Connect with us

Yazılar

“Dağ”ın Ardında Kalan Gazze – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Bir yılı aşkındır olanlar günbegün gözlerimizin önünde canlı canlı cereyan etmekte. Ayrıntılar herkesin malumu… Her aşamasına, her acıya, her gözyaşına şahidiz ama şahitliklerimizin gereğini yerine getirmekten aciziz. Bu acziyetin nedenlerini bulup tespit etmek ve gidermek üzerimize farzdır.

Geldiğimiz noktada zulümleri, yaşanılanları, olanları gözlerimiz görse de zihnimiz ve kalbimiz görememekte çünkü dünyalıklardan yığdıklarımız dağ gibi devasa oldu! Öyle bir oldu ki mazlumların yaşadıklarını görecek görüş açımız kayboldu, içselleştirip gereken refleksleri veremez olduk. Zahiren görüyoruz hatta canlı yayında film izler gibi anlık bakıyoruz. Bakmak, görmeyi doğurmuyor çoğu zaman. Hakikaten görebilmek için; oluşturduğumuz dağların, bizlere sahnelenen perdelerin, zihinsel prangalarımızın ardındakini görebilmek için dünyalıklardan sıyrılmak icap ediyor.

Dünyalık, sadece mal mülkten ibaret metalardan olmayabilir çoğu vakit. Edinilen makam ve statüler, zihinsel ve fikri dünyevileşme, gerçek âlemden kopup sanal âlemde kaybolunması, metot ve yöntemlerin rasyonelleşmesi, itikadın Rabbânîlikten uzaklaşması, ailesinin ve çocuklarının gelecek kaygısıyla debelendiği sığ bir hayat, memuriyet veya özeldeki iaşe korkuları, ümmet tasavvurundan yoksun kavme indirgenmiş bir dünya kurgusu, kişinin ve yapıların kazanımlarını muhafaza etme kaygısı vb. gibi unsurlar ve daha fazlası nedeniyle duracağımız konumu şaşırmış durumdayız gelinen noktada. Bu durduğumuz yanlış konum da ister istemez kişinin önceliklerini, imkânlarını, reflekslerini, duygularını, fiiliyatını, sözünü ve tavrını şekillendirmektedir. Burada seküler kesimden veya muhafazakâr vatandaştan bahsetmiyoruz, az çok bilinçli oluğunu addeden Müslümanlardan; bizden senden, benden, ondan bahsediyoruz. Normal ahali gibi sadece teslim olmuş müslimlerden miyiz, hakkıyla iman etmiş mü’minlerden miyiz? Bir tercihte bulunup öze dönüş serüvenimize geri dönmeliyiz.

Bu noktaya nasıl geldik, nereden geldik, ne zaman geldik; bunları irdelemek, gerçeklerle yüzleşip problemleri çözümlemek zorundayız. Acizane tespitim; zamanında duvar dibinde babasının kucağında gözlerimizin önünde kurşunlanan Muhammed’in ve daha nicelerinin hesabını zamanında göremediğimizden dolayı ümmet olarak şu an alışa alışa normalleştirdiğimiz bir zilleti yaşamaktayız. Düştüğümüz bu zilletin tek açıklaması da bütüncül bir dünyevileşmedir.

İzzet, Gazze’nin; zillet, bizimdir! Gazze işini yapıyor, İsrail de işini yapıyor. İşini yapmayan, zalimin karşısında mazlumun yanında olmayanlar olarak iki cihanda da zillet üzerimize çökmüş durumdadır. “Elimizden geleni yapıyoruz!” diye kendimizi kandırmanın âlemi yok! Elimizden gelen nedir? Yapmamız gerekenler nedir? İmkânlarımız nedir? Şahitliğimiz çerçevesinde sorumluluklarımız nedir? Kendimizi tekrar tekrar çek etmemiz elzem bir hâl almıştır.

Olağan durumlarda gösterilecek duruş ve tepkiler serdedip mutmain bir edayla hayatımızı sürdürmekteyiz. Oysaki Gazze’de olağanüstü bir süreç yaşanmaktadır. Standart süreçlerde işletilecek denklem ve dengeler düzleminde hareket edip normal bir çatışma ve savaş hakkında sarf edilen söylemler içindeyiz ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en ağır soykırımıyla karşı karşıyayız ve bu hâlihazırda artarak devam etmektedir. Türlü türlü savaşlar oldu/olmakta/olacak maalesef, belli bir hukuk ve oranda yaşanan benzer çatışmalar karşında uluslararası arena, devletler, halklar göstereceği tepkileri vermekteydi. Vurgulamak istediğimiz şu ki, bir yılı aşkındır yaşanan olağanüstü durum karşısında da benzer tepkiler verilmekte. Oysaki Gazze’de emperyalistler ve Siyonistlerce her manada farklı/ağır/vahşi bir soykırım yürütülmektedir. Hâlihazırda olduğu gibi, normal bir savaş karşısında yapmamız gereken basın açıklamaları, mitingler, sosyal medya çalışmaları yerine mukabiliyet esasına binaen olağanüstü tepkiler ve tavırlar verilmeliydi/verilmelidir.

Verilememesinin başat nedeni ise; Kur’an-ı Kerim’de sıkça ve şiddetle uyarıldığımız hastalık olan dünyevileşme illetine çok ağır dozda yakalanmış olmamızdır. Bu hastalık mefhumu aslında olağan bir vakıa ama geçmiş çağlardan farklı olarak derecesi arttıkça ona doğru orantılı olarak farkındalığı da azalmış vaziyettedir.

Müslümanların hatta toplumsal mücadele içinde olan mü’minlerin dahî algıları, olgulara ve kavramlara yüklediği anlamaları, zihinsel serüvenleri, metotları rasyonel ve seküler argümanlarla şekillenir oldu. İmanımız dahî dünyevileşti. Evet, imanımız dahi dünyevileşti; Kur’an ve nebevi metot referans kaynağımız olmaktan çıktı. Uluslararası dengeler ve denklemler, demokratik teamüller, rasyonel hukuk, seküler bir dil ve argümanlar imkânlarımızı, yolumuzu, yordamımızı şekillendirir oldu. Zihinsel ve fiili ahvalimiz de doğal olarak bütün bu unsurlar ışığında hayat bulabiliyor. Sonra “Gücümüz, imkânlarımız, yapabileceklerimiz ancak budur!” deyip kendimizi tatmin edebiliyoruz.

“Gazze’nin neden yanında olamadık?” sorusunun arka planındaki en güçlü nedenlerden biri de yeterli empatiyi yakalayamamamızdır. İnsan hissettiği, idrak edebildiği doğrultuda tepki verir/verebilir. Hissettiğimizi zannedip bu seviyede bir şeyler yapıyor ve bu yapılanların yeterli olduğu düşüncesine kapılıyoruz. Her ne kadar ateş düştüğü yeri yaksa da öz benliğimiz gibi olmasa da acıları yüzde yüz hissedemesek de yine de yeteri kadar olmalıydı; oradakiler bizim kardeşlerimizdir, onlarla yekvücut olabilmeliydik. Misal; öz kardeşiniz, evladınız, bacınız aynı durumda olsa sizi hangi güç durduğunuz yerde tutabilir veya hangi güç size sınırlar çizebilir, hangi denkleme göre hareket edersiniz, günlük hayatınıza nasıl devam edebilirsiniz? Demek ki, kardeşlik basit bir iddiadan ibaretmiş!

