Connect with us

Yazılar

“Dağ”ın Ardında Kalan Gazze – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Bir yılı aşkındır olanlar günbegün gözlerimizin önünde canlı canlı cereyan etmekte. Ayrıntılar herkesin malumu… Her aşamasına, her acıya, her gözyaşına şahidiz ama şahitliklerimizin gereğini yerine getirmekten aciziz. Bu acziyetin nedenlerini bulup tespit etmek ve gidermek üzerimize farzdır.

Geldiğimiz noktada zulümleri, yaşanılanları, olanları gözlerimiz görse de zihnimiz ve kalbimiz görememekte çünkü dünyalıklardan yığdıklarımız dağ gibi devasa oldu! Öyle bir oldu ki mazlumların yaşadıklarını görecek görüş açımız kayboldu, içselleştirip gereken refleksleri veremez olduk. Zahiren görüyoruz hatta canlı yayında film izler gibi anlık bakıyoruz. Bakmak, görmeyi doğurmuyor çoğu zaman. Hakikaten görebilmek için; oluşturduğumuz dağların, bizlere sahnelenen perdelerin, zihinsel prangalarımızın ardındakini görebilmek için dünyalıklardan sıyrılmak icap ediyor.

Dünyalık, sadece mal mülkten ibaret metalardan olmayabilir çoğu vakit. Edinilen makam ve statüler, zihinsel ve fikri dünyevileşme, gerçek âlemden kopup sanal âlemde kaybolunması, metot ve yöntemlerin rasyonelleşmesi, itikadın Rabbânîlikten uzaklaşması, ailesinin ve çocuklarının gelecek kaygısıyla debelendiği sığ bir hayat, memuriyet veya özeldeki iaşe korkuları, ümmet tasavvurundan yoksun kavme indirgenmiş bir dünya kurgusu, kişinin ve yapıların kazanımlarını muhafaza etme kaygısı vb. gibi unsurlar ve daha fazlası nedeniyle duracağımız konumu şaşırmış durumdayız gelinen noktada. Bu durduğumuz yanlış konum da ister istemez kişinin önceliklerini, imkânlarını, reflekslerini, duygularını, fiiliyatını, sözünü ve tavrını şekillendirmektedir. Burada seküler kesimden veya muhafazakâr vatandaştan bahsetmiyoruz, az çok bilinçli oluğunu addeden Müslümanlardan; bizden senden, benden, ondan bahsediyoruz. Normal ahali gibi sadece teslim olmuş müslimlerden miyiz, hakkıyla iman etmiş mü’minlerden miyiz? Bir tercihte bulunup öze dönüş serüvenimize geri dönmeliyiz.

Bu noktaya nasıl geldik, nereden geldik, ne zaman geldik; bunları irdelemek, gerçeklerle yüzleşip problemleri çözümlemek zorundayız. Acizane tespitim; zamanında duvar dibinde babasının kucağında gözlerimizin önünde kurşunlanan Muhammed’in ve daha nicelerinin hesabını zamanında göremediğimizden dolayı ümmet olarak şu an alışa alışa normalleştirdiğimiz bir zilleti yaşamaktayız. Düştüğümüz bu zilletin tek açıklaması da bütüncül bir dünyevileşmedir.

İzzet, Gazze’nin; zillet, bizimdir! Gazze işini yapıyor, İsrail de işini yapıyor. İşini yapmayan, zalimin karşısında mazlumun yanında olmayanlar olarak iki cihanda da zillet üzerimize çökmüş durumdadır. “Elimizden geleni yapıyoruz!” diye kendimizi kandırmanın âlemi yok! Elimizden gelen nedir? Yapmamız gerekenler nedir? İmkânlarımız nedir? Şahitliğimiz çerçevesinde sorumluluklarımız nedir? Kendimizi tekrar tekrar çek etmemiz elzem bir hâl almıştır.

Olağan durumlarda gösterilecek duruş ve tepkiler serdedip mutmain bir edayla hayatımızı sürdürmekteyiz. Oysaki Gazze’de olağanüstü bir süreç yaşanmaktadır. Standart süreçlerde işletilecek denklem ve dengeler düzleminde hareket edip normal bir çatışma ve savaş hakkında sarf edilen söylemler içindeyiz ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en ağır soykırımıyla karşı karşıyayız ve bu hâlihazırda artarak devam etmektedir. Türlü türlü savaşlar oldu/olmakta/olacak maalesef, belli bir hukuk ve oranda yaşanan benzer çatışmalar karşında uluslararası arena, devletler, halklar göstereceği tepkileri vermekteydi. Vurgulamak istediğimiz şu ki, bir yılı aşkındır yaşanan olağanüstü durum karşısında da benzer tepkiler verilmekte. Oysaki Gazze’de emperyalistler ve Siyonistlerce her manada farklı/ağır/vahşi bir soykırım yürütülmektedir. Hâlihazırda olduğu gibi, normal bir savaş karşısında yapmamız gereken basın açıklamaları, mitingler, sosyal medya çalışmaları yerine mukabiliyet esasına binaen olağanüstü tepkiler ve tavırlar verilmeliydi/verilmelidir.

Verilememesinin başat nedeni ise; Kur’an-ı Kerim’de sıkça ve şiddetle uyarıldığımız hastalık olan dünyevileşme illetine çok ağır dozda yakalanmış olmamızdır. Bu hastalık mefhumu aslında olağan bir vakıa ama geçmiş çağlardan farklı olarak derecesi arttıkça ona doğru orantılı olarak farkındalığı da azalmış vaziyettedir.

Müslümanların hatta toplumsal mücadele içinde olan mü’minlerin dahî algıları, olgulara ve kavramlara yüklediği anlamaları, zihinsel serüvenleri, metotları rasyonel ve seküler argümanlarla şekillenir oldu. İmanımız dahî dünyevileşti. Evet, imanımız dahi dünyevileşti; Kur’an ve nebevi metot referans kaynağımız olmaktan çıktı. Uluslararası dengeler ve denklemler, demokratik teamüller, rasyonel hukuk, seküler bir dil ve argümanlar imkânlarımızı, yolumuzu, yordamımızı şekillendirir oldu. Zihinsel ve fiili ahvalimiz de doğal olarak bütün bu unsurlar ışığında hayat bulabiliyor. Sonra “Gücümüz, imkânlarımız, yapabileceklerimiz ancak budur!” deyip kendimizi tatmin edebiliyoruz.

“Gazze’nin neden yanında olamadık?” sorusunun arka planındaki en güçlü nedenlerden biri de yeterli empatiyi yakalayamamamızdır. İnsan hissettiği, idrak edebildiği doğrultuda tepki verir/verebilir. Hissettiğimizi zannedip bu seviyede bir şeyler yapıyor ve bu yapılanların yeterli olduğu düşüncesine kapılıyoruz. Her ne kadar ateş düştüğü yeri yaksa da öz benliğimiz gibi olmasa da acıları yüzde yüz hissedemesek de yine de yeteri kadar olmalıydı; oradakiler bizim kardeşlerimizdir, onlarla yekvücut olabilmeliydik. Misal; öz kardeşiniz, evladınız, bacınız aynı durumda olsa sizi hangi güç durduğunuz yerde tutabilir veya hangi güç size sınırlar çizebilir, hangi denkleme göre hareket edersiniz, günlük hayatınıza nasıl devam edebilirsiniz? Demek ki, kardeşlik basit bir iddiadan ibaretmiş!

Ferdi olarak da, sivil toplum zemininde de, devlet yönetimlerinde de fiili ve zihni çok derin esaretler içinde debelenmekteyiz. Devletlerin küresel hegemonya altında ezilip kontrol edildiği, modern çağın bir gerçeği. Bu gerçek yanında, (Türkiye özelinde) küresel odaklara gebe olan iktidar/devlet, maalesef sivil toplumu da kendine gebe kılarak, onu bu sığ çarkın bir parçası kılmıştır. STK’ların hiçbir sivilliği kalmamıştır, hatta bu kurumlar bugün devlet organı gibi düşünüp hareket eder, söylem geliştirir durumdadırlar. Maalesef bu moda o kadar derin girmişler ki, yapılacak her hamle ve söz için iktidarın ağzına bakar hale gelinmiştir. Hatta onun adına düşünüp, atılacak bir adım iktidara zarar verir mi vermez mi denklemine mahkûm etmişlerdir kendilerini.

Genel sivil toplumdan ziyade İslami hareket dâhilindeki yapıların özeleştiri yapmasının gerekliliği daha da elzem hâle gelmiştir. Modern manada sivil toplum bir yana, İslami hareket dâhilindeki Müslüman bir yapı, kesinkes özgür ve özgün olmalıdır. Yerel veya küresel hiçbir beşerî odağın boyunduruğunda, dümeninde, su yolunda olmamalıdır. Özellikle son 15 yıllık tecrübeyle aşikâr oldu ki İslami toplumsal oluşumlar, neredeyse tamamen özgürlüğünü yitirmiş, İslamsı bir iktidarın peşinde sürüklenir hâle gelmiştir. Doğrudan ya da dolaylı olarak kendisini esir eden bu odaktan azade özgür iradeleriyle düşünerek söylem geliştirip hareket edemez olmuşlardır.

Gazze’de ödenen bedeller bizlerin özgürlüğüne hizmet etmeyecekse asıl o vakit kaybedenlerden, ziyan edenlerden olacağız. Gazze’deki kardeşlerimizin ödediği bedeller bizleri uyandırır, durduğumuz yerin yanlışlığını fark ettirir, dayandığımız sahte odaklardan sıyrılmamızı sağlar da özgürlüğümüzü kazanmamıza vesile olursa o vakit kazananlardan olacağız inşallah!

Devlet ve STK boyutundan ziyade ferdi olarak da iktisadi ve toplumsal baskı atmosferi yanında bilinç dönüşümü yaşayan bireylerden müteşekkil bir toplumla karşı karşıyayız. Sanal âleme hapsolmuş, gerçeklikten uzaklaşmış bir hâle gelindi. Haricen dünyevileşme hastalığına eskilerden çok daha derin boyutta kapılmış, kaybedecek çok şeyi olan mahlûklar haline gelinmiştir. Ezcümle; kaybedeceklerinin esiri olmuş, gerçekliklerden uzak, fiili ve psikolojik baskılar altında yaşayan köleler hâline gelmiş durumdayız. Bu noktaların çok daha derinlemesine irdelenip tespit edilmesi gerekmektedir ama burada zaman ve satırlar yetmeyeceği için herkesin kendi takdirine bırakıyoruz.

Gazze’ye faydamız olması için zengin olmamız, güçlü olmamız, yaşıyor olmamız değil, ölmemiz gerekmekteydi. Ölümü öldürmeden, zavallı hayatlarımızdan, konfor alanlarımızdan vazgeçmeden değil mazlumlara, kendimize dahî faydamız olmaz/olamaz! Özgürce ölemiyoruz bile, kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki, en ufak bir adım dahî atamıyoruz! Gazze’ye bir faydamız olabilmesi için, başta özgür bireyler olarak düşünüp kendi ayaklarımız üzerinde hareket ediyor olmamız gerekmektedir.

Sorun neyse tespit edelim: Yapılanlarda mı? Yapılamayanlarda mı? Hissiyatımızda mı? Düşüncemiz de mi? Metodumuzda mı? Yolumuzda mı?

