Connect with us

Köşe Yazıları

Pek Sevilmeyen Biri

Yayınlanma:

-

İstanbul’da iktidara yakın, imkanı ve iddiası bol bir üniversitede okuyan öğrenci arkadaş beni üniversitelerinde bir programa davet etti. Olmaz, demedim. Bıraktım, üniversite sansür kurulları hayır desin. Taş atacağım da kolum mu yorulacak sanki. Yine de, arkadaşın saflığı üzerine tebessüm etmekten kendimi alamadım. Oraların yerlisi değil yenisiydi belli ki. Tanıtım broşürlerindeki, reklamlardaki gibi bir üniversitede okuduğunu zannediyordu halen. Evrensel, özgürlükçü, ilim irfan odaklı filan.

Bilmez miyim: Beklenti içine sokulur, büyük badire (sınavlar) atlatıp üniversiteye gideriz ve bir süre sonra, “bu muymuş” deriz. Yaşanan, genel olarak hayal kırıklığıdır. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar üniversite müstesna, gidilen yer liseden hallicedir bu ülkede. Dünyada ciddiye alınan üniversiteler arasında Türkiye’den bir iki üniversite gösterin bana. İlk 500’ye giren bir üniversite vardı en son, hatırladığım.

Arkadaşla görüşmemiz aklımdan çıkmıştı, iki üç hafta sonra aradı. Bir şey söyleyecek, baktım lafı dolandırıyor. “Kardeşim hiç önemli değil” dedim, “rahat ol”.

Programa davet edecekleri kişiyi araştırmışlar ve düşüncelerini sakıncalı bulmuşlar, o yüzden olmazmış. Mesela bir platformda yazım yayınlanmış, orası şucuymuş. Okulu değil arkadaşı umursadığım ve oldu olacak, gerçeklerle yüzleşsin istediğim için açıklama ihtiyacı duydum: Ama benim yazılarımı alıntılayan ve şucu olmayan, tam tersi bucu, hatta ocu olanlar da var. Hem, ben sizinle anıldığımda öteki’ler de beni yandaş olmakla yaftalayacaklar, tıpkı sizin yaptığınız gibi. Bu çapsızlığa prim mi vereceğiz?

Sanırım burada anahtar kelime çapsızlık. Müthiş bir çapsızlık var. Akıllara zarar. Bu ülkede dönem dönem ifade özgürlüğünün genişlediği, kısmen de olsa ışıltılı yıllar yaşandı. Ben 2002-2009 arasında ve Bilgi Üniversitesi’nde okurken buna denk geldim. 15 Temmuz 2016 tarihine dek aşama aşama azalsa da oksijen, halen nefes alınabilir bir yerdi Türkiye. Son 7 yıl ne yazık dozu gittikçe artan bir trolleşme ile soluksuz kalan ülkeye adeta inme indi.

Bugün, Z kuşağına, “uzaydan bir fotoğraf karesi” gibi gelecek şu haber yaşanırken ordaydım: “Ermeni Konferansı Bilgi Üniversitesi’nde başladı” (24 Eylül 2005, Hürriyet Gazetesi)

Ermeni Soykırımı ile ilgili bir konferans düzenlenecekti Boğaziçi Üniversitesi’nde, o dönem başka ellerde hizmete amade Türk yargısı harekete geçti, İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nden çıkartılan bir “yürütmeyi durdurma” (uydurma) kararıyla konferans engellenmek istendi. Konferans, adında bir değişikliğe gidilerek Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilmişti.

Konferansın, yargı kararıyla engellenmeye çalışılması üzerine dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan şu açıklamada bulundu: “Siz bir düşünceyi beğenmeyebilirsiniz, tasvip etmeyebilirsiniz, ama bunun açıklanmasını bu şekilde engelleyemezsiniz. Kaldı ki daha yapılmamış olan, ne konuşulacağı belli olmayan böyle bir düşünce platformunu engellemenin ben demokrasiyle, özgürlüklerle, çağdaşlıkla bağdaşır olduğuna inanmıyorum.”

Dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, sözde mahkeme kararını yorumlarken söyledikleri bence daha çarpıcı: “Kendi kendisine bu kadar zarar veren bir millet az bulunur. 3 Ekim’e giderken içerden ve dışardan bu işi engellemek için çalışanlar son gayretlerini gösteriyorlar. Bunlara yenileri de eklenirse benim için sürpriz olmaz. Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok.”

Bilgi Üniversitesi’ndeki konferans başlarken Dolapdere’deki yerleşkedeydim. İçerde ve dışarda yoğun güvenlik önemleri vardı. Ayrıca dışarda, okulun önünde protesto gösterileri vardı. Okuldan çıktım, Taksim’e gitmek için bir taksi durdurdum. Meğer taksi ben el attığım için değil, tam da okulun önünde yolcu indirmek için duruyormuş. Arka kapıyı açtığımda karşımda Osman Baydemir duruyordu. O dönem çok ünlüydü ve 10 yıl sürecek Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı görevine yeni seçilmişti. Kapıyı aniden ben açınca ve bir anda göz göze gelince, şaşkınlıktan ziyade korku görmüştüm gözlerinde, irkildiğini net hissettim. Provokasyonlara açık dönem, müsait bir gündü. Nitekim iki yıl sonra Hrant Dink cinayetinin gerçekleştirilmesi için altyapı (kamuoyu oluşturma) çalışmalarına -bilerek veya bilmeyerek- katkı sunan hızlı trol bir avukat vardı mesela, adını anmak istemiyorum, bu olay üzerine de gürültü koparmış, ifade özgürlüğünün genişlememesi için didiniyordu, “ya sev ya terk et” kafasında.