Ferdi olarak da, sivil toplum zemininde de, devlet yönetimlerinde de fiili ve zihni çok derin esaretler içinde debelenmekteyiz. Devletlerin küresel hegemonya altında ezilip kontrol edildiği, modern çağın bir gerçeği. Bu gerçek yanında, (Türkiye özelinde) küresel odaklara gebe olan iktidar/devlet, maalesef sivil toplumu da kendine gebe kılarak, onu bu sığ çarkın bir parçası kılmıştır. STK’ların hiçbir sivilliği kalmamıştır, hatta bu kurumlar bugün devlet organı gibi düşünüp hareket eder, söylem geliştirir durumdadırlar. Maalesef bu moda o kadar derin girmişler ki, yapılacak her hamle ve söz için iktidarın ağzına bakar hale gelinmiştir. Hatta onun adına düşünüp, atılacak bir adım iktidara zarar verir mi vermez mi denklemine mahkûm etmişlerdir kendilerini.

Genel sivil toplumdan ziyade İslami hareket dâhilindeki yapıların özeleştiri yapmasının gerekliliği daha da elzem hâle gelmiştir. Modern manada sivil toplum bir yana, İslami hareket dâhilindeki Müslüman bir yapı, kesinkes özgür ve özgün olmalıdır. Yerel veya küresel hiçbir beşerî odağın boyunduruğunda, dümeninde, su yolunda olmamalıdır. Özellikle son 15 yıllık tecrübeyle aşikâr oldu ki İslami toplumsal oluşumlar, neredeyse tamamen özgürlüğünü yitirmiş, İslamsı bir iktidarın peşinde sürüklenir hâle gelmiştir. Doğrudan ya da dolaylı olarak kendisini esir eden bu odaktan azade özgür iradeleriyle düşünerek söylem geliştirip hareket edemez olmuşlardır.

Gazze’de ödenen bedeller bizlerin özgürlüğüne hizmet etmeyecekse asıl o vakit kaybedenlerden, ziyan edenlerden olacağız. Gazze’deki kardeşlerimizin ödediği bedeller bizleri uyandırır, durduğumuz yerin yanlışlığını fark ettirir, dayandığımız sahte odaklardan sıyrılmamızı sağlar da özgürlüğümüzü kazanmamıza vesile olursa o vakit kazananlardan olacağız inşallah!

Devlet ve STK boyutundan ziyade ferdi olarak da iktisadi ve toplumsal baskı atmosferi yanında bilinç dönüşümü yaşayan bireylerden müteşekkil bir toplumla karşı karşıyayız. Sanal âleme hapsolmuş, gerçeklikten uzaklaşmış bir hâle gelindi. Haricen dünyevileşme hastalığına eskilerden çok daha derin boyutta kapılmış, kaybedecek çok şeyi olan mahlûklar haline gelinmiştir. Ezcümle; kaybedeceklerinin esiri olmuş, gerçekliklerden uzak, fiili ve psikolojik baskılar altında yaşayan köleler hâline gelmiş durumdayız. Bu noktaların çok daha derinlemesine irdelenip tespit edilmesi gerekmektedir ama burada zaman ve satırlar yetmeyeceği için herkesin kendi takdirine bırakıyoruz.

Gazze’ye faydamız olması için zengin olmamız, güçlü olmamız, yaşıyor olmamız değil, ölmemiz gerekmekteydi. Ölümü öldürmeden, zavallı hayatlarımızdan, konfor alanlarımızdan vazgeçmeden değil mazlumlara, kendimize dahî faydamız olmaz/olamaz! Özgürce ölemiyoruz bile, kaybedecek o kadar çok şeyimiz var ki, en ufak bir adım dahî atamıyoruz! Gazze’ye bir faydamız olabilmesi için, başta özgür bireyler olarak düşünüp kendi ayaklarımız üzerinde hareket ediyor olmamız gerekmektedir.

Sorun neyse tespit edelim: Yapılanlarda mı? Yapılamayanlarda mı? Hissiyatımızda mı? Düşüncemiz de mi? Metodumuzda mı? Yolumuzda mı?

Düşünme biçimlerimiz, önceliklerimiz, tanımlamalarımız öyle değişmiş durumda ki olgular yer değiştirmiş, kavramlar karmakarışık durumdadır. İçinde bulunduğumuz iletişim çağında “malumat” değersizleşmiş, anlamsızlaşmıştır. Her türlü malumatı kolaylıkla ediniyoruz ama hakkını veremiyoruz. Sanal âlem olguları o kadar çarptırdı ki, zihinsel boyutta gerçeklikten çok uzak farklı âlemlerde takılır olduk. Kardeşlerimizin ölü bedenleri sanki bir film sahnesindenmiş gibi algılanır oldu, şehitlerimiz adeta basit birer rakamdan ibaret hâle geldi, açlıktan ölümler gerçeklikten uzak birer hikâye gibi anlatılıyor. Layıkıyla gerçekliğin farkında olsak, hissetsek, idrak etsek her şey çok daha farklı olabilirdi!

En basitinden, bir yıldır yapılan sokak eylemlerine, basın açıklamalarına, mitinglere bile kayda değer ölçüde niye iştirak edilmiyor, etmiyoruz, edemiyoruz. Avrupa’daki mitingler devasa sayılara ulaşmakta, lokal eylemler daha özgür ve etkili sahnelenmekte, ferdi tepkiler daha samimi cereyan etmekte. Niye diye sorduğumuzda hep aynı cevap karşımıza çıkmakta: dünyevileşme! “Bizler mi Avrupa’daki seküler insanlardan daha dünyeviyiz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, daha dünyeviyiz! Belki de onlar aştı belli çıtaları, bilemiyoruz ama sonuç olarak öyle gözüküyor. Çünkü bizler zahmet edip konfor alanlarımızı terk edemiyoruz, onurlu insanlar gibi kötülüğü engellemek için bedel ödemeyi göze alamıyoruz, kazanımlarımızı muhafaza edeceğiz derken dilimiz lâl olup ayaklarımız kötürüm kalıyor.

Gazze halkını, stratejik hesaplara kurban eden anlayışlarla karşı karşıyayız. Evet, uzun vadeli stratejik kazanımlar mühim ama makul ölçüdeki getiri-götürü dâhilinde olsa gerek, yüzbinlerce canımız gitmişken, evlatlarımızı bacılarımızı sahipsiz bırakmışken, on binlerce esirimizin akıbetini dahî bilmezken, iki milyon kardeşimizi yalnızlığa terk etmişken bu bahsi geçen kazanımların anlamı nedir, ne değildir bakmak gerekmekte. Aşağıda sıraladığımız farklı kesimlerin, kendi denklemleri dâhilinde farklı anlayış ve vurguları ısrarla belirtmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Açık konuşmak gerekirse, içine düştüğümüz zilletin acziyet duygusuyla kendimizi tatmin edip durduğumuz yeri meşrulaştırma çabalarıdır bunlar. Genel olarak kastımız duygu kasıp farklı bir açıdan topu taca atmak değildir, gerçek bu, maalesef ağır bir zillet içine düştük.  Bu gerçeği hakkıyla kabullenip hızla düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız gerektiğini vurguluyoruz ana fikir olarak.

