrımlardan çok, anlık çıkarlara dayalı bir vekalet savaşı yönetimiydi. Bu yönetimin en şaşırtıcı örnekleri, İsrail’in IŞİD bağlantılı bir grupla kurduğu zımnî ateşkes ve aynı anda diğer vekillerini bu gruba karşı desteklemesiydi.

Bölgedeki en sıra dışı gibi görünen dinamiklerden biri, IŞİD bağlantılı yerel grup Ceyş Halid bin el-Velid ile yaşandı. Bu grup, doğrudan İsrail sınırında konuşlanmış olmasına rağmen –eldeki bilgilere göre– iki taraf arasında bir iş birliği değil, karşılıklı caydırıcılığa dayalı de facto bir saldırmazlık paktı hâkimdi.

Bu sessizliği bozan tek olay, Kasım 2016’da yaşanan bir çatışmaydı. War on the Rocks kaynağına göre, bu saldırı münferit bir olaydı ve “liderliğin emri olmadan” gerçekleştirilmişti. Daha da önemlisi, grup liderliğinin, saldırıyı gerçekleştiren savaşçılara “Yahudilerin tepkisinden korktukları için çok öfkeli” olduğu bildirilmiştir. Bu detay, grubun İsrail ile topyekûn bir çatışmaya girmekten ziyade önceliğinin diğer muhalif gruplarla olan savaşı olduğunu kanıtlamaktadır.

Vekilleri IŞİD’e Karşı Desteklemek Politikası

İsrail’in stratejisi, bu zımnî ateşkesle bir paradoks yaratıyordu. Bir yandan IŞİD bağlantılı grupla doğrudan çatışmaktan kaçınırken diğer yandan aynı gruba karşı savaşmaları için desteklediği “diğer muhalif gruplar”a insansız hava aracı (İHA) ve hassas güdümlü füzelerle doğrudan ateş desteği sağlıyordu.

Bu ikili politika, İsrail’in vekalet stratejisinin çok katmanlı, bölümlere ayrılmış ve rejim karşıtı grupları kullanmaya yönelik olduğunu açıkça göstermektedir. İsrail, Suriye’deki farklı aktörleri birbirine karşı dengeleyerek ve kendi minimum müdahalesiyle maksimum faydayı hedefleyerek bölgedeki kaosu yönetiyordu. Bu durum, İsrail’in ikili stratejisini net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bir yandan İran ve Hizbullah’ı sınırdan uzak tutmak için belirli muhalif grupları desteklerken diğer yandan en radikal unsurların yayılmasının önüne geçmek için bu gruplara karşı ittifak kurduğu gruplarla birlikte aktif olarak savaşmıştır. İsrail, Güney Suriye’deki gruplara yönelik politikasını “farklılaştırılmış çevreleme ve durumsal müttefiklik” ilkesi üzerine kurmuş; kendisine yönelik âcil tehdit oluşturmayan unsurları tolere etmiş, doğrudan veya potansiyel tehdit olarak gördüklerini ise aktif olarak sınırlamıştır.

Ancak bu hassas denge, 2018’de bölgedeki jeopolitik dengelerin Rusya lehine değişmesiyle bozulacaktı.

III. Stratejik Geri Çekilme ve Müttefiklerin Terk Edilmesi (2018)

2018 yazı, İsrail’in titizlikle yürüttüğü vekil stratejisinin sonunu getirdi. Bu değişim, “yerel vekil gruplara dayalı bir savaş”tan, “büyük güçler arası jeopolitik bir anlaşmaya geçiş”i temsil ediyordu ve İsrail’in pragmatizminin en soğuk yüzünü ortaya koyuyordu.

Rusya Anlaşması ve Muhaliflere İsrail Desteğinin Kesilmesi

2018 yazında Esad rejiminin Rus hava desteğiyle güney Suriye’ye yönelik kapsamlı bir operasyon başlatmasıyla İsrail, ânî bir politika değişikliğine gitti. Bu, güvenilmez ve maliyetli yerel vekilleri, küresel bir süper güç olan Rusya’dan gelen üst düzey bir stratejik garantiyle takas ettiği hesaplanmış bir eksen kaymasıydı.

