Connect with us

Köşe Yazıları

Hayat

Yayınlanma:

-

Zeki Demirkubuz’un 2023 yılında izleyici ile buluşan son filmi Hayat’ı sinemada değil dün bilgisayar başında seyrettim. Dünden beri kafamda gezinip duruyor pek çok sahnesi. Hakkında yazmak için belki de çok erkendir. Bu, uzun süre okurun zihninde demlenecek sanat eserlerinden biri bana kalırsa.

Filmi seyretmemiş olanlar buradan geri dönebilirler. Üzerinde saatlerce konuşulmayı hak eden bu eserle ilgili dört başı mamur bir değerlendirme yapma iddiasında değilim. Sadece beni en çok etkileyen belli başlı kısımlar üzerine birkaç kelam etmekten alamıyorum kendimi.

Pandeminin alışkanlığımızı değiştirmesi, bilet fiyatlarının yüksek olması ya da yoksullaştırma politikaları sonucu sinemaya gitmenin bu ülkede artık lüks haline gelmesi… Nasıl değerlendirirseniz artık… Sinemaya gitmiyorum 5 yıldır. Ne var ki böyle sanatsal filmleri sinemada seyretmek gerektiğini düşünüyorum.

Filmin künyesinde 193 dakika olduğu yazıyor, bense tam 3 saatlik (180 dakikalık) bir film seyrettim. TV’de yayınlanırken genel izleyici için bir kısım çıkartılmış olabilir. Hayat, bu haliyle, yönetmenin diğer filmlerine nazaran bir aile filmi olmuş, iyi de olmuş, diyebilirim.

Ben Kader ile kıyaslama yoluna sapacağım. Bu filmi kolayca Masumiyet ve Kader’in yanına koymak yanlış olmayacaktır. Ne var ki bende Masumiyet ne kadar yoksa Kader o kadar var! Benim için en iyi Zeki Demirkubuz filmi halen odur. Dahası, en sevdiğim filmlerden biridir de. Hayat’ı da beğendiğimi, yer yer çok beğendiğimi de ifade edeyim peşinen. Ama bir Kader değil, o kadar değil.

(Elbette bu beğeni işleri fazlasıyla görecelidir. Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan, biraz da magazinin köpürtmesi ile kıyaslanırlar sürekli. Dostoyevski mi Tolstoy mu diye tartışılır durulur. Orhan Pamuk “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı kitabında, romancıları ikiye ayırır. Kendisini Düşünceli romancı sınıfına koyar. Ben kendimi saf romancılara, sezgilerine güvenen, içten insanlara daha yakın hissediyorum. Düşünceli romancılar, analitik düşünen, bilinçli, aşırı hesap kitap yapan insanlardır. Bu bakımdan her iki yönetmeni de yazarı da -bu arada Orhan Pamuk’u da- izler, okur, beğenir, takdir ederim. Ne var ki illa birini tercih etmem gerekirse Demirkubuz derim, Dostoyevski derim.)

Hayat’ta Hicran ve Rıza’nın umutsuz aşkına odaklanıyoruz. Tam da yönetmenin tarzına uygun olarak saplantılı, arızalı ilişkilerin ortasında yine bir kadın duruyor. İlk bölümde Rıza’nın gözünden okuyoruz olan biteni, ikinci bölümde Hicran’ın ve bu iki hayat/hikâye bir yerde kesişiyor ve giderek kesintiye, parçalanmaya uğruyor.

Daha en başında bu iki genç insanın isimleri bile bize epey şey söylüyor. Kadın hep rıza gösteren midir? Kadın ona erkeklerce çizilen hayata razı gelmeli mi? Her seferinde mi? Ya isyan edip çekip giderse?

Hicran da öyle yapıyor. Küçük bir taşra kasabasından, evden kaçıp İstanbul’a gidiyor. Gerekçe: istemediği biriyle evlendirilmek üzere nişan yapılması. Kaçarak, babasının zorlamasına, kendisine çizdiği kadere isyan mı ediyor? Ortadan mı kayboluyor? Kendini mi kaybediyor? Yoksa buluyor mu? Biraz ondan biraz bundan. Hem öyle hem böyle. İç içe geçmiş halkalar içinde çözülüyor bağlar.