Gazze, uluslararası arenada mazlum-zalim ayrımını net bir biçimde ortaya çıkarttı ve İsrail’in varoluşsal zulmünü âyân etti. Bu tablo içinde gayrimüslimler, mazlum Gazze halkının sabrını ve sebatını görüp bu tablonun kaynağı olan Kur’an’a yönelerek İslam’a akın akın geçmekteler/miş. Geçiyorlarsa onlar kurtuluyor, size ne ayıptır sorması, sizler hâlihazırda Müslümansanız işinizi yapınız. Bunu sürekli dillendirip tekrarlamanın ne âlemi var, bir kazanım ve zafer varsa o, Gazze halkının ve mücadele edenlerindir, size ne! Ek olarak; “Zalim İsrail ve Amerika’nın kirli yüzü ortaya çıktı, artık halkları dahî (amiyane tabirle) ne mal olduklarını anladı, bu büyük bir zaferdir!” söylemi ortalıkta cirit atmakta. Yahu, insan utanır! Tamam, bu orta ve uzun vadede güzel bir gelişme de şu aşamada size ne be kardeşim!

Bir de “Hamas askeri olarak kazanmakta, İsrail kaybetmekte…” söylemi var. Onu askeri olarak mücadele edenler dillendirip belirtsin. Sen halk olarak Gazze halkının ahvaline yoğunlaş ve gereken sivil tepkileri meydanlarda ver ki askeri olarak cehdedenlerin eli kuvvetlensin! Ki, pek de öyle gözükmüyor, askeri olarak kazanmaktalar, adamlar yapacaklarını yaptı/yapıyor. Gazze ve Allah’ın aziz yolu elbet kazanacaktır, yalnız bu kazanç somut değil soyut boyuttadır. Zahiren somut olarak Gazze de kaybetti, çoluk çocuk yüzbinlerce can katledildi! Gazze Şeridi; tarlasıyla, binasıyla, koylarıyla, bahçeleriyle yerle bir oldu. İmamlarımızı şehid ettiler, on binlerce esirimizin akıbeti hakkında bilgimiz dahî yok, Gazze aslanı Yahya Sinvar’ın mübarek naaşını alıp götürdüler, geri almaktan aciziz, neyden bahsediyorsunuz!

Halisane düşüncelerle hüsn-ü zanda bulunup inanılarak sahiplenilen iktidarın, stratejik hesaplar yaptığını ve arka planda Filistin davasına fiilen destek verip yardım ettiği düşünesi hâlâ baskın anlaşılan! Bu ne tür ve hangi ölçülerde bir destektir, nasıl bir amaç güdülmekte, neler hedeflenmektedir, inanın bilmiyoruz! Kardeşiniz olarak addediyorsanız bizimle de paylaşırsanız bahtiyar oluruz, az biraz aydınlanıp gönlümüz ferah bulur. Çünkü olanlar karşısında cahillikten, acziyetten, mahcubiyetten ne yapacağımızı şaşırdık. Tamam, bir ilişki ağına girdiniz ama bunun ümmet adına dava adına bir kazanımı olup artı değere dönüşmesi icap etmez mi? Yoksa davanızı mı unuttunuz ya da T.C. devleti adına elde edilen kazanımlar, sizin kazanımlarınız oldu da bahsettiğiniz bunlar mı? Dava uğruna orta ve uzun vadeli stratejik hangi kazanım, bu katliamlar karşısındaki tavrımızı durduruyor ya da dozajını azaltıyor ya da öteliyor? Daha ne olması gerekiyor? Ne olunca, ne yapacaksınız Allah aşkına, söyleyin! Bir gizemdir gidiyor! Yirmi iki yıldır sonraki büyük emeller (neyse onlar artık) için koşulsuz ve adanmış bir destek söz konusu! Yanlış bir yolda yanılsamalar içinde olmayasınız ya da hayali bir yolda ya da risksiz alanlarda koşturarak tatmin olup sakin, huzurlu, güzel bir yaşam nefsinize hoş geliyor olmasın? Hep beraber kendimize gelelim, özgürleşelim. Zalimin karşısında müslümanca durup mazluma el uzatalım! Yarın çok geç olacak; mazlumlar için değil, sizin için! Bu, Allah’ın bir tehdididir, kardeşlerinizin de samimi bir uyarısıdır.

7 Ekim öncesinde olduğu gibi sonrasında da mezhebi taassupla yaklaşanlar var bir de ve bunlar kahir ekseriyeti oluşturuyor maalesef. İsrail’in karşısında dimdik duran ve “direniş ekseni” diye tanımlanan İran, Hizbullah, Yemen, Irak ve Suriye’deki ağırlıklı Caferi kardeşlerimizin gösterdiği fiili duruş, bazılarını çokça zor durumda bırakmıştır. Nasıl bir aşağılık duygusuna kapılmışlarsa, yürütülen mücadeleyi, Gazze’yi hatta Filistin’i dahî adam gibi sahiplenemez konuma düştüler. Yarım ağız mevzuu edilen söylemlerinde onları nasıl ayrı tutarız, diye yırtınmaktalar. Sahiplenseler, zavallı düşünceleri doğrultusunda direniş ekseninin yanında durmuş olacaklar. Bu nasıl bir aklın, anlayışın, taassubun ürünüdür, anlamakta zorlanıyoruz. Aksâ Tûfânı, vahdeti sağlamaya hizmet edecek diye umut ederken insanların nefislerindeki çok daha derinlerdeki pislikleri dahî ortaya çıkarttı. Gazze her manada turnusol kâğıdı işlevi gördü ama acı gerçekler can acıtıyor.

Ülkemiz özelinde basit manada da “işte Türkiye şöyle, Türkiye böyle” teraneleri var bir de! Yok, özel kuvvetler Gazze içinde operasyon yapmakta; yok, bir gece ansızın gelebilirizler; yok, ağacın, odunun, fidanın stratejik artistlikleri; yok, ‘one minute’vârî boş kükremeler… Kime, ne anlatıyorsunuz; İsrail’in göstermelik izin verdiği ikişer tırdan hariç kendi iradenizle içeriye bir iğne dahî sokamadınız, yola çıkan onca yardımı da heba edip çöp ettiniz. Daha ülkedeki Siyonist askerleri bile yargılayamıyorsunuz, elçilik düzeyinde gereğini yapamıyorsunuz, Siyonizm’i beslediği aşikâr olan sayısız iş adamına dokunamıyorsunuz. BOTAŞ’ın işlettiği ve sevk ettiği petrolün İsrail’e gitmesini engelleyemiyorsunuz, alınan komisyonun getirisi için değil belki ama tazminat ödememek, iktisadi tehditler veya bazılarını kızdırmamak için irade gösteremiyorsunuz. Açık konuşalım hepsinin temel nedeni, Recep Tayyip Erdoğan’ın gebe olmasıdır. İktidardan düşürülmemek için topa girememektedir, bütün mesele budur.