2008 öncesi başörtülü öğrenciler üniversiteye giremezken yalnızca Bilgi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde bu hukuksuz yasak uygulanmıyordu. Üniversite dediğin böyle olur: Geniş bir ifade özgürlüğü sağlar, yeni/farklı/aykırı düşüncelerle insanları buluşturur, bunun için risk alır, gerekirse bedel öder ki insanlar düşünebilsin. Düşüncenin, karşıt düşüncenin, aykırı düşüncenin işitilmediği, muhakeme sahnesine çıkmadığı bir ortamda “düşünce özgürlüğü” olsa ne olur olmasa ne olur? İnsanlar düşünemedikten sonra…

Amin Maalouf, “Ortadoğu’da umudu her zaman umutsuzluk takip eder” demişti. O yıllar özgürlükler anlamında öncü rol oynayan Bilgi Üniversitesi el değiştirince 2010’dan sonra, benzerleri yurdun dört bir yanına toplu konut gibi yayılmış, kimisi apartmanlara sıkışmış taşra üniversitesi ligine düşmüş anlaşılan. Öte yandan “yükselen yıldız” Şehir Üniversitesi ise trolleşen siyasetin kurbanı olarak, cari olan “intikam hukuku” uyarınca kapatılmıştı.

Trollüğün, yandaşlığın siyaseti ve giderek her yanı içten içe çürüttüğü, umudun da hukukun da tekme tokat dövüldüğü, tehcir edildiği bir ülkede üniversitelerin anlayış, olgunluk, hoşgörü, tefekkür adacıkları olmalarını beklemek hiç gerçekçi değil.

Bir tıkla, bir manşetle, bir yaftayla yapılan okuma nasıl bir okumadır: Çapsız değilse fesat.

Ne diyordu şair?

“ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap / bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim”

Ülkenin ve üniversitelerin çölleştiği bu dönemde genç arkadaşlara her daim mevcut çıkış yolunu işaret etmem istense şöyle derim:

Çapsızlığa mahkum değilsiniz. Şairleri, yazarları, alimleri, bilim ve düşünce insanlarını, resulleri ve nebileri okuyun, kitap gibi, satır satır, altını çizerek, not alarak okuyun, mümkünse birlikte okuyun, tahlil edin. Dünya vatandaşı olun. Dünyayı ve kainatı okuyun. Dingin, duru, aydınlık bir gözle. Değilse bîtap. İhmalkâr bir gözü de kabul edebiliriz. Gözünüze ihmal kaçabilir ama fesat kaçmasın asla. Kendinizi sakının!

Gören neyi gördüğünü fark etmiyor olabilir ama görmezden gelen çoğu zaman farkındadır.

İnancımızın emri Adaleti tesis etmek. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana tavır almak, yani Allah için adil şahitlik yapmak yükümlülüğünü, Edward Said “Entelektüel” tavır olarak kodluyor. “Sürgün, marjinal, yabancı” alt başlıklı kitabı Entelektüel’de şöyle ifade ediyor:

Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”

Adına dünya dediğimiz bu savaş alanında, ülke diye bildiğimiz bu rant ve yağma diyarında, üzerine sürgünlük, marjinallik, yabancılık kokusu sinmeden insan olunabilirse bile insan kalınabilir mi, sormak istiyorum.

Said’le noktayı koyalım:

İnsanı pek sevilen biri yapmasa da ben bu görevin karmaşıklığını, insanı diri tutuşunu, zenginleştirmesini seviyorum.”

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Edebiyattan Pek Anlamam

Yayınlanma:

-

Bir söz, bir sözcük, bir fotoğraf karesi, bir bilgi kırıntısı zihnimize girdiğinde nasıl bir hale dönüşür, neye nasıl yol açar, bunu kestirmek kolay değil. Yediğimiz içtiğimiz vücudumuzda nasıl bir işlemden geçiyor, az çok biliyoruz. Peki ya okuduklarımız, gördüklerimiz zihnimizde nasıl bir süreç izliyor?

Öyle zannediyorum ki hayatta işimize yaramaz sandığımız, “alakasız” görünen bir bilgi bile insanın zihninde bir süre demini aldıktan, başka bilgilerle etkileşime girip harmanlandıktan sonra bir ilgiye, oradan da geçerse somut bir hamleye dönüşür.

İlme hürmet ve algıları açık tutarak merakları beslemek, değeri ölçülemez bir hazinedir.

Ernest Hemingway’in İhtiyar Adam Ve Deniz adlı kitabından altı çizili şöyle bir cümleyle karşılaştığımızı düşünelim: “Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.”

