Connect with us

Söyleşiler

Gazze Direnişine Bir Tanıklık Süreci: Kur’an Bir Vadide, Onlar Başka Bir Vadide

Yayınlanma:

-

Filistin mücadelesi, üzerimizdeki ölü toprağını kısmen de olsa atmamız sonucunu doğuran bir berekete sahip. Bir yandan, “Yaşasın küresel intifada” sloganının hayat bulduğunu görmenin mutluluğunu yaşarken öte yandan yeni insanlar, yeni yol arkadaşları tanıyoruz. Salih Ulusal da Aksa Tufanı sürecinde tanıdığımız o “sıra dışı” insanlardan biri. “Tanımamız, Tanışmamız Gereken Filistin Dostları” adlı bir liste hazırlansa, bana göre o listede yer alması elzem bir isim. Tanıyalım, tanış olalım diye okurların dikkatine sunuyorum bu kısa röportajı. Gerisi size kalıyor.

Nerede, nasıl bir ailede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk geçirdiğinizden kısaca bahseder misiniz?

Trabzon’un Of ilçesinde doğdum. Çocukluğum kışın ilçe merkezinde yazın ise Ballıca (Melnoz) köyünde geçerdi. Of’ta oturduğumuz bina da bir aile binası idi. Babam ve amcalarımla hep birlikte o çatı altında huzurlu bir geniş aile içinde yetiştik. İslam’ın emirlerine son derece iltizam eden bir aile içinde büyüdüm. Babamlar beş vakit namazlarını camide eda eder, nerde bir vaaz ve irşad meclisi varsa oraya giderler, bizleri de çoğu zaman yanlarında götürürlerdi. Ortaokul eğitimim zamanlarında okuldan çıktıktan sonra Büyük Camii imamının evine gidip Kur’an-ı Kerim ve Dini Bilgiler eğitimi alıyorduk. O zamanlar aile olarak büyüklerimiz siyasi olarak Refah Partisi teşkilatlarında aktif çalıştıkları için siyasi olarak da bir bilinç oluşuyordu toy zihinlerimizde. Hatta okulda bir öğretmenimiz beni tahtaya şarkı söylemem için çıkartmış ben de televizyonumuz olmadığı için (aile binamızda televizyon hoş karşılanmaz) şarkı bilmediğimi söylemiştim. Öğretmenimiz ısrar edince nameli bir şekilde ‘”Refah gelecek zulüm bitecek’’ diye söylenmeye başlayınca yerime oturtulmuştum:) Daha sonra ortaokul eğitiminin ardından şu an yöneticisi olarak görev yapmakta olduğum Cumapazarı Merkez Kur’an Kursuna başlayıp hafızlık eğitimimi (2002-2004) tamamladım.

İslam dünyasını takip ediyor, Arapça konuşulan coğrafyalarla irtibatlar kuruyorsunuz. İslami ilimlere dair tahsilinizi ilerletip Arapça okur-yazarlığa geçişinizin hikâyesini anlatır mısınız?

Hafızlıktan sonra elhamdülillah benim için en önemli geçiş noktası Arapça ve İslami ilimler tahsiline geçiş yapmam oldu. Of’ta bulunan ve İsmailağa Cemaatine bağlı olan bir medresede eğitime başladım. Hayatımda en verimli yıllar o medresede geçirdiğim zamanlar olmuştu. İslam coğrafyasına olan ilgim bu yıllarımda daha da artmıştı. Çeçenistan, Irak, Keşmir, Bosna-Hersek, Yemen ve Filistin gibi mazlum coğrafyalarda cereyan eden olaylar benim yüreğimde ağır yer ediniyor, duygu ve düşünce yapımı şekillendiriyordu. Öyle ki Arapça ders kitaplarımın kenar boşluklarına o coğrafyalara duyduğum ilgimi yansıttığım sözler ve şiirler yazardım.

Daha sonra Arapça temel eğitimimi tamamlayıp Diyanette de göreve başladığım zamanlar eski baskı Arapça bir kitabı bilgisayar hattına geçirme çalışması yapmaya başlamıştım. O zaman ilk olarak aklıma gelmişti, sosyal medya aracılığı ile Arap coğrafyasındaki, özellikle Filistin’deki kardeşlerimizle irtibata geçmek. Hem Arapça biliyor olmak hem de bilgisayarımın olmasını fırsata çevirip 2010 yıllından bugüne nice arkadaşlıklar edindim. Hâliyle özellikle Filistin konusundaki ilgim ve ihtimamım daha çok arttı. Özellikle Gazze konusunda araştırmalar yapıyor, Arapça kaynaklardan bilgiler ediniyordum. Bu konuda Arapça hazırlanmış videolar buluyor onlara Türkçe altyazı ekleyerek çeşitli mecralarda yayımlıyordum. Artık öyle hâl aldım ki, yıllarımı verdiğim tefsir, hadis, fıkıh gibi İslami ilimlerle olan ilgim azalıp tamamen ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’mızın işgal altında olup Müslümanların çeşitli zulümlere maruz kaldığı Filistin meselesine yoğunlaştım.