Buradan; Türkiye’deki bu sığ çarkın içinde debelenen Müslümanlara ve milli değerlerle hayatını şekillendiren vatandaşlara seslenmek istiyorum. İktidarınız, Amerika Birleşik Devletlerinin esiri haldedir, bu esaret AKP iktidarına has ve yeni bir şey değil ama bu denli mutlak evrelere büründüğü bir tarih yaşanmamıştır. Bunun bizim muhalifliğimizle alakası yok, artık o evreleri aşalı çok oldu; nasıllığını, nedenliğini bilemiyoruz ama maalesef gerçek budur. Art niyet mevzu bahis olmasa da gönülleri Filistin’le olsa da ortada bir şantaj mı var, inandığı başka ölçütler mi var, sonraki stratejik emellerine göre mi hareket ediyor, dengeler düzlemindeki zorunlulukları mı var, tam bilinmez. İyi niyeti veya kendi öncülleri bizi ilgilendirmez, vakıa şu ki başımızda özgür bir erk yoktur. Sonuç olarak iktidarın mahkûmiyeti doğrudan ve dolaylı olarak, zihinsel ve fiili düzlemde ülkenin de/derneklerin de/takipçilerinin de hatta bütün bir milletin mahkûmiyetini doğurmaktadır. Bu sadece Filistin konusuyla alakalı değil, ülke olarak varlık yokluk mesabesindeyiz. Arzu edenlerle bu acı gerçeği ayrıca konuşabiliriz, şu aşamada bilmemiz gereken, mahkûm olduğumuz ve tek zorunluluğumuzun özgürlüğümüzü elde etmek olduğudur. Daha sonra ülkece sorunlarımız hakkında ne yapabilir olduğumuzu konuşma aşamasına geçebiliriz, aksi takdirde zırvalıklar içinde kalan ömrünüzü tamamlayıp ahirette mazlumlarla yüzleşeceksiniz. Tercih ve takdir sizin!

Bu noktada ilgili herkes, bu acı gerçeklerle yüzleşerek kendilerini çek edip bu fani ve âdî dünyanın öncüllerine göre hareket etmekten vazgeçip özgürlük yolunda adım atmalıdır. Aksi takdirde kendilerine de ülkeye de halka da Gazze’ye de ümmete de daha derinleşmiş bir mahkûmiyet, mahcubiyet, mahrumiyetten başka hediyeleri olmayacaktır.

Yerel ve küresel enformasyon manipülasyonundan kurtulmamız en elzem noktadır. Geldiğimiz noktada en basitinden Bakü petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevkiyatı ve öyle böyle devam eden ticaretin kelime oyunlarıyla çarpıtılması komik bir hâl almıştır. Neye inanıp neye inanmayacağınız sizin tercihiniz ama bilinmelidir ki güneş, balçıkla sıvanmaz. Tarih boyunca iktidarlar, kendi inandıkları gerekçe ve öncüllere göre hareket edip kitleleri türlü yollarla arkalarından sürüklediler. Muaviye’nin dişi deve kıssasından herkes alacağı mesajı almalıdır. Ya iktidarı kızdırmamak/zedelememek/üzmemek adına erkek deveye dişi deme acziyetinde bulunacaksınız ya da kralın çıplak olduğunu belirtip öz benliklerinizi özgürleştirip onurlu bir hayat süreceksiniz. Ya fil metaforunda olduğu gibi salonun ortasındaki fili görmezden gelip başımıza yığılmasını bekleyeceğiz ya da gerçeklerle yüzleşip ona göre hareket edeceğiz.

Genel olarak ise bazı arkadaşlar “Yanı başımızda zulüm varken Filistin’le ne uğraşacağız!” diyor; belli bir kısım, “Hamas yaptığı çıkışla Gazze halkını ateşe attı.” Diyor; bazıları İran’ın vekalet savaşı yürüttüğünü söyleyip “Bu, bizim savaşımız değil!” havalarında; bazı arkadaşlar ise süreçteki stratejik kazanımlara odaklanmış! Hayatında belki üç eyleme katılmış bazı arkadaşlar ise “Biz çok yaptık, faydasını görmedik!” kolaylığına kaçıyor. Olayı aşmış bazı arkadaşlar “Eylem yapmak şahsi tatminden başka bir şey değil! deyip oturuyor. Bazıları “O sonuç vermez, şu attığın kurbağayı ürkütmez, yapsan ne olacak!” diyor. Yahu, ne yapılması gerekiyor? Bir de sen yap da meydan er görsün! Başkası, “O gelirse ben gitmem, bu gelirse şu gelmesin!” triplerinde! Zaten her yapı kendisini nimetten zannedip birbirini eleştiriyor. Bazısı sürecin edebiyatını yapıyor, bazısı sosyal faaliyet malzemesi yapmış takılıyor. Ulusalcı ve milliyetçi etnik zihinler gibi ulusal sınırlara göre düşünen tiplemeleri bırakın gitsin, kayda değer değil. Solcularımız ise maalesef bizlerden daha fena bir anlayış ve hiçlik içinde durmakta!

Neler yapılması gerekirdi, yapılabilirdi, imkânlarımız neydi? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yekvücut olamadığımız için, dünyalık hesaplardan sıyrılamadığımız için, Rabbimizin vaadine hakkıyla güvenmediğimiz için tahayyül dahî edemiyoruz! Kulaklarınıza afaki gelebilecek birkaçını ifadelendirelim:

Dünya çapından aktivist yüzbinler Mısır kapısını yıkıp Gazze’ye girse, Ürdün üzerinden Batı Şeria’ya akın edip canlı kalkan olsa İsrail ne yapabilecekti? Rachel’ın, Ayşenur’un, Aaron’un bizim kadar aklı yok muydu? Konforlu bir hayatları, sevdikleri, gelecekleri, dünya hayatına dair arzuları yok muydu? Hepimizi toplasanız o koca yürekli gençler kadar olamayız. Bu saatten sonra da onların ismini, onurlu duruşlarını ve mesajlarını ağzımıza alıp sakız etmeyelim, belki bu mesajı alıp yaşatacak güzel insanlar çıkar yarınlarda!

Bir diğer yandan herkes, ülkelerindeki elçilik yapılarını yerle yeksan edip topraklarını onlara dar etmeliydi. Yöneticilerine öyle baskılar yapmalıydı ki, (“Sahibim ne der?” diye içinden geçirmeye fırsat bile vermeden!) her türlü ambargoyu net uygulatmalıydı. Ülkelerindeki Siyonist (Yahudi değil) kişilerin her birini tecrit etmeliydi vb. İsteyip inandıktan sonra yapılacak çok şey vardı/var.

Başta bölge ülkelerinin halkları olmak üzere bütün dünyada ayaklanarak sivil olarak İsrail sınırlarına yürüyüp orada öylece durmamız bile kâfi gelebilirdi belki. Mısır, Ürdün, Suud, Irak, İran, Batı Şeria, Suriye, Lübnan, Türkiye halkları kitlesel olarak harekete kalktığı takdirde Amerika’nın kölesi olmuş yöneticileri, kitlelerin gücü karşısında tek bir laf bile edemezdi. Ki ayağa kalkmış bu halk hareketiyle Kudüs’ü Mekke’yi bile kurtarabilirdik, sonrasında bu kukla nizamları dahî yıkıp (değil Gazze’yi kurtarmak) kendilerini de özgürleştirme yoluna girebilirlerdi. Aksâ Tûfanı, özgürlük baharına dönüşebilirdi. Hamas bir yol açtı ama bizler o yoldan yürümeyi değil alıştırıldığımız fiili ve zihni prangalar altındaki zelil yaşamımızı tercih ettik.

