Connect with us

Köşe Yazıları

Freni Patlamış Bir “Linç” Kültürü

Yayınlanma:

-

İslamcı camianın takip ettiği sitelerden biri olan Haksöz Haber, geçtiğimiz günlerde bir haber yayımladı. Mustafa İslamoğlu’nun Karartv’deki röportajını konu edinen imzasız haber, linç eyleminin hâlâ ne denli güçlü bir cezalandırma aracı olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Ne yazık ki ilgili haber hem “habercilik etiği” hem de eleştirinin nasıl bir linç eylemine dönüşebileceğini göstermesi açısından talihsiz bir örnek.

Haber, İslamoğlu’nun konuşmasından küçük bir kesitle başlıyor. Kesiti izleyenler, haberin tazir içeriğini İslamoğlu’nun bir parça hakettiğini düşünebilir. Oysa konuşmanın tümünde İslamoğlu’nun “islamcılık” ve “gelenek” bağlamındaki eleştirisinin yine İslamcılığın içinde bir özeleştiri olarak yer aldığını biliyoruz. Röportaj, İslamcılığın bugün için yaşadığı tıkanıklıkların, geçmişten gelen kronik krizler olduğunun altını çiziyor.

Haksöz Haber’deki yazının “haber” olarak sorunları bir kenara kullandığı dilin de son derece rahatsız edici olduğunun altını çizmek gerekir. Diyaloğu değil çatışmayı, özeleştiriyi değil ötekileştirmeyi önceleyen bu dil, diğer taraftan açıkça hedef gösteriyor. Üstelik Haksöz, İslamcılık ve İslami hassasiyet sahibi herkesin sözcüsü gibi davranarak aynı zamanda bir niyet okumaya da girişiyor. Muhatabını alaya alan, o konuşmanın konusu olmayan yorumlarla tartışmanın odak alanını belirsizleştiren ve ironik biçimde sağcı devletçi çizgiyle arasına mesafe koymasını salık veren yazı, ahlaki anlamda da fazlasıyla sorunlu. Sonuçta İslamoğlu röportajında muhafazakarlıkla kendini kimliklendiren İslamcı iktidarın müslümanlar için bir umut olmaktan çok sorunları derinleştirdiğini söyleyerek bu tutumundan dolayı pişman olduğunu dile getiriyor. Oysa Haksöz camiasından isimlerin aynı dönemlerde Mustafa İslamoğlu ile Hilal TV’deki “Ulustan Ümmete” programında görülebileceği gibi iktidarı besleyen bir duruş sergilediklerini unutmamak gerekiyor. İslamoğlu’nun bu konudaki tevbesinin samimiyeti bir kenara Haksöz Haber’in eleştirisine “sağcı-devletçi” çizgiden ayrışmak üzerinden vermesi hayli düşündürücü. Herşeye rağmen Haksöz’ün de kendisini dahil ettiği İslamcılık kendi yürüyüşünde en çok bu üstten bakan, kendi çelişkilerinin özeleştirisini verememiş, küçümseyen ve sürekli samimiyet sorgulayıp niyet okuyan dilden çekmişti.

İlgili röportajda İslamoğlu Elif Çakır’ın imalı sorularına rağmen müslümanlığın çeperleri içinde olduğu vurgusunu sıkça yapsa ve kendi deneyimini dini bir ayrışma olarak görmese de Haksöz Haber için bu yeterli olmuyor. Haber son derece yakışıksız biçimde, muhatabına “itirafçı, muhbir” suçlamalarında bulunarak tamamlanıyor.

Diğer taraftan ilgili haberin İslamoğlu’nun konuşmasını bir bütün olarak yer vermek yerine sadece bir parçası üzerinden bütün içeriği mahkum etmesi de dikkati çekiyor. Bu açıdan haber, içerik açısından da okuyucusunu yanlış yönlendirerek bir algı inşasına girişiyor.

İslamoğlu’nun iddialarını sıralayan ve onlara dair cevaplar verecek bir usûl izlemek yerine tahkir eden bu üslup aslında içeriğin de Haksöz Haber tarafından gerçek anlamda değerlendirilmediğini gösteriyor. Örneğin ilgili röportajdan alıntılanan “İslamcılıktan uzaklaşmak” aslında İslamcılık ile ilgili yıllardır yapılan bir özeleştiridir. Kavramsal olarak modern dönemle birlikte tarihlendirilebilecek İslamcılık, en başından beri net bir tanıma kavuşamamıştır. Kavram, -müslümanlıkla ilgili- olmakla birlikte her zaman olumlu yorumlanmadığı gibi kimi zaman müslümanlığın modernite karşısındaki gerileyen pratiklerini ve düşünsel savrulmalarını tanımlamak için de kullanıldı. Bu açıdan Osmanlı’nın dağılma döneminden bugüne İslamcılığın hikayesi biraz da kavramın değişiminin hikayesi olarak düşünülebilir. Dolayısıyla bugün için İslamcılığın kavramsal tartışmaları veya İslamcılığı İslami hassasiyetlerin ve müslümanca yaşamanın mutlak karşılığı olmadığını savunan tezler “yeni” sayılamaz. Haliyle İslamcılık düşüncesi özeleştirisine önce kavramın anlam alanı ve pratikleri üzerinden başlamıştır.