Oralardan edindiğim arkadaşlarla çeşitli araştırma gruplarına katıldım. Bunlardan biri de ‘”özgürlük meşaleleri’’ adı ile işgal hapishanelerindeki Filistinli esirlerin durumlarını araştırdığımız grubumuz idi. Bu vesileyle Ürdün’de bulunan ‘”Mülteciler Eğitim Akademisi’’nde online ‘”Beyt’ül Makdis Tarihi Dersleri’’ akademisine katılıp oradan sertifika aldım. Bu eğitim bana gerek Filistin tarihi hakkında ve gerekse devam eden işgalin boyutları hakkında çok şey katmıştı. Bir yandan da Filistinli esirler hakkında daha fazla araştırmalar yapma merakını sağlamıştı. Ürdün’de yapılan ve şu an işgal hapishanelerinde 67 kez  müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş esir komutan Abdullah Galip Bergusi’nin ‘”Kan Kokulu Güller’’ isimli kitabının tanıtım programına ve Tunus’ta esirler hakkında yapılan bir konferansa çevrimiçi konuşmacı olarak katıldım.

Bütün bu merhaleler beni Filistin meselesinde hem duygusal anlamda hem de bilgi noktasında daha çok derinleştirdi. Yalnız pişmanlığını çektiğim en önemli husus; bugüne kadar yaptığım araştırmaları sosyal medya paylaşımlarında yazdığım makaleleri arşivlemedim ve kapatılan hesaplarım ile eskiye dayalı o çalışmaların çoğu silindi gitti. Yine de geriye dönüp baktığımda “elhamdülillah” diyorum, Filistin meselesi beni anlamlı bir gündeme bağladı ve futbol, dizi vb. boş meşgalelerle vakit kaybetmekten korudu. Rabbim bana zamanlarımı Peygamber Efendimiz (sav)’in mesragahı Mescid-i Aksa’nın uzaktan da olsa bir murabıtı olarak geçirme nimetini bahşetti. Medrese hayatımdan beri Filistin meselesiyle bu şekilde ilgilenmem arkadaşlarım arasında “mukavim” yani “direnişçi” lakabıyla anılmama da vesile oldu.

7 Ekim Aksa Tufanı sonrası sokaklarda eylemlilik hâlindeki ekiplerle tanışmanız nasıl oldu?

Aksa Tufanı başladıktan sonra tabii ki her çevrede bir hareketlilik bir eylemlilik başlamıştı. Mitingler, basın açıklamaları, sınır konvoyları vs. yapılıyor biz de onlara katılıyorduk ancak içimde bu eylemlere yönelik bir eksiklik hissediyordum, asla tatmin olmuyordum. STK öncüsü hocalarımıza, ağabeylerimize devamlı olarak bu eylemlerin yetersiz olduğunu, somut eylemler, netice odaklı eylemler ortaya koymamız gerektiğini dile getiriyordum. Bir gün sosyal medyada İstanbul ve Ankara başta olmak üzere ‘’Direniş Çadırı’’ adı ile bazı kimselerin Türkiye-İsrail arasındaki ticari ilişkilerin kesilmesine, İncirlik ve Kürecik üslerinin kapatılmasına yönelik söylemleri dile getirdiklerini gördüm. Takip etmeye, sosyal medyada destek olmaya başladım. Daha sonra Trabzon’da da bu eylemin yapıldığını fark edince onlarla irtibata geçtim ve eylemlerine katılmaya başladım. Kendilerini daha önce tanımıyor olmama rağmen onlarla kısa sürece kaynaştım, ünsiyet kurdum çünkü derdimiz ve davamız aynı idi.

Gazze’deki soykırımı durdurmak için bir yılı aşkın süredir sayıca küçük bir grup Filistin Dostu ile ısrarla eylemlilik hâlindesiniz. Bu süreç sizin için zorlayıcı oldu mu? Artıları eksileri ile değerlendirir misiniz?

Evet, 1 yılı aşkın süredir genelde Direniş Çadırı, özelde ise Trabzon ekibi olarak beraber eylemlerimizi sürdürüyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim: ‘Gazzeli kardeşlerimizin canını vererek bedel ödediği bir davada biz karşılaşacağımız zorluklara aldırış etmemeliyiz!’, düşüncesinde olduk. Karşımıza birtakım zorluklar çıktı çünkü azınlık idik, rüzgâr arkamızdan esmiyor aksine karşımızdan esiyordu. Söylemlerimiz koltuklardakileri ve onların el pençe durduğu kitleleri rahatsız ediyordu. Sonuç odaklı somut adımlar getirecek eylemler yapmaya devam ettik ancak ticaretin sözde kısıtlanması veya sözde durdurulması dışında herhangi bir sonuca ulaşamadık. Ancak biliyoruz ki biz seferden sorumluyuz, zaferden değil! Allah’ın huzurunda vereceğimiz hesabımız en azından hafif olsun diye pes etmedik, yılmadık. Artılarını icraat olarak görmedik lâkin inanıyoruz ki Rabbimiz bizleri çoğunluğun zillet suskunluğuna büründüğü bir zamanda izzetli haykırışı yapanlar olarak, hak sözün sedasını yükseltenler olarak haşr edecektir. Bu eylemleri yaptığımız için bizlere atılan çirkin iftiraları, hadsiz yaftaları ve görevlerimizde ayaklarımıza konulan taşları Aksa Tufanı’nın bir parçası olarak kabul edecek ve o şekilde mükâfatlandıracaktır.

