Connect with us

Yazılar

“Dağ”ın Ardında Kalan Gazze – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Bir yılı aşkındır olanlar günbegün gözlerimizin önünde canlı canlı cereyan etmekte. Ayrıntılar herkesin malumu… Her aşamasına, her acıya, her gözyaşına şahidiz ama şahitliklerimizin gereğini yerine getirmekten aciziz. Bu acziyetin nedenlerini bulup tespit etmek ve gidermek üzerimize farzdır.

Geldiğimiz noktada zulümleri, yaşanılanları, olanları gözlerimiz görse de zihnimiz ve kalbimiz görememekte çünkü dünyalıklardan yığdıklarımız dağ gibi devasa oldu! Öyle bir oldu ki mazlumların yaşadıklarını görecek görüş açımız kayboldu, içselleştirip gereken refleksleri veremez olduk. Zahiren görüyoruz hatta canlı yayında film izler gibi anlık bakıyoruz. Bakmak, görmeyi doğurmuyor çoğu zaman. Hakikaten görebilmek için; oluşturduğumuz dağların, bizlere sahnelenen perdelerin, zihinsel prangalarımızın ardındakini görebilmek için dünyalıklardan sıyrılmak icap ediyor.

Dünyalık, sadece mal mülkten ibaret metalardan olmayabilir çoğu vakit. Edinilen makam ve statüler, zihinsel ve fikri dünyevileşme, gerçek âlemden kopup sanal âlemde kaybolunması, metot ve yöntemlerin rasyonelleşmesi, itikadın Rabbânîlikten uzaklaşması, ailesinin ve çocuklarının gelecek kaygısıyla debelendiği sığ bir hayat, memuriyet veya özeldeki iaşe korkuları, ümmet tasavvurundan yoksun kavme indirgenmiş bir dünya kurgusu, kişinin ve yapıların kazanımlarını muhafaza etme kaygısı vb. gibi unsurlar ve daha fazlası nedeniyle duracağımız konumu şaşırmış durumdayız gelinen noktada. Bu durduğumuz yanlış konum da ister istemez kişinin önceliklerini, imkânlarını, reflekslerini, duygularını, fiiliyatını, sözünü ve tavrını şekillendirmektedir. Burada seküler kesimden veya muhafazakâr vatandaştan bahsetmiyoruz, az çok bilinçli oluğunu addeden Müslümanlardan; bizden senden, benden, ondan bahsediyoruz. Normal ahali gibi sadece teslim olmuş müslimlerden miyiz, hakkıyla iman etmiş mü’minlerden miyiz? Bir tercihte bulunup öze dönüş serüvenimize geri dönmeliyiz.

Bu noktaya nasıl geldik, nereden geldik, ne zaman geldik; bunları irdelemek, gerçeklerle yüzleşip problemleri çözümlemek zorundayız. Acizane tespitim; zamanında duvar dibinde babasının kucağında gözlerimizin önünde kurşunlanan Muhammed’in ve daha nicelerinin hesabını zamanında göremediğimizden dolayı ümmet olarak şu an alışa alışa normalleştirdiğimiz bir zilleti yaşamaktayız. Düştüğümüz bu zilletin tek açıklaması da bütüncül bir dünyevileşmedir.

İzzet, Gazze’nin; zillet, bizimdir! Gazze işini yapıyor, İsrail de işini yapıyor. İşini yapmayan, zalimin karşısında mazlumun yanında olmayanlar olarak iki cihanda da zillet üzerimize çökmüş durumdadır. “Elimizden geleni yapıyoruz!” diye kendimizi kandırmanın âlemi yok! Elimizden gelen nedir? Yapmamız gerekenler nedir? İmkânlarımız nedir? Şahitliğimiz çerçevesinde sorumluluklarımız nedir? Kendimizi tekrar tekrar çek etmemiz elzem bir hâl almıştır.

