Connect with us

Köşe Yazıları

Herkes Kaybedecek (mi?)

Yayınlanma:

-

Ulus devletlerin tesisinden sonra dondurulmuş gibi görünen ancak dünyanın farklı bölgelerinde farklı yoğunluklarla devam eden göç hareketlilikleri küreselleşmenin hızına paralel bir şekilde hız kazanmıştı.

Türkiye gibi katı ulus devlet formları aşırı homojen yapılarıyla uzun süre bu hareketliliğin dışında kalırken ideolojik pedagojileri yabancı/öteki olana karşı müntesiplerinde aşırı korkular yaratmayı başarabilmişti.

Küresel kapitalizmin hemen her şeyi dünyanın dört bir yanına transfer edebilme kabiliyeti elbette kendi sınırlarına kapanmış bütün yapıları çözecekti. Doğrudan ya da dolaylı müdahalelerle bu çözülmeler hız kazandı.

Eski sömürgelerinden kendi ülkelerine akan göçmenlere batılı ülkeler yoğun ırkçı tepkilere rağmen bir şekilde alışkanlık kesbetmişti. Bir başka ifadeyle Nasreddin Hocanın geri kalan eşyalarını da yüklenerek hırsızın ardına düşmesi gibi günahları peşlerine takılıp gelmişti.

Türkiye, Ermeni – Rum tehcir ve kırımları ile Kürt meselesini ırkçı söylem ve uygulamalarla dondurup bahsettiğimiz pedagojik araçlar vesilesiyle yarattığı sanal gerçekliğe sırtını yaslamıştı ancak tarih ve toplumların dinamizmi bu gerçekliği parçaladı.

Sovyetlerin Afganistan işgalinden sonra Kenan Evren tarafından ülkeye getirilen Afgan mülteciler, Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçan Kürtler, Türkiye için önemli göçmen hareketlilikleri olarak görülebilir. Artık küresel bir metropol olması ve neoliberalizmle birlikte sınırların aşınması, sermayenin ucuz iş gücünü, yolunu bulup yeni köle ticareti olarak istediği mıntıkaya aktarabilme kabiliyeti İstanbul’a Afrika’dan, Asya’dan çok sayıda göçmenin akmasına sebebiyet vermişti.

Aslında tersinden bir göç hareketliliğinden bahsetmek de gerekir. Türkiye’den başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine çalışmaya giden yoksul aileler kitleselliği ve yabancıyla temas bakımlarından dikkate değerdir, bu hareketlilik sinema ve edebiyatın da yoğun bir şekilde ilgi alanına girmiştir.

Bilemiyorum, Avrupa’ya giden kitlelere karşı oradan Türkiye’ye yönelen turist akınına bu bahiste değinmek ne kadar doğrudur? Yabancı/öteki ile temasta ürkütücü bir kırılma yaşayan halkımızın batılı insanlara hürmetinde şaşırtıcı bir abartıyı gözlemlemek her dâim mümkündür. Bunu vurgulamadan geçemiyorum çünkü doğu halklarına dönük açık aşağılamayı anlamada bu kıyas halkımızın tutumunu tahlil edebilmek bakımından zorunlu geliyor bana.

Suriye savaşını çıkaran, körükleyen, o ateşe odun taşıyan aktörleri çokça konuştuk. Türkiye’nin bu acı tecrübedeki rolü de aşikârdır ve maalesef alabildiğine hatalıdır. Bu hatanın faturası, yıkılmış bir ülke ve dünyanın dört bir yanına dağılmış bir halk finaliyle ortadadır.

Büyük güçlerin temel aktörlüğünde doğrudan dâhil olunan ve bölge ülkelerini uzun yıllar boyunca etkileyecek bu savaşın doğurduğu mülteci kriziyle acı bir şekilde yüzleşiyoruz. Daha haysiyetli bir yaşam talep ederek sınır telleriyle, denizlerin acımasız dalgalarıyla, bomba ve kurşunlarla kapışa kapışa yol almaya çalışan insanları dünyanın farklı noktalarında elbette mutlak güzellikler beklemeyecekti.

