Connect with us

Köşe Yazıları

Pek Sevilmeyen Biri

Yayınlanma:

-

İstanbul’da iktidara yakın, imkanı ve iddiası bol bir üniversitede okuyan öğrenci arkadaş beni üniversitelerinde bir programa davet etti. Olmaz, demedim. Bıraktım, üniversite sansür kurulları hayır desin. Taş atacağım da kolum mu yorulacak sanki. Yine de, arkadaşın saflığı üzerine tebessüm etmekten kendimi alamadım. Oraların yerlisi değil yenisiydi belli ki. Tanıtım broşürlerindeki, reklamlardaki gibi bir üniversitede okuduğunu zannediyordu halen. Evrensel, özgürlükçü, ilim irfan odaklı filan.

Bilmez miyim: Beklenti içine sokulur, büyük badire (sınavlar) atlatıp üniversiteye gideriz ve bir süre sonra, “bu muymuş” deriz. Yaşanan, genel olarak hayal kırıklığıdır. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar üniversite müstesna, gidilen yer liseden hallicedir bu ülkede. Dünyada ciddiye alınan üniversiteler arasında Türkiye’den bir iki üniversite gösterin bana. İlk 500’ye giren bir üniversite vardı en son, hatırladığım.

Arkadaşla görüşmemiz aklımdan çıkmıştı, iki üç hafta sonra aradı. Bir şey söyleyecek, baktım lafı dolandırıyor. “Kardeşim hiç önemli değil” dedim, “rahat ol”.

Programa davet edecekleri kişiyi araştırmışlar ve düşüncelerini sakıncalı bulmuşlar, o yüzden olmazmış. Mesela bir platformda yazım yayınlanmış, orası şucuymuş. Okulu değil arkadaşı umursadığım ve oldu olacak, gerçeklerle yüzleşsin istediğim için açıklama ihtiyacı duydum: Ama benim yazılarımı alıntılayan ve şucu olmayan, tam tersi bucu, hatta ocu olanlar da var. Hem, ben sizinle anıldığımda öteki’ler de beni yandaş olmakla yaftalayacaklar, tıpkı sizin yaptığınız gibi. Bu çapsızlığa prim mi vereceğiz?

Sanırım burada anahtar kelime çapsızlık. Müthiş bir çapsızlık var. Akıllara zarar. Bu ülkede dönem dönem ifade özgürlüğünün genişlediği, kısmen de olsa ışıltılı yıllar yaşandı. Ben 2002-2009 arasında ve Bilgi Üniversitesi’nde okurken buna denk geldim. 15 Temmuz 2016 tarihine dek aşama aşama azalsa da oksijen, halen nefes alınabilir bir yerdi Türkiye. Son 7 yıl ne yazık dozu gittikçe artan bir trolleşme ile soluksuz kalan ülkeye adeta inme indi.

Bugün, Z kuşağına, “uzaydan bir fotoğraf karesi” gibi gelecek şu haber yaşanırken ordaydım: “Ermeni Konferansı Bilgi Üniversitesi’nde başladı” (24 Eylül 2005, Hürriyet Gazetesi)

Ermeni Soykırımı ile ilgili bir konferans düzenlenecekti Boğaziçi Üniversitesi’nde, o dönem başka ellerde hizmete amade Türk yargısı harekete geçti, İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nden çıkartılan bir “yürütmeyi durdurma” (uydurma) kararıyla konferans engellenmek istendi. Konferans, adında bir değişikliğe gidilerek Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilmişti.

Konferansın, yargı kararıyla engellenmeye çalışılması üzerine dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan şu açıklamada bulundu: “Siz bir düşünceyi beğenmeyebilirsiniz, tasvip etmeyebilirsiniz, ama bunun açıklanmasını bu şekilde engelleyemezsiniz. Kaldı ki daha yapılmamış olan, ne konuşulacağı belli olmayan böyle bir düşünce platformunu engellemenin ben demokrasiyle, özgürlüklerle, çağdaşlıkla bağdaşır olduğuna inanmıyorum.”

Dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, sözde mahkeme kararını yorumlarken söyledikleri bence daha çarpıcı: “Kendi kendisine bu kadar zarar veren bir millet az bulunur. 3 Ekim’e giderken içerden ve dışardan bu işi engellemek için çalışanlar son gayretlerini gösteriyorlar. Bunlara yenileri de eklenirse benim için sürpriz olmaz. Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok.”

Bilgi Üniversitesi’ndeki konferans başlarken Dolapdere’deki yerleşkedeydim. İçerde ve dışarda yoğun güvenlik önemleri vardı. Ayrıca dışarda, okulun önünde protesto gösterileri vardı. Okuldan çıktım, Taksim’e gitmek için bir taksi durdurdum. Meğer taksi ben el attığım için değil, tam da okulun önünde yolcu indirmek için duruyormuş. Arka kapıyı açtığımda karşımda Osman Baydemir duruyordu. O dönem çok ünlüydü ve 10 yıl sürecek Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı görevine yeni seçilmişti. Kapıyı aniden ben açınca ve bir anda göz göze gelince, şaşkınlıktan ziyade korku görmüştüm gözlerinde, irkildiğini net hissettim. Provokasyonlara açık dönem, müsait bir gündü. Nitekim iki yıl sonra Hrant Dink cinayetinin gerçekleştirilmesi için altyapı (kamuoyu oluşturma) çalışmalarına -bilerek veya bilmeyerek- katkı sunan hızlı trol bir avukat vardı mesela, adını anmak istemiyorum, bu olay üzerine de gürültü koparmış, ifade özgürlüğünün genişlememesi için didiniyordu, “ya sev ya terk et” kafasında.

2008 öncesi başörtülü öğrenciler üniversiteye giremezken yalnızca Bilgi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde bu hukuksuz yasak uygulanmıyordu. Üniversite dediğin böyle olur: Geniş bir ifade özgürlüğü sağlar, yeni/farklı/aykırı düşüncelerle insanları buluşturur, bunun için risk alır, gerekirse bedel öder ki insanlar düşünebilsin. Düşüncenin, karşıt düşüncenin, aykırı düşüncenin işitilmediği, muhakeme sahnesine çıkmadığı bir ortamda “düşünce özgürlüğü” olsa ne olur olmasa ne olur? İnsanlar düşünemedikten sonra…

Amin Maalouf, “Ortadoğu’da umudu her zaman umutsuzluk takip eder” demişti. O yıllar özgürlükler anlamında öncü rol oynayan Bilgi Üniversitesi el değiştirince 2010’dan sonra, benzerleri yurdun dört bir yanına toplu konut gibi yayılmış, kimisi apartmanlara sıkışmış taşra üniversitesi ligine düşmüş anlaşılan. Öte yandan “yükselen yıldız” Şehir Üniversitesi ise trolleşen siyasetin kurbanı olarak, cari olan “intikam hukuku” uyarınca kapatılmıştı.

