Connect with us

Yazılar

“Dağ”ın Ardında Kalan Gazze – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Bir yılı aşkındır olanlar günbegün gözlerimizin önünde canlı canlı cereyan etmekte. Ayrıntılar herkesin malumu… Her aşamasına, her acıya, her gözyaşına şahidiz ama şahitliklerimizin gereğini yerine getirmekten aciziz. Bu acziyetin nedenlerini bulup tespit etmek ve gidermek üzerimize farzdır.

Geldiğimiz noktada zulümleri, yaşanılanları, olanları gözlerimiz görse de zihnimiz ve kalbimiz görememekte çünkü dünyalıklardan yığdıklarımız dağ gibi devasa oldu! Öyle bir oldu ki mazlumların yaşadıklarını görecek görüş açımız kayboldu, içselleştirip gereken refleksleri veremez olduk. Zahiren görüyoruz hatta canlı yayında film izler gibi anlık bakıyoruz. Bakmak, görmeyi doğurmuyor çoğu zaman. Hakikaten görebilmek için; oluşturduğumuz dağların, bizlere sahnelenen perdelerin, zihinsel prangalarımızın ardındakini görebilmek için dünyalıklardan sıyrılmak icap ediyor.

Dünyalık, sadece mal mülkten ibaret metalardan olmayabilir çoğu vakit. Edinilen makam ve statüler, zihinsel ve fikri dünyevileşme, gerçek âlemden kopup sanal âlemde kaybolunması, metot ve yöntemlerin rasyonelleşmesi, itikadın Rabbânîlikten uzaklaşması, ailesinin ve çocuklarının gelecek kaygısıyla debelendiği sığ bir hayat, memuriyet veya özeldeki iaşe korkuları, ümmet tasavvurundan yoksun kavme indirgenmiş bir dünya kurgusu, kişinin ve yapıların kazanımlarını muhafaza etme kaygısı vb. gibi unsurlar ve daha fazlası nedeniyle duracağımız konumu şaşırmış durumdayız gelinen noktada. Bu durduğumuz yanlış konum da ister istemez kişinin önceliklerini, imkânlarını, reflekslerini, duygularını, fiiliyatını, sözünü ve tavrını şekillendirmektedir. Burada seküler kesimden veya muhafazakâr vatandaştan bahsetmiyoruz, az çok bilinçli oluğunu addeden Müslümanlardan; bizden senden, benden, ondan bahsediyoruz. Normal ahali gibi sadece teslim olmuş müslimlerden miyiz, hakkıyla iman etmiş mü’minlerden miyiz? Bir tercihte bulunup öze dönüş serüvenimize geri dönmeliyiz.

Bu noktaya nasıl geldik, nereden geldik, ne zaman geldik; bunları irdelemek, gerçeklerle yüzleşip problemleri çözümlemek zorundayız. Acizane tespitim; zamanında duvar dibinde babasının kucağında gözlerimizin önünde kurşunlanan Muhammed’in ve daha nicelerinin hesabını zamanında göremediğimizden dolayı ümmet olarak şu an alışa alışa normalleştirdiğimiz bir zilleti yaşamaktayız. Düştüğümüz bu zilletin tek açıklaması da bütüncül bir dünyevileşmedir.

İzzet, Gazze’nin; zillet, bizimdir! Gazze işini yapıyor, İsrail de işini yapıyor. İşini yapmayan, zalimin karşısında mazlumun yanında olmayanlar olarak iki cihanda da zillet üzerimize çökmüş durumdadır. “Elimizden geleni yapıyoruz!” diye kendimizi kandırmanın âlemi yok! Elimizden gelen nedir? Yapmamız gerekenler nedir? İmkânlarımız nedir? Şahitliğimiz çerçevesinde sorumluluklarımız nedir? Kendimizi tekrar tekrar çek etmemiz elzem bir hâl almıştır.