Ülkelerin yıkımına, halkların perişanlığına rağmen yürütülen mücadeleyi hangi hareket fıkhından, hangi siyer örnekliğinden çıkardıkları sorularını bir kenarda tutarak kendilerini anlamaya çalıştığımız bir kısım İslamcı eskisinin siyasi iktidara ve Suriye’deki iç savaşa verdikleri koşulsuz desteğin sonuçlarından kendilerini sıyırmaya çalışmalarını da kabul edemeyiz.

Yoksulluğun ve ideolojik pedagojinin planyasından geçmiş halkımızın kendilerine musallat olan sömürücü kapitalist politikalar ve onların aktörleriyle kapışacak, yine onları anlayıp zulüm politikalarına karşı örgütlenecek kabiliyetleri olmayınca mülteci karşıtı faşizan söylemlere prim vermesi kaçınılmaz olacaktı.

‘Halk’ ya da ‘Anadolu irfanı’ gibi söylemler gerçekleri açıklamaktan uzak güzellemelerdir. İnsanlara bir vahiy sabitesi ve ezen-ezilen münasebetinde devrimci bir bilinç gerekir. Bu bilinçten soyutlanan ve çalınan ekmeğinin adresi olarak en zayıf pozisyonda olana yönelen/yöneltilen insanı “ezilenlerin pedagojisi”ne muhatap kılmalıdır.[1]

Suriyeli, Afganistanlı ya da başka bir coğrafyaya ait olsun, bütün insanlar Allah’ın yarattığı yeryüzünün ortak sahibidirler ve hiç kimse adil yargılamalar sonucu belirlenmiş bir suçu yoksa yeryüzünde özgürce rızkını ve güvenliğini aramaktan men edilemez.

Suç, hata insanın bir parçasıdır. Türkiye’de kitleleri yoksullaştıran, her birinin ekmeğini elinden çalan ekonomiyi mülteciler vâr etmedi. Bakın, emekçi kitleler, sendikalar, bilumum toplumsal örgütler on yıllardır emek mücadelesi veriyor. Kime karşı? Mülteci patronlara karşı mı?

Bu ülkede her yıl sayısız kadın öldürülüyor. Katillerin çoğu eşleri ya da yakın akrabaları! İş cinayetlerinde sayısız emekçi katlediliyor. Peki, katil(ler) kim(di)?

Mülteciler de insandır, hiç arzu etmesek de onlar da suça karışabilir. Suç işlendiyse yapılacaklar bellidir. Adil yargılamalar neticesinde hukuk bir karara varmalıdır. Total ve yargısız infaz sûretiyle gerçekleştirilen “cezalandırmalar(!)” linçtir, katliamdır, vahşettir.

Emperyalist zalimlerin küresel organizasyon ve ittifaklar marifetiyle işleyen birtakım plânları vardır. Halkları kırmak ya da kırdırtmak, coğrafyaların dengeleriyle oynamak bunlardan bazılarıdır. Bize düşen bu plânları kavramak, ifşa etmek, zulme karşı adaletin, dayanışmanın yanında durmaktır.

Emperyalizmin türlü şeytani desiselerini atlayarak mazlum ve mağdur halklara, sığınmacılara, göçmenlere yüklenmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Afgan göçmenlerin eskiden beri kaybeden bir halkın çocukları olarak Ortadoğu’da, Avrupa’da hangi güçlüklerle kapışarak hayata tutunmaya çalıştıklarını hepimiz görüyoruz, komşuluk ve dostluk ilişkileriyle buna yakından şahidiz. Afrika ve Asya’dan gelen göçmenlerin de büyük çoğunluğu böyledir.