Anlaşmanın ana hatları basitti: İsrail, Rusya’nın İran destekli milisleri sınırdan en az 80 kilometre uzakta tutacağı yönündeki vaadi karşılığında, Esad rejiminin Golan Tepeleri sınırına geri dönmesine göz yumacaktı. Bu anlaşma, İsrail’in önceliğinin muhaliflerin kaderi değil, İran’ın ve Hizbullah’ın sınırdan uzak tutulması olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.

Bu stratejik değişiklik, sahada yıllardır İsrail’e güvenen muhalif gruplar için stratejik bir şok ve operasyonel bir çöküş anlamına geliyordu. Rejimin taarruzu başladığında, İsrail’den müdahale bekleyen gruplar, kendilerini kaderlerine terk edilmiş buldu. Bu durum, muhalifler arasında derin bir hayal kırıklığı ve ihanet duygusu yarattı.

Bu duyguyu en sarsıcı şekilde Foreign Policy dergisine konuşan bir Fursan el-Culan savaşçısı dile getiriyordu: “Bu, İsrail hakkında unutmayacağımız bir derstir. İnsanları umursamıyor. İnsanlığı umursamıyor. Tek umursadığı kendi çıkarları!”

İsrail, operasyonun sonunda yalnızca az sayıda komutanı ve ailelerini gizlice tahliye ederken kendisi için yıllarca savaşmış binlerce sıradan savaşçıyı Esad rejimine teslim olmak üzere kaderlerine terk etti. Bu, tamamen işlevsel olan bir politikanın soğuk ve mantıksal sonuydu ve geride derin bir güvensizlik mirası bıraktı.

Sonuç ve Değerlendirme

İşgalci Siyonist rejimin Suriye iç savaşı sırasında güneydeki muhalif gruplarla yürüttüğü çok yönlü ve pragmatik politika, kısa vadeli taktik başarılar sağlamıştır. Sözde insanî yardımdan gizli askerî desteğe uzanan bu karmaşık angajman, İsrail’in değişen “güvenlik” ortamına uyum sağlama kapasitesini göstermektedir. Öte yandan Suriye’de şiddet yoluyla rejim değişikliğine soyunanların da amaca ulaşmak için her şeyi mübah gören bir fırsatçılıkta sakınca görmediklerini ortaya koymaktadır. Suriye’deki rejimi değiştirme uğruna bölgede istikrarsızlığın asıl unsurunun amaçlarına alet olmakta hiçbir beis görmemişlerdir.

Siyonist İsrail rejiminin güney Suriye politikası, kendi belirlediği hedefler açısından değerlendirildiğinde kısmî ve geçici bir başarı elde etmiştir. Politikanın temel amacı olan İran ve Hizbullah’ın Golan sınırında kalıcı bir cephe açmasını engelleme hedefi, vekil gruplar aracılığıyla oluşturulan tampon bölge sayesinde birkaç yıl boyunca başarıyla uygulanmıştır. Bu süreçte İsrail, kendi askerini riske atmadan ve sınırlı bir maliyetle kendisine asıl tehdit olarak gördüğü unsurlardan kendisini korumuştur.

Bununla birlikte söz konusu başarı, stratejik bir başarısızlıkla son bulmuştur. Esad rejiminin Rusya desteğiyle güneye geri dönmesi ve İsrail’in müttefiklerini terk etmesi, kazanımların kalıcı olmadığını göstermiştir. Nihayetinde İsrail, savaşın başında kaçınmaya çalıştığı senaryo ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Golan sınırı tekrar Esad rejiminin kontrolüne geçmiş ve bölgedeki İran varlığı Rusya’nın güvencelerine bağımlı hâle gelmiştir.

Diğer yandan İsrail, Suriye iç savaşı esnasında bile ancak kısa bir süreliğine gerçekleştirebildiği tampon bölge oluşturma hedefine Esad rejimi düştükten, İran bölgeden çekildikten ve Rusya’nın yerine ABD’nin nüfûz sahibi ve stratejik aracı olarak yerleşmesiyle şimdilik ulaşmış görünmektedir. Kısa sürede bölgedeki gelişmelerde radikal bir değişme olmadıkça işgalci Siyonist rejimin bu kazanımını uzun süre muhafaza edeceğini göstermektedir.

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x