Olağan durumlarda gösterilecek duruş ve tepkiler serdedip mutmain bir edayla hayatımızı sürdürmekteyiz. Oysaki Gazze’de olağanüstü bir süreç yaşanmaktadır. Standart süreçlerde işletilecek denklem ve dengeler düzleminde hareket edip normal bir çatışma ve savaş hakkında sarf edilen söylemler içindeyiz ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en ağır soykırımıyla karşı karşıyayız ve bu hâlihazırda artarak devam etmektedir. Türlü türlü savaşlar oldu/olmakta/olacak maalesef, belli bir hukuk ve oranda yaşanan benzer çatışmalar karşında uluslararası arena, devletler, halklar göstereceği tepkileri vermekteydi. Vurgulamak istediğimiz şu ki, bir yılı aşkındır yaşanan olağanüstü durum karşısında da benzer tepkiler verilmekte. Oysaki Gazze’de emperyalistler ve Siyonistlerce her manada farklı/ağır/vahşi bir soykırım yürütülmektedir. Hâlihazırda olduğu gibi, normal bir savaş karşısında yapmamız gereken basın açıklamaları, mitingler, sosyal medya çalışmaları yerine mukabiliyet esasına binaen olağanüstü tepkiler ve tavırlar verilmeliydi/verilmelidir.

Verilememesinin başat nedeni ise; Kur’an-ı Kerim’de sıkça ve şiddetle uyarıldığımız hastalık olan dünyevileşme illetine çok ağır dozda yakalanmış olmamızdır. Bu hastalık mefhumu aslında olağan bir vakıa ama geçmiş çağlardan farklı olarak derecesi arttıkça ona doğru orantılı olarak farkındalığı da azalmış vaziyettedir.

Müslümanların hatta toplumsal mücadele içinde olan mü’minlerin dahî algıları, olgulara ve kavramlara yüklediği anlamaları, zihinsel serüvenleri, metotları rasyonel ve seküler argümanlarla şekillenir oldu. İmanımız dahî dünyevileşti. Evet, imanımız dahi dünyevileşti; Kur’an ve nebevi metot referans kaynağımız olmaktan çıktı. Uluslararası dengeler ve denklemler, demokratik teamüller, rasyonel hukuk, seküler bir dil ve argümanlar imkânlarımızı, yolumuzu, yordamımızı şekillendirir oldu. Zihinsel ve fiili ahvalimiz de doğal olarak bütün bu unsurlar ışığında hayat bulabiliyor. Sonra “Gücümüz, imkânlarımız, yapabileceklerimiz ancak budur!” deyip kendimizi tatmin edebiliyoruz.

“Gazze’nin neden yanında olamadık?” sorusunun arka planındaki en güçlü nedenlerden biri de yeterli empatiyi yakalayamamamızdır. İnsan hissettiği, idrak edebildiği doğrultuda tepki verir/verebilir. Hissettiğimizi zannedip bu seviyede bir şeyler yapıyor ve bu yapılanların yeterli olduğu düşüncesine kapılıyoruz. Her ne kadar ateş düştüğü yeri yaksa da öz benliğimiz gibi olmasa da acıları yüzde yüz hissedemesek de yine de yeteri kadar olmalıydı; oradakiler bizim kardeşlerimizdir, onlarla yekvücut olabilmeliydik. Misal; öz kardeşiniz, evladınız, bacınız aynı durumda olsa sizi hangi güç durduğunuz yerde tutabilir veya hangi güç size sınırlar çizebilir, hangi denkleme göre hareket edersiniz, günlük hayatınıza nasıl devam edebilirsiniz? Demek ki, kardeşlik basit bir iddiadan ibaretmiş!

Ferdi olarak da, sivil toplum zemininde de, devlet yönetimlerinde de fiili ve zihni çok derin esaretler içinde debelenmekteyiz. Devletlerin küresel hegemonya altında ezilip kontrol edildiği, modern çağın bir gerçeği. Bu gerçek yanında, (Türkiye özelinde) küresel odaklara gebe olan iktidar/devlet, maalesef sivil toplumu da kendine gebe kılarak, onu bu sığ çarkın bir parçası kılmıştır. STK’ların hiçbir sivilliği kalmamıştır, hatta bu kurumlar bugün devlet organı gibi düşünüp hareket eder, söylem geliştirir durumdadırlar. Maalesef bu moda o kadar derin girmişler ki, yapılacak her hamle ve söz için iktidarın ağzına bakar hale gelinmiştir. Hatta onun adına düşünüp, atılacak bir adım iktidara zarar verir mi vermez mi denklemine mahkûm etmişlerdir kendilerini.