Türkiye’de mülteciliğin kriz aşamasına geçmesine neden olan hâdise Suriye halkının dünyanın dört bir yanına dağılırken komşu ülke olması hasebiyle yoğun bir şekilde Türkiye’ye yerleşmesidir. İç savaşın kışkırtıcı aktörlerinin niyetlerine, Suriye’nin çalınan alt yapısından büyük güçlerin denge savaşına, oradan Kürt meselesine, Türkiye yöneticilerinin Osmanlıcı hülyalarına kadar mevzu derinleştikçe içinden çıkılmaz bir batağa dönüşen bu meselenin analizi elbette kolay değildir.

Yirmi yıla yaklaşan iktidarın yoruculuğuna eklenen Suriyeli mültecilerin durumları türlü talihsizlikleri barındırıyor maalesef. Savaşın bütün çirkinliğini alabildiğine hisseden çocukların tüm dünyaya karşı intikam arzusuyla büyüyeceğini öngörmek zor değildi. Hesapsız kitapsız yetişen kuşakların geleceğin şekillenmesindeki belirsiz konumları tabi ki ürkütücüdür ve buna onlar neden olmamıştı.

Çok boyutlu mağdurlar yelpazesinde küresel dengelerden iktidar ve rant devşirmeyi Abdülhamit’ten öğrenerek sürdürmeye çalışan yöneticilerin cambazlık marifeti bir yerde tükenecektir. Örgütsüz yoksul kitleler düşünsel-ideolojik bir hat oluşturamadıkça ulusalcı çevrelerin kışkırtmalarıyla öfkelerini en yakın ve en zayıf düşman olarak gördükleri mültecilere, göçmenlere yöneltecektir.

Herkes kaybedecek, öyle görünüyor.

Batıda hemen her ülkede milyonlarcası yaşayan göçmenlere kırılgan yapısı nedeniyle saydığımız gerekçelerle tahammül edemeyen toplumsallığımız utanç verici tablolara hazır olmalıdır. Bunu engellemenin yolları yok mudur, elbette vardır ancak bunun için de iyiliğin örgütlü oluşu gerekli. Küçük yapılanmalar dışında ufukta bu da görünmüyor.

Küçük yapılanmalar dışında bu örgütlülüklerin olmaması şaka kaldırmayan bir gerçekliğe muhatap olmamızdandır. Mülteci meselesinde yerel faşizmden küresel faşizme uzanan bir dalgayla, büyük niyetlerle kapışılması gerektiği açıktır. İşte bu da gerekli ve yeterli cesaretin yokluğunda yapılabilecek bir iş değildir.

İnsanlığa, bütün varlık âlemine vahiyden yola çıkan, Allah Resulü’nün Mekke ve Medine örnekliğini özümseyerek bugüne taşıma cehdini göstermiş bir modeli örneklemekle mükellefiz. Resûl’ün sınır ve coğrafyaları, kavim ve kabile kimliklerini aşan ve insanlığın ufkuna mutlak kurtuluşu armağan eden projesini anlamak ve anlatmak, tarihin belli anlarında somutlanan o projeyi bugün tekrar hayata geçirmek tek şansımızdır.

[1] Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022), 35C (roman)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

No Kings ya da Sistemin Adını Yeniden Koymak

Yayınlanma:

-

“Sistem” en çok görünmez olduğunda işler. ABD’de Trump karşıtı eylemler ise küresel hegemonyanın her geçen gün daha çok görünür olduğunu onaylıyor. “No kings” mottosuyla gerçekleşen protestolarda hedefte Trump olsa da geride, sistem eleştirisinin önünü açan soru işaretleriyle birlikte anti militarist mevzi de var.

Devam eden protestoların ABD hegemonyasının yayılmacılığına dair ne denli kökten bir tartışmayı başlatacağını bilmiyoruz. Yine de “occupy” örneğinde olduğu gibi protestoların tetikleyici eylemlere dönüşebildiği ortada. Üstelik gelir adaletsizliği ve yoksulluk gibi daha çok sistem içinde revizyon talepleri içeren eylemlere nazaran anti militarist söylemle gelişen protestolar daha temel siyasi tartışmalara zemin hazırlıyor.