Olağan durumlarda gösterilecek duruş ve tepkiler serdedip mutmain bir edayla hayatımızı sürdürmekteyiz. Oysaki Gazze’de olağanüstü bir süreç yaşanmaktadır. Standart süreçlerde işletilecek denklem ve dengeler düzleminde hareket edip normal bir çatışma ve savaş hakkında sarf edilen söylemler içindeyiz ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en ağır soykırımıyla karşı karşıyayız ve bu hâlihazırda artarak devam etmektedir. Türlü türlü savaşlar oldu/olmakta/olacak maalesef, belli bir hukuk ve oranda yaşanan benzer çatışmalar karşında uluslararası arena, devletler, halklar göstereceği tepkileri vermekteydi. Vurgulamak istediğimiz şu ki, bir yılı aşkındır yaşanan olağanüstü durum karşısında da benzer tepkiler verilmekte. Oysaki Gazze’de emperyalistler ve Siyonistlerce her manada farklı/ağır/vahşi bir soykırım yürütülmektedir. Hâlihazırda olduğu gibi, normal bir savaş karşısında yapmamız gereken basın açıklamaları, mitingler, sosyal medya çalışmaları yerine mukabiliyet esasına binaen olağanüstü tepkiler ve tavırlar verilmeliydi/verilmelidir.

Verilememesinin başat nedeni ise; Kur’an-ı Kerim’de sıkça ve şiddetle uyarıldığımız hastalık olan dünyevileşme illetine çok ağır dozda yakalanmış olmamızdır. Bu hastalık mefhumu aslında olağan bir vakıa ama geçmiş çağlardan farklı olarak derecesi arttıkça ona doğru orantılı olarak farkındalığı da azalmış vaziyettedir.

Müslümanların hatta toplumsal mücadele içinde olan mü’minlerin dahî algıları, olgulara ve kavramlara yüklediği anlamaları, zihinsel serüvenleri, metotları rasyonel ve seküler argümanlarla şekillenir oldu. İmanımız dahî dünyevileşti. Evet, imanımız dahi dünyevileşti; Kur’an ve nebevi metot referans kaynağımız olmaktan çıktı. Uluslararası dengeler ve denklemler, demokratik teamüller, rasyonel hukuk, seküler bir dil ve argümanlar imkânlarımızı, yolumuzu, yordamımızı şekillendirir oldu. Zihinsel ve fiili ahvalimiz de doğal olarak bütün bu unsurlar ışığında hayat bulabiliyor. Sonra “Gücümüz, imkânlarımız, yapabileceklerimiz ancak budur!” deyip kendimizi tatmin edebiliyoruz.

“Gazze’nin neden yanında olamadık?” sorusunun arka planındaki en güçlü nedenlerden biri de yeterli empatiyi yakalayamamamızdır. İnsan hissettiği, idrak edebildiği doğrultuda tepki verir/verebilir. Hissettiğimizi zannedip bu seviyede bir şeyler yapıyor ve bu yapılanların yeterli olduğu düşüncesine kapılıyoruz. Her ne kadar ateş düştüğü yeri yaksa da öz benliğimiz gibi olmasa da acıları yüzde yüz hissedemesek de yine de yeteri kadar olmalıydı; oradakiler bizim kardeşlerimizdir, onlarla yekvücut olabilmeliydik. Misal; öz kardeşiniz, evladınız, bacınız aynı durumda olsa sizi hangi güç durduğunuz yerde tutabilir veya hangi güç size sınırlar çizebilir, hangi denkleme göre hareket edersiniz, günlük hayatınıza nasıl devam edebilirsiniz? Demek ki, kardeşlik basit bir iddiadan ibaretmiş!

Ferdi olarak da, sivil toplum zemininde de, devlet yönetimlerinde de fiili ve zihni çok derin esaretler içinde debelenmekteyiz. Devletlerin küresel hegemonya altında ezilip kontrol edildiği, modern çağın bir gerçeği. Bu gerçek yanında, (Türkiye özelinde) küresel odaklara gebe olan iktidar/devlet, maalesef sivil toplumu da kendine gebe kılarak, onu bu sığ çarkın bir parçası kılmıştır. STK’ların hiçbir sivilliği kalmamıştır, hatta bu kurumlar bugün devlet organı gibi düşünüp hareket eder, söylem geliştirir durumdadırlar. Maalesef bu moda o kadar derin girmişler ki, yapılacak her hamle ve söz için iktidarın ağzına bakar hale gelinmiştir. Hatta onun adına düşünüp, atılacak bir adım iktidara zarar verir mi vermez mi denklemine mahkûm etmişlerdir kendilerini.