Trollüğün, yandaşlığın siyaseti ve giderek her yanı içten içe çürüttüğü, umudun da hukukun da tekme tokat dövüldüğü, tehcir edildiği bir ülkede üniversitelerin anlayış, olgunluk, hoşgörü, tefekkür adacıkları olmalarını beklemek hiç gerçekçi değil.

Bir tıkla, bir manşetle, bir yaftayla yapılan okuma nasıl bir okumadır: Çapsız değilse fesat.

Ne diyordu şair?

“ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap / bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim”

Ülkenin ve üniversitelerin çölleştiği bu dönemde genç arkadaşlara her daim mevcut çıkış yolunu işaret etmem istense şöyle derim:

Çapsızlığa mahkum değilsiniz. Şairleri, yazarları, alimleri, bilim ve düşünce insanlarını, resulleri ve nebileri okuyun, kitap gibi, satır satır, altını çizerek, not alarak okuyun, mümkünse birlikte okuyun, tahlil edin. Dünya vatandaşı olun. Dünyayı ve kainatı okuyun. Dingin, duru, aydınlık bir gözle. Değilse bîtap. İhmalkâr bir gözü de kabul edebiliriz. Gözünüze ihmal kaçabilir ama fesat kaçmasın asla. Kendinizi sakının!

Gören neyi gördüğünü fark etmiyor olabilir ama görmezden gelen çoğu zaman farkındadır.

İnancımızın emri Adaleti tesis etmek. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana tavır almak, yani Allah için adil şahitlik yapmak yükümlülüğünü, Edward Said “Entelektüel” tavır olarak kodluyor. “Sürgün, marjinal, yabancı” alt başlıklı kitabı Entelektüel’de şöyle ifade ediyor:

Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”

Adına dünya dediğimiz bu savaş alanında, ülke diye bildiğimiz bu rant ve yağma diyarında, üzerine sürgünlük, marjinallik, yabancılık kokusu sinmeden insan olunabilirse bile insan kalınabilir mi, sormak istiyorum.

Said’le noktayı koyalım:

İnsanı pek sevilen biri yapmasa da ben bu görevin karmaşıklığını, insanı diri tutuşunu, zenginleştirmesini seviyorum.”

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Yayınlanma:

-

İlk iki çocuğu büyütürken Kırmızı Balık şarkısına o denli maruz kalmıştım ki artık kulağıma çalındığında midem bulanacak gibi oluyordu. Üçüncü çocuk henüz annesinin karnındayken kara kara düşünmeye başladım: “Bu şarkıyla muhatap olmadan çocuğu büyütmek nasıl mümkün olacak?” Bunun bir formülü varsa derhal bulmam lazım diye düşünürken, Allah’a hamdolsun, yeni bir bebek şarkısı ile tanıştım: Ceviz Adam.

Aslında Ceviz Adam da Kırmızı Balık gibi 2010–2015 yıllarında Türkiye’nin çocuk yuvalarından, kreşlerinden taşıp sokaklara, parklara, ev içlerine doluşmuş görünüyor. Minik bir araştırma, Kırmızı Balık’ın yerli ve milli, Ceviz Adam’ın ise Fransızca bir şarkıdan uyarlama olduğunu söylüyor.

2015–2023 yılları arası, ebeveynliğimizin asr-ı saadeti, Kırmızı Balık’ın kuşatması altında geçmişti. Ceviz Adam niyeyse bize yeni geldi. Eserlerin yolculuğuna akıl sır ermez zaten. Kaderleri ve güzergâhları nasıl olacak, Allah bilir.

Yeni nesil anne baba olmanız şart değil; bir parktan geçerken, toplu taşımada sıkışırken veya misafirlikte olsun, mutlaka karşılaşmışsınızdır Kırmızı Balık’la veya onun başının belası şu Balıkçı Hasan’la.

Sosyal medya ve iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla bu iki şarkının o yıllardan bu güne dek iki milyardan fazla kez dinlendiği tahmin ediliyor. Dile kolay, en az iki milyar defa.

Kırk yaş altında olup birden çok çocuk büyütmüş bir anneye narkoz verin, bu iki şarkıdan birini söyleyerek ameliyata girer. (O zaman dans!)

Ben tarafımı en baştan belli ettim, soru şu: Siz kimden yanasınız?

İnsan imtihanını seçemiyor. O halde gelin şu şarkılara yakından bakalım hanımlar beyler.

“Kırmızı balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor
Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor
Kırmızı balık dinle, sakın yemi yeme
Kırmızı balık kaç kaç, kırmızı balık kaç kaç kaç”

Sokağın tekinsiz görüldüğü, anne babaların çocuklarını “olaylara karışma” diye yüzlerce defa uyardığı bir ülkede hiç şaşırtıcı değil Kırmızı Balık. Kırmızı Balık’ı Balıkçı Hasan’la korkutan, “kaç kaç kaç” diye uyaran kim? Sadece anne babalar mı, yoksa “sürüden ayrılanı kurt kapar” misali bilinçaltımıza nüfuz eden devlet baba mı?

Bir fabl olarak karşımıza çıkıyor Kırmızı Balık. Öyküleyici bir şiir ve şarkı. Mekânı ve karakterleri net. Çatışması var. Gerilimi aşikâr. Sert, gerçekçi ve korumacı. Tehlikenin farkına varmaya ve hayatta kalmaya odaklı bir anlayışa sahip.

Şarkı, ilk dinleyicileri olan minik yürekleri Balıkçı Hasan’ın karşısında, Kırmızı Balık’ın yanında konumlandırıyor. Zalimin karşısında, mazlumun yanında. Balıkçı Hasan sırf keyif olsun diye avlanan kötü biri, bir düşman olarak kodlanıyor. Burası ilginç gerçekten de.

Sanki bu şarkı insan yavrularının değil de balık yavrularının büyümesine eşlikçiymiş gibi. Balıkların veya hayvanların müfredatına tâbiyiz.

Aklıma Bakara Suresi’nin 30. Ayeti geliyor:

“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksınız?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.”