Bunun örneklerinden biri Yeni Pencere’de yayımlandı. 1965 yılında ABD’de Vietnam savaşına ilişkin protestolar kitlesel bir boyut kazandığında öğrenci önderlerinden Paul Potter, Vietnam Savaşına Karşı Yürüyüş protestosunda “İnanılmaz Savaş” başlıklı bir konuşma yaptı. Washington’da yaklaşık 20 bin kişi önünde yapılan bu tutkulu konuşma, sadece bir savaş karşıtı irade ortaya koymuyordu. Daha temelden ABD sistemine ve meşruiyetine dair bir tartışmayı başlatmaya çalışıyordu.

Konuşmanın ana fikri, ABD’nin Vietnam savaşının bir “dış politika” hatası olarak yorumlanamayacağı üzerineydi. Modern devletin meşruiyet sorunu yaşadığında ideolojik pozisyonunu örtmek için öne attığı politik figürleri es geçen Potter, bunun ardına geçerek “sistemin adını koymaktan” söz etmektedir.

Bu, önemli bir kırılma noktası.

Çünkü başkanları, bakanları, bürokratları, yanlış yapılandırılmış siyasi stratejileri konuşmak yerine doğrudan doğruya müesses nizamın meşruiyetine dair tartışmaya girme niyetini ifade ediyor.

Potter’ın konuşmasından önemli bazı noktalar bu yazının sonunda yer alıyor fakat Potter’ın konuşması gibi Vietnam savaşına yönelik dönemin itirazlarını araştırdıkça şu gerçekle yüzleşiyoruz: Sivil toplumun eleştiri gücü giderek sistem içinde “dönüştürülmüştür”! Savaşları, yoksullukları ve adaletsizlikleri doğuran sistemin kendisi yerine onun uzantılarıyla -politik figürlerle, partilerle, seçimlerle, bürokratik aksaklıklarla- savaşan bir sivil mücadele alanı içindeyiz.

Paul Potter, anlatı ile gerçekler arasındaki çelişkiyi Vietnam savaşı gibi büyük bir felâketin etkileriyle yüzleştiğinde “acı bir kavrayışla” gördüğünü ifade ediyor. Normalde sistem korunaklı bir alanda, kamu gücünü kullanarak ve iletişim dilini yapılandırarak algı inşa etmekten bir an bile vaz geçmez. Sadece “rıza”nın imali için değil, olası tepkileri ya da eleştirileri de dönüştürerek kendisi için yarayışlı yönetim aygıtlarına (dispozitif) dönüştürmeyi amaçlar ancak savaşların yarattığı yıkım, “eve dönen” tabutlar ve günlük rutini bozan gelişmeler sis perdesini aralar. Yapılandırılmış iletişim ve gerçeklerin sürekli çatıştığı yeni-normalde en çok sisteme ilişkin güven duygusu parçalanır.

Potter’ın konuşması, sistemin anlatısına ilişkin güven duygusundaki bu kırılmayı o gün orada toplanan binlerce kişiyle birlikte iliklerine kadar yaşadıklarını adeta tarihe not düşer. “O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz!” derken aslında tam olarak bu çelişkiden güç almaktadır. Artık ABD siyasi elitlerini, sistemin bürokratik unsurlarını değil doğrudan doğruya bu koşulları yaratan ve sadece ABD’ye değil, dünyaya dayatan düzeni adlandırmaktan söz eder.

Konuşmanın en dikkat çekici noktası da burada örülür: Rutine geri dönmemek! Potter, duygularını şöyle ifade eder: “Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor!”