Düşünme biçimlerimiz, önceliklerimiz, tanımlamalarımız öyle değişmiş durumda ki olgular yer değiştirmiş, kavramlar karmakarışık durumdadır. İçinde bulunduğumuz iletişim çağında “malumat” değersizleşmiş, anlamsızlaşmıştır. Her türlü malumatı kolaylıkla ediniyoruz ama hakkını veremiyoruz. Sanal âlem olguları o kadar çarptırdı ki, zihinsel boyutta gerçeklikten çok uzak farklı âlemlerde takılır olduk. Kardeşlerimizin ölü bedenleri sanki bir film sahnesindenmiş gibi algılanır oldu, şehitlerimiz adeta basit birer rakamdan ibaret hâle geldi, açlıktan ölümler gerçeklikten uzak birer hikâye gibi anlatılıyor. Layıkıyla gerçekliğin farkında olsak, hissetsek, idrak etsek her şey çok daha farklı olabilirdi!

En basitinden, bir yıldır yapılan sokak eylemlerine, basın açıklamalarına, mitinglere bile kayda değer ölçüde niye iştirak edilmiyor, etmiyoruz, edemiyoruz. Avrupa’daki mitingler devasa sayılara ulaşmakta, lokal eylemler daha özgür ve etkili sahnelenmekte, ferdi tepkiler daha samimi cereyan etmekte. Niye diye sorduğumuzda hep aynı cevap karşımıza çıkmakta: dünyevileşme! “Bizler mi Avrupa’daki seküler insanlardan daha dünyeviyiz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, daha dünyeviyiz! Belki de onlar aştı belli çıtaları, bilemiyoruz ama sonuç olarak öyle gözüküyor. Çünkü bizler zahmet edip konfor alanlarımızı terk edemiyoruz, onurlu insanlar gibi kötülüğü engellemek için bedel ödemeyi göze alamıyoruz, kazanımlarımızı muhafaza edeceğiz derken dilimiz lâl olup ayaklarımız kötürüm kalıyor.

Gazze halkını, stratejik hesaplara kurban eden anlayışlarla karşı karşıyayız. Evet, uzun vadeli stratejik kazanımlar mühim ama makul ölçüdeki getiri-götürü dâhilinde olsa gerek, yüzbinlerce canımız gitmişken, evlatlarımızı bacılarımızı sahipsiz bırakmışken, on binlerce esirimizin akıbetini dahî bilmezken, iki milyon kardeşimizi yalnızlığa terk etmişken bu bahsi geçen kazanımların anlamı nedir, ne değildir bakmak gerekmekte. Aşağıda sıraladığımız farklı kesimlerin, kendi denklemleri dâhilinde farklı anlayış ve vurguları ısrarla belirtmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Açık konuşmak gerekirse, içine düştüğümüz zilletin acziyet duygusuyla kendimizi tatmin edip durduğumuz yeri meşrulaştırma çabalarıdır bunlar. Genel olarak kastımız duygu kasıp farklı bir açıdan topu taca atmak değildir, gerçek bu, maalesef ağır bir zillet içine düştük.  Bu gerçeği hakkıyla kabullenip hızla düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız gerektiğini vurguluyoruz ana fikir olarak.

Gazze, uluslararası arenada mazlum-zalim ayrımını net bir biçimde ortaya çıkarttı ve İsrail’in varoluşsal zulmünü âyân etti. Bu tablo içinde gayrimüslimler, mazlum Gazze halkının sabrını ve sebatını görüp bu tablonun kaynağı olan Kur’an’a yönelerek İslam’a akın akın geçmekteler/miş. Geçiyorlarsa onlar kurtuluyor, size ne ayıptır sorması, sizler hâlihazırda Müslümansanız işinizi yapınız. Bunu sürekli dillendirip tekrarlamanın ne âlemi var, bir kazanım ve zafer varsa o, Gazze halkının ve mücadele edenlerindir, size ne! Ek olarak; “Zalim İsrail ve Amerika’nın kirli yüzü ortaya çıktı, artık halkları dahî (amiyane tabirle) ne mal olduklarını anladı, bu büyük bir zaferdir!” söylemi ortalıkta cirit atmakta. Yahu, insan utanır! Tamam, bu orta ve uzun vadede güzel bir gelişme de şu aşamada size ne be kardeşim!

Bir de “Hamas askeri olarak kazanmakta, İsrail kaybetmekte…” söylemi var. Onu askeri olarak mücadele edenler dillendirip belirtsin. Sen halk olarak Gazze halkının ahvaline yoğunlaş ve gereken sivil tepkileri meydanlarda ver ki askeri olarak cehdedenlerin eli kuvvetlensin! Ki, pek de öyle gözükmüyor, askeri olarak kazanmaktalar, adamlar yapacaklarını yaptı/yapıyor. Gazze ve Allah’ın aziz yolu elbet kazanacaktır, yalnız bu kazanç somut değil soyut boyuttadır. Zahiren somut olarak Gazze de kaybetti, çoluk çocuk yüzbinlerce can katledildi! Gazze Şeridi; tarlasıyla, binasıyla, koylarıyla, bahçeleriyle yerle bir oldu. İmamlarımızı şehid ettiler, on binlerce esirimizin akıbeti hakkında bilgimiz dahî yok, Gazze aslanı Yahya Sinvar’ın mübarek naaşını alıp götürdüler, geri almaktan aciziz, neyden bahsediyorsunuz!

Halisane düşüncelerle hüsn-ü zanda bulunup inanılarak sahiplenilen iktidarın, stratejik hesaplar yaptığını ve arka planda Filistin davasına fiilen destek verip yardım ettiği düşünesi hâlâ baskın anlaşılan! Bu ne tür ve hangi ölçülerde bir destektir, nasıl bir amaç güdülmekte, neler hedeflenmektedir, inanın bilmiyoruz! Kardeşiniz olarak addediyorsanız bizimle de paylaşırsanız bahtiyar oluruz, az biraz aydınlanıp gönlümüz ferah bulur. Çünkü olanlar karşısında cahillikten, acziyetten, mahcubiyetten ne yapacağımızı şaşırdık. Tamam, bir ilişki ağına girdiniz ama bunun ümmet adına dava adına bir kazanımı olup artı değere dönüşmesi icap etmez mi? Yoksa davanızı mı unuttunuz ya da T.C. devleti adına elde edilen kazanımlar, sizin kazanımlarınız oldu da bahsettiğiniz bunlar mı? Dava uğruna orta ve uzun vadeli stratejik hangi kazanım, bu katliamlar karşısındaki tavrımızı durduruyor ya da dozajını azaltıyor ya da öteliyor? Daha ne olması gerekiyor? Ne olunca, ne yapacaksınız Allah aşkına, söyleyin! Bir gizemdir gidiyor! Yirmi iki yıldır sonraki büyük emeller (neyse onlar artık) için koşulsuz ve adanmış bir destek söz konusu! Yanlış bir yolda yanılsamalar içinde olmayasınız ya da hayali bir yolda ya da risksiz alanlarda koşturarak tatmin olup sakin, huzurlu, güzel bir yaşam nefsinize hoş geliyor olmasın? Hep beraber kendimize gelelim, özgürleşelim. Zalimin karşısında müslümanca durup mazluma el uzatalım! Yarın çok geç olacak; mazlumlar için değil, sizin için! Bu, Allah’ın bir tehdididir, kardeşlerinizin de samimi bir uyarısıdır.

7 Ekim öncesinde olduğu gibi sonrasında da mezhebi taassupla yaklaşanlar var bir de ve bunlar kahir ekseriyeti oluşturuyor maalesef. İsrail’in karşısında dimdik duran ve “direniş ekseni” diye tanımlanan İran, Hizbullah, Yemen, Irak ve Suriye’deki ağırlıklı Caferi kardeşlerimizin gösterdiği fiili duruş, bazılarını çokça zor durumda bırakmıştır. Nasıl bir aşağılık duygusuna kapılmışlarsa, yürütülen mücadeleyi, Gazze’yi hatta Filistin’i dahî adam gibi sahiplenemez konuma düştüler. Yarım ağız mevzuu edilen söylemlerinde onları nasıl ayrı tutarız, diye yırtınmaktalar. Sahiplenseler, zavallı düşünceleri doğrultusunda direniş ekseninin yanında durmuş olacaklar. Bu nasıl bir aklın, anlayışın, taassubun ürünüdür, anlamakta zorlanıyoruz. Aksâ Tûfânı, vahdeti sağlamaya hizmet edecek diye umut ederken insanların nefislerindeki çok daha derinlerdeki pislikleri dahî ortaya çıkarttı. Gazze her manada turnusol kâğıdı işlevi gördü ama acı gerçekler can acıtıyor.

Ülkemiz özelinde basit manada da “işte Türkiye şöyle, Türkiye böyle” teraneleri var bir de! Yok, özel kuvvetler Gazze içinde operasyon yapmakta; yok, bir gece ansızın gelebilirizler; yok, ağacın, odunun, fidanın stratejik artistlikleri; yok, ‘one minute’vârî boş kükremeler… Kime, ne anlatıyorsunuz; İsrail’in göstermelik izin verdiği ikişer tırdan hariç kendi iradenizle içeriye bir iğne dahî sokamadınız, yola çıkan onca yardımı da heba edip çöp ettiniz. Daha ülkedeki Siyonist askerleri bile yargılayamıyorsunuz, elçilik düzeyinde gereğini yapamıyorsunuz, Siyonizm’i beslediği aşikâr olan sayısız iş adamına dokunamıyorsunuz. BOTAŞ’ın işlettiği ve sevk ettiği petrolün İsrail’e gitmesini engelleyemiyorsunuz, alınan komisyonun getirisi için değil belki ama tazminat ödememek, iktisadi tehditler veya bazılarını kızdırmamak için irade gösteremiyorsunuz. Açık konuşalım hepsinin temel nedeni, Recep Tayyip Erdoğan’ın gebe olmasıdır. İktidardan düşürülmemek için topa girememektedir, bütün mesele budur.

Buradan; Türkiye’deki bu sığ çarkın içinde debelenen Müslümanlara ve milli değerlerle hayatını şekillendiren vatandaşlara seslenmek istiyorum. İktidarınız, Amerika Birleşik Devletlerinin esiri haldedir, bu esaret AKP iktidarına has ve yeni bir şey değil ama bu denli mutlak evrelere büründüğü bir tarih yaşanmamıştır. Bunun bizim muhalifliğimizle alakası yok, artık o evreleri aşalı çok oldu; nasıllığını, nedenliğini bilemiyoruz ama maalesef gerçek budur. Art niyet mevzu bahis olmasa da gönülleri Filistin’le olsa da ortada bir şantaj mı var, inandığı başka ölçütler mi var, sonraki stratejik emellerine göre mi hareket ediyor, dengeler düzlemindeki zorunlulukları mı var, tam bilinmez. İyi niyeti veya kendi öncülleri bizi ilgilendirmez, vakıa şu ki başımızda özgür bir erk yoktur. Sonuç olarak iktidarın mahkûmiyeti doğrudan ve dolaylı olarak, zihinsel ve fiili düzlemde ülkenin de/derneklerin de/takipçilerinin de hatta bütün bir milletin mahkûmiyetini doğurmaktadır. Bu sadece Filistin konusuyla alakalı değil, ülke olarak varlık yokluk mesabesindeyiz. Arzu edenlerle bu acı gerçeği ayrıca konuşabiliriz, şu aşamada bilmemiz gereken, mahkûm olduğumuz ve tek zorunluluğumuzun özgürlüğümüzü elde etmek olduğudur. Daha sonra ülkece sorunlarımız hakkında ne yapabilir olduğumuzu konuşma aşamasına geçebiliriz, aksi takdirde zırvalıklar içinde kalan ömrünüzü tamamlayıp ahirette mazlumlarla yüzleşeceksiniz. Tercih ve takdir sizin!

Bu noktada ilgili herkes, bu acı gerçeklerle yüzleşerek kendilerini çek edip bu fani ve âdî dünyanın öncüllerine göre hareket etmekten vazgeçip özgürlük yolunda adım atmalıdır. Aksi takdirde kendilerine de ülkeye de halka da Gazze’ye de ümmete de daha derinleşmiş bir mahkûmiyet, mahcubiyet, mahrumiyetten başka hediyeleri olmayacaktır.

