Connect with us

Yazılar

Yeni Nesil Etno-Milliyetçiliğin İzleri – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Memlekette şimdilerde yükselmekte olan özellikle genç nesiller içinde yayılan, kamuoyunda sık sık Z Kuşağı olarak tanımlanan dijital iletişim teknolojileri içinde doğan kuşakta; ırkçı, mülteci düşmanı, etnik üstünlükçü, kadın düşmanı siyasal dilin geleceğin etno-milliyetçi siyasasında rolü olma olasılığı çok yüksek.

Kabil’in Taliban tarafından ele geçirilmesinden, orman yangınlarından ve yeni bir göç “dalga”sının Türkiye’ye ulaştığı iddialarından sonra özellikle “Aykırı Gazetesi” ve “Öfkeli Genç Türkler” olarak bilinen sosyal medya hesaplarından bu gündemlere yönelik ırkçı provokasyonlarla iş Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyeli mültecilere yönelik pogroma kadar ileri gitti. Son zamanlarda gençler arasında “havalı” görülen ve hızla yayılan bu tutum aslında Türkiye’ye has değil. Bütün bir yeryüzünde özellikle internet kültürleşmeleri aracılığıyla etno-faşizmin yeni bir şafağı yaşanıyor diyebiliriz.

Gerçeklikle teması sürekli olarak ekran aracılığıyla olmuş, gerçek tecrübelerden kopuk bir yapay varoluş alanlarına sıkışmış bir nesil tarafından internet sosyalleşmeleri aracılığıyla Avrupalı yeni nesil ırkçılığın bir türü olan “alt-right”ı taklit eden söylemler Türkiyeli (daha özelde etnik olarak Türk) gençler arasında hızla ürüyor ve üretiliyor. Reddit, 4chan gibi sosyal medya uygulamalarının dili olan “mem” dili popülerleşiyor. Aynı zamanda “alt-right” taklidi olan ırkçı ve üstünlükçü söylemlerin çoğaltılmasında önemli bir işlev görüyor.

Mem, doğası gereği bir görsel ve onunla ilişkilendirilmiş mesajdan oluşan ve kültürel bir “viral” komponent olarak oradan oraya sıçrayarak üreyebilen bir yapıdır. Nedensellikten kopuk bağlamsız(anti-diyalektik) bir imge olarak çoğalır.[1] Gerçekliği kompleks bir ilişkiselliğin sonucu olarak değil memde kurulmuş ve gösterilmiş, indirgenmiş yapay bir tasarıma ve karikatüre dönüştürür. Misal, Sırp etnisistlerin soykırım marşlarında yazan müslümanlar için kullanılan “Remove Kebap!” sloganı Avrupalı “alt-right”ın  memlerinde bağlamsızlaştırılıp sadece bir “şaka”ya dönüşürek normalleşiyor.

Bağlamın viral reenkarnasyonu ise Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde yapılan cami katliamında oluyor.  Saldırgan şiddeti ve cinayeti oyunlaştırdığı Facebook canlı yayınında, ki bu yayın da dakikalar içinde milyonlarca kişi tarafından izleniyor, bu marşı çalıyor.[2] Yayın ise tam olarak “ekran” için bir “FPS”(Birinci Şahıs Atıcılık) oyunu formatında tasarlanmış. Yani cinayetleri oyunlaştırmak ve yabancılaştırmak bu dilin en temel fonksiyonlarından  biri oluyor.

Ekranın temel aktarım aracı olarak kullanıldığı bu algılama biçimi kişileri gerçek trajedilere yabancılaştırıyor. Mültecilik, savaş, yıkım, ölüm, tecavüz, sefalet gibi durumlar sanallaşıyor. Empati, dayanışma ve adalet duygusunun yerini tiksinç bir kinizm alıyor. Son olarak dehşete düşmüş ve hayatta kalmak için uçağa tutunmaya çalışan insanların görüntüsüne yapılan yorumlar gibi…

Tıpkı Avrupalı özdeşleri gibi bahsedilen kişi ya da gruplar kendilerini etno-milliyetçi bir temelde tanımlıyor. Referans yapılarını bir tür etnik/ırksal hiyerarşiden alıyorlar. Irk/etnisite temelli ideopolitik kurgu belirli zihin setinin davranış örüntüsünü oluşturuyor. Aynı zamanda Avrupalıya dönük örtük ya da açık hayranlık her söylemde farklı biçimlerde hissediliyor. Mülteci/göçmen sıklıkla “Avrupalı” olmamakla ya da en azından bizim kadar Avrupalı olmamakla itham ediliyor. Yerli ve milli olan ise Kürtlere karşı karşı kurulmuş etnokrasinin “Kürt Sorununun” tarihsel bakiyesinin reddinin devam edilmesi. Kürtler ve Kürt sorunu bir “terör ve güvenlik” problemi olarak ele alınıyor. Daha katı ırkçı mahfillerde çözüm olarak “soykırımın” önerildiği bile oluyor.