Bu eleştirilerin bir boyutu ise İslamcılığın-röportaj bağlamında- Said Halim Paşa’dan günümüze giderek ideolojik bir görünüm alması üzerine oldu. “İdeoloji sözlüğü”ne göre dilini değiştiren İslamcılık günün sonunda “dava, kavga, mücadele, örgüt” üzerinden retoriğini belirleme eğilimindedir. Müslümanlığın “İslamcılık” ile birlikte aldığı yeni biçimin bir ideolojiyi andırması haliyle örgütlenme biçimini de etkiledi. Bu nedenle Türkiye özelinde 70’lerle tarihleyebileceğimiz bir dönemden bugüne dek İslamcılık kendi içindeki birçok öbeğin ideolojik bir formasyona kavuşmasına yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler hatta alabildiğine geleneksel görünümlü tarikatler bile bu formasyonun belirtilerini giderek “katılaşan” iletişimleri ile dışa vurdular.

Konunun kuramsal tarafı bir kenara, İslamcılığın ideolojik görünümünde sosyalist düşüncenin bir etken olduğunu unutmamak gerekir. İslamcılık açısından devrimci hareketlenmeler aynı dönem tüm dünyada bir “anti” olma durumunu yaşayan sosyalizmin de karşılık bulduğu dönemlerdi. Bu etkileşimin en görünür olumsuzluklarından biri gelenekle birlikte mahkum edilen “linç” eyleminin “hain” , “işbirlikçi” , “muhbir” kavramları ile yeniden hatırlanması üzerinden oldu. Artık muhalefeti cezalandırmanın ya da aynı eksenin içindeki farklı öbeklere karşı güç istencinin yeni aygıtları bulunmuş oldu. Elbette, İslam tarihi açısından “muhalifi susturma”, farklı düşünenleri itibarsızlaştırma yeni yüzleştiğimiz problemler değil. Ancak Kur’an ahlakına geri dönmeyi; geleneğin problemli pratiğine karşı Resulullah’ın örnekliği üzerinden öze dönüşü öncelemeyi tartışan “İslamcılık” açısından bu aşılması gereken bir başlık olmalıydı. Oysa ideolojik formasyon linç kültürü üzerinden geleneğin müslümanları sakat bırakan sorunlarına geri dönmüş oldu.

İşte İslamoğlu’nun röportajdaki İslamcılık eleştirisi yine bu bağlamda yani özeleştirinin her defasında “ihanet” ile damgalanmasına ve önce İslamcılık tarafından boğulmasına dairdi. Aynı düşünce ekseninin içindeki öbekler küçülüp / bölündükçe birbirine karşı daha az toleranslı, daha şiddetli ve daha çok ötekileştiren bir iletişimi tercih etmelerini İslamoğlu “kaleler kuran ve kendini kapatan” bir İslamcılık olarak tanımlıyor.

Röportajdaki diğer detayların hemen hemen tamamı İslamcılığın bir özeleştiri olarak hem kendine dönüp hem de geleneğe yöneltip sorduğu sorulardan oluşuyor. Elbette bu, İslamoğlu’nun son dönemde dile getirdiği fikirleri bir bütün olarak değerlendirmeye yetmeyecektir. Ancak sadece bu röportajdan yola çıkarak, üstelik İslamcılığın zaten kendi içindeki tartışma başlıklarını içeren bir konuşma üzerinden İslamoğlu’nu mahkum etmek ahlaki değil. Üstelik bu mahkumiyeti “işbirlikçi”, “freni patlamış kamyon”, “muhbir” gibi tanımlarla linç eylemine dönüştürmek kabul edilemez. Her farklı çıkış bir “niyet okuma” ile değerlendirilir, “ya bizden ya onlardansın” retoriği üzerinden cezalandırılırsa İslami düşünceyi yüzyıllardır sendeleten donuklaşmaya da geri dönülmüş olacaktır.

Diğer taraftan İslamoğlu örneği bir kenara linç eyleminin yaygınlaştığı bir toplumda kimse için “güvenli alan” kalmayacaktır. İtibarsızlaştırma, ötekileştirme ya da niyet okuma gibi eylemlerle mündemiç olan linç, açıkçası anlama ve anlaşılmanın bütün yollarını geçmişte olduğu gibi bugün de mühürler. Lince uğrayan, hain / işbirlikçi ilan edilen, toplumsal cezalandırma ile cezalandırılan için artık diyalog ve barış hiçbir zaman eski güvenilirliğini taşımayacaktır. Dolayısıyla linci bir aksiyon olarak kullanmanın “eleştirdiğine dönüşme”ye neden olmasına ve geri dönülemez sonuçlarına rağmen neden tercih edildiğini belki bu noktada tartışmaya açmak gerekiyor.

Linç kültürü ya da modern “homo sacer” yaratmak

Tarihin farklı dönemlerinde linç, toplumsal meşruiyetlerin hakim paradigma tarafından belirlenen sınırlarını korumak için kullanılan hayli güçlü bir araçtı. Sadece cezalandırmak için değil; aynı zamanda bütünlüğü / ahengi bozan aykırı seslerden uzaklaşmak ve ötekileştirmek için de yarayışlıydı. Üstelik linç, eylemin failliğini herkese bölüştürdüğü için cezalandırılana karşı merhamet ve empatinin gelişmesini de engelliyordu.