Genel sivil toplumdan ziyade İslami hareket dâhilindeki yapıların özeleştiri yapmasının gerekliliği daha da elzem hâle gelmiştir. Modern manada sivil toplum bir yana, İslami hareket dâhilindeki Müslüman bir yapı, kesinkes özgür ve özgün olmalıdır. Yerel veya küresel hiçbir beşerî odağın boyunduruğunda, dümeninde, su yolunda olmamalıdır. Özellikle son 15 yıllık tecrübeyle aşikâr oldu ki İslami toplumsal oluşumlar, neredeyse tamamen özgürlüğünü yitirmiş, İslamsı bir iktidarın peşinde sürüklenir hâle gelmiştir. Doğrudan ya da dolaylı olarak kendisini esir eden bu odaktan azade özgür iradeleriyle düşünerek söylem geliştirip hareket edemez olmuşlardır.

Gazze’de ödenen bedeller bizlerin özgürlüğüne hizmet etmeyecekse asıl o vakit kaybedenlerden, ziyan edenlerden olacağız. Gazze’deki kardeşlerimizin ödediği bedeller bizleri uyandırır, durduğumuz yerin yanlışlığını fark ettirir, dayandığımız sahte odaklardan sıyrılmamızı sağlar da özgürlüğümüzü kazanmamıza vesile olursa o vakit kazananlardan olacağız inşallah!

Devlet ve STK boyutundan ziyade ferdi olarak da iktisadi ve toplumsal baskı atmosferi yanında bilinç dönüşümü yaşayan bireylerden müteşekkil bir toplumla karşı karşıyayız. Sanal âleme hapsolmuş, gerçeklikten uzaklaşmış bir hâle gelindi. Haricen dünyevileşme hastalığına eskilerden çok daha derin boyutta kapılmış, kaybedecek çok şeyi olan mahlûklar haline gelinmiştir. Ezcümle; kaybedeceklerinin esiri olmuş, gerçekliklerden uzak, fiili ve psikolojik baskılar altında yaşayan köleler hâline gelmiş durumdayız. Bu noktaların çok daha derinlemesine irdelenip tespit edilmesi gerekmektedir ama burada zaman ve satırlar yetmeyeceği için herkesin kendi takdirine bırakıyoruz.

Gazze’ye faydamız olması için zengin olmamız, güçlü olmamız, yaşıyor olmamız değil, ölmemiz gerekmekteydi. Ölümü öldürmeden, zavallı hayatlarımızdan, konfor alanlarımızdan vazgeçmeden değil mazlumlara, kendimize dahî faydamız olmaz/olamaz! Özgürce ölemiyoruz bile, kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki, en ufak bir adım dahî atamıyoruz! Gazze’ye bir faydamız olabilmesi için, başta özgür bireyler olarak düşünüp kendi ayaklarımız üzerinde hareket ediyor olmamız gerekmektedir.

Sorun neyse tespit edelim: Yapılanlarda mı? Yapılamayanlarda mı? Hissiyatımızda mı? Düşüncemiz de mi? Metodumuzda mı? Yolumuzda mı?

Düşünme biçimlerimiz, önceliklerimiz, tanımlamalarımız öyle değişmiş durumda ki olgular yer değiştirmiş, kavramlar karmakarışık durumdadır. İçinde bulunduğumuz iletişim çağında “malumat” değersizleşmiş, anlamsızlaşmıştır. Her türlü malumatı kolaylıkla ediniyoruz ama hakkını veremiyoruz. Sanal âlem olguları o kadar çarptırdı ki, zihinsel boyutta gerçeklikten çok uzak farklı âlemlerde takılır olduk. Kardeşlerimizin ölü bedenleri sanki bir film sahnesindenmiş gibi algılanır oldu, şehitlerimiz adeta basit birer rakamdan ibaret hâle geldi, açlıktan ölümler gerçeklikten uzak birer hikâye gibi anlatılıyor. Layıkıyla gerçekliğin farkında olsak, hissetsek, idrak etsek her şey çok daha farklı olabilirdi!

En basitinden, bir yıldır yapılan sokak eylemlerine, basın açıklamalarına, mitinglere bile kayda değer ölçüde niye iştirak edilmiyor, etmiyoruz, edemiyoruz. Avrupa’daki mitingler devasa sayılara ulaşmakta, lokal eylemler daha özgür ve etkili sahnelenmekte, ferdi tepkiler daha samimi cereyan etmekte. Niye diye sorduğumuzda hep aynı cevap karşımıza çıkmakta: dünyevileşme! “Bizler mi Avrupa’daki seküler insanlardan daha dünyeviyiz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, daha dünyeviyiz! Belki de onlar aştı belli çıtaları, bilemiyoruz ama sonuç olarak öyle gözüküyor. Çünkü bizler zahmet edip konfor alanlarımızı terk edemiyoruz, onurlu insanlar gibi kötülüğü engellemek için bedel ödemeyi göze alamıyoruz, kazanımlarımızı muhafaza edeceğiz derken dilimiz lâl olup ayaklarımız kötürüm kalıyor.