İnsan yokken doğa ne kadar da güzel. Kırmızı Balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor, oh ne âlâ memleket! (Ay sonunu nasıl getireceğim, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğum nasıl iş bulacak derdi yok.) Ne zaman ki Balıkçı Hasan çıkageliyor; kahretsin, oltayı atıyor. Kancayı takıp kan dökme, can alma peşinde koşuyor. Huzurumuz kalmadı, can güvenliğimiz yok; insanın ulaşamayacağı bir yerlere kaç, kaç, kaç kaçalım! Bebeğimizde ufaktan bir panik, giderek bir teyakkuz hali peyda oluyor.

Gelin bir de Ceviz Adam ne halde, ona bakalım.

Kırmızı Balık “kaç kaç kaç” telaş halindeyken, Ceviz Adam “bas bas paraları Leyla’ya” havalarında.

“Ceviz Adam şip şap şop
Burnu uzun lü lü lü
Saçları rüzgâr vu vu vu
Kaşları keman gıy gıy gıy
Karnı davul güm güm güm
Bize güler hah hah hah
Ceviz Adam gitti vah vah vah”

En sonunda, Ceviz Adam’ın gittiğine küçük bir üzülmek bir yana, zerre olumsuzluk yok şarkıda. Ama zaten, şairin dediği gibi, ayrılık da sevdaya dâhil, öyle değil mi? Bu dünyadan hepimiz gibi o da geçip gidecek en nihayetinde. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, Ceviz Adam’a mı kalacaktı?

Kendiyle dost, bedeniyle barışık, güle oynaya vakit geçiren biri Ceviz Adam. Hayattan tat almasını bilen, yaşamı sanata çevirebilen biri o.

Kırmızı Balık’ın yaşadığı gerilimden, dert ve tasadan hayli uzakta, bambaşka bir diyarda, kendi huzurlu ve mutlu dünyasında güle oynaya günlerini geçiriyor Ceviz Adam. Neşeli. Ses yansımalarından oluşmuş şarkısını söylüyor. Kendine has bir ritim tutturmuş. Özgür ruhlu bir sanatçı, hiç değilse sanatçı adayı. Keman var, davul var hayatında. “Lü lü lü” derken flüt de eşlik ediyor müziğine.

Bence edebiyatla, kitaplarla da arası iyi. Bunu nereden çıkarttım? “Burnu uzun” derken Pinokyo’ya bir gönderme var alttan alta.

Kırmızı Balık doğa içinde en başta çok kısa bir süre huzur içindedir. Dış dünya tekinsizlikten ibarettir. Ceviz Adam için asla öyle değil. Onun saçları rüzgârdır. Başının üzerinde yeri var doğanın. Onunla hemhâl olmuş.

Kırmızı Balık hep bir telaşken, Ceviz Adam “panik yok, işler yetişir” rahatlığına, özgüvenine sahip.

Kırmızı Balık gerilim filmi gibi dinleyeni defansa çağırırken Ceviz Adam, kendini iyi hissettiği bir yerde şarkı söylemeye, oyun oynamaya davet ediyor.

Davete icabet gerekirse siz hangisine gidersiniz?

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Emced Yusuf ya da “Son Kale” Metaforu

Yayınlanma:

-

Geçtiğimiz günlerde yakalanan ve yeni Suriye rejimi tarafından sorgulanan Emced Yusuf, Esad hanedanlığının en karanlık yüzlerinden biri olarak hafızalarımızda. O’nu Tedamun’daki o korkunç infaz görüntüleriyle hatırlasak da bu fiil, ne bireysel bir “aşırılık” ne de istisnai bir sapma!

Hama katliamında on binlerce insana karşı kimyasal silah kullanan, varil bombalarını halkın üzerine yağdıran Esad hanedanlığının bu tutumu da istisna değildi. Modern devletler, varlıklarını merkezde tuttuklarında kaçınılmaz olarak bir anomali gelişiyor: “Son kale”. Devletin çökmesiyle her şeyin çökeceğine dair inanç, ahlâkî ve hukukî sınırları anında siliyor. Özellikle toplumsal meşruiyet yeterince tahkim edilemediyse “son kale” bir tür panik butonuna dönüşüyor. Bu söyleme sarılan iktidar, yok oluş ihtimaline karşı kendi varlığını mutlaklaştırdığı gibi bu mutlakiyet üzerinden de tüm sınırları esnetecek “beka” gerekçesini  üretiyor.

Türkiye’de de 12 Eylül’ün hemen ardından Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananlar bu anomalinin bir sonucuydu. Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran tıpkı pek çok işkenceci gibi aile ve çocuk sahibiydi. Gündelik hayatının bir parçası hâline gelen insanlık onurunu ayaklar altına alan işkenceyi ve infazları sıradanlaştırması da “normal”di çünkü işkenceden geçirdiklerini “siviller “olarak değil müesses nizama -”son kale”ye- yönelmiş toplum düşmanları olarak görüyordu. Bireylerin bu motivasyonla ne büyük suçlar işleyebileceğini Gazze’de, Lübnan’da, İran’da yaşananlarla hepimiz artık daha iyi anlıyoruz. Mesele sadece işgali, gasbı ve katletmeyi normalleştirmek değil. Mesele “son kale”yi korumak!

Son kale metaforu yalnızca Batı Asya coğrafyasının hikâyesinde yok!

1961’de Cezayir’in bağımsızlığı için Paris’te bir araya gelen göstericiler de Avrupa’nın ortasında aynı akıbete uğradılar. Paris Polis Şefi Maurice Papon, gösterilerin müesses nizamın meşruiyetine karşı kritik eşiği aştığına inandığı anda harekete geçti. Göstericiler dövüldü, kurşunlandı; kafaları taşlarla, coplarla ezildi. Ardından daha önce görülmemiş bir şey yaşandı: Ölülerle yaralılar  Sen Nehri’ne atıldı. Nehirden cesedi çıkarılan kurbanlardan Fatima Beda sadece 15 yaşındaydı. Dönemin tanıklarına göre bu şekilde 300’den fazla ceset nehirden çıkarıldı. En az 15 bin kişi gözaltına alındı; polis karakollarında, açık alanlarda hatta kapatıldıkları stadyumlarda sistematik işkenceye uğradılar. Yüzlerce kişi “kayboldu”.[1]

1961 Olayları şu açıdan da çok önemli: Avrupa kolonyal dönemin şiddet ve soykırım pratiklerini, dünya savaşlarının yıkımını unutturarak insan hakları üzerinden yeni bir hafıza ve iktidar alanı inşa etmeye odaklanmıştı fakat meşruiyetinin “tehdit edildiğini” düşündüğü anda inşa etmeye çalıştığı söylemsel çerçeveyi askıya alarak tereddüt etmeden içgüdülerine geri döndü!

Bugün İsrail’den ABD’ye kadar modern hegemonyayı yöneten aktörler “düzen, güvenlik, demokrasi ve özgürlük” adına nasıl bir “son kale” olduklarını vurgulamaktan asla geri durmuyorlar. Netanyahu, İsrail’i “Yahudilerin son kalesi” olarak tanımlarken Trump, ABD’nin küresel düzeni ve güvenliği korumak için hareket ettiğini savunuyor. Sadece küresel hegemonlar değil, yerel iktidarların da en güçlü argümanları bu söylemden besleniyor.

Elbette “son kale” metaforu yalnızca Şam’ın, Paris’in ya da ABD ile İsrail’in değil, tıpkı onlar gibi “modern bir devlet” olan Türkiye’nin de siyasetinde de belirleyici bir aksı işaret ediyor. Ne var ki Türkiye’de bu anlatı, 12 Eylül gibi doğrudan şiddetin kendini gösterdiği kriz durumlarıyla sınırlı kalmadığı gibi tam aksine son yıllarda siyasetin merkezine yerleşen “bekâ” söylemi üzerinden güçlenerek sürekli yeniden üretilir hâle geldi. Artık sağın da solun da iktidarın da muhalefetin de farklı tonlarda da olsa başvurduğu bu dil, “yerli ve millî”, “beklenen Türk” gibi kimlik imgeleriyle meşruiyet inşa ediyor zira asıl mesele, hangi ideolojinin iktidara rengini vereceği değil; “son kale”nin ayakta kalmasının başlı başına bir varoluş gerekçesine dönüşmesiydi.

Bu noktada “son kale” söyleminin modern devlet içindeki bir diğer işlevini de konuşmalıyız: Bu söylem, sistemin siyasal çelişkilerini görünür kılmak yerine onları aynı anlatı içinde eritme işlevini başarıyla yerine getiriyor. AKP iktidarının sergilediği politika pratikleri, bu durumun çarpıcı örneğine çoktan dönüştü. 7 Ekim Aksa Tûfânı’nın ardından bir yandan büyük kampanyalar ve devlet eliyle düzenlenen mitinglerle Filistin meselesi üzerinden yoğun bir hamaset dili kurulurken öte yandan İsrail’le olan ekonomik ve lojistik ilişkilerin sürmesine göz yumulmuş, bu durumun kamuoyunda giderek tırmanan bir gerilimle tartışılması görmezden gelinmişti. Azerbaycan üzerinden aktarılan petrolün Türkiye’den İsrail limanlarına akışına dair somut kanıtlar ve gemi trafiği verileri iktidar tarafından açıkça cevaplanmak yerine ya hamâsî bir inkâr dili ya da görmezden gelme tercih edildi. Aslında bir taraftan hamâsî söylemin yükseltilirken öte yandan savaş rantından beslenmek, hamâsî söylem ile ekonomik ve siyasal gerçeklik arasındaki mesafenin ne kadar genişleyebildiğini de göstermiş oldu.

Türkiye örneğinde daha da belirginleştiği biçimiyle “son kale” söylemi, yalnızca bir güvenlik refleksi değil aynı zamanda çelişkilerin görünmez kılındığı bir ideolojik örtüyü de ifade ediyor artık. İktidarlar hangi aktörle ilişki kurarsa kursun hangi ekonomik ağı sürdürürse sürdürsün, bu söylem, tüm farklılıkları tek bir “bekâ” anlatısında birleştirerek tutarsızlığı unutturan, rıza üreten bir iktidar aygıtına dönüşüyor. Böylece bekâ siyaseti de tam olarak bu zeminde, derin çelişkileri çözmek yerine onları sürekli bir “hayatta kalma hikâyesi” içinde yeniden üretiyor.

İktidarın özellikle modern devletle birlikte hikâyesi tam olarak burada düğümleniyor: “Egemen, istisna hâline karar verendir.” Carl Schmitt‘in bu tanımlaması özellikle kriz anlarında kendini gösteren bekâ/son kale söyleminin devletin nasıl yeni normaline dönüştüğünü ortaya koyuyor. Gerçekte modern devleti ne hukuk ne de ahlâk sınırlayabilir. Tam aksine modern devlet, hukûku ve etik sınırları askıya alma yetkisini de kendi meşruiyetine dahil eder.

Öte yandan devletin “son kale” olduğu inancı, güçlü bir “merkez” oluşmadan gelişemez. Hukuku esneten, ahlâkî olanı gerektiğinde görmezden gelen bu yapı, doğal olmadığı için otopoietiktir, sürekli kendini yeniden üretir. Bu nedenle “son kale” söylemi sabit bir içerikle kayıtlanmaz. Her seferinde gerekçeleri değişir ya da yeni argümanlarla desteklenir: rejim, parti, devlet, toplum ve hatta direniş, din, mezhep.

“Son Kale”nin Sınırsız İktidarı

Korkunç suçlar işlendiğinde her şeye rağmen gözlerimiz Emced Yusuf, Esat Oktay Yıldıran, Maurice Papon ya da Sde Teiman’da Filistinli esirlere tecavüz edenler gibi suçlu askerleri, polisleri veya gardiyanları arıyor. Gelgelelim bu isimleri soğukkanlı bir katile, işkenceciye dönüştüren asıl faili; egemenlerin “son kale” inancını ve buna olan mutlak bağlılığı ıskalıyoruz.

Emced Yusuf, Esad rejimi henüz iktidardayken verdiği bir röportajda pişmanlık belirtisi göstermeden yaptıklarını “İşim bu!” diyerek tanımlamıştı. Bu ifade ilk bakışta, sorumluluğun “itaat, görev ve sistem zorunluluğu” gibi gerekçelerle hiyerarşinin üst katmanlarına doğru itiyor gibi görünür.

Hiyerarşiyi gözeten “görev bilinci” modern devletin ürettiği vatandaş profilini tanımlar. Hannah Arendt, Nazi Almanyası bağlamında yaptığı çözümlemede, dönemin Alman toplumundaki sorunlu otorite algısını tanımlarken modernliğin sonuçlarını da betimlemiştir: “Alman toplumu yalnızca yasalara uymakla kalmayıp onları adeta kendisi koymuş gibi sahiplenirdi”.[2] Modern devletin bürokratik itaati merkezde tutan yapısı, zamanla ara kurumları etkisizleştirir ve merkezî bir görünüm kazanır. Böyle bir düzende devlet, her şeyin içinde ve üzerinde kâdir-i mutlak olmaya namzettir. Cumhuriyet gazetesi baş yazarı Mustafa Nermi, 1930 yılında gazetedeki yazısında modern devlete yönelik itirazlara şiddetle karşı çıkarak şöyle der: “Modern devlet içilen suya, oturulan yere, tavan yüksekliğine… hülâsa her şeye karışmak için kurulmuştur”[3] 

Adolf Eichmann’ın, Emced Yusuf’un hatta Sde Teiman’daki gardiyanların motivasyon kaynağı burada yeniden açığa çıkıyor: ideolojik fanatizmin ötesinde hiçbir aralık bırakmadan çok daha kuşatıcı olan “devleti zorunlu görme durumu” yani “son kale” inancı.

Peki, bu inanç neden daha belirleyici? Akıl almaz kötülükleri makûlleştirebilecek ideolojik fanatizm, her şeye rağmen iktidarın dışına taşar. Meşruiyetinin tümü iktidarın o andaki görüntüsünden ibaret değildir.  Hâlbuki devletin zorunlu varlığına dayanan “görev bilinci” içselleştirildiğinde siyasi çelişkiler görünmez hâle gelir. İlkesel tutarlılıklar artık sorgulanmaz. Geriye yalnızca “devletin her koşulda varlığını sürdürmesi” fikri kalır. Oysa Arendt’in de altını çizdiği gibi, “düşünme yetisini askıya almak” da bir tercihtir ve “son kale” söylemi bu tercihin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Yine de kötülüğün sıradanlaşması, “son kale” söyleminin en kolay ürettiği sonuçlardan biridir. Böylece şiddet, bir görev pratiğine dönüşür; ahlâkî sınırları aşar ve “olağanlaşır”. Belki de bu nedenle Emced Yusuf’un katıldığı Tedamun katliamında arkadan bir ses Beşşar Esad’ı kastederek “Senin için patron! Senin zeytin yeşili kıyafetin için!” diye haykırıyordu.

Ne Eichmann, ne Papon ne de Yıldıran için rejimin ilkesel tutarlılığı ya da ahlâkî ilkeler belirleyiciydi! Eichmann her seferinde büyük bir soğukkanlılıkla yaptıklarının sorumluluğunu üstlerine havale ederken atıf yaptığı müesses nizam, üçüncü Reich’tı. Göstericileri kurşunlayan, kafalarını taşlarla ezdirten, yaralı çocukları bile Sen Nehri’ne atmaktan çekinmeyen Maurice Papon, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı Alman işgali altında tutan Vichy rejimine de aynı oranda sadıktı. “Yukarıda Allah, burada ben varım!” diyen Esat Oktay Yıldıran ise Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananları kaba işkence değil, modern Türk devletine sadakat eğitimi olarak görüyordu.

Kendini vazgeçilmez gören bir sistemin en ürkütücü olduğu an, takipçilerinin “bekâ” meselesine sarsılmaz imanında ortaya çıkar. Hiçbir şerh düşmeyen, kısıtlanamayan bu bekâ anlayışı, İsrail’in “Samson Doktrini” olarak adlandırılan ve kendi yıkımıyla birlikte çevresini de nükleer bir felâkete sürüklemeyi göze alan stratejisi gibi bütün ilkeleri ve ahlâkî sınırları aşar, mutlak yıkım refleksi üretir. Kendi düşecekse, devrilecekse kendisiyle birlikte her şeyi yakmaya, her şeyi ayaklar altına almaya, her şeyden vaz geçmeye hazırdır.

Bu yazı İktibas Dergisi’nin Mayıs 2026, 569. sayısında yayımlandı.

Kaynakça

  • Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kaynakları.  İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Schmitt, Carl. Siyasal Teoloji. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge Kitabevi.
  • Bernard Keenan. Çev.: Yusuf Enes Karataş. Niklas Luhmann: Autopoiesis Nedir? (Makale),


[1] https://www.bbc.com/news/world-africa-58927939

[2] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Yasalara Bağlı Bir Vatandaşın Görevleri Bölümü

[3] 3 Kasım 1930 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Deli Dumrullara Alışmak

Yayınlanma:

-

Salgın döneminden itibaren sadece fiyat algımız bozulmadı. Artık neredeyse her şeyin “ücretlendirilmesini” normal karşılar hale geldik.

Sahillerden ormanlara, şehirlerdeki yol kenarlarından evlerin önüne kadar uzanan geniş bir alan artık yalnızca ücretlendirilmiyor; aynı zamanda uzun kiralamalarla sermaye denetimine bırakılıyor.

Kısa süre önce çıkarılan “milli parkların kiralanması”[1] düzenlemesi bu sürecin açık bir örneğiydi. Benzer şekilde, son dönemde giderek daha fazla tartışılan maden ruhsatlarının artışı da sistemin yaklaşımını net biçimde ortaya koyuyor. Son yıllarda 23 kat artan maden ruhsatları[2] yalnızca orman varlığı ve su kaynakları üzerindeki tehdidi büyütmüyor aynı zamanda doğayı da “ürünleştiriyor”.

Madenler ve nehirler gibi kaynakların sermaye denetimine bırakılması ile şehrin sokaklarına ücretli parkomatların yerleştirilmesi arasında ilk bakışta bir bağ kurmak zor görünebilir. Ancak her ikisi de ortak bir mantığa işaret ediyor: Müştereklerimizin “kamu adına” sermayeye devredilmesi.

Muğla Akbelen’de yıllardır süren “maden direnişi” acele kamulaştırma[3] gibi sermaye lehine düzenlemelerle bastırılmaya çalışıldı. Limak’ın işlettiği Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine linyit sağlamak için yok edilmek istenen Akbelen Ormanı, 2019’dan beri adım adım işgale uğruyor.[4] Bu süreçte direnen köylerin suları kesildi, madende çalışanlar işsizlikle korkutuldu, nöbet alanları jandarma baskınlarına uğradı. 2023–2025 arasında sadece Bilecik’te maden şirketlerine tahsis edilen orman alanlarının büyüklüğü, 8 Belgrad Ormanına denk geliyor.[5] Muğla’nın %60’tan fazlası, Giresun’un ise %70’inden fazlası maden ruhsatlı artık. Geçtiğimiz günlerde Giresun Tirebolu’da planlanan maden faaliyetleri mahkemenin durdurma kararına rağmen başlatılmak istendi.[6] TEMA Vakfı verilerine göre ise Kaz Dağları’nın dörtte üçü maden faaliyetlerine açık.[7] Kaz Dağları’nda altın madenlerinin yüzbinlerce ağacı söktüğü kıyımda direniş gösterenler de Akbelen’deki yöntemlerle susturulmak istendi.

Dört kadın, geleneksel köy kıyafetleriyle yanyana duruyor, en soldakinin elinde Maden Yasasına Karşı Halk Dayanışması yazılı bir pankart var. Geri iki siyah şemsiye ve diğer köylüler flu.

Üstelik sorun sadece “yasal düzenlemelerle” korunan faaliyetlerden ya da şirketlerin mütecaviz tutumlarından ibaret değil. Erzincan’da 2024 yılında aşırı biriktirilmiş binlerce ton siyanürlü toprak altında kalarak hayatını kaybeden 9 işçi ya da Soma faciası gibi olaylar, meselenin sadece “yetersiz denetim” olmadığını gösteriyor. Aksine yalnızca koşulları iyileştirmeye ve denetlemeye odaklı bakış açısı bu işletlemelerin kendisini ve sermaye ilişkisini perdeliyor.

Durmaksızın çalışan madenler ve çevresel koşulları umursamayan işletmeler gerçekte o bölgenin sakini olmamanın kolaycılığı ile bir yağma düzeni kuruyorlar. Çevrelenip ürünleştirilen, herkese ait alanları ele geçirip tüketen düzen ‘normalleşiyor’. Sermaye gruplarının sömürüsü ve servet aktarımı da bu sürecin doğal çıktısı haline geliyor.

Üstelik bu sistemin yeterince konuşulmayan bir başka yönü daha var: Müşterekler şirketlere açılırken küçük üretici yasal düzenlemelerin uygulama zorluklarıyla dışlanıyor. Büyük sermaye grupları istihdama, vergi gelirlerine ve ekonomik büyümeye katkıları gerekçe gösterilerek ‘acele kamulaştırma’ gibi uygulamalarla kollanıyor. Aynı sistem, küçük üreticiye ise giderek daha fazla sorumluluk yüklüyor. Örneğin mahalle kasabından dükkanında satacağı kasap sucuğu[8] için tam teşekküllü bir marka oluşturması bekleniyor. Bu tür yasal zorunluluklar küçük üreticiyi rekabet edemez hale getirdi. 2025 yılında yayınlanan bir haberde, organik zeytin üreticisi bir çiftçi, her ürün için sertifikasyon zorunluluğu, büyük cezalar, artan sertifika bedelleri ve küçülen teşvikler nedeniyle bezdiğini anlatıyor.[9]

Gerçek şu: Kaba ve eşitsizlikleri derinleştiren bu düzen, bugün itiraz edenleri de sessiz kalanları da ayırt etmeksizin aynı geleceğe sürüklüyor: Doğal varlıkların yağmalandığı, kendi toprağını işleyen ya da imkanlarını kullanarak yerel ekonomi içinde kalanları sermayenin işçisine dönüştüren bir gelecek. Bu düzen, göçü hızlandırıyor, doğa talanını tırmandırıyor, üretileni ise küresel sermayenin kasasına ulaştırıyor. Sonuçta herkese ait “yapılandırılmamış” ve bariyerlenmemiş alan bırakılmayan bir gelecek kuruyor.

Günümüzün Mültezimleri: Yasal Değnekçiler

Herkese ait olana “kamu adına el koyma”nın meşruiyetini sorgulama vakti geldi, geçiyor. Sahillerden ormanlara, madenlerden derelere kadar her yeri çeviren, rant çarkı kuran ve yasayla korunan bir düzen var. Bugün bununla hesaplaşmazsak sonraki adım daha katı bir iltizam sistemi olabilir.

Osmanlı’nın özellikle son döneminde sıklıkla başvurduğu iltizam sistemi, verginin özelleştirilmesi demek. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği dönemde yer-yurt değiştiren mübadillerin hikayelerinde “iltizam sistemi” sıkça anılır.[10] İltizam bazıları için kısa yoldan zenginleşmenin aracıdır; ancak özellikle kırsal nüfus için hızla yoksullaşmanın gerekçelerinden biridir. Türkçenin ilk realist köy romanı kabul edilen Nabizade Nazım’ın Karabibik romanı ve Yaşar Kemal’in romanlarında mültezim çarpıcı bir figür olarak işlenir.

İltizam sisteminde mültezim, bir yörenin vergisini peşin olarak devlete öder. Ardından kamu gücünü de arkasına alarak ahaliden kârıyla birlikte vergi toplar. Köylünün mahsulüne el koyar, bir otorite figürüne dönüşür.

Mültezimler tarihin derinliklerinde kalmadı. Bugün de bazen yasal düzenlemelerle bazen de -daha vahşi biçimde- ortak alanlarımıza el koyarak varlıklarını sürdürüyorlar. Geçtiğiniz yola, girdiğiniz denize, kamp yaptığınız yada hayvanlarınızı yaydığınız ormana, yeraltı kaynaklarına ve evinizin önüne kadar ellerini uzatıyorlar..

Günümüzde mültezimlik henüz vergi gelirlerini doğrudan satışa yönelmese de müştereklerin uzun vadeli kiralanması ve tahripkâr kullanımı biçiminde kendini gösteriyor. 2025-2026 yıllarında art arda çıkarılan düzenlemeler bunun örnekleri. Bir diğer örnekse maden şirketlerinin ruhsat süreçlerini hızlandıran ve “acele kamulaştırma” yolunu açan kanun değişiklikleri ile 2026’da Adana’dan Trabzon’a kadar birçok bölgede orman vasfı taşıyan alanların “orman sınırları dışına” çıkarılması oldu[11]. Bu araziler artık madencilik, turizm veya inşaat gibi farklı amaçlarla kullanılabilecek. Böylece herkese ait alanlar ve kaynaklar sözde ‘kamu adına’ sermayeye açılmış olacak; çitlerle çevrilecek, yeni rant alanları yaratılacak ve yasalarla korunacak.

Deli Dumrul’dan Mülksüzleştirme Yoluyla Birikime

Dede Korkut’un Deli Dumrul’undan farklı olarak bugünün ‘Deli Dumrul’ları bambaşka: Dün köprüden geçeni de geçmeyeni de tehdit ederken, bugün müştereklere el koyan bir mülksüzleştirmeyi ifade ediyor. Ve biz onlara o kadar alıştık ki, artık onların varlığını düzenin gereği olarak görüyoruz.

David Harvey’in 2003’te kavramlaştırdığı mülksüzleştirme yoluyla birikim (accumulation by dispossession) neoliberal politikaların sonuçlarını ve bir anlamda emperyalizmin yeni aşamasını anlaşılır kılmak için kullanılmıştı. Harvey’e göre mülksüzleştirme çok boyutlu bir süreç: Mülksüzleştirme, yalnızca topraklara zorla el konulması değil; aynı zamanda Akbelen’de veya maden eylemlerinde olduğu gibi hukuk yoluyla ele geçirmeyi de ifade eder. Harvey, mülksüzleştirmeyi özelleştirmeyle sınırlamaz. Özelleştirmeyle birlikte mülksüzleştirme toprağın ve doğal kaynakların kullanım haklarının devrini de kapsar. Mülksüzleştirme, büyük maden sahalarının sermaye gruplarına devri gibi örneklerdeyse servet transferini de kaçınılmaz olarak doğurur.

Mülksüzleştirme yoluyla birikim kavramının ilham kaynaklarından biri İngiltere’de 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar süren “çitleme hareketidir”. Yörede yaşayan herkese ait araziler çitlenerek özel mülkiyete geçirilmek istenir. Çitleme hareketi[12] bazen başarılı olmuş bazen ise tepkilerle geri çekilmişti.

Bugün Türkiye’de “kamu kiralamaları” adı altında karşılaştığımız uygulamalar, bu sürecin modern bir karşılığı. Her ne kadar kamu kiralamaları ve KÖİ’ler mülkiyet devrini içermese de uzun dönemli kullanım hakkı devrini sağlıyor. Üstelik bu süreçte sermayeye sınırsız bir tahakküm alanı açılıyor.[13] Ancak uygulamadaki sorunlar ve çarpıklıkların yanı sıra asıl mesele bu durumun giderek normalleşmesi üzerinden belirginleşiyor.

Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim”[14] tanımı altında anlaşılabilecek uygulamalar aynı zamanda kapitalizmin en vahşi ve somut biçimine yani ekstraktivizme dönüşüyor. Ekstraktivizm, bir coğrafyayı yeşertilecek, yaşanacak bir yer olarak değil posası çıkarılıp ardından kirli ve zehirli bir hafriyat alanı olarak bırakmak demek. Akbelen’de ormanların kesilmesiyle oluşturulmuş ve giderek büyüyen devasa oyuklar ile kazı alanları, Erzincan’da inanılmaz boyutlara ulaşmış zehirli siyanürlü toprak atığı ve Soma’da aşırı yoğun tempo ile kazılan, yüzlerce işçiye mezar olmuş madenler…[15] Her biri, kapitalizmin yöre sakinlerini sorunlarla yüz yüze bırakan vahşi sonuçlarının örnekleri.

Hemen her sene kuraklığın giderek daha derinden etkilediği Sapanca Gölü’ne ilişkin haberler yakın zamanda yine kamuya yansımıştı. Sapanca’yı besleyen dere ve su kaynakları üzerinde kurulan sekiz su fabrikası[16] tamamen yasal, muhtemelen periyodik denetimlere tabi. Ancak bu durum şu gerçeği değiştirmiyor: Sakarya ve Kocaeli’nin temel içme suyu kaynağı olan Sapanca Gölü’ne dökülmesi gereken kaynaklar su endüstrisini besliyor. Üstelik, fabrikaların yasal güvence altında olmaları su kıtlığı derinleşirken bile kapasite artırımı taleplerini meşrulaştırıyor.[17] Bu durum, toplumun öfkesinin kaynakları sömüren fabrikalara yönelmesinin de önüne geçiyor.

Yasal düzenlemelerin legallik bariyerini toplum ve sermaye arasına kurmasının hemen her yerde örnekleri var. Şehirlerden ilçelere kadar nereye baksak paralı turnikelerle ve doğal kaynakları ürünleştiren kamu kiralamalarıyla çevrelendiğimizi görüyoruz. Yasal, vergisi ödenen, hakları olan ve devlet gücüyle korunan işletmeler hepimize ait olan müşterekleri “tesisleştirip” çitlerle çeviriyorlar. Düne kadar herkese açık alanları parkomatlarla, her yaz kamp yapılan ya da yüzülen sahiller fiş kesen görevlilerle, herkese ait araziler ise maden şirketlerince kuşatılıyor.

Bu durumu normalleştirmek için ise yapılandırılmış, çitlendirilmiş, işletmeye dönüştürülmüş olanın değerli olduğu algısı yaygınlaştırılıyor. Böylece toplumun, kendisini peşinen yağmacı ve tekinsiz olarak kategorize etmesine de izin veriliyor. Mutlak itaat bekleyen kurallar sistemi, Deli Dumrul’u ve köprüsünü sorgulamayı bırakın bizden ona alışmamızı ve tam bir iman ile “gerekli görmemizi” de istiyor. Sonuçta regüle edilmemiş, yapılandırılmamış, kendi doğallığında herkese ait olma durumunun giderek bir “istisna”ya dönüşmesine tanıklık ediyoruz.[18]

Doğanın ürünleştirilmesinde kapitalizmi es geçemeyiz. Bu noktada Mark Fisher’in vurgusu önemli: “Dünyanın sonunu hayal etmek bile kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” diyen Fisher bu kuşatmayı yalnızca sanat ya da reklamcılığın propaganda anlatısıyla sınırlamıyor. Kültürün, ekonominin, eğitimin düzenlenmesini koşullayan ve aksi itirazları “görünmez bir bariyer” ile engelleyen bir evreden söz ediyor. Kapitalizmin bu yeni evresiyle, yani sürekli dayatılan, sınırlanan ve daraltılan alanların zorunlu olduğu sanrısıyla karşı karşıyayız.

Düzenlenmeyen, herkese ait olan, devletin katı denetimine ve tahsis ediciliğine izin vermeden gelişecek her ilişkinin mutlak kaotik ve kötü olduğuna inandırılıyoruz. Yapılandırılmamış alanlara güvensizlik, aslında insanın kendi inisiyatifini ve dayanışmaya olan inancını da kemiriyor. Böylece bir yandan güvensizlik yeni normale dönüşürken öte yandan ormanı, kıyıyı, parkı “parayla satın alabilenlerin” mekânına dönüştürmek, sınıfsal ayrımı derinleştiriyor. Üzerinde yaşayanlar başta olmak üzere herkese ait olan ormanlar, dereler “orada yaşamayan” sermaye gruplarının inisiyatifine geçiyor. Hardin’in 1968’te kaleme aldığı ve herkese açık kaynakların sonunda daha büyük kıtlığı doğuracağını iddia ettiği “müştereklerin trajedisi” tezi bu konuda hâlâ modern devletin bakış açısı. Oysa daha fazla kontrol = daha iyi sonuç algısını aşan bir hayli örnek var. Hardin’e karşı çıkan Elinor Ostrom, çalışmasında[19] müşterek kaynakların –örneğin İspanya’daki sulama birlikleri veya Japonya’daki ortak ormanlar– kullanıcıları tarafından sürdürülebilir biçimde yönetilebileceğini göstermiştir. Türkiye’de de bazı yayla ve mera yönetimleri, devletin katı düzenlemeleri olmadan yüzyıllar boyunca ortak kurallarla işlemiş, aşırı otlatmayı önlemiştir. Ne yazık ki bu geleneksel müşterek yönetim biçimleri modern mera yasalarıyla tasfiye edildi. Kısacası, inisiyatif alanı bırakan daha az kural, kötücül bir fırsatçılığı her zaman körüklemediği gibi işbirliğini ve paylaşımı daha canlı tutabiliyor.