Yerel ve küresel enformasyon manipülasyonundan kurtulmamız en elzem noktadır. Geldiğimiz noktada en basitinden Bakü petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevkiyatı ve öyle böyle devam eden ticaretin kelime oyunlarıyla çarpıtılması komik bir hâl almıştır. Neye inanıp neye inanmayacağınız sizin tercihiniz ama bilinmelidir ki güneş, balçıkla sıvanmaz. Tarih boyunca iktidarlar, kendi inandıkları gerekçe ve öncüllere göre hareket edip kitleleri türlü yollarla arkalarından sürüklediler. Muaviye’nin dişi deve kıssasından herkes alacağı mesajı almalıdır. Ya iktidarı kızdırmamak/zedelememek/üzmemek adına erkek deveye dişi deme acziyetinde bulunacaksınız ya da kralın çıplak olduğunu belirtip öz benliklerinizi özgürleştirip onurlu bir hayat süreceksiniz. Ya fil metaforunda olduğu gibi salonun ortasındaki fili görmezden gelip başımıza yığılmasını bekleyeceğiz ya da gerçeklerle yüzleşip ona göre hareket edeceğiz.

Genel olarak ise bazı arkadaşlar “Yanı başımızda zulüm varken Filistin’le ne uğraşacağız!” diyor; belli bir kısım, “Hamas yaptığı çıkışla Gazze halkını ateşe attı.” Diyor; bazıları İran’ın vekalet savaşı yürüttüğünü söyleyip “Bu, bizim savaşımız değil!” havalarında; bazı arkadaşlar ise süreçteki stratejik kazanımlara odaklanmış! Hayatında belki üç eyleme katılmış bazı arkadaşlar ise “Biz çok yaptık, faydasını görmedik!” kolaylığına kaçıyor. Olayı aşmış bazı arkadaşlar “Eylem yapmak şahsi tatminden başka bir şey değil! deyip oturuyor. Bazıları “O sonuç vermez, şu attığın kurbağayı ürkütmez, yapsan ne olacak!” diyor. Yahu, ne yapılması gerekiyor? Bir de sen yap da meydan er görsün! Başkası, “O gelirse ben gitmem, bu gelirse şu gelmesin!” triplerinde! Zaten her yapı kendisini nimetten zannedip birbirini eleştiriyor. Bazısı sürecin edebiyatını yapıyor, bazısı sosyal faaliyet malzemesi yapmış takılıyor. Ulusalcı ve milliyetçi etnik zihinler gibi ulusal sınırlara göre düşünen tiplemeleri bırakın gitsin, kayda değer değil. Solcularımız ise maalesef bizlerden daha fena bir anlayış ve hiçlik içinde durmakta!

Neler yapılması gerekirdi, yapılabilirdi, imkânlarımız neydi? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yekvücut olamadığımız için, dünyalık hesaplardan sıyrılamadığımız için, Rabbimizin vaadine hakkıyla güvenmediğimiz için tahayyül dahî edemiyoruz! Kulaklarınıza afaki gelebilecek birkaçını ifadelendirelim:

Dünya çapından aktivist yüzbinler Mısır kapısını yıkıp Gazze’ye girse, Ürdün üzerinden Batı Şeria’ya akın edip canlı kalkan olsa İsrail ne yapabilecekti? Rachel’ın, Ayşenur’un, Aaron’un bizim kadar aklı yok muydu? Konforlu bir hayatları, sevdikleri, gelecekleri, dünya hayatına dair arzuları yok muydu? Hepimizi toplasanız o koca yürekli gençler kadar olamayız. Bu saatten sonra da onların ismini, onurlu duruşlarını ve mesajlarını ağzımıza alıp sakız etmeyelim, belki bu mesajı alıp yaşatacak güzel insanlar çıkar yarınlarda!

Bir diğer yandan herkes, ülkelerindeki elçilik yapılarını yerle yeksan edip topraklarını onlara dar etmeliydi. Yöneticilerine öyle baskılar yapmalıydı ki, (“Sahibim ne der?” diye içinden geçirmeye fırsat bile vermeden!) her türlü ambargoyu net uygulatmalıydı. Ülkelerindeki Siyonist (Yahudi değil) kişilerin her birini tecrit etmeliydi vb. İsteyip inandıktan sonra yapılacak çok şey vardı/var.

Başta bölge ülkelerinin halkları olmak üzere bütün dünyada ayaklanarak sivil olarak İsrail sınırlarına yürüyüp orada öylece durmamız bile kâfi gelebilirdi belki. Mısır, Ürdün, Suud, Irak, İran, Batı Şeria, Suriye, Lübnan, Türkiye halkları kitlesel olarak harekete kalktığı takdirde Amerika’nın kölesi olmuş yöneticileri, kitlelerin gücü karşısında tek bir laf bile edemezdi. Ki ayağa kalkmış bu halk hareketiyle Kudüs’ü Mekke’yi bile kurtarabilirdik, sonrasında bu kukla nizamları dahî yıkıp (değil Gazze’yi kurtarmak) kendilerini de özgürleştirme yoluna girebilirlerdi. Aksâ Tûfanı, özgürlük baharına dönüşebilirdi. Hamas bir yol açtı ama bizler o yoldan yürümeyi değil alıştırıldığımız fiili ve zihni prangalar altındaki zelil yaşamımızı tercih ettik.

Bu Dünya hayatında bizler ne için yaşarız? İnsani olarak düşünürsek onurumuz için, özelde Müslüman olarak da cenneti hak edebilmek için değil mi? Ne bu dünya hayatı için onurumuz kaldı, ne de ahir zaman için inşa etmeye gayret ettiğimiz cennetimiz!

Söylenmiş/söylenen/söylenecek her şey bir yana, Gazze’den sonra bu ağırlığı üzerimizde taşıyarak nasıl yaşayacağız onu düşünelim. Nasıl evlatlarımızı öpüp koklayacağız, nasıl rızkımızı kolayca yutkunacağız, nasıl onurlu bir yaşam süreceğiz. Bu yükün ağırlığını hissetmeyenler için dünyalıklar içinde bir âlem süregider ama onurlu her insan, şahitliğinin sorumluluğunu yerine getirene kadar yaşayan bir ölüdür artık!

Vesselam…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.

Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?

Kim sustu?

Kim ticaretine devam etti?

Kim silah verdi?

Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?

Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?

Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?

Ve daha da acısı:

Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?

Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.

Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!

Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.

Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.

Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:

Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?

Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?

Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.

Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.

Diplomatik ilişkiler devam edecek.

Ekonomik anlaşmalar devam edecek.

Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.

Ticaret devam edecek.

Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.

Bu nasıl bir hukuk düzenidir?

UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:

Adalet, nerede?

Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.

SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.

İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:

Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…

Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…

Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!

Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.

Bu, ahlâkî bir çöküştür!

Batı’nın çifte standardıdır!

Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.

Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.

Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!

Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!

İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.

Demokrasi savunuluyor.

İnsan hakları savunuluyor.

Kadın hakları savunuluyor.

Çocuk hakları savunuluyor.

Savaş suçları yargılanıyor.

Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.

Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.

Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız

Batı’yı eleştirmek kolay.

Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.

İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.

Zirveler düzenlendi.

Bildirgeler yayımlandı.

Kınamalar yapıldı.

“Derin endişeler” ifade edildi.

“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”

Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:

Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?

Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?

Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.

Para da bir sözdür.

Ticaret de bir sözdür.

Petrol de bir sözdür.

Çelik de bir sözdür.

Çimento da bir sözdür.

Liman da bir sözdür.

Diplomatik ilişki de bir sözdür.

Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.

Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.

Bunlar yalnızca rakam değildir.

Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!

Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!

Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?

İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.

Ekonomik güç vardır.

Enerji vardır.

Limanlar vardır.

Ulaşım koridorları vardır.

Ticaret vardır.

Diplomasi vardır.

Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.

Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.

Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.

Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.

Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.

İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…

Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…

Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…

İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…

UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…

Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…

İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!

Ve en önemlisi:

İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.

Bunlar yapılabilir.

Mesele imkân meselesi değildir.

Mesele siyasî irade meselesidir!

Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim

Belki de en acı meselelerden biri budur.

İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.

STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.

Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.

Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.

Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.

Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!

Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!

Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!

Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!

Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!

Tam tersine:

Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!

STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!

Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.

Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!

Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!

Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.

İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.

“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.

Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:

  1. Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.

Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.

  1. Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.

Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.

Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?

Hangi ürünler gidiyor?

Hangi şirketler taşıyor?

Hangi limanlar kullanılıyor?

Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?

İnsanlar bunları bilmelidir!

  1. Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.

Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!

  1. UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.

UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.

Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!

Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!

  1. Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.

Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!

  1. Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.

STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!

  1. Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!

Uluslararası hukuk araştırılmalı.

Ticaret zincirleri araştırılmalı.

Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.

Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.

Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.

Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!

  1. Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.

Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.

Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.

Gazze bize ne öğretti?

Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!

Ama bundan daha fazlasını gösterdi.

Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!

Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!

Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!

Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!

Daha da önemlisi;

Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!

Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!

Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!

Bayrak asmak kolaydır!

Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!

Bir bildiri yayımlamak kolaydır!

Zor olan şudur:

Kendi hükümetine soru sormak!

Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!

Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!

Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!

Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!

Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!

Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!

Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.

Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!

Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!

Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!

Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.

Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?

Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!

Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.

Hafıza istiyor.

Adalet istiyor.

Hesap sorulmasını istiyor.

Çifte standardın sona ermesini istiyor.

Siyasî irade istiyor.

En çok da şunu istiyor:

Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!

7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.

Devletlerin kararları da yazılacak.

Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!

Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!

İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!

Şirketlerin ticareti de yazılacak!

Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!

Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!

Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!

Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!

Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.

Seyredenleri de yazar!

Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:

Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?

Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.

İstanbul’da da verilecektir.

Kahire’de de,

Riyad’da da,

İslamabad’da da,

Doha’da da,

Kudüs’te de!

En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.

Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.

Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!

Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;

onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!

Bunun da ilk şartı şudur:

Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!

Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.

Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslam Düşüncesini Korkular Üzerinden Okumak

Yayınlanma:

-

Her Düşünce Sistemi, Bir Tehlikeye Karşı Kurulur

İslam düşünce tarihi çoğu zaman mezhepler, ekoller, şahıslar ve doktrinler üzerinden anlatılır. Mu’tezile akılcı, Eş’arîlik nakilci; Hanefîlik reyci, Şâfiîlik hadis merkezli; filozoflar akılcı, sûfîler sezgici; Selefîler lafızcı, makāsıdçılar amaç merkezli olarak sınıflandırılır. Bu tasniflerin belirli bir açıklayıcılığı vardır fakat düşünce tarihinin daha derin bir katmanını görünmez hâle getirebilir. Çünkü düşünürler sadece belirli fikirleri savunmamışlar, aynı zamanda belirli tehlikelere karşı düşünmüşlerdir. Her büyük düşünce sistemi, neyin doğru olduğunu söylediği kadar, “neyin olmasından korktuğunu” da ele verir.

Burada korkudan kasıt, psikolojik bir ürkme veya şahsî endişe değildir. Daha ziyade bir düşünce sisteminin arkasındaki kurucu kaygıdır. Bir düşünür veya mezhep, bazı ihtimalleri diğerlerinden daha tehlikeli görür. Kimi, insanın özgürlüğünü kaybetmesini büyük bir tehlike olarak algılar; kimi, insan özgürlüğünü fazla büyütmenin ilâhî kudreti sınırlayacağından korkar. Kimi, aklın devre dışı bırakılmasını dinin donması olarak görür; kimi aklın sınır tanımamasını vahyin insan tarafından yargılanması olarak değerlendirir. Kimi, metnin hayatı dondurmasından endişe ederken kimi de hayat adına metnin tasfiye edilmesinden kaygı duyar.