Gazze halkını, stratejik hesaplara kurban eden anlayışlarla karşı karşıyayız. Evet, uzun vadeli stratejik kazanımlar mühim ama makul ölçüdeki getiri-götürü dâhilinde olsa gerek, yüzbinlerce canımız gitmişken, evlatlarımızı bacılarımızı sahipsiz bırakmışken, on binlerce esirimizin akıbetini dahî bilmezken, iki milyon kardeşimizi yalnızlığa terk etmişken bu bahsi geçen kazanımların anlamı nedir, ne değildir bakmak gerekmekte. Aşağıda sıraladığımız farklı kesimlerin, kendi denklemleri dâhilinde farklı anlayış ve vurguları ısrarla belirtmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Açık konuşmak gerekirse, içine düştüğümüz zilletin acziyet duygusuyla kendimizi tatmin edip durduğumuz yeri meşrulaştırma çabalarıdır bunlar. Genel olarak kastımız duygu kasıp farklı bir açıdan topu taca atmak değildir, gerçek bu, maalesef ağır bir zillet içine düştük.  Bu gerçeği hakkıyla kabullenip hızla düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız gerektiğini vurguluyoruz ana fikir olarak.

Gazze, uluslararası arenada mazlum-zalim ayrımını net bir biçimde ortaya çıkarttı ve İsrail’in varoluşsal zulmünü âyân etti. Bu tablo içinde gayrimüslimler, mazlum Gazze halkının sabrını ve sebatını görüp bu tablonun kaynağı olan Kur’an’a yönelerek İslam’a akın akın geçmekteler/miş. Geçiyorlarsa onlar kurtuluyor, size ne ayıptır sorması, sizler hâlihazırda Müslümansanız işinizi yapınız. Bunu sürekli dillendirip tekrarlamanın ne âlemi var, bir kazanım ve zafer varsa o, Gazze halkının ve mücadele edenlerindir, size ne! Ek olarak; “Zalim İsrail ve Amerika’nın kirli yüzü ortaya çıktı, artık halkları dahî (amiyane tabirle) ne mal olduklarını anladı, bu büyük bir zaferdir!” söylemi ortalıkta cirit atmakta. Yahu, insan utanır! Tamam, bu orta ve uzun vadede güzel bir gelişme de şu aşamada size ne be kardeşim!

Bir de “Hamas askeri olarak kazanmakta, İsrail kaybetmekte…” söylemi var. Onu askeri olarak mücadele edenler dillendirip belirtsin. Sen halk olarak Gazze halkının ahvaline yoğunlaş ve gereken sivil tepkileri meydanlarda ver ki askeri olarak cehdedenlerin eli kuvvetlensin! Ki, pek de öyle gözükmüyor, askeri olarak kazanmaktalar, adamlar yapacaklarını yaptı/yapıyor. Gazze ve Allah’ın aziz yolu elbet kazanacaktır, yalnız bu kazanç somut değil soyut boyuttadır. Zahiren somut olarak Gazze de kaybetti, çoluk çocuk yüzbinlerce can katledildi! Gazze Şeridi; tarlasıyla, binasıyla, koylarıyla, bahçeleriyle yerle bir oldu. İmamlarımızı şehid ettiler, on binlerce esirimizin akıbeti hakkında bilgimiz dahî yok, Gazze aslanı Yahya Sinvar’ın mübarek naaşını alıp götürdüler, geri almaktan aciziz, neyden bahsediyorsunuz!