Hicran’ın ilk anlamı “ayrılık, ayrılık acısı”. İkinci anlamı: “İnsanın içinde yer alan unutulmaz, onulmaz, dinmez acı.”

Kader’de Bekir’in Uğur’a, Uğur’un ise Zagor’a olan aşkı, bu iki insanı perişan eden, yakıp yıkıp yok eden, akıl ve mantığın sınırlarını fazlasıyla aşan bir boyut taşıyordu. Zagor ise psikopatın önde gideni, cezaevi cezaevi dolaşan, suça bağımlı bir tipti. Zagor’u pek görmüyorduk. Bekir’i ise Uğur’un peşinde sürüklenirken görüyorduk film boyu.

Kader, izleyicinin ciğerini sökmeye niyet etmiş, nakavt yumrukları savurup duran bir film. Hayat bu denli radikal değil. Tutku var yine ama dozu düşük, mahvetmeye meyilli değil. Zagor’un yerini bu defa “z kuşağı”ndan bir genç diyebileceğimiz Ferit alıyor. Psikopatlık değil zırtapozluk düzeyinde bir arkadaş!

Dedesinin, beğenirsen evlenmek üzere bir görüşürsün kendisiyle, diyerek Rıza’ya fotoğrafını verdiği kızdır Hicran. Bir fotoğraf üzerine tutkuya kapılır Rıza. Bu durum da Metin Erksan’ın meşhur Sevmek Zamanı filmine götürür bizi haliyle.

Yönetmenin sinemasında öne çıkan bir özellik olan etkili tiratlar bu filmde de hak ettiği gibi yerini alır. Rıza’nın, anne babasının vefatı üzerine hayatını dolduran fırıncı dedesi aklın ve sağduyunun, peygamberlere yaraşır duruşun rüzgârını estirir.

Kader’de kahvehanede görülen bir hesaplaşma vardı. Hayat’ta ise artık modern bir cafede unutulmaz bir karşılamada patlamıştır silah. Açıkçası Rıza gibi eli yüzü düzgün, halim selim görünümlü bir erkekten beklemiyordum bunu. Dahası o silah, Ferit’in üzerinde tereddütsüz patladıktan sonra birkaç saniye Hicran’ın üzerinde de gezindi ki, bu tüyler ürperticiydi. Yönetmen, ustalığını konuşturmuş bu sahneyi çekerken. Kader’de buna tekabül eden sahneyi de 2006 yılından beri unutamıyorum. Bu sebepledir belalı bir tip gördüm mü, “erkek”liğin onda dokunuzu devreye sokup olay yerinden uzaklaşırım!

Erkeklik demişken… Zeki Demirkubuz’un büyük hesaplaşmasına, arıza dolu erkeklikler sergisine bizi davetine icabet ederiz her seferinde.

Hayat’ta beni şaşırtan ve mutlu eden rüya sahnelerini de kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Bu sahnelerin ikisi aynı, biri farklı.

Filmin ilk çeyreği içinde Rıza, rüyasında Hicran’ı görüyor. Hicran Rıza’nın evine gelmiştir ve kendisine su ikram edilir. Emil Cioran Umutsuzluğun Doruklarında dolaşmıştı, yönetmen de bu sahnede sembolizmin doruklarına tırmanmış. Bayıldım bu sahneye. Gördüğümüz rüyadan aşinayızdır hepimiz az çok. Bir şeyler arar bulamayız, debelenir dururuz. Bardak bulunamıyor mutfakta. Sonra birden beliriveriyor. Ve su bardağa dolmasına rağmen dökülmeye devam ediyor. Filmin sonlarına doğru Hicran da aynı rüyayı görecektir.

Hayat’ta kapanış sahnesi ise hoşuma gitmedi. Hevesimizi kursağımızda bırakan, boğazımızda yumru olup takılı kalan o alametifarika tavrını bir kenara bırakmış yönetmen. Kimin olduğu belirsiz bir rüya ile bitirmiş filmi. Mutlu, umutlu son yakışmadı Zeki Demirkubuz’a!