Bu açıdan bakıldığında İslam düşüncesinin büyük tartışmaları yalnızca “Hakikat nedir?” sorusu etrafında değil, aynı zamanda “Hakikati tehdit eden en büyük tehlike nedir?” sorusu etrafında şekillenmiştir. Mezhepler arasındaki farklılıkların önemli bir kısmı, hakikatin hangi tarafından korkulması gerektiği konusundaki farklılıktır.

Bir bakıma herkes aynı evi korumaya çalışıyordu fakat herkes yangının başka bir yerden çıkacağından korkuyordu.

  1. İnsan Özgürlüğünün Yok Olmasından Korkanlar

İslam düşüncesinin en erken ve en çetin tartışmalarından biri, insanın iradesi üzerinedir. İnsan kendi fiillerinin faili midir, yoksa her şey Tanrı tarafından mı belirlenmiştir? Bu tartışma teorik bir metafizik problem olarak başlamamıştır. Arkasında son derece ciddî ahlâkî ve siyasal sonuçlar bulunmaktadır.

Eğer insan yaptığı hiçbir şeyin gerçek anlamda faili değilse ahlâkî sorumluluk nasıl mümkün olacaktır? Bir insan kendi eylemini gerçekleştirmiyorsa neden sevap veya günah kazansın? Daha da önemlisi, yöneticilerin zulmü de Allah’ın takdiri olarak görülürse siyasî sorumluluk ne olacaktır?

Kader tartışmalarının erken dönem İslam toplumunda siyasal boyutlar kazanmasının sebeplerinden biri budur. Emevî iktidarının bazı kaderci söylemleri siyasal meşruiyet üretmek amacıyla kullandığı yönündeki tarihsel tartışmalar bir yana, kader fikrinin yanlış kullanımının zulmü meşrulaştırabileceği ihtimali Müslüman düşünürleri ciddi biçimde meşgul etmiştir.

Mu’tezile’nin insan özgürlüğü üzerindeki ısrarını bu korkudan bağımsız anlamak mümkün değildir. Onların gözünde insanın özgürlüğünün ortadan kaldırılması yalnızca antropolojik bir problem değildi; doğrudan Tanrı’nın adaletine ilişkin bir problemdi. Çünkü insan, kendi fiilini seçmiyorsa onu, seçmediği bir şeyden dolayı cezalandırmak Tanrı’ya zulüm isnat etmek anlamına gelebilirdi.

Bu nedenle Mu’tezile’nin “adalet” ilkesi ile insan özgürlüğü arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. İnsan gerçekten sorumlu olacaksa “gerçekten” seçebilmelidir. Tanrı’nın adil olması, insanın ahlâkî fail olmasını gerektirir.

Mu’tezile’nin temel korkusu burada ortaya çıkar: İlâhî kudreti korumak adına insanın özgürlüğünü yok etmek.

Onlara göre böyle bir anlayış dini güçlendirmez, aksine ahlâkın zeminini ortadan kaldırır. Çünkü seçme imkânının bulunmadığı yerde sorumluluk da anlamsızlaşır. Sorumluluğun olmadığı yerde ise emir, yasak, mükâfat ve ceza anlamını kaybeder.

Böylece Mu’tezile düşüncesi bir anlamda insanın ahlâkî faillik hakkını korumaya çalışan büyük bir düşünsel savunmaya dönüşür. Fakat bu çözüm, başka bir korkuyu harekete geçirecektir.

  1. İnsanın Aklının Tanrı’nın Üzerine Çıkmasından Korkanlar

Mu’tezile insan özgürlüğünü korurken Eş’arî gelenek, başka bir tehlike görmüştür: İnsanı ve insan aklını merkeze yerleştirerek Tanrı’nın mutlak kudretini sınırlamak!

İnsan özgürlüğünü sonuna kadar savunmak, Tanrı’nın yaratma kudretini nereye kadar sınırlandıracaktır? İnsan, kendi fiilinin gerçek anlamda yaratıcısı kabul edildiğinde Allah’ın “her şeyin yaratıcısı” oluşu nasıl anlaşılacaktır? Daha temel bir soru da şudur: İnsan aklı, Tanrı için neyin adil veya neyin zorunlu olduğunu belirleyebilir mi?

Eş’arî düşüncenin temel kaygılarından biri, insan aklının “farkında olmadan” Tanrı’nın üzerine bir hukuk koymasıdır.

“Tanrı adil olmak zorundadır!” dediğimizde “zorundadır” kelimesindeki zorunluluğu kim belirlemektedir?

Eğer insan aklı, Tanrı’ya ne yapması gerektiğini söylüyorsa bu durumda Tanrı mutlak varlık olmaktan çıkıp insan aklının belirlediği ahlâk yasasının uygulayıcısı hâline gelmez mi?

Eş’arîliğin güçlü ilâhî kudret vurgusunun arkasında bu tehlike bulunmaktadır. Onlara göre Tanrı’nın iradesinin üzerinde herhangi bir norm düşünülemez. Normun nihaî kaynağı zaten Tanrı’dır.

Burada düşüncenin ağırlık merkezi değişmiştir. Mu’tezile “İnsan özgürlüğünü yok etmeyelim!” derken Eş’arîlik, “Tanrı’nın özgürlüğünü yok etmeyelim!” demektedir.

İki taraf da adaleti ve sorumluluğu reddetmez. Fakat korumak istedikleri merkez farklıdır.

Mu’tezile, insanı mutlak kaderciliğe karşı korumaya çalışırken Eş’arîlik, Tanrı’yı insan aklının oluşturduğu zorunluluklardan korumaya çalışır.

Bu nedenle tarih boyunca birbirine zıt görünen birçok İslam düşünce ekolü aslında aynı hakikatin farklı taraflarını koruma gayretindedir. Problem, korunan değerin mutlaklaştırıldığı anda başlar. İnsan özgürlüğünün aşırı vurgulanması ilâhî kudret problemine, ilâhî kudretin aşırı vurgulanması ise insan sorumluluğu problemine dönüşebilir.

İslam düşünce tarihinin gerilimi tam da burada ortaya çıkar: İnsan özgür olmalı fakat Tanrı egemenliğini kaybetmemeli; Tanrı, mutlak kudret sahibi olmalı fakat insan, kuklaya dönüşmemelidir.

Mâturîdî geleneğin tarihsel önemlerinden biri, bu iki korku arasında daha dengeli bir alan açmaya çalışmasıdır. İnsan, fiilini gerçekten seçer ve dolayısıyla sorumludur fakat ontolojik varoluşun nihaî kaynağı yine Tanrı’dır. Böylece insan, ahlâkî fail olarak korunurken ilâhî yaratma fikri de muhafaza edilmeye çalışılır.

Düşünce tarihi çoğu zaman işte bu tür denge arayışlarının tarihidir.

  1. Metnin Yorumcu Tarafından Ele Geçirilmesinden Korkanlar

İslam düşüncesindeki ikinci büyük korku alanı metin ile yorumcu arasındaki ilişkidir. Vahiy, insanlara hitap eder fakat insanlar vahyi yorumlamak zorundadır. Problem tam burada başlar. Çünkü yorum zorunludur fakat yorum, aynı zamanda tehlikelidir.

Bir insan, metni açıklarken ne zaman metnin önüne geçmeye başlar? Bir yorumcu hangi noktada Allah’ın sözünü açıklamaktan çıkıp kendi düşüncesini Allah’a söyletmeye başlar?

Hadis ehlinin, erken Selefî eğilimlerin ve daha sonra İbn Teymiyye gibi düşünürlerde görülen güçlü metin vurgusunun arkasında önemli ölçüde bu kaygı bulunmaktadır. Onların korkusu aklın varlığı değildir, aklın hâkimiyet kurmasıdır.

Metin başlangıçta hakem iken zamanla yorumcunun hammaddesine dönüşebilir. Yorumcu kendi metafiziğini, siyasal kanaatini veya felsefî kabullerini metne taşıyabilir; ardından bunları metnin kendisiymiş gibi sunabilir.

Bu durumda, görünüşte vahiy konuşmaktadır fakat gerçekte yorumcu konuşmaktadır.

Metin merkezli geleneklerin asıl itirazı burada anlam kazanır. “Nas varsa akla gerek yoktur!” gibi kaba bir formülle açıklanamayacak kadar derin bir epistemolojik endişe söz konusudur. Temel soru şudur: İnsan, kendi düşüncesini vahyin üzerine çıkarmadan vahyi nasıl anlayacaktır?

Bu korku özellikle kelâm ve felsefe karşısındaki eleştirilerde görünür hâle gelmiştir. Önceden oluşturulmuş metafizik kavramların Kur’an’a taşınması, dinî terminolojinin yabancı felsefî kategorilerle yeniden kurulması ve nasların bu teorilere uydurulması ciddî bir tehdit olarak algılanmıştır.

Burada korunan şey, metnin bağımsızlığıdır. Metin, yorumcunun teorisine teslim edilmemelidir.

Bu kaygı haklıdır. Çünkü din tarihinde insanın kendi yorumunu Tanrı’nın iradesiyle özdeşleştirmesi kadar tehlikeli az şey vardır. Yorumcu ortadan kaybolup “Tanrı böyle diyor!” demeye başladığında beşerî yorum kutsallaşır.

Fakat bu korkunun da aşırıya götürüldüğünde ürettiği başka bir problem vardır: Yorumdan kaçarken yorum yaptığını fark etmemek!

Hiçbir metin yorum olmadan konuşmaz. Kelime seçimi, bağlam belirleme, ayetler arasında ilişki kurma, genel ile özeli ayırma, tarihsel ile evrensel arasındaki bağı belirleme başlı başına yorum faaliyetidir. “Ben yorum yapmıyorum, yalnızca metni aktarıyorum.” diyen kişi de aslında belirli bir yorum biçimini benimsemektedir.

Dolayısıyla yorumcudan korkmak anlaşılırdır fakat yorumun kendisini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Buradaki gerçek sorun yorum yapmak değil, yorumu vahiy ile özdeşleştirmektir.

  1. Hukukun Hayatın Gerisinde Kalmasından Korkanlar

Başka bir düşünce geleneği ise farklı bir tehlikeye odaklanmıştır: Hayat sürekli değişirken hukukun donması…

İslam coğrafyasının genişlemesi, Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu Hicaz toplumundan son derece farklı toplumsal gerçekliklerle karşı karşıya getirdi. Irak, İran, Suriye, Mısır ve daha sonra çok geniş coğrafyalar Müslüman toplumun parçası hâline geldi. Ticaret biçimleri değişti, şehirler büyüdü, mülkiyet ilişkileri karmaşıklaştı ve devlet mekanizmaları gelişti.

Bu değişim karşısında her yeni sorunun hazır bir metinsel cevabı bulunamazdı. Rey, kıyas, istihsan, örf ve maslahat gibi kavramların fıkıh düşüncesine girmesinin arkasında yalnızca metodolojik merak değil, çok somut bir korku bulunmaktadır: Hukukun hayat karşısında işlevsiz hâle gelmesi.

Ebû Hanîfe ve onun etrafında gelişen hukuk geleneğini bu bağlamda düşünmek mümkündür. Irak gibi hızlı değişen, ticaretin gelişmiş olduğu ve farklı kültürlerin karşılaştığı bir ortamda hukuk, yeni vakalar karşısında cevap üretmek zorundaydı.

Bu geleneğin korkusu şuydu: Eğer hukuk, yalnızca geçmişte karşılaşılmış olayların hükümlerini tekrarlarsa yeni hayatı yönetemez. Fıkıh burada bir hafıza olmaktan çıkarak problem çözme mekanizmasına dönüşür.