Bir cezalandırma eylemi olarak lincin en temel formu Elias Canetti’nin altını çizdiği “toplu öldürme arzusu” idi. Bunu işkence, teşhir etme, sürme ve toplumdan kovma gibi örnekler izler. Ancak lincin “bir iktidar aygıtı olarak” belki de en çarpıcı uygulamalarından biri Roma’ya aittir. Roma, lince hukuksal bir boyut kattı. İdam etmenin, toplumdan sürmenin ve hapsetmenin ötesinde cezalandırılan kişiyi bir nefret objesine dönüştürmenin yolunu buldu. Roma, yaşayan ölüye dönüştüren bu hukuka “homo sacer” dedi. Homo sacer, kelime anlamıyla “kutsanmış kişi” demek olsa ve bu anlamın alanı içinde olumlu karşılıklar bulunuyor gibi kastedilen negatif bir kutsamadır. Roma’nın homo sacer’i bireyi çıplak ve çaresiz bırakmanın mutlak noktasıdır. İşlediği günahın -ki bu çoğu zaman toplumsal boyutu olan bir bozgunculuk olarak belirlenir- kirlerinden arınmasının mümkün olmadığı düşünülen kişi artık ne bir vatandaş ne de hak sahibi özgür bir bireydir. Üstelik homo sacer bir köle ya da tutuklu da değildir. Hatta Roma ve çağdaşı toplumlarda kutsal görünen din adına “kurban olma / edilme”si de yasaktı. Toplumsal bir afaroz ve kişiyi “insan” tanımının dışına çıkaran bir tutumdu. Homo sacer, Roma’nın sokaklarında dolaşabilir, ancak öldürülürse kimse O’nun kanının hesabını sormazdı. Tüm topluma kanı helal sayılan ve bütün mensubiyetlerinin bir anda geçersiz kılındığı lanetlilik haliydi…

“Homo sacer” Roma’nın tarih sahnesinden çekilmesinin ardından uzunca bir süre unutulmuş gibi göründü. Elbette bu kavramın ana motivasyonu olan linç, insanlığın hafızasında varlığını tüm canlılığı ile korudu. Ancak klasikten moderniteye doğru insanlığın evrimiyle linç yeniden “kurumsal” bir boyut kazandı. Bu kurumsallığı iki boyutla okumak mümkün. Birincisi Agamben, Zizek gibi düşünürlerin yeniden “homo sacer” kavramını gündem etmelerine neden olan iktidarın aldığı yeni biçim. İkincisi ise Cemil Meriç’in “ideolojiler insanlığa giydirilmiş deli gömlekleridir” sözündeki mefhumda saklı. Aslında her iki boyutuyla birlikte linç eyleminin kurumsal bir cezalandırma aygıtına çok daha güçlü biçimde dönüşmesinin modernite ile hayli yakın bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.

İslamcılık açısından ise linç, iktidar bağlamından daha çok “ideoloji” başlığında tartışılmayı hak ediyor. Modernite ile birlikte iktidardan zaten tasfiye edilen İslamcılık, modern etkileşimlerle ideolojik bir form kazandıkça reflekslerini de değiştirir. Cemaatten ideolojiye doğru gelişen değişim aynı düşünce ekseni içinde birbirine toleransı olmayan bir dilin gelişmesine yol açtı. Bu durum, daha çok küçüldükçe daha çok ötekileştiren bir dilin arkasına sığınan “ideolojik öbekler”in bir tür siperlerine sığınma halidir. İletişim bariyerlerinin arttığı ve üstelik modernitenin etkilerini her yönden hissetmenin rahatsızlığını yaşayan İslamcılık kendi içindeki özeleştirileri bir “dağılma / çözülme” ya da “ihanet / ihbar” gibi değerlendirme eğilimine girdi. İşte linç, temel olarak düşmanlaştırıcı dilden beslendiği için diyaloğun zayıfladığı bu anlarda güçlenecek zemini de böylece bulmuş oldu.

Lincin yetmediği yerde “devleti çağırmak”

Her özeleştiriyi burnuna kan kokusu gelmişcesine öfkeyle karşılayan bu linç kültürünün giderek İslamcılığın içinde giderek güçlenmesi bir başka yazının konusu. Ancak kimi zaman linç eyleminin kendisi “yetersiz görüldüğünde” devletin de yardıma çağrıldığını görüyoruz. Daha önce birçok farklı isim için çağrılan devlet, günün birinde bu çağrıları cevaplamaya niyetlendiğinde linç “kansız bir operasyondan” kolayca çıkabilir. Daha kötüsü, lince uğrayan kişiyi muktedirler karşısında yalnız bırakan bu dil, İslamcılığın içindeki güven duygusunu da geri dönülemez biçimde yaralıyor.

Diğer taraftan linç ile cezalandırma eyleminin yaygınlaşması Nietszche’nin tanımıyla insanların “evcilleşmesi”ne neden oluyor. Bu durum çevrenin ve koşulların etkilerine karşı kendisini korunaksız hissedenlerin çoğalmasına da yol açıyor.

Sonuç olarak linç, kendisini herkesin sözcüsü ilan etmiş grupların “kamu vicdanı” tanımı ile gaddarlaşan bir eylemi olarak önümüzde durmaktadır. Hedef gösterdiği kişiyi yalnızlaştıran, kıskıvrak içine alan bu eylemin kendisiyle mücadele etmek İslamcılığın içindeki kan davalarını bitirici bir başlangıç olabilir. Daha da ötesinde linç etmek yerine anlamak ve düşüncenin kendisine odaklanmak özeleştirileri daha anlamlı tartışmaların mukaddimelerine dönüştürebilir.