Bir bayram sabahı memlekete gidiyorlar. Hicran ve Rıza evlenmiş. Hicran hamile. Babasının onu bu defa affedeceğini umuyorlar. Direksiyonda yine bir erkek var diye eleştirenler olmuş. Nuri Bilge’nin Kuru Otlar Üstüne filmindeki benzer bir sahne ile kıyaslanmış. Orda da biri kadın üç öğretmen var. Karlı ve karanlık bir yolda ilerliyorlar. Kadın önde oturuyor ama direksiyonda yine bir erkek var. Oysaki orda kadın engelli, burada ise hamile. Bu da mı erkek egemen dünya! Yapmayın arkadaşlar.

Benzer şekilde Hayat’ta, rüya olduğu bence aşikâr sahnede araba karanlık bir tünele giriyor ve film yine de yönetmene yaraşır tekinsizlikte bitiyor. Oysaki Hicran’ın, Rıza ile çay bahçesinde konuşmasının ardından, doğanın bağrında bir ağacın altında ağladığı sahneden sonra filmin sona ermesini beklerdim. Ne gerek vardı uzatmaları oynamaya!

Geçen gün okuduğum bir romanda (Mumlar Sonuna Kadar Yanar) kahraman şöyle bir tespitte bulunuyordu: “Asıl olanı ancak ayrıntılardan anlayabiliriz; kitaplar ve hayat bana bunu öğretti.”

Hayat’ta pek çok ayrıntı gözüme ilişki ve üzerinde konuşmaya beni sevk etti. O ayrıntılardan biri ile virgül koyayım bu yazıya. Siz bu yazıyı okurken belki yazıldığı günlerde, belki yıllar sonra, ben yine bu ayrıntıları hatırlıyor, üzerine düşünüyor olacağım hayattaysam. Neyi ne zaman niye nasıl hatırlıyoruz, bunları da fena halde merak ederek… Tüm bunların yaşlanmakla veya yaş almakla bir alakası olmalı.

Hicran rüyasında Rıza’yı görür. Aynı rüya. Hicran mutfağa su getirmek üzere gittiğinde Rıza odaya, salona oturduğu yerden şöyle bir göz gezdirir. Kitaplığa gözü ilişir. 10-15 kitap görürüz. Bu kitaplar içinde iki-üçü ancak seçilebiliyordur. Ben hemen seçtim kitabımı: Hakan Günday’ın Az’ı. Yazar ve eser ile yönetmen ve filmleri arasında bağlantıyı aramaya başladı zihnim. En iyisi dedim, şu kitabın arka kapak yazısına bir bakayım:

“Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen 11 yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…”

Anahtar kelimeler: Evlendirilmek, şiddet, aşk, hırs…

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Kur’an Sahîfeleri Takılı Mızraklar

Yayınlanma:

-

İmam, cemaat, cihad, furkan ve sıralanabilecek diğer pek çok İslâmî kavram, pek çok çizginin problemli din anlayışı, birçok muhafazakâr-sağcı yazar çizer takımının zayıf/hatalı kavrayışları nedeniyle iyice aşındı, yıprandı. “Furkan Günleri” tamlaması, Atasoy Müftüoğlu’nun bir kitabı olarak hatıra gelip hem yazarı hem de mesajı dolayısıyla bambaşka bir zihinsel alanı imlerken mezkûr aşınmanın son halkası olarak dolaşıma girdi.

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki “Hayırdır, siz?”[1] başlıklı yazısı muhafazakâr/sağcı tutumların bir dışavurumu olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir. İşin ironik yanı yazar, “Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler.” sözleriyle kendini hakikatin merkezine yerleştirirken meselelere hangi siyasal/toplumsal konumdan baktığını, neyin kendine sağladığı konforla konuştuğunu tartışmaz. Bir Türk sosyolojisi içinde vâr olan birinin pek çok meselede Kürt sosyolojisi ile aynı konfor içerisinde konuşabileceğini, tavır üretebileceğini sorunsallaştirebilenler söylemek istediğimi daha rahat anlayacaklardır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisine de isim kabul ettiği ve yine Kur’an’a göre Müslümanlara, Rableri tarafından bağışlanacak bir yeti olarak sunulan ve özü itibariyle “Hakk’ı bâtıldan ayıran ince/hassas ölçü”[2] anlamına gelen “furkan” kavramı ayrıca Allah Resûlünün mücadelesinin en kritik aşamalarından biri olan Bedir savaşı dolayımında Kur’an’da yer alır.[3] Ulus devlet ideallerini İslâmî kavramlarla teolojik bir kılıfla sarıp sarmalayarak sunmak, öteden beri pek çok egemen siyasal iradenin aslî tutumlarından olsa da AKP iktidarının İslam’ı bütün alanlarda alabildiğine yağmalayıp adeta temellük etmesine sözüm ona kimi Müslüman aydının gönüllüce ve sorgulamadan onay vermesi hatta o uğurda ön cephelerde savaşması, Seyyid Kutub’un işaret ettiği modern cahiliyenin[4] açık alâmetlerinden olsa gerektir.

Taha Kılınç, yazısında hakikat temsiliyetinde merkezî bir muvazzaf sanısıyla pek çok alanda büyük bir özgüvenle hüküm dağıtıyor. Marksist-Leninist olmak ona göre şeytânî kimliklerdendir. Türkiye tarihinde milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin alâmet-i fârikalarının zirvesi olan bu iddianın, Müslümanlığını her şeyin önünde tuttuğu savlamasıyla ne denli çeliştiğinin farkında değil. Batı Asya temelli bütün tartışmalardan âzâde olarak Kılınç, böyle bir iddianın hem bölge hem dünya tarihi hem de müslüman halkların, hareketlerin ve entelektüellerin idrakinde nasıl bir karşılığa gelebileceğini kestirme zahmetinde bile bulunmuyor. Mesela Marksizm, Taha Kılınç’a göre neden şeytânîdir? Herhangi bir çevre ya da hareket, Marksist olduğu için neden linçi hak etmektedir? Bunu yazması icap eder. Türkiye’de son dönemde yürütülen “barış süreci”ndeki muhatabın da Taha Kılınç’ın lânetlediği örgütün gerçek karar vericisi/yönlendiricisi olduğu iddia edilmiyor mu? Aynı yapı olduğu sık sık tekrarlanmasına rağmen içerideki muhatap için yüceltme ve övgü, “teröristlikten kurucu önderlik”e terfi ettiriş; dışarıdakine şeytanlaştırma! Sadece bu çelişki bile Taha Kılınç ve benzerlerine samimiyet testi için fazlasıyla yeter!

Kanayan asırlık bir yara olarak Kürt meselesinin esasına bile değinmekten sakınan, resmî ideolojinin karşısında herhangi bir dönemde, herhangi bir risk alıp tavır üretmeyenlerin mesele ulus devlet çıkarlarına gelince İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullanmaları, zihinsel pozisyonlarına muvafıktır.

Şimdi, hakikî “Furkan Günleri”nde neler olmuş, bir hatırlayalım:

Aksâ Tûfânı boyunca İsrail, petrol ihtiyacının yarısından fazlasını “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı” üzerinden ve Azerbaycan’daki Aliyev hanedanlığının SOCAR şirketi marifetiyle Hazar denizi petrollerinden karşıladı. Türkiye’de 1000 kilometreden daha fazla bir mesafe kat ederek Ceyhan’a ulaşan petrol, Siyonist savaş makinesine ulaştırıldı ve 500 ilâ 700 bin kardeşimizi katledip yerleşimleri yıkarak soykırım savaşına can suyu oldu.[5] İşte o günlerde biz Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” vurgusu işitmedik.[6]

AKP, iktidara geldiği yıl 1.5 milyar dolar olan İsrail’le ticaret hacmini 2022 sonu itibariyle 9.5 milyar dolara çıkarıp[7] işgal devletini tahkim ederken de Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” uyarısını görmedik. Siyonist cumhurbaşkanı Herzog, bütün Ankara’nın Siyonist bayraklarla süslendiği, atlı birliklerin seferber edildiği şaşaalı törenlerle karşılanırken de “furkan günleri” uyarısıyla rastlaşmadık. New York’ta katil Netanyahu ile heyetler hâlinde sarmaş dolaş buluşmalarda Filistin halkından çalınan doğal gazın Avrupa’ya taşınması plânları yapılırken de Taha Kılınç henüz furkan günleriyle ilgili ayetleri okumamış olmalıydı!