Bu yaklaşım vahyin hükümlerinden uzaklaşmak anlamına gelmez. Aksine vahyin insan hayatındaki rehberliğini sürdürebilmesi için yeni gerçekliklerin anlaşılması gerektiği düşüncesine dayanır.

Çünkü hayat değişmektedir. Yeni sözleşmeler ortaya çıkar. Yeni ekonomik ilişkiler oluşur. Yeni devlet biçimleri doğar. Yeni teknolojiler gelişir.

Eğer hukuk sadece geçmişte verilmiş cevapların deposu hâline gelirse yaşayan toplum ile normatif sistem arasındaki mesafe gittikçe büyür. Böylece bir noktadan sonra iki ayrı dünya ortaya çıkabilir: Kitaplardaki hukuk ve yaşanan hayat.

Rey ve içtihat geleneğinin büyük korkularından biri tam da budur fakat burada da karşıt bir korku ortaya çıkar.

  1. Hukukun Hayata Teslim Olmasından Korkanlar

Şâfiî’nin düşüncesi büyük ölçüde bu karşı korku üzerinden okunabilir. Eğer hukuk sürekli olarak değişen hayatın taleplerine göre yeniden üretilirse vahyin belirleyiciliği ne olacaktır?

Rey ne kadar genişleyebilir? Hukukçu kendi kanaatini hangi noktaya kadar din adına kullanabilir?

Yerel örfler, siyasî ihtiyaçlar veya toplumsal alışkanlıklar hukukun kaynağı hâline gelirse bir süre sonra hukuk, ilâhî referansını kaybetmez mi?

Şâfiî’nin usûl düşüncesi bu açıdan sadece teknik bir hukuk metodolojisi değildir. Aynı zamanda yorum yetkisini disipline etme girişimidir.

Onun korkusu hukukun hayatın gerisinde kalması kadar, hayat tarafından yutulmasıdır. Bu nedenle nas, sünnet, kıyas ve delil hiyerarşisi üzerinden hukuk üretimini sınırlayan bir yöntem geliştirilmiştir. Hukukçu düşünür fakat sınırsız düşünemez. İçtihat eder fakat içtihadın bir grameri vardır.

Burada yine iki farklı korku karşı karşıyadır. Bir taraf, “Hukuk donmasın!”; diğer taraf ise “Hukuk erimesin!” der.

Birincisi, hayat karşısında hukuku korumaya çalışırken ikincisi, hayatın baskısı karşısında vahyi korumaya çalışmaktadır.

Aslında sağlıklı bir hukuk düşüncesi, bu iki korkuyu birlikte taşımak zorundadır. Hukuk hayattan koparsa müzelik olur. Hayata teslim olursa kimliğini kaybeder. İçtihat tam da bu iki uç arasında hareket eden zihinsel faaliyettir.

  1. Lafzın Maksadı Öldürmesinden Korkanlar

İslam hukuk düşüncesinin ilerleyen dönemlerinde farklı bir problem giderek daha görünür hâle gelmiştir. Hükümler ayrıntılı biçimde geliştirildikçe hukuk son derece kapsamlı ve incelikli bir yapıya kavuşmuş fakat zaman zaman hükmün arkasındaki amaç görünmez hâle gelmiştir.

İnsanlar “Bu hükmün amacı nedir?” sorusu yerine yalnızca “Bu hükmün şekli nedir?” sorusunu sormaya başlayabilir. İşte makāsıd düşüncesinin yükselişini bu korkudan bağımsız okumamak gerekir.

Cüveynî, Gazzâlî, İzzeddin b. Abdüsselâm ve özellikle Şâtıbî çizgisinde giderek belirginleşen düşünce şudur: Şeriatın tek tek hükümlerinin arkasında daha genel gayeler vardır. Canın korunması, aklın korunması, dinin korunması, neslin korunması ve malın korunması şeklinde klasikleşen zaruriyyât tasnifi, hukukun yalnızca lafızlar toplamı olmadığını anlatmaya çalışır.

Buradaki temel korku şudur: Lafza sadık kalırken maksadı öldürmek! Bir hüküm tarihsel bağlamından, uygulama amacından ve toplumsal sonucundan koparıldığında biçimsel olarak doğru fakat işlevsel olarak yanlış sonuçlar üretilebilir.

Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmekken hukukun kendisi adaletsizlik üretebilir.

Dinin amacı insanı korumakken din adına yapılan uygulama insana zarar verebilir.

Bir yasağın amacı sömürüyü engellemekken yasağın biçimsel uygulaması yeni sömürü biçimlerini görünmez kılabilir.

Makāsıd düşüncesi tam burada devreye girer ve şu soruyu sorar: Allah bu hükümle neyi gerçekleştirmek istemektedir? Bu soru, İslam hukuk düşüncesinin en önemli hermenötik dönüşümlerinden biridir. Çünkü artık yalnızca “Metin ne diyor?” sorusu değil, “Metin ne yapmak istiyor?” sorusu da gündeme gelmiştir.

Bu, lafzın önemsizleştirilmesi anlamına gelmez. Aksine lafzın anlamını onun amacı içinde kavrama çabasıdır. Fakat her düşünce hareketinde olduğu gibi burada da karşı bir korku doğar.

  1. Maksadın, Lafzı Ortadan Kaldırmasından Korkanlar

Eğer hükümlerin arkasındaki maksadı esas alacaksak bu maksadı kim belirleyecektir?

Adalet, özgürlük, maslahat, insan onuru veya kamu yararı gibi kavramlara başvurduğumuzda bunların içeriğini kim tanımlayacaktır?

Bir yorumcu “Bu ayetin amacı budur!” dediğinde ayetin açık anlamını kendi belirlediği amaç adına geçersiz kılamaz mı?

Makāsıd düşüncesine yöneltilebilecek en ciddi eleştiri buradadır. Lafızcılığın tehlikesi, metni dondurmaksa sınırsız amaçsallığın tehlikesi metni eritmek olabilir. Metnin lafzını sürekli olarak arkasındaki amaç adına yeniden yorumladığımızda bir noktadan sonra lafzın bağlayıcı bir anlamı kalmayabilir. Metin artık yorumcuyu sınırlayan bir kaynak olmaktan çıkar, yorumcunun kendi ahlâk anlayışını meşrulaştırmak için kullandığı sembolik bir referansa dönüşebilir. Bu nedenle metin merkezli düşünce geleneklerinin kaygısı bütünüyle yersiz değildir.

Onların korkusu şudur: Maksat adına vahyin içeriğinin boşaltılması!

Bir yorumcu önce genel bir ilke belirler, ardından bütün ayetleri bu ilkeye göre yeniden yorumlarsa gerçekte metni mi okumaktadır, yoksa metne kendi düşüncesini mi okutmaktadır?

Bu soru, modern İslam düşüncesinin en önemli problemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla sorun “Lafız mı, maksat mı?” şeklinde çözülemez. Çünkü maksatsız lafız körleşebilir, lafızsız maksat keyfîleşebilir.

Metin, yorumcuyu sınırlandırmalı, maksat ise metnin neyi gerçekleştirmek istediğini göstermelidir.

  1. Aklın Susturulmasından Korkanlar

İslam filozofları ve bazı kelâmcılar açısından en büyük tehlikelerden biri, aklın din adına susturulmasıydı. Kur’an, insanı düşünmeye, akletmeye, gözlemlemeye ve varlık üzerinde tefekkür etmeye çağırıyorsa aklın kullanılması, dine karşı bir faaliyet olarak görülemezdi.

Kindî’den Farâbî’ye, İbn Sînâ’dan İbn Rüşd’e uzanan felsefe geleneğinin önemli iddialarından biri, hakikat ile hakikatin çelişmeyeceğidir. Akıl, doğru çalıştığında ve vahiy, doğru anlaşıldığında ikisi arasında gerçek bir çatışma bulunmamalıdır.

İbn Rüşd’ün düşüncesi özellikle bu korkunun açık bir örneğidir. Eğer din adına felsefe yasaklanırsa Müslüman toplum kendi entelektüel imkânlarını daraltacaktır.

Buradaki korku şudur: Vahyi korumak adına aklı felç etmek.

Çünkü aklın susturulduğu yerde vahyin anlaşılması da mümkün değildir.

Metni anlamak için dil gerekir.

Dil için muhakeme gerekir.

Deliller arasında ilişki kurmak için mantık gerekir.

Tabiatı anlamak için gözlem gerekir.

Toplumu anlamak için tecrübe gerekir.

Dolayısıyla akıl, dinden dışlanamaz çünkü dini anlamaya çalışan öznenin temel araçlarından biridir.

Fakat felsefenin yükselişi karşısında başka bir korku güçlenecektir.

  1. Aklın, Vahyi Yargılamasından Korkanlar

Gazzâlî’nin filozoflarla hesaplaşmasının arkasında bu karşı korku bulunmaktadır. Problem, aklın kullanılması değildir. Gazzâlî, bizzat son derece güçlü bir akıl yürütme geleneğinin temsilcisidir. “Mantık”ı İslam ilimlerine yerleştiren önemli isimlerden biridir.

Onun temel itirazı aklın sınırsızlaştırılmasıdır. Akıl, her alan hakkında aynı kesinlikle konuşabilir mi?

Fizik dünyasında çalışan nedensellik ilkeleri metafizik hakkında da aynı kesinliği sağlayabilir mi?

İnsan düşüncesi; Tanrı’nın mahiyeti, âlemin başlangıcı veya ölüm sonrası hayat gibi alanlarda bağımsız biçimde kesin bilgi üretebilir mi?

Gazzâlî’nin korkusu şudur: Akıl, araç olmaktan çıkıp hakikatin tek mahkemesi hâline gelebilir.

Böyle olduğunda vahiy, artık bilgi kaynağı değildir. Akıl tarafından onaylanırsa kabul edilen, onaylanmazsa yorumlanan veya reddedilen bir metne dönüşür.

Burada yine eski gerilim karşımıza çıkar: Bir taraf aklın susturulmasından korkar. Diğer taraf aklın mutlaklaştırılmasından.

Bir taraf “Akıl olmadan din körleşir!” derken diğer taraf bu iddiaya “Vahiy olmadan akıl sınırını kaybeder!” diye cevap verir.

İslam düşüncesinin en verimli dönemleri muhtemelen bu iki korkunun birbirini denetlediği zamanlardır.

  1. Tasavvufun Korkusu: Dinin, Ruhunu Kaybetmesi

Fıkıh genişledikçe hukuk gelişmiş, kelâm geliştikçe inanç sistemleşmiş, hadis ilimleri geliştikçe rivayetler tasnif edilmişti. Fakat bütün bu gelişmeler başka bir soruyu gündeme getirdi: Din kurumsallaşırken insanın iç dünyası ne olacaktır?

Erken zühd hareketlerinin ve daha sonra tasavvufun ortaya çıkışında güçlü bir kurucu kaygı görmek mümkündür: Dinin “biçim”e dönüşerek ruhunu kaybetmesi!

İnsan namaz kılabilir ama kibirli olabilir.

Oruç tutabilir ama zalim olabilir.

Helâl-haram konusunda son derece titiz olabilir ama merhametsiz yaşayabilir.

Dinî bilgiye sahip olabilir fakat o bilgiyi güç ve itibar aracı hâline getirebilir.

Tasavvufun önemli bir bölümü işte bu ihtimale karşı gelişmiştir.

Onun korkusu dinsizlik değildir; ruhsuz dindarlıktır.

Bu nedenle niyet, ihlâs, riya, kibir, haset, hubb-i câh, dünya sevgisi ve nefs gibi kavramlar tasavvuf literatüründe merkezî hâle gelmiştir.

Fakih “Ne yaptın?” diye sorarken sûfî buna ikinci bir soru ekler: “Niçin yaptın?”