Halisane düşüncelerle hüsn-ü zanda bulunup inanılarak sahiplenilen iktidarın, stratejik hesaplar yaptığını ve arka planda Filistin davasına fiilen destek verip yardım ettiği düşünesi hâlâ baskın anlaşılan! Bu ne tür ve hangi ölçülerde bir destektir, nasıl bir amaç güdülmekte, neler hedeflenmektedir, inanın bilmiyoruz! Kardeşiniz olarak addediyorsanız bizimle de paylaşırsanız bahtiyar oluruz, az biraz aydınlanıp gönlümüz ferah bulur. Çünkü olanlar karşısında cahillikten, acziyetten, mahcubiyetten ne yapacağımızı şaşırdık. Tamam, bir ilişki ağına girdiniz ama bunun ümmet adına dava adına bir kazanımı olup artı değere dönüşmesi icap etmez mi? Yoksa davanızı mı unuttunuz ya da T.C. devleti adına elde edilen kazanımlar, sizin kazanımlarınız oldu da bahsettiğiniz bunlar mı? Dava uğruna orta ve uzun vadeli stratejik hangi kazanım, bu katliamlar karşısındaki tavrımızı durduruyor ya da dozajını azaltıyor ya da öteliyor? Daha ne olması gerekiyor? Ne olunca, ne yapacaksınız Allah aşkına, söyleyin! Bir gizemdir gidiyor! Yirmi iki yıldır sonraki büyük emeller (neyse onlar artık) için koşulsuz ve adanmış bir destek söz konusu! Yanlış bir yolda yanılsamalar içinde olmayasınız ya da hayali bir yolda ya da risksiz alanlarda koşturarak tatmin olup sakin, huzurlu, güzel bir yaşam nefsinize hoş geliyor olmasın? Hep beraber kendimize gelelim, özgürleşelim. Zalimin karşısında müslümanca durup mazluma el uzatalım! Yarın çok geç olacak; mazlumlar için değil, sizin için! Bu, Allah’ın bir tehdididir, kardeşlerinizin de samimi bir uyarısıdır.

7 Ekim öncesinde olduğu gibi sonrasında da mezhebi taassupla yaklaşanlar var bir de ve bunlar kahir ekseriyeti oluşturuyor maalesef. İsrail’in karşısında dimdik duran ve “direniş ekseni” diye tanımlanan İran, Hizbullah, Yemen, Irak ve Suriye’deki ağırlıklı Caferi kardeşlerimizin gösterdiği fiili duruş, bazılarını çokça zor durumda bırakmıştır. Nasıl bir aşağılık duygusuna kapılmışlarsa, yürütülen mücadeleyi, Gazze’yi hatta Filistin’i dahî adam gibi sahiplenemez konuma düştüler. Yarım ağız mevzuu edilen söylemlerinde onları nasıl ayrı tutarız, diye yırtınmaktalar. Sahiplenseler, zavallı düşünceleri doğrultusunda direniş ekseninin yanında durmuş olacaklar. Bu nasıl bir aklın, anlayışın, taassubun ürünüdür, anlamakta zorlanıyoruz. Aksâ Tûfânı, vahdeti sağlamaya hizmet edecek diye umut ederken insanların nefislerindeki çok daha derinlerdeki pislikleri dahî ortaya çıkarttı. Gazze her manada turnusol kâğıdı işlevi gördü ama acı gerçekler can acıtıyor.

Ülkemiz özelinde basit manada da “işte Türkiye şöyle, Türkiye böyle” teraneleri var bir de! Yok, özel kuvvetler Gazze içinde operasyon yapmakta; yok, bir gece ansızın gelebilirizler; yok, ağacın, odunun, fidanın stratejik artistlikleri; yok, ‘one minute’vârî boş kükremeler… Kime, ne anlatıyorsunuz; İsrail’in göstermelik izin verdiği ikişer tırdan hariç kendi iradenizle içeriye bir iğne dahî sokamadınız, yola çıkan onca yardımı da heba edip çöp ettiniz. Daha ülkedeki Siyonist askerleri bile yargılayamıyorsunuz, elçilik düzeyinde gereğini yapamıyorsunuz, Siyonizm’i beslediği aşikâr olan sayısız iş adamına dokunamıyorsunuz. BOTAŞ’ın işlettiği ve sevk ettiği petrolün İsrail’e gitmesini engelleyemiyorsunuz, alınan komisyonun getirisi için değil belki ama tazminat ödememek, iktisadi tehditler veya bazılarını kızdırmamak için irade gösteremiyorsunuz. Açık konuşalım hepsinin temel nedeni, Recep Tayyip Erdoğan’ın gebe olmasıdır. İktidardan düşürülmemek için topa girememektedir, bütün mesele budur.