Bir diğer yaygın tutum ise yine Avrupalı muadillerinin meşhur karikatür antagonisti olan “SJW”nin (Social Justice Warior-Sosyal Adalet Savaşçı)  bu grupların söylemindeki sıklığı. Yerli bir stereotip olan “Cihangir Solcusu”na benzeyen bu stereotip daha saldırganca ve pejoratif kurguların içine oturtuluyor. Bu stereotip o kadar yaygınlaştı ki bu gençlerin bir kısmı özellikle alttan empoze edilen Sosyal Darwinci düşüncelerle beraber kimsenin kendisinden ya da “akrabasından”(Kin Selection/Akraba seçilimi, evrimsel biyolojide kullanılan bir terim[3]) -ki ırkçılık burada bunu ırkçı düşünümlere itiyor- başkasının iyiliğini istemeyeceğine kesinkes inanıyorlar.

Bu “SJW” stereotipi özellikle renkli saçlı, orta sınıf, feminist bir genç kadın olarak zuhur ediyor ve genelde genç erkekler tarafından bir hakikat derecesine yükseltilen bu sterotipin her tip gibi bir kurgu olduğuna ikna etmek neredeyse imkânsız hale geliyor. SJW’nin bir antagonist olarak yükselmesi ve kabul edilmesi tutumları SJW’nin zıddına göre almaya itiyor. Temel insan haklarına karşı ve tabi ki bir hak olarak ilticaya karşı tutumda bunun rolü de muhtemelen büyük.  Mültecilerin temel haklarını ya da var olduğu sanılan sözde “politik doğruculuğu” savunan herkesi yeni sosyal medya argolarıyla aşağılamak ise bu siyasi kinizmin bir parçası olarak sık sık kendini gösteriyor.

Yeni nesil etno-faşistlerimizin kurgusunda sınıfsal izlekler de yok değil. Kendisinin “çalışan sınıflar” adına konuştuğunu iddia etmek ve sınıfsal gerçekliklerden soyutlanmış bir etnik/ırksal hezeyanlarla kurulmuş dünya görüşü tıpkı tarihsel faşizmin çelişkilerini andırıyor. SJW stereotipi gibi özellikle topluma/sağduyuya yabancılaşmış bir figür antagonize ediliyor. Çalışan sınıflar içindeki kültürleşmeler kimin organik ulusun parçası olduğuna dair yine faşizme yakınsayan sanal ayrımlarla parçalanıyor. Egemen sınıflar organik ulus, bu şartlar bir etnisite içinde eriyor, bulanıklaşıyor.

Pandemi ile birlikte derinleşen ve çözümsüzleşen bir stagflasyonun var olduğu ve Büyük Buhran’dan bu yana en büyük mali ve ekonomik krizlerden birinin yaşandığı şu yıllarda egemen sınıflar da riskli durumlarda kendi rollerini bulanıklaştıran ideopolitik zeminlere yatırım yapmayı zararlı görmüyor. Açıkça sistemin, arzu ettiğinde faşizme karşı ne kadar hoşgörülü olduğu  sarihleşiyor. Özellikle kültürelci solun/sol liberalizmin hedef alınması gerçekliğin nesnel idrakinden kopuk dünya görüşünü bir daha ortaya koyuyor. Türk siyasal elitinin değil sol liberalizm, liberalizmden yana bile temel bir tutumu olmadığı gerçekliği ile karşılaştırılınca kurgunun yapaylığı ve intihalliği de aşikar oluyor. Şu an iktidarda olan Yeni Osmanlıcı tasallutuna karşı ise bir “etno-milliyetçilik” olarak Kemalizmi yeniden üretmeye devam ediyorlar. Mevcut iktidar, bu faşizan blokların ürettiği düşük yoğunluklu siyasal gerilimden memnun duruyor. Sık sık sıkışan gündemin tek yöne yoğunlaşmasını engellemiş oluyor.