Bir eylemin hukukî olarak doğru olması, onun ahlâkî olarak da doğru olduğunu garanti etmez.

Fakat tasavvufun kurumsallaşması başka bir korkuyu doğurmuştur: İç tecrübenin ölçüsüzleşmesi.

Eğer kişinin keşfi, ilhamı veya manevî tecrübesi belirleyici hâle gelirse vahyin kamusal ölçütü ne olacaktır?

Böylece tasavvuf ile fıkıh ve kelâm arasındaki tartışmalar da iki farklı korkunun çatışması olarak okunabilir. Bir taraf dinin ruhsuzlaşmasından, diğer taraf dinin öznel deneyime teslim olmasından korkmaktadır.

İslam Düşüncesinin Gizli Haritası: Korkular Dengesi

Bütün bu tartışmalara birlikte baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkar.

Mu’tezile, insan özgürlüğünün yok edilmesinden korkar.

Eş’arîlik, insan özgürlüğü adına ilâhî kudretin sınırlandırılmasından korkar.

Hadis ve Selef geleneği, metnin yorumcu tarafından ele geçirilmesinden korkar.

Kelâmcı ve filozoflar, metnin düşünceyi susturan kapalı bir otoriteye dönüşmesinden korkar.

Rey ve içtihat geleneği, hukukun hayatın gerisinde kalmasından korkar.

Metin merkezli usûl geleneği, hukukun hayat karşısında erimesinden korkar.

Makāsıd düşüncesi, lafzın amacı öldürmesinden korkar.

Lafız merkezli yaklaşım, maksadın lafzı ortadan kaldırmasından korkar.

Sûfîler, şeklin ruhu öldürmesinden korkar.

Fakihler ve kelâmcılar, öznel tecrübenin ortak ölçüyü ortadan kaldırmasından korkar.

Bu tablo bize önemli bir şey öğretmektedir: İslam düşüncesindeki mezhepler sadece birbirlerinin yanlışlarını üretmemişlerdir, çoğu zaman birbirlerinin aşırılıklarını dengelemişlerdir.

Bir düşünce diğerinin görmediği tehlikeyi görmüştür. Bu nedenle düşünce tarihini kazananlar ve kaybedenler tarihi olarak okumak yerine birbirini denetleyen kaygılar tarihi olarak okumak daha verimli olabilir. Çünkü bir düşüncenin gücü çoğu zaman gördüğü tehlikede, zaafı ise göremediği tehlikededir.

Mu’tezile, insan özgürlüğünün ortadan kalkması tehlikesini çok iyi görmüştür fakat onların insan aklının kendi normlarını mutlaklaştırması ihtimalini yeterince hesaba katmadığı düşünülebilir.

Eş’arîlik, ilâhî egemenliği güçlü biçimde korumuştur fakat bu koruma, zaman zaman insan failinin alanını daraltma tehlikesi üretmiştir.

Selefî metin hassasiyeti, yorumcunun keyfîliğine karşı önemli bir uyarıdır fakat yorumun kaçınılmazlığını göz ardı ettiğinde kendi yorumunu yorum değil, metnin kendisi sanma tehlikesi ortaya çıkar.

Makāsıd yaklaşımı, hukukun ahlâkî amaçlarını görünür kılar fakat maksat, yorumcunun elinde sınırsız bir anahtara dönüşürse metnin bağlayıcılığı ortadan kalkabilir.

Tasavvuf, dinin iç dünyasını korur fakat manevî tecrübe ortak ölçünün üzerine çıkarılırsa din, öznel deneyimlere bölünebilir.

Her düşüncenin hakikati, korktuğu şeyde gizlidir. Her düşüncenin aşırılığı da yalnızca kendi korkusunu gerçek kabul edip karşı tarafın korkusunu küçümsemesinde başlar.

Korkular Arasında Bir Denge Felsefesi

Bugün İslam düşüncesinin ihtiyacı yeni bir mezhep üretmek olmayabilir. Daha çok geçmiş mezheplerin taşıdığı haklı korkuları birlikte görebilen bir düşünme biçimine ihtiyaç vardır.

İnsan özgürlüğünü korumalıyız fakat Tanrı’yı insanın ölçülerine hapsetmemeliyiz.

Aklı kullanmalıyız fakat aklı, kendi sınırlarından habersiz mutlak bir otoriteye dönüştürmemeliyiz.

Metne bağlı kalmalıyız fakat metnin yorum olmaksızın konuştuğu yanılsamasına düşmemeliyiz.

Hayatın değiştiğini görmeliyiz fakat değişimi tek başına norm hâline getirmemeliyiz.

Lafzı korumalıyız fakat lafız uğruna maksadı öldürmemeliyiz.

Maksadı anlamalıyız fakat maksat adına lafzı ortadan kaldırmamalıyız.

Hukuku korumalıyız fakat adaleti hukuka kurban etmemeliyiz.

Maneviyatı önemsemeliyiz fakat öznel tecrübeyi kamusal hakikatin yerine koymamalıyız.

Belki İslam düşünce tarihinin bize bıraktığı en önemli miras, tek bir ekolün bütün cevapları vermiş olması değildir. Tam tersine farklı ekollerin farklı tehlikeleri görmüş olmasıdır. Bu durumda olgun düşünce, tek bir korkuya teslim olmayan düşüncedir. Çünkü hakikat, çoğu zaman iki uç arasındadır:

Özgürlük ile kader arasında,

Akıl ile vahiy arasında,

Metin ile yorum arasında,

Lafız ile maksat arasında,

Hukuk ile hayat arasında,

Şekil ile ruh arasında,

Süreklilik ile değişim arasında.

İslam düşüncesinin büyük isimleri, bu gerilimlerin bir tarafını daha güçlü biçimde savunmuşlardır. Bu yüzden onları yalnızca cevapları üzerinden değil, korkuları üzerinden de okumak gerekir.

Belki Ebû Hanîfe’yi anlamanın yolu sadece hangi hükümleri verdiğini değil, hukukun hayatın gerisinde kalmasından niçin endişe ettiğini anlamaktır.

Şâfiî’yi anlamanın yolu sadece sünnet teorisini değil, din adına sınırsız yorum yapılmasından duyduğu kaygıyı anlamaktır.

Mu’tezile’yi anlamanın yolu sadece “İnsan, fiillerinin yaratıcısıdır!” tartışmasını değil, sorumluluğu olmayan bir insan tasavvurundan niçin korktuğunu görmekten geçer.

Eş’arî’yi anlamak için yalnızca kesb teorisini değil, insan düşüncesinin Tanrı’nın üzerinde bir mahkeme kurması ihtimaline karşı taşıdığı hassasiyeti görmek gerekir.

Gazzâlî’yi anlamak için yalnızca filozoflara yönelttiği eleştirileri değil, insan aklının kendi sınırlarını unutmasından duyduğu kaygıyı anlamak gerekir.

İbn Rüşd’ü anlamak için ise yalnızca felsefeyi savunduğunu söylemek yetmez, din adına aklın susturulduğu bir dünyanın Müslümanları entelektüel bakımdan yoksullaştıracağından neden korktuğunu kavramak gerekir.

Şâtıbî’yi anlamak için makāsıd listesini ezberlemek değil, hukukun kendi araçlarını amaç hâline getirmesinden duyduğu endişeyi görmek gerekir.

Böyle okunduğunda İslam düşünce tarihi bir “fikirler mezarlığı” olmaktan çıkar. Yaşayan soruların tarihine dönüşür. Çünkü onların korktuğu şeylerin çoğu, bugün de bizim problemlerimizdir.

Bugün de özgürlük adına hakikatin ortadan kaldırılmasından korkuyoruz.

Hakikat adına özgürlüğün yok edilmesinden de!

Akıl adına vahyin anlamsızlaştırılmasından korkuyoruz.

Vahiy adına aklın susturulmasından da!

Çağdaşlaşma adına geleneğin silinmesinden korkuyoruz.

Gelenek adına hayatın dondurulmasından da!

Metnin keyfî yorumlara kurban edilmesinden korkuyoruz.

Fakat metnin tarih ve bağlamdan koparılarak insanlara karşı kullanılmasından da!

Kim bilir; düşünsel olgunluk, bu korkulardan birini seçmek değil, hepsini aynı anda görebilmektir.

Çünkü bir medeniyet, sadece neyi sevdiğiyle değil, neden korktuğuyla da şekillenir.

İslam düşünce tarihine bu açıdan baktığımızda mezheplerin, ekollerin ve düşünürlerin arkasında farklı korkuların dolaştığını görürüz. Fakat bütün bu korkuların daha derininde ortak bir kaygı vardır: İlâhî hakikat ile insan dünyası arasındaki ilişkinin bozulması.

Biri, Tanrı adına insanın silinmesinden korkmuştur; diğeri, insan adına Tanrı’nın sınırlandırılmasından!

Biri, yorum adına metnin kaybolmasından korkmuştur; diğeri, metin adına düşüncenin durmasından!

Biri, hayat adına hukukun çözülmesinden korkmuştur; diğeri, hukuk adına hayatın donmasından!

Biri, lafzın maksadı öldürmesinden korkmuştur; diğeri, maksadın lafzı yok etmesinden!

Asıl hikâye, belki de budur.

İslam düşüncesi, sadece hakikati bulmaya çalışan insanların tarihi değildir.

Aynı zamanda hakikatin bir tarafını korurken, başka bir tarafını kaybetmekten korkan insanların tarihidir.

 

Devamını Okuyun

Yazılar

Direniş Ekseni: Siyonizme ve Emperyalizme Karşı Birleşen Yerel Hareketler – Robert Inlakesh

Yayınlanma:

-

Robert Inlakesh, “Direniş Ekseni”nin yerel köklerinin izini sürerek Siyonizme ve emperyalist tahakküme karşı duyulan ortak karşıtlığın ulusal ve mezhebî sınırları aşan bir ittifakı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Bölgeyi parçalara ayırmak, Batı Asya’yı tarihsel Küresel Güney bloğundan ayırmak ve soldaki doğal müttefiklerin desteğini kesmek amacıyla emperyalizme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı mücadelenin temel sorumlusu olan İslamî direniş grupları kasten yanlış tanıtılmış hatta dışarıdan dayatılmış bir gerçeklik gibi gösterilmiştir.

Bugünün bölgesel direnişi, “Direniş Ekseni” olarak bilinmektedir. Washington merkezli İsrail yanlısı düşünce kuruluşları; Filistin Direnişi, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Irak direniş grupları, Hizbullah ve son dönemde Yemenli Ensarullah’tan oluşan bu ittifakı on yıllardır İran ve onun “vekilleri” olarak çerçevelemektedir.

İlk olarak 2004 yılında Ürdün’ün Haşimî Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan “Şii Hilali” ifadesi de bölgesel direniş bloğunu mezhepsel bir ittifak olarak tanımlamanın bir aracı olarak benimsenen başka bir kavramdır. Ürdün hükümdarı daha sonra bunu gelişen mezhepsel bir tehdit uyarısı olarak kastetmediğini açıklasa da sözleri, Batılı emperyalistler ve İsrail tarafından tam olarak bu şekilde kullanılmıştır.

Bu söylem; bölgesel direnişi itibarsızlaştırmak, onu yabancı ve özünde mezhepçilikle motive olmuş gibi göstermek ya da HAMAS veya İslamî Cihad gibi hareketlerin yeni bir Pers imparatorluğu kurmayı amaçlayan ve İran İslam Cumhuriyeti tarafından yönetilen daha geniş bir satranç oyununda otonomluktan yoksun olduğunu ileri sürmek için son derece bilinçli bir şekilde tasarlanmıştır.