Her şeye rağmen “müştereklerin trajedisi” tezini bir modern devlet olarak Türkiye’de sonuna kadar kullandı.. Üstelik sadece kamu teşekküllerinin özelleştirilmesi ve devlet denetimindeki kaynakların kullanım haklarının sermayeye devri ile sınırlı kalmadı bu durum. Bu tez bir anlayışa dönüştü ve doğayla ilişki kuran bakış açımızı yeniden yapılandırdı. Böylece doğayla yalnızca “müşteri” kimliğiyle ilişki kurarsak zarar vermeyeceğimiz duygusu yerleşti. Ücretini ödediğimiz yapılandırılmış ortamları ve hizmeti değerli görürken, ücretsiz ve doğal olanın (yapılandırılmamış) kategorik olarak tekinsiz / değersiz ya da yağmaya açık görme anlayışı buradan besleniyor. Oysa bu yaklaşım hem iktidarla hem de varlıkla ilişkimizi temelden bozuyor: Yetiştiren, yerleşen, katılan olmaktan çıkıp hiçbir sorumluluğu yüklenmeden “parasını verdikten sonra” faydalanma anlayışını doğuruyor. Diğer yandan Deli Dumrul’u para kesen bir eşkıya olarak değil; modern biçimiyle mekanı disipline eden bir kimliğe büründürüyoruz. Mekânın kime ait olduğunu hatırlatan ve o mekanda nasıl davranılması gerektiğini dikte eden bir yaklaşımla normalleştiriyoruz. Üstelik olası itirazları da (madene karşı direniş, “ücretsiz olsun” talepleri gibi) düzeni bozan kötü niyetli tutumlar olarak kategorize ediyoruz.

Yaratılan rıza üretimini ve Deli Dumrul’lara yalnızca boyun eğen değil, onları ‘gerekli’ gören koşulları aşmak mümkün. Görünmez bariyerlerden kurtulmanın ilk aşamasıysa düzenin “alternatifsizlik” illüzyonunu parçalamaktan geçiyor. Müşteri ya da seyirci olmakla yetinemeyiz. Doğayı ve yaşamı sermayenin “profesyonel”liğine teslim etmeden de iyi yanlarımızla varoluşumuzu sürdürebiliriz.

Bu yazı Birikim web sayfasında yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

  • Fisher, M. (2009). Kapitalist Gerçekçilik. (Çev.) İstanbul: Encore Yay.
  • Harvey, D. (2003). Yeni Emperyalizm. (Çev.) İstanbul: Sel Yay.
  • Hardin, G. (1968). The Tragedy of the Commons.
  • Ostrom, E. (1990). Müştereklerin Yönetimi. İzmir Ekonomi Ünv. Yay.
  • Gorz, A. (2019). İktisadi Aklın Eleştirisi. (Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yay.

[1] https://yenipencere.com/haberler/milli-parklar-sirketlere-aciliyor/

[2] https://gazeteoksijen.com/ekonomi/maden-ruhsati-sayisi-23-yilda-325-kat-artti-sektorun-gsyh-icindeki-payi-degismedi-266740

[3] https://www.ekoiq.com/akbelende-maden-icin-acele-kamulastirmaya-tepki-koylerimiz-haritadan-tamamen-silinebilir/

[4] https://bianet.org/haber/ikizkoyluler-akbelen-ormani-yasiyorsa-direnisimiz-sayesinde-271547

[5] https://ekolojienstitu.org/bilecikte-on-binlerce-hektar-orman-maden-ruhsatlariyla-sirketlere-devrediliyor/

[6] https://ankahaber.net/haber/detay/giresunun_seku_koyundeki_maden_direnisi_4uncu_gununde__yurutmeyi_durdurma_kararina_ragmen_sondaj_makinesi_sahaya_cikarildi_303496

[7] https://www.tema.org.tr/basin-odasi/basin-bultenleri/kaz-daglari-yoresinde-madencilik-raporu

[8] https://medyabar.com/haber/27441091/buyukdemir-kasaplara-sucuk-yapma-izni-verilsin

[9] https://www.tarimdanhaber.com/kadin-ciftciyi-cileden-cikaran-ceza-organik-tarim-sertifikali-urunune-167-bin-lira-ceza-kesildi

[10] İlginç bir örnek için: Kobakizade İsmail Hakkı, Bir Mübadilin Anıları, İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2008.

[11] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/21-ilde-bazi-alanlar-orman-sinirlari-disina-cikarildi/3841469

[12] Meryem Çakır Kantarcıoğlu, “Ortak Toprakların Özel Mülkiyete Dönüşmesi mi?”, MSY Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/pub/msydergi/article/1250974

[13] Duygu Öztürk ve Serdal Bahçe, “Mülksüzleştirme Yolu ile Birikimin Yeni Aracı: Kamu Özel İşbirlikleri”, Mülkiye Dergisi 47, sayı 2 (2023).

[14] David Harvey, kavramsallaştırdığı “mülksüzleştirme” ile ilgili dikkat çekici tanımlamalarından biri de onun işlevselliği üzerinedir. Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi isimli eserinde mülksüzleştirmeyi neoliberalizmin servet ve gelir dağılımındaki temel unsurlardan biri olarak görmesidir. Bkz: David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, (ilgili bölüm: “Neoliberalizm Yargılanıyor”).

[15] Soma ile ilgili detaylı bir rapor: https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/somaraporu.pdf

[16] https://yesilgazete.org/su-fabrikalari-sapanca-golunu-yok-ediyor/

[17] https://www.sakaryayenihaber.com/haber/26486478/sapanca-golu-2910-seviyesine-ulasti-su-fabrikasi-kapasite-artirma-talebinde-bulundu

[18] Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu?, Habitus Kitap, s. 26.

[19] Elinor Ostrom, Müştereklerin Yönetimi, Kolektif Eylem Kurumlarının Evrimi, İzmir Ekonomi Ünv. Yayınları

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x