Buradan; Türkiye’deki bu sığ çarkın içinde debelenen Müslümanlara ve milli değerlerle hayatını şekillendiren vatandaşlara seslenmek istiyorum. İktidarınız, Amerika Birleşik Devletlerinin esiri haldedir, bu esaret AKP iktidarına has ve yeni bir şey değil ama bu denli mutlak evrelere büründüğü bir tarih yaşanmamıştır. Bunun bizim muhalifliğimizle alakası yok, artık o evreleri aşalı çok oldu; nasıllığını, nedenliğini bilemiyoruz ama maalesef gerçek budur. Art niyet mevzu bahis olmasa da gönülleri Filistin’le olsa da ortada bir şantaj mı var, inandığı başka ölçütler mi var, sonraki stratejik emellerine göre mi hareket ediyor, dengeler düzlemindeki zorunlulukları mı var, tam bilinmez. İyi niyeti veya kendi öncülleri bizi ilgilendirmez, vakıa şu ki başımızda özgür bir erk yoktur. Sonuç olarak iktidarın mahkûmiyeti doğrudan ve dolaylı olarak, zihinsel ve fiili düzlemde ülkenin de/derneklerin de/takipçilerinin de hatta bütün bir milletin mahkûmiyetini doğurmaktadır. Bu sadece Filistin konusuyla alakalı değil, ülke olarak varlık yokluk mesabesindeyiz. Arzu edenlerle bu acı gerçeği ayrıca konuşabiliriz, şu aşamada bilmemiz gereken, mahkûm olduğumuz ve tek zorunluluğumuzun özgürlüğümüzü elde etmek olduğudur. Daha sonra ülkece sorunlarımız hakkında ne yapabilir olduğumuzu konuşma aşamasına geçebiliriz, aksi takdirde zırvalıklar içinde kalan ömrünüzü tamamlayıp ahirette mazlumlarla yüzleşeceksiniz. Tercih ve takdir sizin!

Bu noktada ilgili herkes, bu acı gerçeklerle yüzleşerek kendilerini çek edip bu fani ve âdî dünyanın öncüllerine göre hareket etmekten vazgeçip özgürlük yolunda adım atmalıdır. Aksi takdirde kendilerine de ülkeye de halka da Gazze’ye de ümmete de daha derinleşmiş bir mahkûmiyet, mahcubiyet, mahrumiyetten başka hediyeleri olmayacaktır.

Yerel ve küresel enformasyon manipülasyonundan kurtulmamız en elzem noktadır. Geldiğimiz noktada en basitinden Bakü petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevkiyatı ve öyle böyle devam eden ticaretin kelime oyunlarıyla çarpıtılması komik bir hâl almıştır. Neye inanıp neye inanmayacağınız sizin tercihiniz ama bilinmelidir ki güneş, balçıkla sıvanmaz. Tarih boyunca iktidarlar, kendi inandıkları gerekçe ve öncüllere göre hareket edip kitleleri türlü yollarla arkalarından sürüklediler. Muaviye’nin dişi deve kıssasından herkes alacağı mesajı almalıdır. Ya iktidarı kızdırmamak/zedelememek/üzmemek adına erkek deveye dişi deme acziyetinde bulunacaksınız ya da kralın çıplak olduğunu belirtip öz benliklerinizi özgürleştirip onurlu bir hayat süreceksiniz. Ya fil metaforunda olduğu gibi salonun ortasındaki fili görmezden gelip başımıza yığılmasını bekleyeceğiz ya da gerçeklerle yüzleşip ona göre hareket edeceğiz.

Genel olarak ise bazı arkadaşlar “Yanı başımızda zulüm varken Filistin’le ne uğraşacağız!” diyor; belli bir kısım, “Hamas yaptığı çıkışla Gazze halkını ateşe attı.” Diyor; bazıları İran’ın vekalet savaşı yürüttüğünü söyleyip “Bu, bizim savaşımız değil!” havalarında; bazı arkadaşlar ise süreçteki stratejik kazanımlara odaklanmış! Hayatında belki üç eyleme katılmış bazı arkadaşlar ise “Biz çok yaptık, faydasını görmedik!” kolaylığına kaçıyor. Olayı aşmış bazı arkadaşlar “Eylem yapmak şahsi tatminden başka bir şey değil! deyip oturuyor. Bazıları “O sonuç vermez, şu attığın kurbağayı ürkütmez, yapsan ne olacak!” diyor. Yahu, ne yapılması gerekiyor? Bir de sen yap da meydan er görsün! Başkası, “O gelirse ben gitmem, bu gelirse şu gelmesin!” triplerinde! Zaten her yapı kendisini nimetten zannedip birbirini eleştiriyor. Bazısı sürecin edebiyatını yapıyor, bazısı sosyal faaliyet malzemesi yapmış takılıyor. Ulusalcı ve milliyetçi etnik zihinler gibi ulusal sınırlara göre düşünen tiplemeleri bırakın gitsin, kayda değer değil. Solcularımız ise maalesef bizlerden daha fena bir anlayış ve hiçlik içinde durmakta!