Genel sivil toplumdan ziyade İslami hareket dâhilindeki yapıların özeleştiri yapmasının gerekliliği daha da elzem hâle gelmiştir. Modern manada sivil toplum bir yana, İslami hareket dâhilindeki Müslüman bir yapı, kesinkes özgür ve özgün olmalıdır. Yerel veya küresel hiçbir beşerî odağın boyunduruğunda, dümeninde, su yolunda olmamalıdır. Özellikle son 15 yıllık tecrübeyle aşikâr oldu ki İslami toplumsal oluşumlar, neredeyse tamamen özgürlüğünü yitirmiş, İslamsı bir iktidarın peşinde sürüklenir hâle gelmiştir. Doğrudan ya da dolaylı olarak kendisini esir eden bu odaktan azade özgür iradeleriyle düşünerek söylem geliştirip hareket edemez olmuşlardır.

Gazze’de ödenen bedeller bizlerin özgürlüğüne hizmet etmeyecekse asıl o vakit kaybedenlerden, ziyan edenlerden olacağız. Gazze’deki kardeşlerimizin ödediği bedeller bizleri uyandırır, durduğumuz yerin yanlışlığını fark ettirir, dayandığımız sahte odaklardan sıyrılmamızı sağlar da özgürlüğümüzü kazanmamıza vesile olursa o vakit kazananlardan olacağız inşallah!

Devlet ve STK boyutundan ziyade ferdi olarak da iktisadi ve toplumsal baskı atmosferi yanında bilinç dönüşümü yaşayan bireylerden müteşekkil bir toplumla karşı karşıyayız. Sanal âleme hapsolmuş, gerçeklikten uzaklaşmış bir hâle gelindi. Haricen dünyevileşme hastalığına eskilerden çok daha derin boyutta kapılmış, kaybedecek çok şeyi olan mahlûklar haline gelinmiştir. Ezcümle; kaybedeceklerinin esiri olmuş, gerçekliklerden uzak, fiili ve psikolojik baskılar altında yaşayan köleler hâline gelmiş durumdayız. Bu noktaların çok daha derinlemesine irdelenip tespit edilmesi gerekmektedir ama burada zaman ve satırlar yetmeyeceği için herkesin kendi takdirine bırakıyoruz.

Gazze’ye faydamız olması için zengin olmamız, güçlü olmamız, yaşıyor olmamız değil, ölmemiz gerekmekteydi. Ölümü öldürmeden, zavallı hayatlarımızdan, konfor alanlarımızdan vazgeçmeden değil mazlumlara, kendimize dahî faydamız olmaz/olamaz! Özgürce ölemiyoruz bile, kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki, en ufak bir adım dahî atamıyoruz! Gazze’ye bir faydamız olabilmesi için, başta özgür bireyler olarak düşünüp kendi ayaklarımız üzerinde hareket ediyor olmamız gerekmektedir.

Sorun neyse tespit edelim: Yapılanlarda mı? Yapılamayanlarda mı? Hissiyatımızda mı? Düşüncemiz de mi? Metodumuzda mı? Yolumuzda mı?

Düşünme biçimlerimiz, önceliklerimiz, tanımlamalarımız öyle değişmiş durumda ki olgular yer değiştirmiş, kavramlar karmakarışık durumdadır. İçinde bulunduğumuz iletişim çağında “malumat” değersizleşmiş, anlamsızlaşmıştır. Her türlü malumatı kolaylıkla ediniyoruz ama hakkını veremiyoruz. Sanal âlem olguları o kadar çarptırdı ki, zihinsel boyutta gerçeklikten çok uzak farklı âlemlerde takılır olduk. Kardeşlerimizin ölü bedenleri sanki bir film sahnesindenmiş gibi algılanır oldu, şehitlerimiz adeta basit birer rakamdan ibaret hâle geldi, açlıktan ölümler gerçeklikten uzak birer hikâye gibi anlatılıyor. Layıkıyla gerçekliğin farkında olsak, hissetsek, idrak etsek her şey çok daha farklı olabilirdi!

En basitinden, bir yıldır yapılan sokak eylemlerine, basın açıklamalarına, mitinglere bile kayda değer ölçüde niye iştirak edilmiyor, etmiyoruz, edemiyoruz. Avrupa’daki mitingler devasa sayılara ulaşmakta, lokal eylemler daha özgür ve etkili sahnelenmekte, ferdi tepkiler daha samimi cereyan etmekte. Niye diye sorduğumuzda hep aynı cevap karşımıza çıkmakta: dünyevileşme! “Bizler mi Avrupa’daki seküler insanlardan daha dünyeviyiz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, daha dünyeviyiz! Belki de onlar aştı belli çıtaları, bilemiyoruz ama sonuç olarak öyle gözüküyor. Çünkü bizler zahmet edip konfor alanlarımızı terk edemiyoruz, onurlu insanlar gibi kötülüğü engellemek için bedel ödemeyi göze alamıyoruz, kazanımlarımızı muhafaza edeceğiz derken dilimiz lâl olup ayaklarımız kötürüm kalıyor.