“İsrail’le Ticaret, Filistin’e İhanet!” diyen Gazze dostları yaka paça göz altın alınıp mahkeme ve hapishanelerde süründürülmek istenirken “İsrail’le ticaret koca bir yalan!”[8] diyenlere; sonra “İsrail’le ticarete kısıtlama getirdik.”[9] diye övünenlere de “Furkan günlerindeyiz. Katliama değil, direnişe ortak ol, tarafını belirle!” diye meydan okuduklarını da görmedik! “İncirlik ve Kürecik’i kapat, furkan günlerindeyiz; ya ABD-İsrail hattından ya da direnen halklarımızdan yana ol!” diye bir çıkışlarına da rastlamadık.

Golan’ı verip ABD ve İsrail’den Kürtleri yaşadıkları yerden sürme izni alanlar, “Taha Kılınç ve benzerlerinin furkan günleri”nde muvahhid damarı temsil ediyor olmalılar! “Bölgede pek çok aktör ABD ile çalışıyor, hepsini bağımsız, devrimci, ortak bir direniş çizgisine davet ediyoruz!” deseler tarihe eşsiz bir not düşecekler lâkin Şeyh Sait ve Seyit Rıza’dan bugüne İslamcısı ya da seküleriyle ayrımsız bir şekilde bizatihi Kürt’ün kendisine karşı olunca bunlar mümkün olmuyor elbette.

Taha Kılınç, “Furkan Günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınların çok iyi bildiklerini söyledikten ve bu tamlamanın İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biri olduğunu söyleyip Kur’an’ı mızrağının ucuna takarak “Ya sev ya terk et!” tehdidini sözüm ona yine İslami terminoloji kılıfıyla Kürtlere doğru ve fevkalâde üstenci bir üslûpla savuruyor: “Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.” Böyle bir pervasızlık ancak her mel’aneti kendine hak görüp başkalarına, uçlarına Kur’an sahîfeleri takılı mızrakları gösterenlere yaraşır.

Dipnotlar: 

[1] Taha Kılınç, Hayırdır, siz? https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/hayirdir-siz-4788098

[2] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı

[3] Mehmet Durmuş, Gazze Furkan Günü: https://iktibasdergisi.com/2023/12/02/gazze-furkan-gunu/

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

[5] Türkiye, İsrail ve BOTAŞ: Filistin’de Soykırımı Besleyen Hat-Direniş Çadırı BTC Raporu: https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[6] Mehmet Durmuş, agy

[7] AK Parti Döneminde ‘İsrail’ ile Ticaret Yüzde 532 Arttı: https://kokludegisim.net/haberler/ak-parti-doeneminde-israil-ile-ticaret-yuezde-532-artti

[8] Şaban Turhal, Hani İsrail’le ticaret koca bir yalandı! https://www.milligazete.com.tr/hani-israille-ticaret-koca-bir-yalandi

[9] “İsrail ile ticaret koca bir yalandan”, “ticaret kısıtlandı”ya dönüş: https://www.evrensel.net/haber/515434/israil-ile-ticaret-koca-bir-yalandan-ticaret-kisitlandiya-donus

Devamını Okuyun

Haberler

Metin Yeğin, ÖYB’de Konuştu: Venezuela’da Neler Oluyor?

Yayınlanma:

-

Latin Amerika hakkındaki çok boyutlu vukûfiyetiyle bilinen gazeteci, yazar ve sinema yönetmeni Metin Yeğin, 07 Ocak 2026 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği‘nde “Venezuela’da Neler Oluyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Metin Yeğin’in konuşmasından notlar şu şekilde:

Bir gün bir kapı açılır ve her şey değişir. Bugün devletler üçe ayrılıyor: kötü devletler, daha kötü devletler, daha daha kötü devletler. Bugün bir devlet gelip sizin devletinizin başkanının kapısından girip onu kaçırabilir. Maduro ve eşine Amerika’nın yaptığı buydu. Aslında eşi demek de sıkıntılı bir durum çünkü Maduro’nun eşi “Cilia Flores” olduğu için kaçırıldı zaten. Eşi diyerek onu kimliksizleştirmemek gerekiyor.