—

1- Haksöz haberi: https://www.haksozhaber.net/freni-patlamis-kamyon-misali-150753h.htm
2- M. İslamoğlu’nun röportajı: https://www.youtube.com/watch?v=0WQW1cLBAXQ

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Çarpık Dincilik, Çarpık Modernlik, Çapsızlığın Kartviziti

Yayınlanma:

-

Söze bir ezber bozumuyla başlayayım: Din ve modernlik özde aynıdır. Biliyorum, hemen “Ne alaka?” diyeceksiniz! Söyleyeyim: Din de modernite de aynı şeyi yapar: Belirsizliği, askıda olmayı ortadan kaldırır. Birisi bir tür manevî determinizm inşa eder; kulluk şartlarını yerine getirirseniz kurtulursunuz. Diğeri de aklın kurallarına uymanız hâlinde maddî kurtuluşun geleceğini söyler ve ikisinin bir ortak özelliği de tedbirdir. O yüzden de hâlimiz “Ne deve ne kuş!” deyimine uygun.

Bu ülke, Osmanlı’nın çöküşünden beri ikisi de çarpık, ikisi de çapsız bir modernlikten muzdarip! Yöneticiler de o zamandan beri hep aynı yalana iman etmemizi söylüyor: Sıkın dişinizi, yakalayıp geçeceğiz! Kemalizm kendi içinde tutarlı olmaya çabaladı ama modernliği yanlış anlamanın üst yapı değişiminin yani kültürel rotamızı dönmenin yeterli olacağını iddia etti ama duvara tosladı. AKP de benzerini yaptı ve kültürel rotamızın değişimi ile ülkenin mâkus talihinin değişeceğini söyledi. Kemalizm’e göre sorun geri kalmışlıktı ve bunun sebebi de Sünnî ulemanın gelenekçi din anlayışıydı. Bu din biçimi miadını doldurmuştu, Batı modernliğini ithal ettiğimizde sorun çözülecekti. AKP içinse sorun, bu toplumun değerlerine yabancılaşmış Batılı elitlerdi ve sorun, biz manevî köklerimizle yeniden buluşursak çözülecekti.

İkisi de vaadini gerçekleştiremediği gibi bu değişimi devlet zoru ile yapma çabasına girişti ama ne Mehmet Akifçi muhafazakâr modernlik ne de Batıcı modernlikçi modernleşme başarılı olabildi! Tersine, toplum, enerji kaybedip patinaj yaptı. Bu nedenle yoz modernlik de yoz dincilik de bu topraklara en büyük kötülüğü yaptılar. Üstelikte toplumu, kendi içinde kültürel sınıflara bölüp antagonizmaya, uzlaşmaz çelişki de denen mutlak zıtlığa böldüler. Her ikisi de “bağımsızlık” derken ABD’ye göbekten bağlı bir duruma geldi. Trump, en son açıklamasında “Erdoğan, ben ne istersem yapar!” diyerek bu bağımlılığı gözler önüne serdi.

Cumhuriyet kurulalı tam 100 yıldan fazla bir zaman geçti ve bu geçen sürede hâlâ doğanın uç hallerine dayanıklı kentler inşaa edemedik. İklim değişiminin sonucu olan aşırı yağışlar Batı kentlerini vurmuyor ki söz konusu kentlerin alt yapıları nereden bakarsanız bakın en az 100 yıllık ve bu alt yapılar, en uç koşullarda bile çökmüyor! Biz de ise her yağışta seller can kaybına neden olacak bir şekilde gerçekleşiyor çünkü alt yapı çökmüş hâlde! İstanbul gibi bir mega kentte alt yapı hâlâ dayanıklı hâle sokulamamış durumda. Nedeniyse kalkınma ve kalkınmanın sonucu olan beton kentler! “Kalkınma” ifademe de itiraz edeceksiniz belki ama “kalkınma”, sandığınız şey değil. Ne vâdettiği modernleşmeyi sağlar ne refah üretir ne de sizi güçlü kılar ne de bağımsız olmanızı sağlar! Sadece ve sadece bir avuç zenginin servetinin artmasına neden olur. Kalkınmanın sahte vaatleri bu yazıyı aşar; ona ayrı bir başlık açmak ve onu, o eksende ele almak gerekir.

Elbette sorun salt bizle sınırlı değil. Bir haber: “Pakistan’ın Peşaver kentinde özel okulun çatısının çökmesi 32 öğrenci 1 öğretmen hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. Dawn gazetesinin haberine göre, Peşaver kentinin Afridi Abad bölgesindeki özel okulun çatısı, öğrencilerin dersliklerde bulunduğu sırada çöktü.”[1]

Bu olay, geçtiğimiz hafta İstanbul’da meydana gelen bina çökmesi sonucunda biri çocuk, beş kişinin ölümü vakasına benziyor.

Daha önce Suriye’de, İran’da meydana gelen 6.0 şiddetindeki depremlerde bile ciddî can kayıpları yaşandı. Kısacası sözde İslam dünyasının geri kalmışlıkta bir hayli ileride olduğu görünüyor.

Tüm bu geriliklerin nedeni ise yönetenler.

Oysa Allah’ın şeriatına uyulsa insana bahşedilen akıl nûru kullanılsa ne çatı çöker ne sel olur ne küçük şiddetteki depremlerde can kayıpları gerçekleşir. Kısacası sorun modernleşmeyi bir vitrin, bir imaj olarak gören akılsız “akıl”da! Yöneticiler kendi şahsî çıkarlarını toplumun felâhından önde tutunca tepeden tırnağa çürümüşlük “din” kılığında ortada dolaşıyor.