Gazze halkını, stratejik hesaplara kurban eden anlayışlarla karşı karşıyayız. Evet, uzun vadeli stratejik kazanımlar mühim ama makul ölçüdeki getiri-götürü dâhilinde olsa gerek, yüzbinlerce canımız gitmişken, evlatlarımızı bacılarımızı sahipsiz bırakmışken, on binlerce esirimizin akıbetini dahî bilmezken, iki milyon kardeşimizi yalnızlığa terk etmişken bu bahsi geçen kazanımların anlamı nedir, ne değildir bakmak gerekmekte. Aşağıda sıraladığımız farklı kesimlerin, kendi denklemleri dâhilinde farklı anlayış ve vurguları ısrarla belirtmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Açık konuşmak gerekirse, içine düştüğümüz zilletin acziyet duygusuyla kendimizi tatmin edip durduğumuz yeri meşrulaştırma çabalarıdır bunlar. Genel olarak kastımız duygu kasıp farklı bir açıdan topu taca atmak değildir, gerçek bu, maalesef ağır bir zillet içine düştük.  Bu gerçeği hakkıyla kabullenip hızla düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız gerektiğini vurguluyoruz ana fikir olarak.

Gazze, uluslararası arenada mazlum-zalim ayrımını net bir biçimde ortaya çıkarttı ve İsrail’in varoluşsal zulmünü âyân etti. Bu tablo içinde gayrimüslimler, mazlum Gazze halkının sabrını ve sebatını görüp bu tablonun kaynağı olan Kur’an’a yönelerek İslam’a akın akın geçmekteler/miş. Geçiyorlarsa onlar kurtuluyor, size ne ayıptır sorması, sizler hâlihazırda Müslümansanız işinizi yapınız. Bunu sürekli dillendirip tekrarlamanın ne âlemi var, bir kazanım ve zafer varsa o, Gazze halkının ve mücadele edenlerindir, size ne! Ek olarak; “Zalim İsrail ve Amerika’nın kirli yüzü ortaya çıktı, artık halkları dahî (amiyane tabirle) ne mal olduklarını anladı, bu büyük bir zaferdir!” söylemi ortalıkta cirit atmakta. Yahu, insan utanır! Tamam, bu orta ve uzun vadede güzel bir gelişme de şu aşamada size ne be kardeşim!

Bir de “Hamas askeri olarak kazanmakta, İsrail kaybetmekte…” söylemi var. Onu askeri olarak mücadele edenler dillendirip belirtsin. Sen halk olarak Gazze halkının ahvaline yoğunlaş ve gereken sivil tepkileri meydanlarda ver ki askeri olarak cehdedenlerin eli kuvvetlensin! Ki, pek de öyle gözükmüyor, askeri olarak kazanmaktalar, adamlar yapacaklarını yaptı/yapıyor. Gazze ve Allah’ın aziz yolu elbet kazanacaktır, yalnız bu kazanç somut değil soyut boyuttadır. Zahiren somut olarak Gazze de kaybetti, çoluk çocuk yüzbinlerce can katledildi! Gazze Şeridi; tarlasıyla, binasıyla, koylarıyla, bahçeleriyle yerle bir oldu. İmamlarımızı şehid ettiler, on binlerce esirimizin akıbeti hakkında bilgimiz dahî yok, Gazze aslanı Yahya Sinvar’ın mübarek naaşını alıp götürdüler, geri almaktan aciziz, neyden bahsediyorsunuz!