Bugün olan şey tabii ki uluslararası hukuka aykırı. Zaten son yıllarda olan birçok şey ikinci dünya savaşından sonra şekillenen uluslararası hukuka aykırı bir şey. Trump; kaçırmakla yetinmedi, diğer bölge ülkelerine de ayaklarını denk almaları konusunda göz dağı verdi. Bununla da yetinmedi, aslında konuşmasında çekilen fotoğrafların hepsi de verilmek istenen korku mesajına hizmet ediyor; arkasında CIA başkanın olması gibi!

Herkes bu kaçırılma olayını, bu faşizm pornografisi ve propagandası doğrultusunda korkutucu buldu ve dehşete kapıldı. Aslında doğru soruları sormak gerekiyor. “Trump’ın plânı başarılı oldu mu?” sorusu, asıl sorulması gereken sorudur. Bana soracak olursanız başarılı olmadı. Venezuela’ya baktığımızda bir değişiklik görebiliyor muyuz? Venezuela sadece Maduro ya da eşinden mi ibaret? Geriye kalanlar aynen kaldılar. Delcy Rodriguez yardımcıydı, şimdi Maduro’nun yerine geçti. Ben bütün bunları bir iyimserlik tablosu üzerinden değerlendirmiyorum, birer olgu bunlar. Trump da tam bu yüzden “Her şey devam ederse ikinci bir müdahale yaparız!” diyor.

Amerika’nın Venezuela petrolünde gözü olması meselesi de çok gerçekçi değil. Çünkü zaten Venezuela’nın petrol rafirenerisi yok, hepsi Amerika’nın elinde. Elbette bunu söylemek, Amerika’nın oradaki emellerinin yok olduğu anlamına gelmiyor. Petrol dışında talan edilmemiş değerli madenler, su ve Amazon’un bir kısmı da hala Venezuela’da. Bunun gibi birçok değerleri de ele geçirmeye çalışıyor. Yani sadece petrolü ele geçirmesi meselesi değil.

Bütün bunların ardından şunu düşünüyorum: Trump acaba bu eyleminde tuzağa mı düşürüldü? Çünkü Venezuela’da hiçbir şey değişmedi. Rodrigez’in “Amerika ile masaya oturabiliriz.” demesi aslında hiç de yeni bir şey değil. Venezuela zaten 15 yıldır Amerika ile masaya oturuyor. Maduro da kaçırılmadan bir hafta önce Amerika ile masaya oturmuştu. Bu bağlamda bir gerginlikleri yoktu zaten. Burada olan mesele Amerika’nın saldırganlığından ibaret. Bundan sonra Rodrigez ile anlaşmaya oturacak olmaları Venezuela’ya dair değil Amerika’nın kendisine dair bir değişimi gösterir. Aralarında bir gerilim değil, Amerika’nın saldırganlığı ve Venezuela’nın kendisini savunması vardır.

Birçok yalan ve komplo var bu meselede. Bu yalanlara ve komplolara kapılmadan harekete geçme potansiyelini korumak önemli.

Trump, birçok yanlış yaptı bu süreçte. Konseye sormadan askeri güçleri uluslararası bir bölgede kullandı. “Kurşun sıkılmadı, ölüm olmadı.” diyor ancak bunun bir kesinliği yok. Çünkü aynı konuşmasında hastanede olan insanlardan bahsediyor. Ayrıca Maduro’yu kaçırdıktan sonra New York’a götürmek -entelektüel anlamda bu kadar zengin ve muhalif bir yere- ve Florida gibi yerlerde yargılamamak da büyük yanlış.