Türkiye’ye gelelim. AKP öncesi durum farklı mıydı? Kesinlikle değildi çünkü Kemalist kadrolarda da modernlik bir imajdı. Yakup Kadrinin romanları, yönetenlerle yönetilenler arasındaki farkı net olarak gösterir. Meşhur cumhuriyet balolarında iktidar sosyetesi bir araya gelirken balo salonunun birkaç metre aşağısında savaştan yeni çıkmış yoksul halkın perişanlığı sosyetenin şıklığı ile tezat teşkil ediyordu. Bu bakımdan siyasî aktörler ve o aktörlerin ideolojik motivasyonları değişse de gösterişçilik değişmedi.

Modernlik, Belirsizlik ve Doğa: Gösterişçi Modernliğin Sefalet Sarayları

“Yüksek modernizm” diye bir olgu vardır. Bu modernizm dünyayı nicelleştirirken yerel bilgiyi de göz ardı eder. Descartesçı bilimin despotizmi ile plânlar yapılır. James Scott buna “devlet gibi görmek” der. Bireyi, toplumu, çevreyi veya doğayı kolay bir şekilde yönetebilmek amacıyla onları “okunabilir” kılma vizyonu James Scott’a göre “yüksek modernist” devletlerin temel uğraşı olmuştur.

Pek çok kalkınma plânında başarısız olan yüksek modernist devletlerin bu başarısızlıklarının altında “devlet gibi görmek” olarak adlandırılan bakış tarzı bulunmaktadır. Toplumu, doğayı ya da egemenliği altında bulunan oldukça karmaşık unsurları okunabilir kılmak amacıyla basitleştirmek, standartlaştırıp soyut bir kategoriye indirgemek ve homojenize etmek, “devlet gibi görme”nin ve dolayısıyla kalkınma plânlarındaki başarısızlıkların temel nedenleridir.

“Yüksek modernist ideoloji” denilen şey, bir hakimiyet ideolojisiydi. Bunu tasavvur etmenin en iyi yolu onu, bilimsel ve teknik ilerleme hakkında kendine güvenin, üretimin büyümesinin, insan ihtiyaçlarının artan tatmininin, doğanın (insan doğası dâhil) hâkimiyet altına alınmasının ve her şeyden önce toplumsal düzenin doğa yasalarının bilimsel kavranışına uygun biçimde rasyonel olarak tasarlanmasının güçlü hatta azametli bir versiyonu olarak düşünmektir. “Yüksek modernizm”, esas olarak müphemliği yani bir şeyin aynı anda iki biçimde de olduğu durumları ortadan kaldırmak için uğraşan bir rasyonalizm biçimiydi.

Bu ideoloji bizde Kemalizm’de tezahür eder. Yüksek modernizmi taşıyanlar, rasyonel düzeni dikkat çekecek şekilde görsel, estetik terimlerle görmeye eğilimliydi. Onlar için verimli, rasyonel olarak düzenlenmiş bir kent, köy ya da çiftlik; sistematik olarak düzenlenmiş ve geometrik anlamda muntazam görünen bir kentti. Scott, bu vizyonun sağcı ya da solcu herkeste bulunacağını ama en fazla toplumu yeni bir kalıba dökmek isteyen ütopistlerde olduğunu belirtir. Bu vizyon en fazla Atatürk’ün şahsında tecessüm etmiştir. Atatürk bir ütopistti. Toplumu, sıfırdan kendi cumhuriyet vizyonunda inşa etmek istiyordu, en fazla çatıştığı Sünnî ulema onun gözünde eskinin, köhnemiş rejim/ancient rejim olarak hanedanlığın, eski imparatorluk düzeninin sembolleriydiler. Atatürk, Osmanlı’nın artık köhnemiş olduğunu söylerken haklıydı ki Hanedanlık da artık işlerin yolunda gitmediğinin farkındaydı ve yeniyi tedricî reformlarla hayata geçirmek istedi. Üstelik cumhuriyetçilerden çok daha fazla farkındaydılar ve bu nedenle sanayileşmeyi de denediler ama dönemin süper gücü İngiltere karşısında yenildiler. Neticede İngiltere artık ortadan kalkması gereken İmparatorluğun çökmesine karar verdi. Atatürk, modernleşme denemelerindeki başarısızlıktan yola çıkarak “zihnen modernleşilmedikçe ekonomik ve siyasî olarak da modernleşilemeyeceği” mantığı ile Fransız Devrimini taklit eden bir seferberlikle cumhuriyeti inşaa etmeye girişti. Tabii 500 yıllık bir modernleşme sürecini 20 yıla sığdırmak mümkün olamadığından tüm çabası yarım kaldı. Tam da bu nedenle yerini “ne kuş ne deve” diyeceğimiz hibrit yahut melez bile sayılamayan çarpık bir modernleşmeye bıraktı.  Bu modernleşme, Mehmet Akif’te cisimleşen muhafazakâr modernleşme ya da kalkınmacı modernlik dediğimiz modernleşmeye yani teknik modernleşmeye dönüştü.

Bu modernlik, esas olarak Batının teknik kapasitesini taklit edip sonra da Batılı bir sanayileşme ile Batının büyük ekonomileri arasına girmeye dayanır. Batıcı modernliğin tersine kültürel olarak kendi kimliğini muhafaza edip Batı kültürünü uzak tutmak ister. Alt yapı tamamen Batılı kapitalist mantığa uyumlandırılır, üst yapı ise yerlidir.

Atatürk’ün cumhuriyet ideası nasıl bir ütopya ise muhafazakâr modernlik anlayışı da o kadar ütopisttir çünkü hiçbir teknik buluş ve hiçbir ekonomik model, alındığı kaynaktan muaf değildir. Televizyonu edinip Dallas’ı reddedemezsiniz çünkü o teknik, bir paket hâlinde geldiğinden Dallas da gelir. Bu bakımdan yerlilik, sonuçta sadece parlak bir vitrin süsü olur.

Kalkınmacı modernlik dönemleri Kemalizm’in tersine toplumun en fazla sekülerleştiği, çok daha fazla modernleştiği dönemler oldu çünkü alınan teknolojilerle toplum, Batı kültürü ile daha fazla temas kurdu. Dahası, toplumun göreli refah artışı ile tüketimciliğin artışı bir maddîleşme kültürü yarattı. Tüm bunlar, ithal edilen kapitalizmin daha doğrusu devlet eliyle kapitalistleşmenin neticeleri oldu çünkü para kazanmak, parayı elde etmek başlıca hayat amacı hâline gelince sosyal değerlerdeki yozlaşma da kolaylaştı. Bu yüzden de rüşvet, yolsuzluk ve kayırma üçlüsü ile ortaya çıkan ahbap-çavuş kapitalizmi ve devletin rantiyeleşmesi en fazla muhafazakâr modernlikte ortaya çıktı.

Mehmet Akif yaşasaydı ve önerdiği muhafazakâr modernleşmenin böylesi büyük bir yozlaşmaya neden olduğunu görseydi o ünlü “Batının ilmini, fennini alalım ama kültürünü dışarıda bırakalım!” tezini terk ederdi. Kaldı ki Akif’in önerisiyle Türkiye sağının yaptığı şey arasında uçurum var çünkü onun “Alalım!” dediği şey, esasında bir adaptasyondu. Tıpkı ithal ikameci montaj sanayi gibi ülkenin kendisinin bilim insanı, teknisyen üretebileceği ortamı şekillendirmekti. Aslında Akifçi muhafazakâr modernite, bir tüketmeci görgüsüz modernleşme değil düşünümsel bir modernleşmeydi. Yani hedef ve bu hedefe varacak araçların hedefle uyumlandırılması bir anlamda plânlı bir modernleşme! Yani Akif’i doğru anlayan Faruk Yeşil’in önerdiği gibi Batı karşısında bağımsızlığını koruyacak, onun karşısında güçlü duracak bir gelişim modeliydi düşündüğü. Yaşasaydı o da “Kendi değerlerimize uygun bir yazılım yazalım!” derdi. Yeşil’le siyasî duruşlarımız ayrı olduğundan anlaşamazsak da onun amacını gayet iyi anladığımı belirteyim. Bu anlamda Akif’in Müslümanca modernleşmek ideali ile AKP’de vücut bulan Makyavelist modernleşme arasında bir uçurum var.

Bu anlamda Atatürk’ün modernleşme ütopizmi ile AKP’nin modernleşme biçimi aynı devleti ele geçirmek ve bu devletle toplumu yeni bir kalıba dökerek modernleşmektir. Aralarındaki tek fark kültür! Atatürk, tutarlı bir modernist olarak suyu kaynağından içen bir Türkiye düşledi. Ne olursa olsun Atatürk bir idealistti. Tam da o idealist soyutluğu şiddet üretti. Erdoğan ve AKP için idealist kavramı pek söylenecek bir şey değil ama sözde düşmanları ile aynı sosyal mühendislik ve devlet zoru uygulanıyor. Bu zora dayanan “millî şef ideası” ve tek parti iktidarı nerede ise tıpkı basım! İkisinin de niyeti, tamamı ile başka olmasına karşın aynı sonucu vermesi tam da Osmanlı modernleşmesinin neticesi olan modern devletin modernleşmenin başat aktörü olmasıdır. Atatürk döneminde de onun niyetlerine rağmen oluşan şey, bir bürokratik oligarşiydi ve mahkeme-jandarma (bugün polis) eli ile muhaliflerin tasfiyesi bürokratik bir oligarşi yaratıyordu. Atatürk döneminde yolsuzluk hiç olmadı demesek de yaygın değildi, nedeni onun idealist bir modernist olmasıydı. AKP dönemi ise nerede ise “Selam verdim, selamımı rüşvet değildir diye almadılar!” diyen Fuzûlî’nin Şikâyetnâme dizesine uygun bir yozlaşma yaşanmasının nedeni bu bürokratik oligarşidir.

Tam da bu nedenle doğanın uç durumlarında yaşanan felaketin nedeni de bu sahte kartvizit modernleşmedir. Sonuçta “modernlik” dediğimiz şeyin özü öngörmek ve öngörülen durumlara yönelik önlem almaktır ve yine modernite sözleşme esaslıdır. Sözleşme gereğince devlet, şiddet tekelini elinde tutma hakkını toplumun güvenliğini sağlamak için elde eder. Bizdeki sahte modernleşmede ise devlet, toplumun dayanılmaz ağırlığıdır. Bu nedenle devlet hesap vermez. Batıda, Japonya’da ve başka birçok ülkede gördüğümüz gibi bürokratın hatta politikacının, yöneticinin başarısızlık ya da kusurlu olması hâlinde görevini bırakması, yaptığı yanlışıyla zarara yol açan bürokrat ya da yöneticinin hukuk önünde hesap vermesi söz konusu değildir. Çünkü devlet, sözleşmeye dayanmaz; meşruiyeti kendinden menkuldür. Bu modernleşmenin ürünü olan hesap veren devlet, hukukun üstünlüğü ilkeleri ile taban tabana zıttır. Devlet, toplumuna karşı hesap vermekle mükellef değildir ve lâyüs’eldir yani hesap sorulamazdır, hesap vermez! Vatandaş da devlete aittir ve onun hiçbir hukukî güvencesi yoktur.

Agamben’de gördüğümüz istisna hâli, bu topraklarda modern devlet oluştuğundan beri hep mevcut oldu. Bu ülkede devlet, zora dayalı olarak yönetir ve bu zora karşı çıkmaya, ona itiraz edip hesap vermeye kalkanlar bedelini ağır öder. AKP’nin özellikle Gezi isyanından başlayıp dozajı her geçen gün artan zorbalığının kökeninde bu modern devletleşme hâli var. Devlet, aşırı zorba hâle gelince toplum da sindi. Osmanlı’nın Tanzimat döneminde bile görülen hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden isyan geleneği de son buldu. İslam geleneğinde adalet yolundan sapıp zulme yönelen yöneticiye isyan hakkı, bunun hukuken meşru sayılması özellikle Cumhuriyet sonrası ağır şekilde cezalandırılan bir modern devlet geleneğine dönüştü. Bu da yöneticilerin her türlü ezayı, cefayı zulmü uygulamasını kolaylaştırdı, hesap sorulmayacağını bilmek bürokratik oligarşiyi cesaretlendirdi ve adaletsizlik, zulüm olağanlaşırken yolsuzluk da adeta zirve yaptı

Tüm bunların sonucu modernliğin iki kuralı hiç uygulanmadı, çeşitli afet hallerine dönük tedbirsizlik ve vatandaşın güvenliğinin sağlanması. Bürokrat suç işlediğinde çoklukla kollanırken vatandaş suç işlediğinde eğer bürokrasiden güvencelere sahip değilse ağır şekilde cezalandırıldı, burada da işlenen suçlar eğer toplumun güçsüz kesimlerine yönelikse hafif cezalarla, bürokrasiden icazetli ise hiç ceza almadan kurtuldu.

Tam da bu yüzden İstanbul gibi bir mega kentte hatta pek çok ilde şiddetli yağışlar nedeni ile can kaybı yaşanması hiç de rastlantı olmadı. Bizdeki yüksek modernizm, devletin bilimle ve rasyonalist akılla toplumu şekillendirmesi olmadı. Bizde toplum, devletin zor aygıtlarıyla bir kalıba dökülmesiyle oldu.

Bu nedenle Batıdan gelen siyasî fikirlerde bizdeki “ne kuş ne deve” modernliğine uygun şekilde çarpık ve orijininden çok fazlası ile kopmuş bir kartvizit oldu. Batılı siyasî fikirler bir üstünlük biçimi oldu ve otoriter modernleşmemize uygun otoriter kimlik kartları oldu.

Kartvizit modernliğinin sonucunda semboller, imajlar çok büyük siyasî anlamlar kazandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında modernleşmenin sembolü şapka ve etek-ceket olarak tayyör iken AKP döneminde bu SİHA oldu. SİHA, Batı karşısında onmaz aşağılık duygumuzun sloganı olan “Avrupa Avrupa duy sesimizi, Bu duyduğun Türk’ün ayak sesleri” sloganı gibi “Dünyaya Türk’ün gücünü gösterdik!” dediğimiz SİHA, bizim zafer şarkımız oldu. Neticede Barcelona’dan dört gol yiyen en güçlü futbol takımımız ve onum muadilinin Avrupa’da nal toplaması, dünya kupasında sahadan silinmemiz gibi silindik çünkü futbolda da bilimsel futbol ilkeleri, takım disiplini ve fizikî dayanıklılık, taktik, strateji gibi ilkeleri hayata geçirmeyen futbol kulüplerimiz, şöhretli yabancı futbolcu ithal ederek Avrupa’da milyonlar harcayıp nal toplar oldular. Bunun sonucunda millî takım da dünya futbolunda ancak kıyıda köşede bir yer bulabildi kendine.

Atatürk’ün saptaması doğruydu. Modernlik, öncelikle zihinsel bir kurulum ama o zihinsel kurulum, hiçbir zaman olmadı çünkü modernlik ithal ettiğimiz bir şey oldu; nasıl ki dünyaca ünlü bir futbol oyuncusunu buraya transfer ettiğinizde geldiği takımda sergilediği başarıyı yakalayamıyor ve çoklukla dış sahalarda nal topluyorsa modernlik de ister ilmini/fennini yani bilimini ve tekniğini -ki en fazla sekülerlik kaynağı da bu ikisidir- isterse kültürünü topyekûn ithal edin, sizi modern yapmaya yetmiyor. Bunca başarısızlığa rağmen hâlâ modernitede ısrar ise bu ülkeye, bu insana eziyet çektirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu dolandırıcılıktan kurtulmadığımız müddetçe depremlerde ve sellerde daha çok insanımız ölecek! Suud’un selameti için kendi çocuklarımızı kurban etmeye devam edeceğiz. Üç kuruş birikimlerimiz de fonlarda iç edilecek ama biz iyine bu dolandırıcı siyasî partilere oy olup yağacağız!

Başlıkta yazdığım gibi çarpık bir modernliğe sözde ilaç olacak şey ise derdimizi daha çok azdırdı. Çarpık modernleşmeye çarpık sağcı ve sahte bir dincilikle cevap verildi ama tek parti döneminde bile dindarlar genç nesillerden endişe duymadı; iman, bu denli tehdit altında görülmedi. AKP ile bir 10 yıl daha devam edersek gerçek manada Müslüman gençler kelaynak kuşları gibi korunmaya alınacak durumda olacak. Şimdiden başlayan dinden uzaklaşma hâli daha da artacak ve deizmden ateizme geçiş, büyük bir artış gösterecek!

Evet, yolları çatallanan bir bahçedeyiz: Ya kendi uygarlık serüvenimizi güncelleyecek ve küllerimizden doğup kapitalizmin elinde eriyip giden insanlığa “Başka türlüsü de mümkün!” diyeceğiz ya da çürüyüp gitmeye devam edeceğiz. Açıkçası benim ilkinden yana en ufak bir umudum yok çünkü dolandırılmayı çok ama çok arzuluyoruz!

Bu şarkı burada bitmedi, şarkının daha çok notası var ve ben bu notaları çalmaya devam edeceğim. Bundan sonraki yazım din ve dindarlık üzerine olacak çünkü adalet ilkesi gereği Batı dünyasını, o uygarlığı eleştirmek kolay ama şu an geçerli din anlayışı ile yüzleşmek zor. O yüzden iğneli beşikte sallanmaya hazır olun!

[1] Pakistan’da özel okulun çatısı çöktü: 27 öğrenci, 1 öğretmen hayatını kaybetti

https://www.evrensel.net/haber/6005020/pakistan-da-ozel-okulun-catisi-coktu-27-ogrenci-1-ogretmen-hayatini-kaybetti

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.

Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?

Kim sustu?

Kim ticaretine devam etti?

Kim silah verdi?

Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?

Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?

Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?

Ve daha da acısı:

Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?

Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.

Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!

Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.

Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.

Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:

Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?

Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?

Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.

Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.

Diplomatik ilişkiler devam edecek.

Ekonomik anlaşmalar devam edecek.

Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.

Ticaret devam edecek.

Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.

Bu nasıl bir hukuk düzenidir?

UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:

Adalet, nerede?

Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.

SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.

İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:

Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…

Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…

Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!

Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.

Bu, ahlâkî bir çöküştür!

Batı’nın çifte standardıdır!

Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.

Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.

Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!

Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!

İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.

Demokrasi savunuluyor.

İnsan hakları savunuluyor.

Kadın hakları savunuluyor.

Çocuk hakları savunuluyor.

Savaş suçları yargılanıyor.

Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.

Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.

Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız

Batı’yı eleştirmek kolay.

Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.

İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.

Zirveler düzenlendi.

Bildirgeler yayımlandı.

Kınamalar yapıldı.

“Derin endişeler” ifade edildi.

“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”

Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:

Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?

Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?

Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.

Para da bir sözdür.

Ticaret de bir sözdür.

Petrol de bir sözdür.

Çelik de bir sözdür.

Çimento da bir sözdür.

Liman da bir sözdür.

Diplomatik ilişki de bir sözdür.

Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.

Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.

Bunlar yalnızca rakam değildir.

Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!

Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!

Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?

İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.

Ekonomik güç vardır.

Enerji vardır.

Limanlar vardır.

Ulaşım koridorları vardır.

Ticaret vardır.

Diplomasi vardır.

Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.

Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.

Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.

Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.

Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.

İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…

Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…

Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…

İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…

UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…

Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…

İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!

Ve en önemlisi:

İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.

Bunlar yapılabilir.

Mesele imkân meselesi değildir.

Mesele siyasî irade meselesidir!

Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim

Belki de en acı meselelerden biri budur.

İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.

STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.

Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.

Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.

Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.

Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!

Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!

Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!

Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!

Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!

Tam tersine:

Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!

STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!

Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.

Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!

Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!

Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.

İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.

“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.

Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:

  1. Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.

Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.

  1. Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.

Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.

Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?

Hangi ürünler gidiyor?

Hangi şirketler taşıyor?

Hangi limanlar kullanılıyor?

Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?

İnsanlar bunları bilmelidir!

  1. Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.

Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!

  1. UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.

UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.

Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!

Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!

  1. Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.

Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!

  1. Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.

STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!

  1. Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!

Uluslararası hukuk araştırılmalı.

Ticaret zincirleri araştırılmalı.

Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.

Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.

Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.

Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!

  1. Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.

Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.

Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.

Gazze bize ne öğretti?

Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!

Ama bundan daha fazlasını gösterdi.

Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!

Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!

Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!

Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!

Daha da önemlisi;

Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!

Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!

Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!

Bayrak asmak kolaydır!

Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!

Bir bildiri yayımlamak kolaydır!

Zor olan şudur:

Kendi hükümetine soru sormak!

Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!

Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!

Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!

Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!

Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!

Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!

Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.

Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!

Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!

Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!

Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.

Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?

Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!

Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.

Hafıza istiyor.

Adalet istiyor.

Hesap sorulmasını istiyor.

Çifte standardın sona ermesini istiyor.

Siyasî irade istiyor.

En çok da şunu istiyor:

Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!

7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.

Devletlerin kararları da yazılacak.

Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!

Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!

İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!

Şirketlerin ticareti de yazılacak!

Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!

Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!

Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!

Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!

Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.

Seyredenleri de yazar!

Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:

Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?

Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.

İstanbul’da da verilecektir.

Kahire’de de,

Riyad’da da,

İslamabad’da da,

Doha’da da,

Kudüs’te de!

En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.

Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.

Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!

Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;

onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!

Bunun da ilk şartı şudur:

Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!

Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.

Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x