Ezen-ezilen ilişkisinin faşist revizyonu hem mağdur hem de muktedir ulus oluyor. Oksimoronik tahayyüller her yerine sindiği bu düşünüş biçiminde sürekli mobilizasyon gerekiyor. Yeni Osmanlıcı sağ popülizmin süreklileştirdiği ekonomi-politik kararsızlığın etno-faşist tahayyülere zemin hazırladığını belirtmek gerekiyor. Yeni Osmanlıcıların iktidar ortağı olan “Irkçı Parti” ise pusuda yatmış zamanının gelmesini bekliyor.

Son günlerde “Öfkeli Genç Türkler” denilen gruptan kişilerin astıkları “Hudut Namustur” pankartı yüzünden emniyette ifade vermeye çağrıldığı haberleri düşüyor. CHP bizzat bu söylemi parti başkanı düzeyinde alıyor ve aynen kullanıyor. Hatta feminist ve eski bir “hak savunucusu” olan İstanbul İl Başkanı dahî bu fazlasıyla cinsiyetçi de olan afişleri paylaşıyor. Altındağ’da Suriyelilere yönelik organize bir pogrom yapılıyor. Muhalif ve yeni sosyal demokrat(!) belediye başkanı pogroma karşı bir tutum almak şöyle dursun “misafirlerimizin bir an önce evlerine dönmesini” umuyor. Devletin yargısı tertipçileri serbest bırakıyor.  Yangınlarda Kürtlere karşı etnik ve politik nefreti kaşımaya çalışan aynı odaklar tarafından yayılan dezenformasyon ve yalan ile insanlar etnik kimliklerine ve plaka numaralarına göre linç ettiriliyor ve etno-faşizme eko-faşizmin de eşlik edebileceğinin mesajı veriliyor.

Kısacası yükselen yeni etno-faşizm, sağ popülizmler sonrası dünyamızda daha çok rol oynayacak gibi duruyor. Kendini hakikat ve yeryüzünün mustazafları/ezilenleri safında konuşlandıranlar için bu durum alarme edici olmalıdır.

Dipnotlar:

[1] https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-right-trollerin-memlerin-soleni/5894

[2] https://www.e-skop.com/skopdergi/asiri-sagin-oyunlastirilmis-katliamlari/5896

https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-rightin-estetigi/5895

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Kin_selection

Ayrıca bkz:

https://www.nytimes.com/2019/03/27/opinion/gaming-new-zealand-shooter.html

https://www.e-skop.com/skopdergi/populist-kulturalt-right-estetik-sunus/5900

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Devamını Okuyun

Yazılar

Vahyin Hakiki Niteliği – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Vahiy, tarihe mahkûmluğundan kurtulmalı, ontolojik (varoluş) amacını yerine getirmek için serbest kalmalıdır.

Bu eylem ne reform, ne yenilemek, ne düzeltmek, ne de duruma uydurmak değil bireysel ve toplumsal anlamda mutlaka olması gereken, kaçınılmaz olan bir sorumluluk olarak Allah’ın verdiği bilgileri insanlığa indirmektir.

İslam’ı şimdiye kadar tarih çöplüğünde  bulduğumuz, gerçek olup olmadığını belirleyemediğimiz, bildirenlerin amacının doğru/yanlış testini yapamadığımız verilerle anlamaya çalıştık ancak sonuca varamadık. Her bilgi ve hareketi, bölünmeye, gerçekliğin dışına çıkmaya mukadder; hayalî, işe yaramayan, çözüm bulamayan, eklenen, kullanılan bir yapı haline getirdik.

Anlatırken mutlak doğru, kesin çözüm veren, her şeyin onda olduğu söylenen yapı/bilgi kendi inananlarına sorun olmaktan öteye gidemeyen, herkesin kafasına göre sunduğu ve benim dediğim doğrudur “sahibi benim” din haline geldi.

İçimizdeki vahiy (akıl) inip işlerlik kazanacaksa, tekrar insanın kurtuluşu olacaksa
otantik (gerçek) haline gelmesi için ilk dönemlerde yaşamış sistemi idare eden kutsal kişilik ve bilgilerin esas olmasından çıkarılması gerekir. “Altın zaman” olarak adlandırılan tarih kesitini örnek almaktan ve ona mahkûm olmaktan çıkılmalı, özgür olunmalıdır.

Vahiy; insanın gerçekliğidir, cennetidir.
Vahiy; zaman, mekân, ırk tanımaz. Amacı insanı onur ve haysiyetiyle emanetini koruyarak tekrar çıktığı bahçesine döndürmektir.

Vahiy özgürlüğüne kavuşmalı, insanlığa yol gösteren “yol işaretlerini” bize vermelidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM