Connect with us

Köşe Yazıları

Protestoların Dili: Dönüşen Kim?

Yayınlanma:

-

Siyonist İsrail’in Gazze’yi haritadan silmeyi amaçlayan ve açık bir katliam zinciri olarak devam eden saldırıları dünyanın her yerinde protesto ediliyor, Türkiye’de de farklı grup ve çevrelerin protestoları sürüyor.

Uzun AKP iktidarı yılları boyunca içeride toplumsal muhalefet bastırıldıkça eylemlerin, protestoların dil ve nitelikleri de bir dönüşüme uğradı. Devlet ve sermayenin dini motivasyonlu yeni düzenine İslami çevrelerden birkaç küçük çevre dışında herhangi bir muhalefet yükselebilmiş değil. AKP ile birlikte çalışan cemaat ve STK’ların muhalefeti de tabiatıyla iktidarı tahkim etmekten öteye zaten geçmemeye ayarlı.

Bu çevreler Kudüs gibi mevzularda eylem ve yürüyüşlerde bir araya geliyor, iktidarı ve Erdoğan’ı yücelten söylemler üretip biriken enerjiyi gerçek sorumlulukları perdeleyerek berhevâ ediyorlar. Dolayısıyla bu etkinliklerin ürettiği dilin oldukça enteresan olduğu rahatlıkla söylenebilir.

AKP’nin, baskın olarak 70’li yılların mukaddesatçı kimliğinin iktidarı olduğu göz önünde bulundurulursa devlet destekli kitlesel protesto dilinin nereye evrilebileceğini tahmin etmek zor değil. Bayraklar eşliğinde “Cenk, Cihat, Şehadet; Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber, Sınırlar Açılsın, Çatışmalar Başlasın” gibi kitleyi coşturan ama pratik durumla ilgili olarak hiçbir şey söylemeyen, gerçeği irdelemeyen sloganların yaygınlaştığına tanık oluyoruz.

Mezkûr merkezlerde üretilen benzer sloganların hakikati gizleyen ama vicdani sorumluluk duygusunu tatmin eden işlevine bakılırsa egemenlerin amaçlarına ulaştığı, durumu kotardıkları söylenebilir.

Milli Görüş çevresinde örgütlenen ve yer yer ortak eylemliliklerde doğrudan AKP taraftarı dindar kurumlarla da birlikte çalışan STK’lar için de hemen hemen aynı tespitler geçerli sayılabilir. Siyaseten muhalefet edilen AKP’nin taraftarlarını ürkütmemeyi amaçlayan ve “din kardeşliği” vurgusunu durup durup öne çıkararak hiçbir şey söylemeyen faaliyetlerin sürüp gitmesine sebebiyet verebiliyor.

Aynı mevzularda sol çevrelerle İslami muhalefette ısrar eden grupların slogan ve söylemlerine mukayese bağlamında bakılabilir. Ortak ve benzer sloganlar olmakla birlikte farklı, özgün sloganlarla da bu gruplar odaklandıkları meselelerde bir çerçeve çizmeye çalışıyor, muhatapları için net fotoğraflar oluşturmaya çalışıyorlar.

AKP’nin, dönem dönem akamete uğrasa da İsrail’le kurduğu siyasi ilişkiler, siyasi kriz dönemlerinde bile hiç kesilmeyen ve rekor düzeylerde seyreden ticari faaliyetlerini “İşbirlikçi AKP hesap verecek” sloganıyla afişe eden, bu yolla İsrail’in bölgesel rejimler tarafından meşrulaştırılmasının önüne geçmeye çalışan bir söylem, ürettiği ve iktidarı hedefleyen netliği bakımından elbette iktidarla uyumlu çevreler tarafından sorgulanmadan reddedilmektedir.

Kudüs, Filistin gibi mevzularda sol-sosyalist çevrelerin bırakalım eylem yapmasını, duyarlık göstermesini bile garip karşılayacak kadar meselenin tarihine yabancı bir mukaddesatçı zihinle karşı karşıyayız. Gerçekten çok ilginç bir durumdur bu. Bu garabetin nedeni mevzubahis çevrelerle herhangi bir temasın yokluğunda aranabileceği gibi egemenler tarafından da üretilip beslenen ölümcül önyargılar olduğu da pek tabii söylenebilir.

Muhalif İslamcı grupların ya da sol/sosyalist çevrelerin kullandığı “NATO’dan Çıkılsın, Emperyalist Üsler Kapatılsın” gibi meselenin kaynağına inip net tavırlar talep eden sloganlar antiemperyalist bir bilinç üretip Türkiye’nin ve mevcut iktidarın pozisyonunu sorgulamaya sevk etme kabiliyetine sahiptir ancak bunlar mukaddesatçı çevrelerin iktidar bağlılığıyla icra ettikleri etkinliklerde dillendirilmez. İsrail’in emperyalizm tarafından vazifelendirilmiş yapısı ve bu yapının bölge ülkeleri tarafından nasıl meşrulaştırıldığını görüp göstermez. İsveç’i NATO’ya almamakla gurur duyulur ama ülkedeki üsleriyle birlikte NATO sorgulanmaz. İsrail’e atılıp tutulur fakat onu koruyan Kürecik Radarı hatıra getirilmez.

O zaman onca emek, enerji bir “boş gösteren”e dönüşür.

İsrail’i korumak için ABD’nin Doğu Akdeniz’e gönderdiği Amerikan uçak gemisinde kısa bir süre önce ağırlanan ve oradan neşeli fotoğraflar paylaşan Selçuk Bayraktar’ın Filistin yürüyüşüne katılması bu boş gösterenin ne kadar büyüdüğünü kanıtlıyor. “Büyük Filistin Yürüyüşü”nün düştüğü duruma bakın! İnsan 6. Filo hadisesini hatırlamadan edemiyor!

Tevhidi gelenekten iktidar cenahına savrulan İslami çevrelerin zaten uzun yıllar boyun iktidarı rahatsız edecek eylemliliklerden sakındığı açıkken bir de başta Filistin meselesi olmak üzere İslam dünyasındaki zulümleri AKP’nin yıldızını parlatacak şekilde işleyen sloganlarla bezemeleri, siyasal ve zihinsel bir çöküşün içine iyice yuvarlanıldığı anlamına pekâlâ gelebilir.

Bu çevrelerden kimi “önemli” isimlerin cumhurbaşkanından İsrail’le savaşmak için silah isteyen ifadelerle mitinglerde konuşma yapmaları bu değerlendirmenin izahı bakımından çarpıcı bir örnek olarak kabul edilebilir.

Protesto, bir bilincin açık yanlışlara açık müdahalesi olarak tecelli eder, öfke doludur. Muhataplarını çözüme zorlamayı amaçlar. Dönüştürmeyi hedefler. Meydan okumak için çıkılan yolda canına okunmak ise bunu tam tersidir.

Dünyada böyle zavallılık olmaz!

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x