Bu Dünya hayatında bizler ne için yaşarız? İnsani olarak düşünürsek onurumuz için, özelde Müslüman olarak da cenneti hak edebilmek için değil mi? Ne bu dünya hayatı için onurumuz kaldı, ne de ahir zaman için inşa etmeye gayret ettiğimiz cennetimiz!

Söylenmiş/söylenen/söylenecek her şey bir yana, Gazze’den sonra bu ağırlığı üzerimizde taşıyarak nasıl yaşayacağız onu düşünelim. Nasıl evlatlarımızı öpüp koklayacağız, nasıl rızkımızı kolayca yutkunacağız, nasıl onurlu bir yaşam süreceğiz. Bu yükün ağırlığını hissetmeyenler için dünyalıklar içinde bir âlem süregider ama onurlu her insan, şahitliğinin sorumluluğunu yerine getirene kadar yaşayan bir ölüdür artık!

Vesselam…

Yazılar

Okul Saldırıları: Bireysel Sapma mı, Yapısal Kriz mi? – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Kahramanmaraş’ta bir ortaokul öğrencisinin okula çok sayıda silahla girerek öğretmen ve öğrencileri hedef alması, ilk bakışta tek bir gencin “anormal” davranışı gibi görülebilir. Gerçekten de her toplu saldırıda kamuoyu önce fâilin kişiliğine, ruh hâline, aile geçmişine ya da olası bireysel sapmalarına yönelir fakat bu olay, yalnızca bir çocuğun karanlık iç dünyasıyla açıklanamayacak kadar ağır ve çok katmanlıdır. Çünkü burada karşımızda sadece bir fâil değil; ona silaha erişim imkânı veren bir çevre, onu önceden fark edemeyen bir kurumlar ağı, şiddeti sembolik olarak cazip kılan bir dijital kültür ve çocukları bu tür uç davranışlara sürükleyen daha geniş bir toplumsal iklim vardır.

Olayın ana hatları, 14 yaşındaki fâilin okula beş tabanca ve yedi şarjörle geldiğini, bir öğretmenle sekiz öğrenciyi öldürdüğünü, çok sayıda kişiyi yaraladığını ve silahların babasına ait olduğunu gösteriyor. Babasının tutuklanması da bu olayın aile içi silah güvenliği sorunuyla doğrudan ilişkili görüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu nedenle meseleye “bireysel sapma” etiketi yapıştırmak, açıklayıcı olmaktan çok rahatlatıcıdır. Toplumlar çoğu zaman böyle travmatik olaylarda kendilerini teskin edecek basit bir formül arar: “Bu çocuk sorunluydu!”, “Psikolojisi bozuktu!”, “İstisnâî bir vakaydı!” Oysa bu tür açıklamalar, suçun fâilde toplandığı ve sistemin geri kalanının masum kaldığı yanılsamasını üretir. Elbette fâilin bireysel sorumluluğu vardır ama bu sorumluluk, tek başına yeterli açıklama sunmaz. Bir çocuğun, üstelik bir okul ortamında, bu denli yüksek öldürücülüğe sahip bir saldırı gerçekleştirebilmesi için onun yalnızca öfkeli olması yetmez; aynı zamanda buna imkân veren maddî, kurumsal ve kültürel koşulların da mevcut olması gerekir. Nitekim Reuters’a dayanan bilgiler, saldırganın silahlarla önceden tanışık olabileceğini, babası tarafından atış poligonuna götürüldüğünü ve olayla ilgili ön hazırlık işaretleri bulunduğunu aktarıyor. Bu durumda saldırı ânî bir cinnet olmaktan çok, imkânı önceden oluşmuş ve zihinsel olarak hazırlanmış bir şiddet pratiği görünümü kazanıyor.

Olayın en belirgin boyutu, kuşkusuz, silaha erişim meselesidir. Birçok ülkede okul saldırıları üzerine yapılan tartışmalarda görüldüğü gibi, ölümcül araçlara kolay erişim ile kitlesel şiddet arasında güçlü bir ilişki vardır. Kahramanmaraş vakasında da belirleyici ilk eşik budur. Eğer fâil, okula bu kadar çok silah ve mühimmatla girebiliyorsa burada sadece failin niyetinden değil, güvenlik zincirinin kırılmasından da söz etmek gerekir. Silahların ev içinde ne şekilde saklandığı, çocuğun bunlara ne zamandır erişebildiği, çevresinin bunu fark edip etmediği ve bu konuda herhangi bir uyarı mekanizmasının çalışıp çalışmadığı merkezî sorulardır. Babanın tutuklanması da zaten devletin olayı yalnızca “çocuğun suçu” olarak değil, erişim ve ihmal sorunu olarak da gördüğünü gösteriyor.

İkinci olarak, bu saldırı dijital şiddet kültürü ve taklit etkisi bakımından da ciddî bir uyarıdır. Reuters’ın polis kaynaklarına dayandırdığı haberde, fâilin WhatsApp profilinde 2014’te ABD’de altı kişiyi öldüren Elliot Rodger’a gönderme içeren bir görsel kullandığı bilgisi yer aldı. Bu ayrıntı, ilk bakışta küçük görünebilir fakat aslında son derece önemlidir çünkü bu tür görseller ve referanslar, fâilin yalnızca kendi öfkesini yaşamış bir çocuk olmadığını, küresel dolaşımdaki bir şiddet ikonografisine temas ettiğini düşündürür. Bu da okul saldırılarının artık yalnızca yerel travmalar değil, dijital ağlar aracılığıyla birbirini besleyen ve kopyalanabilen bir şiddet formu hâline geldiğini gösterir. Türkiye’de olayın hemen öncesinde ve sonrasında başka okul tehditlerinin sosyal medyada dolaşıma girmesi de bu “bulaşıcı şiddet” ihtimalini ciddiye almayı zorunlu kılıyor.

Üçüncü önemli boyut, okulun kurumsal savunmasızlığıdır. Bir öğrencinin çantasında beş silah ve yedi şarjörle okul binasına girebilmiş olması, yalnızca güvenlik eksikliği değil, risk algısının zayıflığı anlamına da gelir. Türkiye’de okullar, uzun süre bu tür saldırılardan görece uzak görüldüğü için okul güvenliği çoğu yerde daha çok dışarıdan gelebilecek tehditler veya genel asayiş çerçevesinde düşünülüyordu. Oysa Kahramanmaraş olayı, tehdidin okulun dışından değil içinden de gelebileceğini ağır biçimde hatırlattı. Bu nedenle olay sonrasında İçişleri ve MEB yetkililerinin okul güvenliği konusunda koordinasyon toplantıları yapması tesadüf değildir; bu, tekil bir suçtan çok sistem açığı algısının ortaya çıktığını gösterir.

Dördüncü boyut, çocukluk ve ergenlik döneminin yeni kırılganlıklarıdır. Fâil, 14 yaşındaydı. Bu yaş, yalnızca biyolojik ergenliğin değil, kimlik arayışının, dışlanma duygusunun, aşağılanma algısının, öfke birikiminin ve görünür olma arzusunun yoğun yaşandığı bir dönemdir. Tabii burada dikkatli olmak gerekir: Kamuya açık doğrulanmış kaynaklarda fâilin kesin motivasyonuna dair tamamlanmış bir resim henüz yoktur. Bu yüzden ona belirli bir psikiyatrik etiket yapıştırmak ya da meseleyi tek bir travmayla açıklamak acelecilik olur. Bununla birlikte eldeki veriler, çocuğun şiddeti yalnızca bir araç olarak değil, kendini duyurma ve bir tür mutlak güç gösterisi üretme biçimi olarak da kullanmış olabileceğini düşündürmektedir. Bu da günümüz ergen krizlerinin artık sadece içe kapanma, bağımlılık ya da depresyon biçiminde değil; nadiren de olsa dışa dönük yıkıcı şiddet biçiminde tezahür edebildiğini göstermektedir.