Bu nedenle “Direniş Ekseni”ni itibarsızlaştırmayı amaçlayan onlarca yıllık kampanyanın iki temel ayağı olmuştur:

  1. Pan-Arap/Pan-İslam birliği kavramlarını engelleyici yerel bir kampanya,
  2. İttifakı, solun ve aydınlanma değerlerinin bir düşmanı olarak resmetmeye çalışan küresel bir kampanya.

Her ikisi de büyük ölçüde “eksen”i izole etmeyi başarmıştır. İsrail ve ABD liderliğindeki bu tür propaganda kampanyalarının başarısına açıkça birden fazla faktör katkıda bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Direniş Ekseni”nin hedef kitlelerin zihninde doğru bir algı oluşturma konusundaki yetersizliğidir.

Çok sayıda faktör arasında en önemlilerinden biri de ABD müttefiki Körfez Arap Krallıklarının, medya kanallarını kendi devlet ideolojilerini (dinî yorum olanlar dahil dâhil) örtük olarak teşvik eden propagandalarla doldurmak ve İran hakkında her türlü bilgi kirliliğini yaymak için muazzam servetlerini harcama yönündeki kararlı çabalarıdır. Hem Irak hem de Suriye’deki savaşlar –ki her iki savaşta da ciddi mezhepsel şiddet olayları patlak vermiştir–, bu propagandaya büyük ölçüde zemin hazırlamıştır.

Arap Milliyetçiliğinden İslamî Direnişe

İşgal altındaki Filistin sınırları içinde ve ötesinde, dış tahakküme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı 100 yılı aşkın süredir devam eden mücadelede büyük ideolojik dönüşümler yaşandı.

Filistin’de ulusal direniş hareketi; yerel yarı feodal liderlerden komünistlere, sosyalistlere, Arap milliyetçilerine, “Büyük Suriye” savunucularına ve elbette İslamî hareketlere kadar uzanan geniş bir yelpazeden beslendi. 1920’lerdeki bir dizi isyana katılan köylü işçilerin ötesinde, İngiliz mandası altındaki işgal altındaki Filistin’de kurulan ilk gerçek direniş kadroları, Şeyh İzzeddin el-Kassam yönetimi altında çalışan silahlı direniş hücreleriydi. Suriyeli âlim, el-Kaff el-Esed (Siyah El) olarak bilinen yapıyı kurmaktan sorumluydu ve İslamî bir söylemi savundu. Ayrıca 1931 Kudüs Kongresini toplayan ve Mescid-i Aksa meselesi etrafında İslam Birliği sağlamaya çalışan Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî gibi liderler de vardı.

Bununla birlikte aynı dönemde işgal altındaki Filistin içinde Müslüman-Hıristiyan birlikleri, kentli Filistinli elitlerin önemli entelektüel katkıları ve bölge genelindeki Arap milliyetçisi komutanlar ile hareketlerin büyük etkileri de mevcuttu. Bunların tamamı ulusal direniş hikâyesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Nakba’dan (Büyük Felaket) sonra Arap dünyasının büyük bir kısmı dikkatini Mısır lideri Cemal Abdünnasır’a ve onun Arap milliyetçiliği anlayışına çevirdi. Cumhurbaşkanı Nasır, 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından Mısır’a karşı başlatılan Üçlü Müdahaleyi atlatmayı başardı; bu çatışma, tüm işgalci güçlerin ülke topraklarından çekilmesiyle sonuçlandı. Kahire’nin medya makinesi aracılığıyla kurduğu etkili kültürel nüfûzla birleştiğinde 1956 zaferi, Mısırlı lidere ve daha sonra “Nasırclık” olarak bilinecek akıma muazzam bir siyasi sermaye sağladı.

1951 yılında Filistin davası için savaşan ve kendisini Nasır ile hizalayan öncü kuruluşlardan biri hâline gelen “Arap Milliyetçi Hareketi” ortaya çıktı. 1957’de, kendisi de milliyetçi bir örgüt olan Fetih hareketi doğdu. Farklı biçimleriyle Arap milliyetçiliğinin, 1967 savaşının tarihî yenilgisine kadar dönemin rakipsiz popüler ideolojisi olduğunu söylemek mümkündür.

Haziran 1967 savaşı, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imajını yerle bir etti. İsrail; Sina yarımadasının, Golan tepelerinin, Doğu Kudüs’ün, Batı Şeria’nın ve Gazze’nin işgaliyle sonuçlanan sürpriz bir saldırı başlattı. Yaklaşık 350.000 kişi evlerinden sürüldü. Sonraki yıllarda ise özellikle işgal altındaki Batı Şeria’dan Ürdün’e doğru on binlerce kişi daha etnik temizliğe maruz kalmaya devam etti.

Arap Milliyetçi Hareketinin üst yönetimi başka bir yol izlemeye karar vererek Filistin Halk Kurtuluş Cephesi‘ni (FHKC) kurdu ve Marksist-Leninist bir doktrini benimsedi. Nasırclığın çöküşü ve Mısırlı liderin sadece birkaç yıl sonraki ölümünün ardından başlayan bir özeleştiri döneminde, Arap dünyası genelinde direniş grupları ve partileri ortaya çıktı. Filistin kurtuluş mücadelesinde Arap milliyetçiliğini kurtaran unsurlardan biri de Mart 1968’de, Fetih savaşçılarının İsrail ordusuyla Karameh savaşı olarak bilinen silahlı çatışmaya girmesiyle yaşandı.

İsrail, yaklaşık 15.000 asker kullanarak Fetih’e ait üsleri yok etmek amacıyla Ürdün’deki bir kasabaya saldırmıştı. Ürdün Silahlı Kuvvetleri ile birlikte savaşan Filistinli Fedayiler, İsrail ordusuna ağır kayıplar verdiren 15 saatlik bir çatışmaya girmeyi başardı. Ürdünlüler ve Filistinliler daha fazla kayıp vermiş olsa da bu savaş, Arap Dünyasına İsrail’in yenilmez olmadığını gösterdi ve kitlelerin zihninde askerî seçeneğin hâlâ geçerli olduğunu doğruladı.

Çeşitli direniş hareketlerinin çatısı altında faaliyet gösterdiği Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), merkezini Ürdün’e kurdu ve güçlenmeye başladı. Onların varlıkları, Kral Hüseyin ve İsrail için büyük bir tehdit olarak yorumlandı. Bu korkular, nihayetinde Eylül 1970’te Filistin direnişine yönelik bir baskıyla sonuçlandı. Aynı yılın Ekim ayında Ürdün kralı ile FKÖ lideri Yasir Arafat, direniş savaşçılarının ülkeden çekilmesini öngören bir anlaşma imzaladı.

Sonuç olarak FKÖ, Lübnan’a taşındı ve buradan İsrail ordusuyla çatışmalara girdi. Bu da İsrail’in Güney Lübnan köy ve şehirlerini defalarca işgal etmesine yol açtı. 1970’ler boyunca siyasî yelpazenin farklı kesimlerinden İranlı devrimciler –Marksistler, İslamî sosyalistler ve İmam Humeynî’nin takipçileri– FKÖ kamplarında eğitim almak üzere Lübnan ve Güney Yemen’e seyahat etti. Bu askerî deneyim, sadece 1979 devriminin ABD destekli İran Şahı’nı devirmesine yardımcı olmakla kalmadı, aynı zamanda İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) kuracak kilit liderlere FKÖ aracılığıyla askerî bilgi birikimi sağladı.

1979 sonrasında bile FKÖ mensupları, DMO’nun eğitilmesine yardımcı olmak için İran’a seyahat etti. Nitekim Yasir Arafat, İslam Cumhuriyeti’ni sadece desteklemekle kalmayıp iki taraf arasındaki ittifakın boyutunu göstermek için bizzat Tahran’a seyahat eden ilk yabancı lider oldu. Bu ilişkiler daha sonra İran-Irak Savaşı sırasında, FKÖ ile Irak lideri Saddam Hüseyin arasındaki yakın ilişki nedeniyle bozulacaktır.

1982’ye gelindiğinde İsrail, Lübnan’ı bir kez daha işgal etmek için FKÖ ile ilgisi olmayan bir olayı bahane etti. Güney Lübnan’ı yeniden işgal ettiler ancak bu kez Beyrut’a kadar ilerleyerek Filistin direnişi ve onun müttefikleriyle bir çıkmaza girene kadar savaştılar.

Bunun sonucunda 20.000’e yakın Filistinli ve Lübnanlı öldürüldü ve nihayetinde FKÖ’nün liderliğini ve 14.000 savaşçısını Tunus’a çekmeyi kabul ettiği bir teslim olma anlaşmasına varıldı.

Bunun ardından ve direniş savaşçılarının yokluğunda İsrail ordusu, faşist müttefiki Lübnanlı milislere göz yumarak çaresiz Filistinli mültecilere yönelik birden fazla katliama öncülük etti. Bunların en kötüsü, Sabra mahallesi ve Şatila mülteci kampında çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 3.500 sivilin topluca katledilmesiydi. Hem Şii Lübnanlılar hem de Filistinliler bu katliam kampanyalarının kurbanı oldular.

Hizbullah, Hamas ve İslamî Cihad’ın Yükselişi

İsrail daha sonra Güney Lübnan’da bir işgalci güç olarak kalmaya karar verdi ve 1985 yılında vekili olan Güney Lübnan Ordusu’nun (SLA) yardımıyla güneydeki yasa dışı işgalini resmen başlattı. Çoğunluğu şii müslüman olan güneyin işgal edilmesine bir tepki olarak Emel adlı şii siyasî partisinin birçok üyesi, hareketin sınırları dışında faaliyet gösteren bir İslamî direniş cephesi oluşturmaya yöneldi.

1985 yılında ve İran Devrim Muhafızları’nın desteğiyle bu ayrılıkçı grup, Hizbullah‘ın doğuşunu ilan etti. İsrail’e direnmek amacıyla kurulan ve işgal güçlerine karşı ağır kayıplar verdiren operasyonlar düzenlemeye başlayacak olan bu yeni parti, yerli bir Lübnan hareketiydi.

Bu dönemde yaşanan bir diğer gelişme ise Filistinlilerin kendilerinin bir özeleştiri sürecine girmeleriydi. Moral açısından ağır bir darbe daha almışlar ve ilerlemek için yeni bir yol arayışına girmişlerdi. Gazze Şeridinde FHKC, en sert direniş örgütüydü ancak sürgündeki Fetih, FKÖ içindeki lider hareket konumundaydı.

Zaten 1970’lerde, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in Filistin kanadı olan el-Mücemma’ el-İslamî, sosyal alanla sınırlıydı ve şiddete karşıydı ancak bu hareket, sonradan İslamî sivil toplum sektörü olarak bilinecek yapıyı inşa etmeye başladı ve hayır işleri, sağlık klinikleri ile Gazze’deki İslam Üniversitesinin kurulması sayesinde çok sayıda takipçi çekmeye başladı.

Bu sırada, 1970’lerin sonlarında bir diğer örgüt olan Filistin İslamî Cihad’ı da kurulma aşamasındaydı. el-Mücemma’ hareketinin aksine İC, silahlı mücadeleyi bireysel bir yükümlülük olarak açıkça savundu. 1980’lerin başında el bombaları ve tüfekler kullanarak silahlı eylemler başlatmakta gecikmedi. FKÖ’nün 1982’deki yenilgisinin ardından İC, işgalle mücadelede yeni bir yol arayan eski Fetih üyelerini hızla bünyesine katmaya başladı. 1948’den bu yana kurulan diğer Filistinli hareketlerden farklı olarak bu İslamî gruplar, doğrudan işgal altındaki Filistin sınırları içinden, özellikle de Gazze Şeridi’nden doğmuştu.