Halisane düşüncelerle hüsn-ü zanda bulunup inanılarak sahiplenilen iktidarın, stratejik hesaplar yaptığını ve arka planda Filistin davasına fiilen destek verip yardım ettiği düşünesi hâlâ baskın anlaşılan! Bu ne tür ve hangi ölçülerde bir destektir, nasıl bir amaç güdülmekte, neler hedeflenmektedir, inanın bilmiyoruz! Kardeşiniz olarak addediyorsanız bizimle de paylaşırsanız bahtiyar oluruz, az biraz aydınlanıp gönlümüz ferah bulur. Çünkü olanlar karşısında cahillikten, acziyetten, mahcubiyetten ne yapacağımızı şaşırdık. Tamam, bir ilişki ağına girdiniz ama bunun ümmet adına dava adına bir kazanımı olup artı değere dönüşmesi icap etmez mi? Yoksa davanızı mı unuttunuz ya da T.C. devleti adına elde edilen kazanımlar, sizin kazanımlarınız oldu da bahsettiğiniz bunlar mı? Dava uğruna orta ve uzun vadeli stratejik hangi kazanım, bu katliamlar karşısındaki tavrımızı durduruyor ya da dozajını azaltıyor ya da öteliyor? Daha ne olması gerekiyor? Ne olunca, ne yapacaksınız Allah aşkına, söyleyin! Bir gizemdir gidiyor! Yirmi iki yıldır sonraki büyük emeller (neyse onlar artık) için koşulsuz ve adanmış bir destek söz konusu! Yanlış bir yolda yanılsamalar içinde olmayasınız ya da hayali bir yolda ya da risksiz alanlarda koşturarak tatmin olup sakin, huzurlu, güzel bir yaşam nefsinize hoş geliyor olmasın? Hep beraber kendimize gelelim, özgürleşelim. Zalimin karşısında müslümanca durup mazluma el uzatalım! Yarın çok geç olacak; mazlumlar için değil, sizin için! Bu, Allah’ın bir tehdididir, kardeşlerinizin de samimi bir uyarısıdır.

7 Ekim öncesinde olduğu gibi sonrasında da mezhebi taassupla yaklaşanlar var bir de ve bunlar kahir ekseriyeti oluşturuyor maalesef. İsrail’in karşısında dimdik duran ve “direniş ekseni” diye tanımlanan İran, Hizbullah, Yemen, Irak ve Suriye’deki ağırlıklı Caferi kardeşlerimizin gösterdiği fiili duruş, bazılarını çokça zor durumda bırakmıştır. Nasıl bir aşağılık duygusuna kapılmışlarsa, yürütülen mücadeleyi, Gazze’yi hatta Filistin’i dahî adam gibi sahiplenemez konuma düştüler. Yarım ağız mevzuu edilen söylemlerinde onları nasıl ayrı tutarız, diye yırtınmaktalar. Sahiplenseler, zavallı düşünceleri doğrultusunda direniş ekseninin yanında durmuş olacaklar. Bu nasıl bir aklın, anlayışın, taassubun ürünüdür, anlamakta zorlanıyoruz. Aksâ Tûfânı, vahdeti sağlamaya hizmet edecek diye umut ederken insanların nefislerindeki çok daha derinlerdeki pislikleri dahî ortaya çıkarttı. Gazze her manada turnusol kâğıdı işlevi gördü ama acı gerçekler can acıtıyor.

Ülkemiz özelinde basit manada da “işte Türkiye şöyle, Türkiye böyle” teraneleri var bir de! Yok, özel kuvvetler Gazze içinde operasyon yapmakta; yok, bir gece ansızın gelebilirizler; yok, ağacın, odunun, fidanın stratejik artistlikleri; yok, ‘one minute’vârî boş kükremeler… Kime, ne anlatıyorsunuz; İsrail’in göstermelik izin verdiği ikişer tırdan hariç kendi iradenizle içeriye bir iğne dahî sokamadınız, yola çıkan onca yardımı da heba edip çöp ettiniz. Daha ülkedeki Siyonist askerleri bile yargılayamıyorsunuz, elçilik düzeyinde gereğini yapamıyorsunuz, Siyonizm’i beslediği aşikâr olan sayısız iş adamına dokunamıyorsunuz. BOTAŞ’ın işlettiği ve sevk ettiği petrolün İsrail’e gitmesini engelleyemiyorsunuz, alınan komisyonun getirisi için değil belki ama tazminat ödememek, iktisadi tehditler veya bazılarını kızdırmamak için irade gösteremiyorsunuz. Açık konuşalım hepsinin temel nedeni, Recep Tayyip Erdoğan’ın gebe olmasıdır. İktidardan düşürülmemek için topa girememektedir, bütün mesele budur.