Bu sözle “erkek olmak” ve ilişkili olarak “kadın olmak” üzerine düşünebiliriz. Ernest Hemingway de kimmiş diye sorup araştırabiliriz. Yahut, yazarı veya kitabı, okumak üzere adım atabiliriz. Bu isim ve kitabı, zihnimizin bir kenarına, “ileride bakarım” notuyla iliştirebiliriz. Bu bilgiyi zerre umursamayıp derhal çöp kutusuna yollamak da pekâlâ mümkün. Seçenek çok. Birini işaretlemek veya soruyu boş bırakmak herkesin kendi bileceği iş. Netice, büyük düşünürümüzün taksirle buyurduğu gibi: Herkesin hayatına kimse karışamaz.

Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmi izleyenler lise öğrencilerine hayat dersi olan dizeleri, o dizelerin şairini hatırlıyorlar mı?

bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben /ben gittim daha az geçilmişinden” (Robert Frost)

Yollar ayrılır ve bir tercihte bulunmak durumunda kalırız sıklıkla. “Herkes” ve “hiç kimse”yi ihtiva eden seçenekler işaretlenir ya büyük oranda. 

Büyülü gerçekçiliğin ustası Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez, nevi şahsına münhasır anlatım tarzını, “en fantastik şeyleri en normal şeylermiş gibi anlatan” büyükannesinden miras aldığını belirtmişti. 1982 yılında Nobel Ödülünü alırken, konuşmasında William Faulkner’i ustası olarak anmıştı.

Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir diyen Faulkner’in romanlarında “geçmiş, şimdinin yakasını bırakmaz.”

Hukuk Edebiyat Okuma Grubumuzun bu sezonki 14 kitaplık listesinde “Kırmızı Pazartesi” ve “Döşeğimde Ölürken” kitaplarına yer vermemiz tevafuk olmuş.

Afro-Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison, bir konuşmasında, Amerika’nın kölelik tarihine adanmış hiçbir anıtı, hatta yol kenarında bir bankı bile olmadığını söylemiş. Bunun üzerine, 2008 yılında, Güney Carolina’da Charleston yakınlarında kendisine adanmış bir anıt dikilmiş: Yol Kenarında Bir Bank (A Bench By The Road).

Edebiyatla biraz ilgili biri “Uğultulu Tepeler” romanını okumamışsa bile duymuştur. Emily Bronte’nin bu tek kitabı dünya klasikleri içinde özel bir yere sahiptir. Emily’nin, edebiyata meftun üç kız kardeşten biri olduğunu biliyor muydunuz? Bir kardeşi (Charlotte), “Jane Ayre”, diğeri (Anne) ise “Agnes Grey” romanının yazarıdır. Victoria dönemi yazarı üç kız kardeş ve üç klasik. Hayli sıra dışı bir başarı.

Pek çok yazar henüz ilk kitaplarında büyük başarı elde etmiş, edebiyat dünyasına adını yazdırmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger’in, Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın, Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin, İnsancıklar ise Dostoyevski’nin ilk romanıdır.

Şilili dünyaca ünlü şair Pablo Neruda 1971’de Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada “en iyi şair, günlük ekmeğimizi yapandır: Kendisinin tanrı olduğunu düşünmeyen, köşedeki fırıncı” diyerek şiire ve şaire bakışını veciz biçimde ortaya koymuştu. Neruda, Walt Whitman’ın resmini çerçeveletip evinin duvarına astırmıştı. Resmi duvara asan marangoz “portre büyükbabanızın mı” diye sorunca, Neruda “evet” cevabını vermiş.

Lev Tostoy’un ne büyük bir yazar olduğunu anlatmaya gerek yok. Time Dergisi’nin 2007 yılında yayınladığı, dünyanın en büyük romanları listesinde Anna Karenina birinci, Savaş ve Barış üçüncü sırada yerini almış.

Azizlerden daha çok, yenik insanlara yakınlık duyarım” diyen, iyi bir kaleciyken tüberküloza yakalanınca bu hayalinden vazgeçen Albert Camus doğma büyüme Cezayirlidir.

Stephen King dünyanın en ünlü ve üretken yazarlarından biri. Pazarı yılda birden fazla Stephen King romanlarıyla boğmamak için uzun süre takma adla da roman yayınlamış. Ne kadar düşünceli bir insan! (Yoksa o bir ahi mi?)

Siyasi mahkûm olarak Sibirya’da dört yıl çalışma kampında kalan Dostoyevski’nin okumasına izin verilen tek kitap İncil’miş.

Kim demiş edebiyat karın doyurmaz diye? J. K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigarları adlı kitabı 2007 yılında yayımlandığı ilk gün 11 milyon satmış. (Siz yine de üniversite tercihlerinde ilk sıraya Edebiyat Fakültesi’ni yazmayın!)

Ben edebiyattan pek anlamam, bu bilgileri “Edebiyattan Pek Anlamam” adlı kitaptan seçtim. Bilgilerin ilgilere dönüşmesi, ilgilerin yeni yeni kapılar açması temennisiyle. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

GÜNDEM