Küçük bir şehrin kasabasında sizi içinde bulunduğunuz toplumsal yapıdan ve meslektaşlarınızdan böylesine bariz şekilde ayrıştıran ne oldu?

Aslında tek kelime ile Filistin diyebilirim. Hayatın karşıma çıkardığı her yapıyı ve bireyi Filistin süzgecinden geçirdim. Çünkü Filistin benim için her zaman Ebu Ubeyde’nin dediği gibi insanların gerçek yüzünü er ya da geç ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı niteliğinde olmuştur. Filistin’in çeşitli bölgelerinde özellikle ilk kıblemiz Peygamberimiz (sav)’in miraç toprağı olan Mescid-i Aksa’mızda işgalciler zulümlerini baskılarını sürdürürken, işgal boyutlarına boyut katarken, zamansal ve mekânsal bölünme plânlarını her geçen gün uygulamaya devam ederken maalesef içinde bulunduğum ve yetiştiğim toplumsal yapıların bunca olanlara duyarsız kalmaları, meslektaşlarımın miraç kandillerinde edebiyatını yaptıkları toprakların işgaline kör ve sağır kesilmeleri beni o davada daha çok yoğunlaşıp çalışmaya sevk etmiştir. Çünkü Filistin bir coğrafi mesele değil bir inanç meselesidir. Orası bizlere İslam’ın ilk kıblesi, peygamberimizin emaneti olarak sahip çıkmamız gereken bir kutsal olarak kalmıştır.

Aksa Tufanı, Filistin konusunda duyarlı her Müslüman’ın hatta vicdan sahibi her insanın hayatında az çok bir kırılmaya yol açtı. Dediğiniz gibi, bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.  On dokuz ayın ardından dönüp baktığınızda Aksa Tufanı sizin için nasıl bir muhasebeye tekabül ediyor?

Başlaması açısından benim için öncekilerden farklı değildi Aksa Tufanı. Zira ‘Kudüs Kılıcı’ savaşı, ‘Çiğnenmiş Ekinler’ savaşı, ‘Pişmiş Taşlar’’ savaşı gibi Gazze yine İslam’ın onuru ve mukaddesatı için kendisini ateş çemberinin içine atmıştı. Ancak elbette ki Aksa Tufanı’ndan beklentiler farklı idi. Bütün İslam ümmetinde gerçek anlamda kırılmaların yaşanması, zincirlerin kırılması ve izzetli bir cihadın baş gösterip Siyonist işgalin son bulması beklentilerini boşa çıkarmıştı her geçen zaman. Nihayetinde 19 aylık uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen İslam ümmetinden beklenen bu kırılma gerçekleşmedi ve “Küresel İntifada” olması beklenen tufan, Gazze’de sıkışıp kaldı. Vicdanlı azınlıkların dışında maalesef yeterli desteği göremedi. Aksa Tufanı bizlere vicdan ve iman muhasebesini yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlattı. Ne kadar insanız? Ne kadar Müslümanız? Gayrimüslimlerin bile vicdan dürtüleri ile ayaklandığını gördük ancak maalesef biz Müslümanlar, din kardeşi olmanın gereği olarak ‘’Müslüman, Müslüman kardeşine zulmetmez, onu zulme terk etmez!’’ hadisi gereğince onlara sahip çıkamadık.

Aksa Tufanı, aynı zamanda içinde bulunduğumuz din olgusunu da sorgulamamız gerektiğini bizlere hatırlattı. Bu noktada Gazze halkının din anlayışı ile dünya üzerindeki diğer Müslüman nüfusun din anlayışının çok farklı olduğunu fark ettik. Onlarda Allah’a eğilen başlar başka hiçbir güç karşısında eğilmezken bizde “baş”lar; makam karşısında eğiliyor, para karşısında eğiliyor, akademik kariyer karşısında eğiliyor. Peygamberimiz (sav)’den rivayet edilen bir hadiste bildirilen ‘’Kur’an bir vadide, onlar başka bir vadide olacaklar!’’ zamanı sanki bu zaman. Kur’an ile hemhâl olan Gazze halkı bir vadide, yeryüzündeki diğer âlem-i İslam başka bir vadidedir.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

1 Yorum
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
trackback

[…] “Kur’an Bir Vadide, Onlar Başka Bir Vadide” […]

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

1
0
Would love your thoughts, please comment.x