Buradan; Türkiye’deki bu sığ çarkın içinde debelenen Müslümanlara ve milli değerlerle hayatını şekillendiren vatandaşlara seslenmek istiyorum. İktidarınız, Amerika Birleşik Devletlerinin esiri haldedir, bu esaret AKP iktidarına has ve yeni bir şey değil ama bu denli mutlak evrelere büründüğü bir tarih yaşanmamıştır. Bunun bizim muhalifliğimizle alakası yok, artık o evreleri aşalı çok oldu; nasıllığını, nedenliğini bilemiyoruz ama maalesef gerçek budur. Art niyet mevzu bahis olmasa da gönülleri Filistin’le olsa da ortada bir şantaj mı var, inandığı başka ölçütler mi var, sonraki stratejik emellerine göre mi hareket ediyor, dengeler düzlemindeki zorunlulukları mı var, tam bilinmez. İyi niyeti veya kendi öncülleri bizi ilgilendirmez, vakıa şu ki başımızda özgür bir erk yoktur. Sonuç olarak iktidarın mahkûmiyeti doğrudan ve dolaylı olarak, zihinsel ve fiili düzlemde ülkenin de/derneklerin de/takipçilerinin de hatta bütün bir milletin mahkûmiyetini doğurmaktadır. Bu sadece Filistin konusuyla alakalı değil, ülke olarak varlık yokluk mesabesindeyiz. Arzu edenlerle bu acı gerçeği ayrıca konuşabiliriz, şu aşamada bilmemiz gereken, mahkûm olduğumuz ve tek zorunluluğumuzun özgürlüğümüzü elde etmek olduğudur. Daha sonra ülkece sorunlarımız hakkında ne yapabilir olduğumuzu konuşma aşamasına geçebiliriz, aksi takdirde zırvalıklar içinde kalan ömrünüzü tamamlayıp ahirette mazlumlarla yüzleşeceksiniz. Tercih ve takdir sizin!

Bu noktada ilgili herkes, bu acı gerçeklerle yüzleşerek kendilerini çek edip bu fani ve âdî dünyanın öncüllerine göre hareket etmekten vazgeçip özgürlük yolunda adım atmalıdır. Aksi takdirde kendilerine de ülkeye de halka da Gazze’ye de ümmete de daha derinleşmiş bir mahkûmiyet, mahcubiyet, mahrumiyetten başka hediyeleri olmayacaktır.

Yerel ve küresel enformasyon manipülasyonundan kurtulmamız en elzem noktadır. Geldiğimiz noktada en basitinden Bakü petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevkiyatı ve öyle böyle devam eden ticaretin kelime oyunlarıyla çarpıtılması komik bir hâl almıştır. Neye inanıp neye inanmayacağınız sizin tercihiniz ama bilinmelidir ki güneş, balçıkla sıvanmaz. Tarih boyunca iktidarlar, kendi inandıkları gerekçe ve öncüllere göre hareket edip kitleleri türlü yollarla arkalarından sürüklediler. Muaviye’nin dişi deve kıssasından herkes alacağı mesajı almalıdır. Ya iktidarı kızdırmamak/zedelememek/üzmemek adına erkek deveye dişi deme acziyetinde bulunacaksınız ya da kralın çıplak olduğunu belirtip öz benliklerinizi özgürleştirip onurlu bir hayat süreceksiniz. Ya fil metaforunda olduğu gibi salonun ortasındaki fili görmezden gelip başımıza yığılmasını bekleyeceğiz ya da gerçeklerle yüzleşip ona göre hareket edeceğiz.

Genel olarak ise bazı arkadaşlar “Yanı başımızda zulüm varken Filistin’le ne uğraşacağız!” diyor; belli bir kısım, “Hamas yaptığı çıkışla Gazze halkını ateşe attı.” Diyor; bazıları İran’ın vekalet savaşı yürüttüğünü söyleyip “Bu, bizim savaşımız değil!” havalarında; bazı arkadaşlar ise süreçteki stratejik kazanımlara odaklanmış! Hayatında belki üç eyleme katılmış bazı arkadaşlar ise “Biz çok yaptık, faydasını görmedik!” kolaylığına kaçıyor. Olayı aşmış bazı arkadaşlar “Eylem yapmak şahsi tatminden başka bir şey değil! deyip oturuyor. Bazıları “O sonuç vermez, şu attığın kurbağayı ürkütmez, yapsan ne olacak!” diyor. Yahu, ne yapılması gerekiyor? Bir de sen yap da meydan er görsün! Başkası, “O gelirse ben gitmem, bu gelirse şu gelmesin!” triplerinde! Zaten her yapı kendisini nimetten zannedip birbirini eleştiriyor. Bazısı sürecin edebiyatını yapıyor, bazısı sosyal faaliyet malzemesi yapmış takılıyor. Ulusalcı ve milliyetçi etnik zihinler gibi ulusal sınırlara göre düşünen tiplemeleri bırakın gitsin, kayda değer değil. Solcularımız ise maalesef bizlerden daha fena bir anlayış ve hiçlik içinde durmakta!