Dışarıdan bir gözlem, rutine dönmeyi yüksek perdeden eleştiren bu konuşmanın yeterince radikal bir eylem önerisi taşıyıp taşımadığını merak edebilir fakat bu farkındalık, beraberinde şunu da taşır: Toplumun derinlerine kök salmış bir sistemin sadece yüzeysel ve mekanik bir gerçeklik olarak tariflenerek değiştirilmesi mümkün değildir! Üstelik yapısal sorunları görmezden gelerek sıcak ve güncel meseleye bütünüyle odaklanıldığında sistemin bu eleştiriyi “dönüştürme” gücü de artıyor. Söz gelimi “yoksulluğun görünür sonuçları”nı hafifletecek bir yasal düzenleme üzerinde uzlaşılacak bir çözüm olarak görülebiliyor ya da süregiden savaşı durdurmakla yetiniliyor. Oysa Paul Potter’ın “adını koymaktan” söz ettiği sistem, Vietnam’daki savaşı durdursa dünyanın başka bir yerinde yeni çatışma alanları açmaktan çekinmeyecektir. Sorunları yatıştıran ve bir süreliğine geri çekilen popülist çözümler yerine “sistemi yenmek” için düşünmek gerekmektedir.

Konuşmanın son bölümü de dikkat çekici: Amerikan ve Vietnam halkının aynı kaderde birleştiğini ifade eden Potter, her iki toplumu da hüsrana uğratanın aynı sistem olduğuna vurgu yapar.

Son cümle ise bir küresel intifada mottosu: “Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır!”

1965 Anti-Vietnam War March - FoundSF

Paul Potter’ın 1965’teki konuşmasından notlar

Konuşmanın tamamı için tıklayın.

O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.”

“Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.”

“Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır.”

“Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?”

“Peki, o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde, napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa, karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?”

“Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor; bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.”

“Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum; hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum. Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye, sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil de şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum.”

“Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.”

“Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.”

“Garip ve çok alışılmadık bir şekilde Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.”

Konuşmanın tam metni:https://yenipencere.com/yazilar/inanilmaz-savas-paul-potter/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Repkon’dan Paligen’e: Bir Savaş Tedarikçisinin İzini Sürmek

Yayınlanma:

-

ABD ve İsrail’in mühimmat tedarikçisi “yerli” sermaye Repkon, baskılar neticesinde Repkon USA markasını değiştirdi.

Repkon, aslında büyük bir iletişim hatası yapma pahasına bu aksiyonu tercih etti. Savaş görece gündemden düştüğünde ve Repkon unutulduğunda Repkon USA’yi “Paligen Technologies” olarak güncelleseydi muhtemelen kamuoyunun dikkatini çekmeyecekti fakat şimdi bu iki markanın organik ilişkisini hepimiz biliyoruz.

Peki ama Repkon bunu neden şimdi yaptı?

Repkon’un kurumsal iletişimi yönetme açısından “yanlış stratejisi”nin bazı gerekçeleri var. Şirketin aktivistlerin radarına girmesinin bir yıl öncesine dayandığını biliyoruz. O dönemde ana akım medya Repkon’un savunma alanındaki işbirliklerinden gururla söz ediyor.

ABD, İsrail'e, 'acilen' 12 bin bomba satacak. Satış için ana yüklenici Türk şirket Repkon USA olacak. Repkon ise, bu satış için karar verici unsurun kendileri olmadığını ifade etti. Anadolu Ajansı (AA), Repkon
2024’te AA tarafından yayınlanan haberler, protestoların ardından silindi.

Anadolu Ajansı, Aksa Tufanı’ndan bir ay sonra yaptığı haberde Repkon’un ABD savunma sanayii ile anlaşmalarını “ABD çareyi Türk savunma sanayisinde buldu.” başlığıyla tanıtmıştı. Repkon’un ABD’deki girişimleri bununla da sınırlı değil. MK-80 adında Gazze’de ve Lübnan’la pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan bu mühimmat için de Repkon USA’nin adı geçiyor.

Anadolu Ajansı’nın tepkiler neticesinde kaldırdığı haberin detaylarını bir diğer ana akım medyadan TRT World’den öğreniyoruz. Neredeyse yarım milyar dolarlık anlaşmada ABD’de TNT üretim tesisi kurulması hedefleniyor.