Maduro’nun mahkemedeki açıklamalarına baktığımız zaman Türkçe kaynaklarda yalnızca kendisine dair “Ben iyi bir insanım!” gibi cümleler var. Ancak İspanyolca çevirilere vs baktığımızda Maduro’nun kendisini Cenevre’ye gönderme yaparak “Ben Venezuela devlet başkanıyım, burada savaş esiri olarak tutuluyorum!” diye savunduğunu görürsünüz. Bu, bir teslim olma değildir aslında. Komplocular bunu basit bir teslim oluş gibi algılıyorlar. Bunun arkasında “O bile teslim oldu, ben niye pijamamla evde oturmayayım?” anlayışı var. Bu da insanları eylemsizliğe götürür.

Oysa devlet dediğimiz hikâye koca bir ideolojidir. Devleti ayakta tutan şey de tüfekler, tanklar değildir; ideolojidir. O ideolojiye karşı bir şey söylemeye kalktığınızda asıl devlet dediğiniz mekanizma bu yüzden bozulur. İdeolojiyi tutan hikâye bu zaten, yoksa herkes boşuna niye demokrasi diyor. Oysa ortada demokrasi dediğimiz bir şey yok ki!

Bize dört ya da beş yılda bir demokrasi hakkı veriyorlar, mührümüzü basıyoruz ve bulaşmasın diye kâğıtları itinayla katlıyoruz. Sonra akşam evlerimizde seçimi kazananı izliyoruz. Ve sonraki dört beş yıl da televizyon izliyoruz. Bu mu demokrasi? Bu, kâğıt katlama sanatı olan origamiden başka bir şey değildir. Ben bu kadar ahmak mıyım ki sizin dört-beş yıldaki kararınıza kendimi bırakacağım? İki ayda fikrimin değişmediğini kim söyledi?

Reichstag yangınında Naziler, bunun komünistlerin suçu olduğunu söylediler. Yargılanan anti-faşist Georgi Dimitrov, Nazi mahkemelerinde beraat etti. Bu ironik durum, şimdiki demokratik durumumuzu gösteriyor.

Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığından kaçırdılar güya. Ancak o bölgede bu suçla en çok özdeşleşen ülke ABD’dir. 1989’da Panama’nın devlet başkanı Noriega’yı da kaçırmışlardı. Noriega aslında CIA ajanıydı, sonradan ilişkileri bozuldu. Dünya üzerinde buna benzer birçok skandal çıktı. Uyuşturucu kaçakçılığı kontr-gerillayı beslemek için kullanılıyordu. Bunun temel müsebbibi CIA ve Amerika’dır.

Böylesine karmakarışık dünyanın içinde bu şiddet ilk başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyaya yöneldi. Latin Amerika’da da radikal sol hükümetler yavaş yavaş dağılmıştı.

Diyelim ki Maduro yıkıldı orada, Çin oradan ayrılacak mı? Anlamsız bir soru, Çin’in Amerika’da da yatırımları var. İnsanların gözden kaçırdıkları başka meseleler var. Mesela Panama Kanalının olması meselesi de tamamen ABD’nin emeline bağlıdır aslında. Başka bir söylem daha var; ABD’nin hegemonyasına dair Afrika ya da Asya’yı Çin, Rusya gibi devletlere bıraktığı ve Latin Amerika’ya odaklandığı şeklinde. Hegemonya bütüncül bir şeydir, “herhangi bir yerden vazgeçmek” demek sistemin kendisinin değişmesi demektir. Amerika’nın yaptığı şey bir yerlerden vazgeçmek değil. Hegemonyası zarar gördü.

Chavez dönemi, Amerika’nın başarısızlığına dair çok güçlü bir örnektir. Amerika bu yüzden Latin Amerika’ya dair bir hegemonya oluşturamadı, oluşturamaz. Şu an pek bir şey değiştirilemedi. Bir süre sonra neler olur bilemeyiz ancak güncel durum bu şekilde.

Ben hâlâ halkların kendisini değiştirme gücüne inanıyorum. Zaten bütün tarih bundan ibarettir. Küba’da bir kahvede otururken halka sormuştum “Amerika’dan korkuyor musunuz?” diye. Onlar da şöyle cevap vermişlerdi: “Amerika’nın işgal etmeye çalıştığı ama sabit kalabildiği tek bir yer var mı ki!”

Notlar: Meryem Kılıç

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x