Beşinci olarak olay; aile, okul ve toplum arasındaki kopuklukların bir sonucudur. Bir çocuğun böylesine ağır bir saldırıya yönelmesi, çoğu zaman tek bir anda oluşmaz; öncesinde davranışsal sinyaller, dilde sertleşme, ölüm ve şiddet imgelerine ilgi, tehditkâr fanteziler, kapanma ya da öfke patlamaları gibi belirtiler olabilir. Bunların her zaman fark edilmesi kolay değildir fakat hiçbir sinyalin olmadığı varsayımı da çoğu zaman doğru çıkmaz. Burada asıl mesele; ailenin, öğretmenlerin, rehberlik hizmetlerinin ve yakın çevrenin bu tür belirtileri ne ölçüde ciddiye aldığıdır. Öğretmen sendikalarının ve uzmanların olaydan sonra yaptığı açıklamalarda, şiddetin yalnızca bireysel patolojiye indirgenmemesi ve çocukları bu noktaya getiren toplumsal nedenlerin incelenmesi gerektiğinin vurgulanması bu bakımdan önemlidir çünkü fail tek başına karar vermiş olsa bile, onu bu noktaya getiren yol çoğunlukla sosyal olarak örülür.

Buradan hareketle şu sonuca varmak mümkündür: Kahramanmaraş okul saldırısı ne yalnızca bireysel bir sapma ne de tamamen yapısal bir determinizmdir. Daha doğru ifade, bunun bireysel fail üzerinden patlayan yapısal bir kriz olduğudur. Birey, tetiği çekmiştir fakat o tetiğe uzanan yolu kolaylaştıran etkenler yapısaldır. Silahların evde bulunması yapısaldır. Dijital şiddet kültürünün çocukların zihnine sızması yapısaldır. Okul güvenliğinin bu ihtimallere göre tasarlanmamış olması yapısaldır. Rehberlik ve erken uyarı mekanizmalarının yetersizliği yapısaldır. Şiddetin toplumsal görünürlüğünün artması ve genç zihinde “birden herkesin dikkatini çekme” aracına dönüşmesi de yapısaldır. Evet, fâil olmaksızın olay gerçekleşmezdi ama bu yapı olmaksızın da fâil, bu kadar ölümcül hâle gelemezdi!

Bu yüzden asıl soru, “Bu çocuk neden böyle yaptı?” sorusundan biraz daha geniş kurulmalıdır. Sorulması gereken, şudur: “Bir çocuğun bunu yapabilmesi için hangi denetim, koruma ve anlamlandırma mekanizmaları çöktü?” Bu soru bizi, doğrudan çözüm alanına götürür. Silah güvenliği artık sadece yetişkinlerin bireysel tercihi olarak görülemez; evde çocuk varsa bu, kamusal güvenlik meselesidir. Okullarda rehberlik hizmetleri yalnızca sınav kaygısı ve kariyer yönlendirmesiyle sınırlı kalamaz; risk davranışı, şiddet sinyalleri ve dijital radikalleşme okuryazarlığı da bunun parçası olmalıdır. Dijital platformlar üzerinden dolaşan tehdit ve taklit kültürü daha ciddiye alınmalıdır. Okullar, “Bizde olmaz!” psikolojisinden çıkmalıdır çünkü bugün en büyük tehlike, toplumsal travmanın ardından bir süre konuşup sonra her şeyi unutmaktır.

Sonuç olarak Kahramanmaraş’taki okul saldırısı, yalnızca bir çocuğun suça trajik sürüklenişi değildir; aynı zamanda Türkiye’nin çocukluk, okul, aile, dijital kültür ve güvenlik anlayışına dair sert bir aynadır. Bu aynaya yalnızca fâilin yüzünü değil, toplumun ihmal ettiği kırıkları da görmek için bakmak gerekir. Eğer bu olay bir “istisna” diye kapatılırsa toplum, kendini avutmuş olur ama bir uyarı olarak okunursa o zaman bu acıdan ders çıkarma ihtimali doğar. En ağır gerçek şudur: Bazen bir toplumun yapısal zaafları, en görünür biçimde bir çocuğun elindeki silahta ortaya çıkar.

Devamını Okuyun

Yazılar

Millî Görüş Partileri ve Salon Siyaseti ya da Umutsuz Bir Çağrı – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Siyonizm daha organize ve etkili çalışmaya başladığı, 1897’de yapılan 1. Dünya Siyonist Kongresinden bu yana geçen süreci bu tarihten başlayarak 1948’e kadar olan dönem; 1948-2001 arası, 2001’den de 2023’e kadar olan zaman dilimi olarak kabaca üç döneme ayırabiliriz. Siyonizm’in her dönemde bir öncekine göre daha fazla mesafe kaydettiği ortada ancak 2023’te başlayan dönem; Büyük İsrail Krallığı’nın kurulması yolunda tahmin edilenden çok daha hızlı gelişmelere sahne oldu, oluyor.

Sıra hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek olsa da yalnız Gazze’de yaşananlar İsrail’e karşı net bir tavır almayı gerektirirken üstüne üstlük tehlike Türkiye açısından da oyalanma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Böyle iken Hakan Fidan’ın “Boyun eğ, kurtul!” anlayışı veya Yusuf Kaplan gibi bazı iktidar aydınlarının “İsrail’i kızdırmamalıyız!” yaklaşımı fayda vermez. Korkunun ecele faydası yok. 2023’te HAMAS’ın yanında savaşa girmeyerek büyük bir hata yapan İran’ın pasif savunma tutumunun fayda vermediği ortada.

İran karşısında yenilmiş olması, İsrail’in ajandasını yırtacağı anlamına gelmez. İktidardan kendiliğinden adım atmasını beklemek ise boş bir hayaldir zira Gazze’de yaptığı gibi İran’a da net ve somut destek vermekten kaçınan iktidar, tersine ABD-İsrail bloku ile ilişkilerini geliştirmek için çalışıyor. Siyonist sermayenin önde gelen temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanması, bizzat Erdoğan’ın Türkiye’yi uluslararası şirketlerin merkezi konumuna getirmek istediklerini açıkça dile getirmesi de bunu gösteriyor.

Herkesi ilgilendiren siyonist yayılmacılık karşısında toplumun politik kesimlerinde bile konunun ciddiyetiyle mütenasip bir hareketlilik yok.

Sol-Sosyalist kesimler 6. Filo ve “Deniz Gezmiş İsrail’le savaştı!” nostaljisinden çıkıp Anti-Amerikancı mücadeleyi bugüne taşımaktan uzak!

Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı “Türkiye’yi Türkler yönetecek, dünyayı Türkiye!” sloganının gerçekleştiğine veya gerçekleşmek üzere olduğuna inanıyorlar ama asıl can sıkıcı olansa İslami kesimdeki durgunluk. İslami grupların kısm-ı azamisi, dört koldan bölgeyi ve Türkiye’yi saran emperyalist-siyonist kuşatmayı, iktidarın İsrail ve ABD ile ilişkilerini gündemin ilk sırasına oturtmak için çabalamak yerine insani yardım faaliyetleri ve boykot çağrılarına sıkışmış durumda. Boş konsolosluk binası önündeki eylemler maalesef faydasız.

İsrail ve ABD’de bile savaş karşıtları başkanlık binaları önünde eylem yaparken bizim muhaliflerin bu konudaki isteksizliğini anlayabilen var mı? Bu cümleden olarak kendini Millî Görüş’e nispet eden partilerin tutumuna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü iki parti birlikte düşünüldüğünde geniş sayılabilecek bir tabana hitap ediyorlar. Büyük imkânları ile öncü rol oynayabilirler. 2023’ten bu yana yaptıkları miting ve yürüyüşlerin neredeyse hepsi “Gazze’ye destek, zulme lanet!”, “Filistin’in yanında, İsrail’in karşısındayız!” gibi hedefi flu başlıklar altında yapıldı. Bu partiler neden Ankara’da “İsrail’le ilişkiler kesilsin!” başlıklı büyük mitingler düzenlemez mesela? Neden 81 ilde AKP İl binaları önünde basın açıklaması yapmaz? 27 Temmuz 2025’te AKP Genel Merkezine yapılan yürüyüşe katılmamalarının tatmin edici bir açıklaması var mı? Hâlbuki bu partiler katılmış olsa o yürüyüş gündeme oturabilir ve devamı sağlanarak iktidar üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı oluşabilirdi.

Siyaset yalnızca salonlarda yapılmaz ancak Millî Görüş partileri ‘sokak’ı sevmiyor, ‘sokak’ın önemini anlamıyor ya da ‘sokak’ı kullanmayı bilmiyor. Hâlbuki sokak, kör şiddetten uzak ve doğru zamanda kullanılırsa meşru siyasetin etkili bir enstrümanı hâline gelebilir. Hükümeti sözün ötesine geçmemekle, diplomatik çabalarla yetinmekle suçluyorlar ama kendileri de bir bakıma aynısını yapıyorlar. Eleştirilerini daha çok, salon toplantılarında, esnaf buluşmalarında, TV programlarında ve gazete sayfalarında dile getirmeyi tercih ediyorlar. Eleştirileri gündemleşmiyor, kampanya hâline dönüşmüyor.

Toplumsal gerilime yol açma kaygısının da etkili olduğunu düşündüğüm bu tutum, öyle olmasa da “kontrollü muhalefet” izlenimi uyandırıyor.

Zaman, iktidara gelmeyi bekleyecek zaman değildir ki zaten iki partiden birinin gelecek seçimde iktidara gelme ihtimali de pek yüksek değil! İktidara gelmeden de etkili olunabilir. Yasadığımız zaman dilimi; tarihî, insanî ve İslamî sorumluluk size sesleniyor ve diyor ki: 2023’ten beri bir türlü gelemediğiniz noktaya artık gelin, bir türlü atmadığınız adımları artık atın ve “salon”lardan çıkın!

Devamını Okuyun

Yazılar

Çağdaş İslamcılıkta Şair ve Mühendis Tipolojisi – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Çağdaş İslami düşünce ve hareketler dikkatle incelendiğinde bu alanın taşıyıcı kadroları arasında iki meslekî-kültürel tipin özellikle öne çıktığı görülür. Bunlardan ilki şair, edebiyatçı ve yazar tipidir; ikincisi ise mühendis, teknik uzman ve teknokrat tipidir. Bu durum rastlantısal değildir. Modern dönemde İslam dünyası sömürgecilik, kültürel çözülme, siyasal bağımlılık, medeniyet krizi ve kimlik bunalımı gibi çok katmanlı sorunlarla yüzleşirken bir yandan toplumsal rûhu yeniden kuracak dile, imgeye ve sembole; öte yandan da dağılmış toplumu yeniden düzenleyecek akla, programa ve organizasyona ihtiyaç duymuştur. Şair, bu ilk ihtiyaca; mühendis ise ikincisine cevap veren iki ideal-tip olarak belirmiştir.

Şair tipi, çağdaş İslamcılıkta yalnızca estetik üretimin temsilcisi değildir. O, aynı zamanda hafızayı canlandıran, bir topluluğun kaybettiği benlik duygusunu yeniden inşa eden, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran kişidir. Bu bakımdan şiir, modern İslami uyanışta yalnızca bir sanat türü değil, bir bilinç ve seferberlik aracıdır. Muhammed İkbal, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Britannica, İkbal’i hem “şair” hem “filozof” olarak tanımlar ve onun “Britanya Hindistanı”ndaki Müslümanları yeni bir siyasal bilinç ve ayrı bir gelecek fikrine yönelten etkisine özellikle dikkat çeker. İkbal’de şiir, bireysel lirizmin ötesine geçerek ümmetin benliğini, tarihî dinamizmini ve diriliş iddiasını dile getiren kurucu bir form kazanır. Onun düşüncesi düz bir siyasal programdan çok, şiir yoluyla işlenmiş bir medeniyet çağrısıdır.

Türkiye’de Necip Fazıl Kısakürek de benzer biçimde yalnızca bir şair olarak değil, şiir ve nesir aracılığıyla bir dünya görüşü kuran ideolojik bir figür olarak düşünülmelidir. Üsküdar Üniversitesi’nin biyografik tanıtımında Necip Fazıl’ın edebî kişiliği vurgulanırken onun Türk düşünce ve kültür hayatındaki etkisi açık biçimde hissedilir; Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları da onu Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının başat şahsiyetlerinden biri olarak sunar. Necip Fazıl örneğinde şiir, metafizik gerilim ile toplumsal muhalefetin birleştiği bir zemine dönüşür. Böylece şair, yalnız mısra kuran biri olmaktan çıkar; toplumsal yön tayin eden, bir kitleye anlam ufku açan hatta siyasetin dilini derinden etkileyen bir kurucu özne hâline gelir.

Mısır’da Seyyid Kutub da bu tipolojiye farklı bir biçimde eklemlenir. Kutub, klâsik anlamda şair olmaktan ziyade bir yazar, edebiyatçı ve eleştirmen kökenlidir fakat bu da aslında aynı hattın başka bir biçimidir. Britannica, onu modern Sünnî-İslami canlanışın önde gelen simalarından biri olarak nitelerken aynı zamanda “Mısırlı bir yazar” olduğunu da belirtir. Internet Encyclopedia of Philosophy ise onun İslamcılığa yönelmeden önce uzun yıllar seküler eğitim ve edebiyat dünyası içinde yer aldığını vurgular. Bu durum önemlidir çünkü Kutub’un kurucu gücü medrese kökenli bir fıkıh otoritesinden değil; dili, ideolojik ve ahlâkî seferberliğe dönüştürebilmesinden gelir. Onun metinleri, şiirin yoğunluğunu nesre taşıyan, estetik duyarlılığı siyasal teolojiyle birleştiren bir söylem kurar.