2024’te yayımlanan haber aslında Repkon’un ABD savunma sanayindeki kritik konumunu ortaya koyuyor.

Kasım 2025’te yayımlanan başka bir haberde ise Repkon’un ABD’deki pozisyonunu daha iyi anlıyoruz. Army-Technologies haberine göre Repkon, ABD’nin İsrail için hazırlayacağı ya da satacağı 3 milyar dolarlık devasa bir mühimmat paketinin ana yüklenicilerinden biri. ABD’de TNT üretimi yapacak tesisler kuran ve yatırımını bu noktaya odaklayan şirket, aşama aşama mühimmat tedariğindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Repkon, anlaşmalarla aslında ABD savunma sanayii için kontratlar yapsa da asıl alıcı farklı. MK 84 ya da BLU-117 tipi sığınak delici özelliği de olan tahrip gücü yüksek mühimmatın da dahil olduğu siparişler İsrail için alınıyor.

Şirketin 2024 ve 2025’te gerçekleştirdiği anlaşmalar ve buna bağlı yatırımların yeniden gündeme gelmesi ise İran savaşı ile birlikte oldu. ABD’nin “acil” koduyla talep ettiği binlerce BLU-110 bomba gövdesinin satışı ABD Kongresi onayını da es geçerek Repkon USA’ye verildi.

ABD’nin resmi sitesinde doğrulanan bu siparişin içeriğindeki bombaların İsrail’in saldırılar sonucu azalan stoğunu tahkim etmek amacı taşıdığı çok açık. Her ne kadar şirket, yaptığı açıklamada ilgili kontratlarda “karar verici” olmadığını ifade ederek Repkon USA’nin Türkiye’deki merkeziyle bağlantısının olmadığını ima etse de gerçekler tam da düşündüğümüz gibi. Savunma sanayii fuarlarında aynı standda boy gösteren Repkon ve Repkon USA aynı sermayenin iştirakleri.

Dahası da var. Repkon sadece ABD savunma sanayii içinde bir yer edinmekle kalmamış, aynı zamanda tescilli siyonist rejim destekçisi olan BAE Systems ile de kritik anlaşmalar gerçekleştirmiş. “BAE Systems Land” Genel Müdürü Glynn Plant, Repkon ile anlaşmalarını “kritik” olarak tanımlıyor. Glynn açıklamasında şu kısım dikkat çekici:

“Devam eden küresel gelişmeler, talebi karşılamak için kritik mühimmat yeteneklerini sağlayabilmemiz adına iş birliklerinin önemini ortaya koyuyor. Savunma sanayiinin mühimmat üretimini ölçeklendirme kapasitesi bu sürecin kritik bir parçasıdır. Diğer firmalarla iş birliği yaparak müşterilerimizi daha iyi destekleyebiliriz.”

BAE Systems, İsrail’in Gazze’de de yoğun kullanılan top mühimmatının üreticilerinden biri. Dolayısıyla bu küresel ortaklığın en önemli müşterileri de İsrail ve ABD.

Repkon’un 2024’ten 2026 Mart ayına kadar olan süreçte ABD ve İsrail silah endüstrisiyle giderek derinleşen ilişkileri açıkça görülüyor. Bu da şirketin daha önce farklı alanlarda faaliyet gösteren diğer iş birlikçi sermaye grupları gibi “hamaset”e sığınmasına neden oldu. Repkon, yayımladığı resmî açıklamada iddialara ve ABD’nin resmî sitesinde “yüklenici” olarak anılmasına cevap vermekten kaçınırken Yunanistan’dan Rusya’ya konuyla ilgisi olmayan argümanlara sığındı.

Repkon USA’den Paligen Technologies’e

Repkon’un resmî açıklamasındaki bir diğer argüman ise dikkat çekici detaylar içeriyor:

Öte yandan ABD’de alınan bir mühimmat tedarik kararı üzerinden yapılan bazı haberlerde de Repkon’un doğrudan satış gerçekleştirdiği veya sürecin karar vericisi olduğu yönünde bir izlenim oluşturulmuştur. Oysa söz konusu süreçte Repkon’un herhangi bir talebi, kararı veya satış işlemi bulunmamaktadır.