Neler yapılması gerekirdi, yapılabilirdi, imkânlarımız neydi? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yekvücut olamadığımız için, dünyalık hesaplardan sıyrılamadığımız için, Rabbimizin vaadine hakkıyla güvenmediğimiz için tahayyül dahî edemiyoruz! Kulaklarınıza afaki gelebilecek birkaçını ifadelendirelim:

Dünya çapından aktivist yüzbinler Mısır kapısını yıkıp Gazze’ye girse, Ürdün üzerinden Batı Şeria’ya akın edip canlı kalkan olsa İsrail ne yapabilecekti? Rachel’ın, Ayşenur’un, Aaron’un bizim kadar aklı yok muydu? Konforlu bir hayatları, sevdikleri, gelecekleri, dünya hayatına dair arzuları yok muydu? Hepimizi toplasanız o koca yürekli gençler kadar olamayız. Bu saatten sonra da onların ismini, onurlu duruşlarını ve mesajlarını ağzımıza alıp sakız etmeyelim, belki bu mesajı alıp yaşatacak güzel insanlar çıkar yarınlarda!

Bir diğer yandan herkes, ülkelerindeki elçilik yapılarını yerle yeksan edip topraklarını onlara dar etmeliydi. Yöneticilerine öyle baskılar yapmalıydı ki, (“Sahibim ne der?” diye içinden geçirmeye fırsat bile vermeden!) her türlü ambargoyu net uygulatmalıydı. Ülkelerindeki Siyonist (Yahudi değil) kişilerin her birini tecrit etmeliydi vb. İsteyip inandıktan sonra yapılacak çok şey vardı/var.

Başta bölge ülkelerinin halkları olmak üzere bütün dünyada ayaklanarak sivil olarak İsrail sınırlarına yürüyüp orada öylece durmamız bile kâfi gelebilirdi belki. Mısır, Ürdün, Suud, Irak, İran, Batı Şeria, Suriye, Lübnan, Türkiye halkları kitlesel olarak harekete kalktığı takdirde Amerika’nın kölesi olmuş yöneticileri, kitlelerin gücü karşısında tek bir laf bile edemezdi. Ki ayağa kalkmış bu halk hareketiyle Kudüs’ü Mekke’yi bile kurtarabilirdik, sonrasında bu kukla nizamları dahî yıkıp (değil Gazze’yi kurtarmak) kendilerini de özgürleştirme yoluna girebilirlerdi. Aksâ Tûfanı, özgürlük baharına dönüşebilirdi. Hamas bir yol açtı ama bizler o yoldan yürümeyi değil alıştırıldığımız fiili ve zihni prangalar altındaki zelil yaşamımızı tercih ettik.

Bu Dünya hayatında bizler ne için yaşarız? İnsani olarak düşünürsek onurumuz için, özelde Müslüman olarak da cenneti hak edebilmek için değil mi? Ne bu dünya hayatı için onurumuz kaldı, ne de ahir zaman için inşa etmeye gayret ettiğimiz cennetimiz!

Söylenmiş/söylenen/söylenecek her şey bir yana, Gazze’den sonra bu ağırlığı üzerimizde taşıyarak nasıl yaşayacağız onu düşünelim. Nasıl evlatlarımızı öpüp koklayacağız, nasıl rızkımızı kolayca yutkunacağız, nasıl onurlu bir yaşam süreceğiz. Bu yükün ağırlığını hissetmeyenler için dünyalıklar içinde bir âlem süregider ama onurlu her insan, şahitliğinin sorumluluğunu yerine getirene kadar yaşayan bir ölüdür artık!

Vesselam…

Yazılar

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x