1987 yılına gelindiğinde “birinci İntifada”, Gazze şeridindeki Cibaliye mülteci kampından patlak verdi. Çabalarını silahlı direnişe yoğunlaştıran ve liderleri aslen İran’daki İslam devriminden ilham alan İC, Gazze’deki işçi sınıfı arasında belirli bir taban edinmişti ancak ölçeği sınırlıydı. Buna karşılık HAMAS, İntifada’nın ilk aşamasında kuruluşunu duyurduğunda sivil toplum sektörü aracılığıyla zaten geniş bir destek tabanı oluşturmuş durumdaydı.

İntifada’yı yönetmek için büyük çaba harcayan Kuzey Afrika merkezli FKÖ liderliğine bir darbe de 1990 yılında Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etme kararıyla geldi. Fetih, tarafsız bir tutum takınmadan daha önce Irak cumhurbaşkanını destekleyen açıklamalar yapmayı tercih etmişti. Bu hata, Körfez Arap krallıklarından gelen finansal destekte muazzam bir kayba ve hatta Filistinlilerin Kuveyt topraklarından sınır dışı edilmesine yol açtı.

1993-1995 yılları arasında FKÖ, İsrail ile Oslo Anlaşmalarını imzalayarak merkezini Gazze Şeridi ve Batı Şeria’ya taşıdı ancak vatanlarının %82’si üzerinde İsrail’in varlığını tanıdıkları bu anlaşma, ağır bir baskı ve zorlama altında imzalandı. ABD-İsrail ittifakı, FKÖ’yü İntifada’nın yükünü sona erdirecek bir anlaşmaya imza atmaya zorlamak için örgütün zayıflığından yararlandı. İsraillilerin güvenlik ve sivil idari görevlerini üstlenecek olan Filistin yönetiminin işgal altındaki topraklarda kurulmasına bu şekilde izin verdiler.

Yasir Arafat’ın, “Oslo barış süreci”nin çöküşünün ardından patlak veren ikinci İntifada sırasında 2004 yılında kuşatma altında ölmesinden sonra İslamî direniş örgütleri yavaş yavaş ciddi bir direniş yolunda geriye kalan tek güç hâline geldi. 2002 yılında Filistinli direniş grupları ve Filistin yönetimi güvenlik güçlerinin merkezî olmayan liderliği, İsrail’in büyük baskılarına maruz kaldı. O yıl “Savunma Kalkanı Operasyonu” başlatıldı ve bu operasyon, Cenin mülteci kampında ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki diğer bölgelerde mevzilenmiş Filistinli direniş gruplarının yenilgisiyle sonuçlandı.

ABD, 2003 yılında Arafat’ı, Filistin yönetimini reforme etmeye zorladı ve bu da FY Başbakanlığı makamını yarattı. 2005 yılına gelindiğinde ABD tarafından seçilen FY lideri Mahmud Abbas, Filistin güvenlik güçlerinin farklı unsurlarını merkezî bir liderlik altında birleştirmek amacıyla yeni yasaları yürürlüğe koydu. Takip eden yıllar içinde de her alanda gücü eline geçirdi ve 2007’den itibaren FY güvenlik güçlerini İsrail ordusunun bir alt yüklenicisine dönüştürecek ABD destekli bir süreci başlattı.

Bu esnada HAMAS, 2006 yılındaki demokratik seçimleri ezici bir zaferle kazandı. Ardından ABD destekli bir darbe girişimini boşa çıkardı ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nden İsrail’e karşı silahlı direnişini sürdürdü.

Bölgesel Bir Eksen Nasıl Şekillendi?

Suriye, İsrail’e direnen hareketlere silah transferine izin vermesi, bazı durumlarda bu güçlerin eğitilmesine yardımcı olması, bu gruplar için özel silahlar üretmesi ve liderliklerine ev sahipliği yapması nedeniyle uzunca bir süre bölgesel direnişte kritik bir halka oldu. Örneğin, eski HAMAS siyasî büro başkanı Halid Meş’al, Suriye savaşının patlak vermesinin ardından Katar’a geçene kadar Şam’da bulunuyordu. O dönemde bile İC ve daha az oranda FHKC-GK, Suriye’de önemli bir varlık göstermiş ve orada kalmaya devam etmişti.

Hafız Esad ve ardından Beşar yönetimindeki Suriye liderliği, Filistinli direniş gruplarını desteklemiş ancak her zaman bu hareketlerin yönünü kontrol etmeye çalışmıştı. Esad yönetiminin partisi olan Suriye Baas Partisi kurulduğunda, es-Saika adında bir Filistin kanadı ve daha sonra FHKC-Genel Komutanlık’ı (GK) da kurdu. Esad dönemi, Hizbullah ve Filistin direnişine verilen desteğin kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya çalışıldığı açık bir dönem olsa da Suriye, İsrail’e karşı verilen mücadelede şüphesiz hayatî bir rol oynadı. İran, rejim değişikliği çabalarının Aralık-2024’te Şam’da ABD destekli bir yönetimin işbaşına gelmesinden önce bu kara köprüsünü ve stratejik müttefikini korumak için çaba sarf edecekti.

İranlılar, ABD’nin 2003’teki işgalinin ardından komşu Irak’ın çoğunluğu şii olan nüfusuyla doğal olarak yakın bağlarını sürdürdü. Hükümetin devrilmesi, el-Kaide bağlantılı gruplar eliyle toplu mezhebî kan dökme olaylarının patlak vermesi ve ABD tarafından kurulan yolsuzluğa batmış bir sistemin tesis edilmesiyle birlikte Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ülke içinde varlık göstermeye başladı. 2014 yılına gelindiğinde DEAŞ, taarruz başlatıp Irak genelinde büyük sivil katliamlar yapmaya başladığında Devrim Muhafızları, kendi sınırlarına da ulaşmakla tehdit eden bu düşmanca ele geçirme hareketini ezmek amacıyla bir dizi milis grubunun kurulmasına yardımcı olmaya karar verdi. Bu durum, Irak topraklarında DEAŞ’ı sahada mağlup edecek direniş grupları hâline gelen Haşdi Şabi‘yi (Halk Seferberlik Birlikleri) doğurdu.

Yemen’deki Ensarullah ise ayrı bir hikâyedir. Hareket, başlangıçta Suudi Arabistan tarafından Yemen’de agresif bir şekilde teşvik edilen Vahhabiliğin yayılmasına karşı vaazlar vermeye başlayan Zeydî bir ihya âlimi olan Hüseyin el-Husî tarafından başlatıldı. 1990’larda kuzeydeki Saada bölgesinde küçük bir hareket olarak başlayan grup, 2000’lerin başında ABD’nin “Terörle Mücadele” kampanyasına dahil olmasının ardından eski Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih’in şiddetli baskılarına maruz kaldı.

Hüseyin el-Husî aslında İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı oldukça eleştirel bir tutuma sahipti. Bu durum, bir gözaltı baskınında rejim tarafından öldürülmesi ve hareketin başına kardeşi Abdülmelik el-Husî‘nin geçmesiyle sona erdi. 2011 yılında Arap Baharı sırasında kuzeydeki bu isyancı hareket, diktatörlerini devirmek için başlayan halk ayaklanmasına dahil oldu ve 2015 yılına gelindiğinde başkent San’a şehrini ele geçirdi.

Mezhepçiliğin Ötesinde: Birleşik Bir Direniş Cephesi Gereksinimi

İster bu hareketlere ideolojik esaslar veya eylemleri nedeniyle karşı çıkın ister İran hükümetine hangi gerekçeyle olursa olsun muhalif olun, “Direniş Ekseni”ni oluşturan bölgesel unsurların hiçbiri “yapay veya dışarıdan dayatılma” değildir! Her bir ayrıntıyı ele almak bu yazının kapsamını aşsa da bugünkü direniş ittifakının bölgenin kendi öz bağrından çıktığını göz önünde bulundurmak önemlidir.

Aslında Direniş Ekseni, kendisinden önce gelen milliyetçi ve sosyalist hareketlere kıyasla çok daha az yabancı nüfûzuna sahiptir. Geçmişte bölgedeki direnişte ve ideolojilerde büyük rol oynayan Sovyetler Birliği, Bağlantısızlar Hareketi ve Çin Halk Cumhuriyeti; Batı Asya ve Kuzey Afrika menşe’li değildi. Bunu belirtmek, bir hareketin ideolojik kökenlerinin veya destekçilerinin onu geçerli ya da geçersiz kıldığını savunmak amacını taşımamaktadır; aksine sadece Direniş Ekseni‘ni Arap dünyasında yabancı bir davetsiz misafir gibi gösteren propagandanın mantıksız olduğunu vurgulamaktır.

Özellikle şu anda bölge genelinde bir dizi İslamî direniş örgütü ve hükümetine baktığımız düşünüldüğünde İran’ın büyük bir rol oynamış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Tarihsel olarak Farslar, erken Safevî hanedanlığı döneminde kitleler hâlinde Şii mezhebine geçmeden önce de sonra da İslamî düşünceye ve medeniyete muazzam katkılarda bulunmuşlardır. Nitekim İmam Buharî, İmam Müslim ve Ebu Davud gibi en önde gelen Sünni hadis derleyicilerinin çoğu Fars kökenliydi, Fars soyundan geliyordu ve/veya İran sınırları içinde yaşamıştı.

Direniş Ekseni‘nin iki nedenden dolayı vâr olduğu kolayca kanıtlanabilir: Bu ittifak hem karşılıklı olarak faydalı hem de emperyalist tahakküme direnmeye yönelik ideolojik bir bağlılık etrafında birbirine kenetlenmiş bir yapıdır. Irak ve Lübnan direniş grupları ağırlıklı olarak On İki İmam şiisi olsa ve bu durum onları ideolojik olarak İran’a yakın kılsa da Filistinliler ve Yemen silahlı kuvvetleri öyle değildir.

Tarihsel olarak bakıldığında bu kadar geniş ittifaklar içinde sınıfçılığın, kabileciliğin, yabancı düşmanlığının, hak ihlallerinin, mezhepçiliğin ve cinsiyetçiliğin tamamen yok olduğu hiçbir örnek yoktur. Bu sorunlar hiçbir zaman görmezden gelinmemeli ya da hafife alınmamalı aksine emperyalizme ve saldırgan işgale direnen her hareket için birer engel olarak anlaşılmalıdır.

Çoğu zaman Batı’nın –iyi niyetli solcular tarafından yapılanlar da dâhil olmak üzere– yukarıda belirtilen türdeki sorunlar nedeniyle ulusal kurtuluş hareketlerine ve anti-emperyalist liderliklere verilen desteği kötüleme girişimleri, sonuçta köklü oryantalist ve İslamofobik söylemlere dayanmaya kadar varır. Bu durum, günümüzdeki hareketlere “saflık testleri” uygulamak adına, örgütlenme ve/veya toplum düzeyinde kendileri de çeşitli sorunlarla boğuşmuş olan geçmişteki direniş mücadelelerini romantize ederek kurunun yanında yaşı da yakmaktır.

Eğer Direniş Ekseni yenilgiye uğrarsa İsrail’e ve ABD emperyalizmine karşı verilen mücadele açıkçası gelecek nesiller boyunca kaybedilmiş olacaktır. Gazze soykırımı ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından bölgesel direniş ittifakı, dışarıdan dayatılan toplam bir zorbalığın karşısında duran tek engeldir. Bu durum, direnişe yönelik tüm eleştirilerin bir kenara bırakılması gerektiğini savunmak değil; aksine bu eleştirileri doğru yöne kanalize etmek, Büyük İsrail Projesi‘ne ve Washington D.C.’nin dış politika yerleşkesinden ibaret olan zorbalığa siper olma tuzağına düşmekten kaçınmaktır.

– Robert Inlakesh; Ortadoğu üzerine odaklanan, özellikle Filistin konusunda uzmanlaşmış bir gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısıdır.

Kaynak: thinkingpalestine.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x