Açıklama, Repkon USA’nin karar verici olmadığı, ABD savunma sanayii ve Amerikan devleti tarafından zorlandığı izlenimini yaratıyor. Oysa Middle East Eye’nin konuyla ilgili yaptığı haberde yer verdiği ABD’li güvenlik uzmanı bu iddiayı yalanlıyor.

Haberde, emekli ABD ordusu albayı ve Atlantic Council Türkiye Programı kıdemli araştırmacısı Rich Outzen’in görüşlerine yer veriliyor. Outzen, bir şirketin mühimmat satmaya zorlanamayacağını söylüyor. Öte yandan Repkon’un ortaklıklarını kastederek “karar verici olmadığı” yönündeki beyanının da gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor. Outzen’in yorumu şöyle:

“Repkon ABD anlaşmasına itiraz ederse, bu ikisi arasındaki yönetim kurallarına bağlı olacaktır. Ancak genel olarak konuşursak, bağlı ortaklıklar kendi iş kararlarını verirler.”

Eleştirilerin üzerine aceleyle verilen bir kararla farklı bir markaya dönüştürülen Repkon USA’nin söz konusu anlaşmaları inisiyatif alarak yaptığı ortada. Zaten şirketin 2023-2024’ten itibaren ABD’deki yatırımları ve Garland’da satın aldığı tesisler de şirketin stratejisini ele veriyor.

Eylemler ve protestolar işe yaradı mı?

Her fırsatta “yerli-millî” vurgusu yapan Repkon, hem yaptığı açıklamanın tatmin edici olmadığını fark ettiği için hem de Repkon USA’nin ABD silah endüstrisindeki pozisyonunu tartışmaya açmamak için ismini değiştirme yoluna gitti. Aslında Repkon’un “yerli-millî” söyleminin dağılmasını ve işbirliklerindeki “tatsız detayların” ortaya çıkmasını sağlayan yoğun bir eylemsellik sürecinin olduğunu da söyleyemeyiz.

Repkon Holding önünde 8 Mart 2026’da gerçekleşen eylem.

Repkon’a karşı bugüne dek sınırlı sayıda eylem yapıldı. Repkon’un genel merkezi önündeki ilk eylemde, sayıları 100’ü bulmayan aktivistlerin iradesi dışında sokakta genişleyen bir tepki yoktu. Repkon’u sosyal medyada eleştirenlerin de kayda değer bir baskı oluşturduğunu söylemek zor.

Ancak Repkon, cürmünün büyüklüğünü ve gelişecek tepkilerin neye mâl olacağını biliyor olmalı ki bu değişikliği muhtemel bir iletişim kazasını göze alarak “acilen” yaptı.

Bu, şunu gösteriyor: Kapitalizmin küresel ilişkilerinin çok katmanlı yapısı yaygın olduğu kadar da kırılgan! Toplumsal tepki odaklanmayı başardığında ya da bunun işaretlerini verdiğinde sokakta gelişen tepki milyarlarca dolarlık sevkiyatları sekteye uğratabilir, durdurabilir, devletlerin politikalarını etkileyebilir.

Gazze’de katliamlar sürerken ABD’den İsrail’e doğru hareket eden Nexoe Maersk gemisine ilişkin eylemler bu noktada iyi bir örnek. Nexoe Maersk gemisinin F35 parçaları taşıyacağı bilgisi küresel bir direniş başlatmış, gemi tüm uğrak noktalarında yoğun protestolara uğramıştı. Nexoe Maersk, Fas ve İspanya’daki programı günlerce sapmış, Türkiye’de ise bir grup aktivistin Mersin limanındaki kararlı bekleyişi ile rotası değişmişti.