Neler yapılması gerekirdi, yapılabilirdi, imkânlarımız neydi? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yekvücut olamadığımız için, dünyalık hesaplardan sıyrılamadığımız için, Rabbimizin vaadine hakkıyla güvenmediğimiz için tahayyül dahî edemiyoruz! Kulaklarınıza afaki gelebilecek birkaçını ifadelendirelim:

Dünya çapından aktivist yüzbinler Mısır kapısını yıkıp Gazze’ye girse, Ürdün üzerinden Batı Şeria’ya akın edip canlı kalkan olsa İsrail ne yapabilecekti? Rachel’ın, Ayşenur’un, Aaron’un bizim kadar aklı yok muydu? Konforlu bir hayatları, sevdikleri, gelecekleri, dünya hayatına dair arzuları yok muydu? Hepimizi toplasanız o koca yürekli gençler kadar olamayız. Bu saatten sonra da onların ismini, onurlu duruşlarını ve mesajlarını ağzımıza alıp sakız etmeyelim, belki bu mesajı alıp yaşatacak güzel insanlar çıkar yarınlarda!

Bir diğer yandan herkes, ülkelerindeki elçilik yapılarını yerle yeksan edip topraklarını onlara dar etmeliydi. Yöneticilerine öyle baskılar yapmalıydı ki, (“Sahibim ne der?” diye içinden geçirmeye fırsat bile vermeden!) her türlü ambargoyu net uygulatmalıydı. Ülkelerindeki Siyonist (Yahudi değil) kişilerin her birini tecrit etmeliydi vb. İsteyip inandıktan sonra yapılacak çok şey vardı/var.

Başta bölge ülkelerinin halkları olmak üzere bütün dünyada ayaklanarak sivil olarak İsrail sınırlarına yürüyüp orada öylece durmamız bile kâfi gelebilirdi belki. Mısır, Ürdün, Suud, Irak, İran, Batı Şeria, Suriye, Lübnan, Türkiye halkları kitlesel olarak harekete kalktığı takdirde Amerika’nın kölesi olmuş yöneticileri, kitlelerin gücü karşısında tek bir laf bile edemezdi. Ki ayağa kalkmış bu halk hareketiyle Kudüs’ü Mekke’yi bile kurtarabilirdik, sonrasında bu kukla nizamları dahî yıkıp (değil Gazze’yi kurtarmak) kendilerini de özgürleştirme yoluna girebilirlerdi. Aksâ Tûfanı, özgürlük baharına dönüşebilirdi. Hamas bir yol açtı ama bizler o yoldan yürümeyi değil alıştırıldığımız fiili ve zihni prangalar altındaki zelil yaşamımızı tercih ettik.

Bu Dünya hayatında bizler ne için yaşarız? İnsani olarak düşünürsek onurumuz için, özelde Müslüman olarak da cenneti hak edebilmek için değil mi? Ne bu dünya hayatı için onurumuz kaldı, ne de ahir zaman için inşa etmeye gayret ettiğimiz cennetimiz!

Söylenmiş/söylenen/söylenecek her şey bir yana, Gazze’den sonra bu ağırlığı üzerimizde taşıyarak nasıl yaşayacağız onu düşünelim. Nasıl evlatlarımızı öpüp koklayacağız, nasıl rızkımızı kolayca yutkunacağız, nasıl onurlu bir yaşam süreceğiz. Bu yükün ağırlığını hissetmeyenler için dünyalıklar içinde bir âlem süregider ama onurlu her insan, şahitliğinin sorumluluğunu yerine getirene kadar yaşayan bir ölüdür artık!

Vesselam…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x