Buna karşılık mühendis tipi, çağdaş İslamcılığın ikinci ana damarıdır. Bu tipin merkezinde teknik akıl, düzen kurma kapasitesi, sistem düşüncesi, verimlilik, kalkınma ve organizasyon fikri yer alır. Mühendis zihniyeti, dağınık ve geri kalmış olduğu düşünülen İslam toplumunu yeni bir plân, proje ve kurumsal inşa mantığıyla ayağa kaldırma eğilimindedir. Bu nedenle mühendis kökenli İslami önderler, çoğu zaman dini yalnızca inanç veya ahlâk alanında değil, aynı zamanda toplumun teknik ve siyasal yeniden düzenlenmesinin ilkesi olarak kavrarlar.

Necmettin Erbakan, bunun tipik örneğidir. Necmettin Erbakan Üniversitesinin resmî biyografisi, onu mühendislik araştırmalarıyla Türkiye’nin sanayi ve teknoloji altyapısına katkı sunmuş bir bilim insanı olarak tanıtır. Bu biyografik veri, onun siyasî çizgisini anlamak bakımından tesadüfî değildir. Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi”, “kalkınma”, “yerli teknoloji”, “millî görüş” ve “sistem” etrafında örülen dili, klâsik vaaz üslubundan çok mühendis-teknokrat bir ufka işaret eder. Onun düşüncesinde İslam, sadece manevî kurtuluşun değil, aynı zamanda üretim, sanayileşme, kurumsallaşma ve bağımsız kalkınmanın da temeli olarak görülür. Burada mühendislik formasyonu, siyasal tahayyülün yapısını belirleyen asli unsurlardan biri hâline gelir.

İran’da Mehdi Bâzergân da aynı çizginin güçlü bir örneğidir. Britannica, Bâzergân’ın Paris’te mühendislik ve termodinamik eğitimi aldığını, ardından Tahran Üniversitesi’nde mühendislik öğrettiğini ve Teknoloji Fakültesi dekanlığı yaptığını kaydeder. Encyclopaedia Iranica ise onun ve benzeri isimlerin “modern bilimlerde yetkin, dindar, demokratik ve milliyetçi Müslüman” tipi olarak algılandığını belirtir. Bu tanım çok şey söyler çünkü Bâzergân, çağdaş İslami siyasette teknik bilgi ile ahlâkî dindarlığı birleştiren figürlerden biridir. Onun düşüncesinde din ile bilim, çatışma içinde değil, toplumu rasyonel ve ahlâkî temelde yeniden kurmanın iki farklı kaynağı olarak birlikte düşünülür. Mühendis, burada yalnızca bir meslek mensubu değil, modern dünyanın araçlarını kullanarak İslami bir siyasal-toplumsal düzen tasarlayan aktördür.

Afganistan örneğinde de benzer bir durum görülür. Gülbeddin Hikmetyar, Kâbil Üniversitesi’nin mühendislik çevreleriyle ilişkili bir isim olarak tanınmış ve kamuoyunda uzun süre “Mühendis Hikmetyar” diye anılmıştır. Onun örneği, mühendis formasyonunun sadece kalkınmacı ve parlamenter çizgilerde değil, devrimci ve militan siyasal hareketlerde de prestij taşıdığını gösterir. Burada mühendislik, teknik yeterlilikten daha fazlasını ifade eder; karmaşık toplumsal sorunları çözmeye aday, disiplinli, plânlayıcı ve stratejik bir öncülük biçimini simgeler. Bu da çağdaş İslamcı hareketlerin neden sık sık mühendis, doktor ve benzeri modern profesyonel alanlardan kadro devşirdiğini anlamaya yardımcı olur.

Buraya kadar bakıldığında, çağdaş İslamcılığın iki ana taşıyıcı figürü sanki açıkça belirginleşmektedir: Şiir ve edebiyat üzerinden bilinç inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve kurumsal proje üzerinden gelecek tasarlayan mühendis… Fakat burada ihtiyatlı olmak gerekir çünkü bu tipoloji açıklayıcı olmakla birlikte kapsayıcı değildir. Mesela Hasan el-Bennâ öğretmendir; Ebu’l A‘lâ el-Mevdûdî gazeteci ve yazardır ve Ali Şeriati ise sosyoloji merkezli bir entelektüeldir. Bu örnekler, çağdaş İslamcılığın yalnız şairler ve mühendisler tarafından üretilmediğini, fakat bu iki tipin yine de alışılmadık derecede görünür ve etkili olduğunu göstermektedir.

Öyleyse mesele şu şekilde daha doğru formüle edilebilir: Çağdaş İslamcılıkta klâsik ulema tipine ek olarak iki modern aydın tipi özel bir ağırlık kazanmıştır. Şair-yazar, dağılmış hafızayı ve zedelenmiş benliği onarmaya çalışır; mühendis ise dağılmış yapıyı ve çökmüş düzeni yeniden kurmaya yönelir. Birincisi daha çok ruh, anlam, ideal, tarih ve kimlik dilini; ikincisi ise sistem, teşkilat, kalkınma, verimlilik ve teknik bağımsızlık dilini temsil eder. Şair, topluluğa bir ruh üfler; mühendis, o rûha beden arar. Şair, kaybedilmiş medeniyet duygusunu imgeler ve semboller üzerinden ayağa kaldırır; mühendis, o medeniyetin kurumsal ve maddi şartlarını tasarlamaya koyulur. Bu yüzden bu iki tip, modern İslam dünyasının kriz yapısına verilmiş iki farklı ama birbirini tamamlayan cevap gibi okunabilir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durumun arkasında modernleşmenin doğurduğu büyük dönüşüm yer alır. Medrese merkezli geleneksel otorite yapısı sarsıldıkça, İslami düşüncenin taşıyıcıları da yalnız klâsik âlimler olmaktan uzaklaşmış; üniversite, basın, edebiyat, teknik eğitim ve modern bürokrasi içinden yetişen yeni aktörler öne çıkmıştır. Bu yeni durumda şair, modern kitle toplumunda duyguyu ve hafızayı örgütleyen; mühendis ise modern devlet ve toplumda düzen fikrini somutlaştıran kişi olarak sivrilmiştir. Dolayısıyla çağdaş İslamcılıkta şair ile mühendis arasındaki ortaklık, ilk bakışta beklenmedik görünse de aslında aynı tarihsel ihtiyaçtan doğar: Biri anlam krizine, diğeri düzen krizine cevap verir.

Sonuç olarak “Çağdaş dönemde İslami düşünce üreten aydınlar ve İslami hareketlerin öncüleri ya şairdir ya mühendistir.” önermesi tam anlamıyla mutlak bir hüküm değildir fakat oldukça verimli ve açıklayıcı bir gözlemdir. Daha dikkatli bir dille söylenirse, çağdaş İslamcılık içinde iki meslekî-kültürel figür özellikle öne çıkmıştır: Edebiyat ve şiir yoluyla kimlik inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve organizasyon yoluyla toplumsal gelecek tasarlayan mühendis-teknokrat... Bu iki tip, modern Müslüman dünyanın hem ruhsal hem kurumsal krizlerine verilmiş iki büyük cevabı temsil eder. Şairin kurduğu dünya, mühendisin kurmak istediği düzenle; mühendisin tasarladığı düzen de şairin beslediği idealizmle tamamlanır. Belki de çağdaş İslamcılığın en karakteristik yönlerinden biri, tam da bu iki figürün tarih sahnesinde yan yana belirmesidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x