Aksa Tufanı’ndan hemen sonra Yemen’in Bâb-el Mendeb boğazını İsrail’e yük taşıyan gemiler için kapatması da bir diğer örnek. Dünyanın en yoksul ülkelerinden ve iç savaşla boğuşan Yemen’in, kısıtlı imkanlarına ve ABD silah endüstrisine göre çok basit askeri ekipmanlarını dikkatli bir stratejiyle kullanması ABD ve birlikte hareket eden Batılı güçlerin donanmalarında bir “mühimmat” sorunu yaratmıştı. Yaşanan Kızıldeniz krizi o dönemde konteyner sevkiyatlarını %90 oranında durduğu gibi Maersk, MSC, Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketlerinin Kızıldeniz üzerindeki operasyonlarını da askıya aldırmıştı. Kriz, ABD’nin iç enflasyonunu bile etkilemiş ve sonunda Yemen’le müzakere gündeme gelmişti.

Sokağın başarısını ve eylemin gücünü yalnızca Gazze’yle sınırlamak doğru olmaz. ABD’de Occupy hareketinin parklarda ve barışçıl yürüyüşlerde yükselen söylem gücü on binlerce insanı etkilemişti. Protestoların ABD’deki etki gücü 2012’de öylesine artmıştı ki Occupy hareketini desteklediği gerekçesiyle 6 binden fazla aktivist tutuklanmıştı.

Judge orders Twitter to turn over Occupy protester's tweets | CNN Business
Occupy göstericileri polis tarafından tutuklanıyor

Kuşkusuz eylemlerin bir kitle hareketi olarak devinimi ve çoğu zaman belirli bir odakta bir “kampanya siyaseti”ne odaklı olmasının kendine özgü sorunları var. Üstelik Occupy, Nexoe gemisi eylemi, Avrupa’daki Elbit ve Maersk eylemlerinin geliştiği toplumsallıkla ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Ancak Gazze’nin öğrettiği asimetrik mücadele, kapitalist dünya düzeninin alt edilebilir olabileceğine dair umudu tazeledi.

Sokaktaki mücadelenin bu açıdan en somut sonucu kaybettiğimiz başarıya dair inanç duygusunu geri kazanmak olabilir. Özgüveni tazelemek, küresel sermaye gruplarıyla hesaplaşma cesaretini yeniden kazanmak bir bilinç eşiğini aşmayı da pekala mümkün kılıyor. Hamasetten uzaklaşıp hegemonyanın göstergelerini anlamaya çabalamak bir farkındalık yaratıyor. ABD silah endüstrisi ile doğrudan ortaklıklara girişmiş Repkon ve Leonardo gibi İsrail’le ilişkileri açık olan savunma şirketleriyle ortaklıklara imza atan Baykar gibi şirketlerin durumunu sorgulamak işte bu farkındalığın “doğru sorularla” yeniden bir bilinç inşasının önemli adımları olabilir.

Zira bugüne dek siyasal popülizmin odaklandığı “yerli-millî” söyleminin anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tutumu içermeyebileceğini en iyi sermayenin küresel etkileşimini tartışmaya açtığımızda anlıyoruz.

Bu açıdan Repkon örneği şunu gösteriyor: Küresel emperyalist politikaların, silah endüstrisinin ve sermayenin arasındaki ilişki, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür hale geldi. Üstelik bu simbiyotik ilişki, çok katmanlı yapısına ve “dokunulamaz” olduğuna dair anlatıya rağmen son derece kırılgan. Küresel ölçekte kurulan tedarik zincirleri, kolektif toplumsal itirazlardan ya da küçük ama kararlı mücadelelerden sanıldığından çok daha hızlı etkileniyor. Limanlarda, fabrika önlerinde, sokaklarda ve asimetrik mücadelenin farklı alanlarında ortaya çıkan kararlı eylemler, küresel hegemonyayı ve yerel politikaların hileli işleyişini görünür kılarken devasa ekonomileri dahî sarsabilecek bir güç yaratabildiğini gösteriyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x