Connect with us

Haberler

İsrail, Batı Şeria’daki Toprakları Yerleşimci Şiddetiyle Gasbediyor

Yayınlanma:

-

İsrail, Batı Şeria’da 440.000’den fazla yerleşimciye ev sahipliği yapan 280’den fazla yerleşim yeri inşa etti. Bu yerleşim yerlerinden 138’i resmi olarak kuruldu ve devlet tarafından tanındı (İsrail’in Kudüs’e ilhak ettiği bölgelerde inşa ettiği 12 mahalle hariç), yaklaşık 150’si devlet tarafından resmen tanınmayan ileri karakollar… Çoğu “çiftlik” olarak anılan karakolların yaklaşık üçte biri, son on yılda inşa edildi.

Batı Şeria yerleşimleri, Filistinlilerin sınırlı erişiminin olduğu veya hiç erişemediği yüz binlerce dönüm (1 dönüm = 1.000 metrekare) araziye hâkim. İsrail bu alanlardan bazılarını resmi yollarla ele geçirdi: askeri emirler vermek, bölgeyi “devlet arazisi”, “atış bölgesi” veya “doğal koruma alanı” ilan etmek ve araziyi kamulaştırmak yollarıyla. Diğer bölgeler, Filistinlilere ve onların mülklerine yönelik saldırılar da dâhil olmak üzere günlük şiddet eylemleri yoluyla yerleşimciler tarafından etkin bir şekilde ele geçirildi.

İki yol birbiriyle ilgisiz görünüyor: Devlet, hukuk danışmanları ve yargıçlar tarafından onaylanan resmi yöntemleri kullanarak toprakları açıkça ele geçirirken, kendi gündemlerini ilerletmek için toprakları ele geçirmekle de ilgilenen yerleşimciler, Filistinlilere karşı şiddet başlatıyor. Ancak gerçekte tek bir yol var: Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddeti, devletin elinde giderek daha fazla Batı Şeria topraklarını ele geçirmek için büyük bir gayri resmi araç işlevi görüyor. Devlet, bu şiddet eylemlerini tam olarak desteklemekte ve yardım etmekte; devletin birimleri ise bazen bunlara doğrudan katılmaktadır. Bu nedenle yerleşimci şiddeti, resmi devlet yetkililerinin aktif katılımlarıyla desteklenen ve yataklık edilen bir hükümet politikası biçimi olarak görülebilir.

Devlet bu gerçeği birbirini tamamlayan iki yolla meşrulaştırmaktadır:

A. Arazi devralımını yasallaştırma

Hükümetin resmi izni ve içlerinde inşaat yapılmasına izin veren plânlar olmadan inşa edilen her türlü niyet ve amaca yönelik düzinelerce ileri karakol ve “çiftlik” İsrail makamlarından destek alıyor ve ayakta duruyor. İsrail, ordusuna ya bu karakolların savunulmasını emretti ya da asfalt yolların yapılmasını ve birçoğu için su ve elektrik altyapısı hazırlanmasının yanı sıra güvenliklerinin sağlanması için para ödedi. Çeşitli bakanlıklar, Dünya Siyonist Örgütü’nün Yerleşim Birimi ve Batı Şeria’daki bölgesel konseyler aracılığıyla da duruma destek sağladı. Ayrıca, tarım tesisleri de dâhil olmak üzere karakollardaki mali çabaları sübvanse etti, yeni çiftçilere destek sağladı, su tahsis etti ileri karakolları savundu.

Devlet, geçmişte karakol yasasını gelecekte de uygulama niyetini açıklamış ve hatta uluslararası topluma bu yönde güvenceler vermişti. Mart 2011’de devlet, bundan böyle, Filistinlilerin özel mülkiyeti olarak kabul edilen araziler üzerine inşa edilen karakollar ile İsrail’in “devlet arazisi” veya “araştırma arazisi” (beyannamesi henüz çıkarılmamış olmasına rağmen “devlet olarak ilan edilebilecek arazi” olarak kabul ettiği araziler) arasında resmi bir ayrım yapacağını duyurdu. Devlet, yalnızca özel mülkiyete ait Filistin topraklarında inşa edilen karakolları kaldırmayı amaçladığını iddia etti. Hukuki dayanağı olmayan bu ayrım İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edildi. Günün sonunda, neredeyse tüm karakollar yerinde kaldı.

B. Filistinlilere karşı fiziksel şiddetin meşrulaştırılması

Yerleşimcilerin Filistinlilere karşı uyguladığı şiddet, işgalin ilk günlerinden beri sayısız hükümet belgesi ve dosyasında, Filistinliler ve askerlere ait binlerce ifadede, kitaplarda, Filistinli, İsrailli ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarında ve binlerce medya içeriğinde belgelenmiştir. Bu geniş ve tutarlı belgelerin, Batı Şeria’daki işgal altında uzun zamandan beri hayatın bir parçası haline gelen Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddeti üzerinde ise neredeyse hiçbir etkisi olmadı.

Şiddet içeren eylemler arasında dayak, taş atmak, tehditler savurmak, tarlaları yakmak, ağaçları ve ekinleri yok etmek veya çalmak, ateş kullanmak, evlere ve arabalara zarar vermek ve bazen de cinayet sayılabilir. Son yıllarda sözde çiftliklerdeki yerleşimciler, Filistinli çiftçileri ve çobanları tarlalarından, mera alanlarından ve nesillerdir kullandıkları su kaynaklarından şiddetle kovalıyorlar. Her gün büyük kavgalar çıkarıyorlar ve Filistinlileri onlara ait sürüleri dağıtma konusunda tehdit ediyorlar.

Askerler, onları tutuklama yetki ve görevine sahip olsa da prensip gereği şiddet içeren yerleşimcilerle yüzleşmekten kaçınıyor. Kural olarak ordu, yerleşimcilerin karşısına çıkmak yerine, yalnızca Filistinliler için geçerli olan, kapalı askeri bölge emirleri vermek veya göz yaşartıcı gaz, sersemletici bombalar, kauçuk kaplı metal mermiler hatta bazen gerçek mermiler atmak gibi çeşitli taktikler kullanarak, Filistinlileri kendi tarım arazilerinden veya otlaklarından çıkarmayı tercih ediyor. Kimi zaman askerler yerleşimci saldırılarına aktif olarak katılıyor veya saldırıları kenardan izliyor.

İsrail’in eylemsizliği, Filistinlilere yerleşimci saldırıları gerçekleştikten sonra da devam ediyor ve yürütmeye yetkili makamlar bu olaylara yanıt vermemek için ellerinden geleni yapıyor. Şikâyetlerin dosyalanması zor ve soruşturmaların gerçekten açıldığı çok az vakada, sistem bunları çabucak aklamakta. Filistinlilere zarar veren yerleşimcilere karşı iddianameler neredeyse hiç açılmaz ve zarar verdiklerinde, genellikle küçük suçlardan bahseder ve ender mahkûmiyet durumlarında simgesel cezalar verilir.

Rapor, yerleşimciler tarafından uygulanan sürekli, sistemik şiddetin İsrail’in resmi politikasının bir parçası olduğunu ve Filistin tarım arazilerinin ve otlaklarının büyük ölçüde ele geçirilmesine neden olduğunu gösteren beş vaka çalışması sunuyor. Araştırmanın bir parçası olarak toplanan ifadelerde Filistinliler, bu şiddetin Filistinli toplulukların yaşamlarının temelini nasıl baltaladığını ve gelirlerini nasıl azalttığını anlatıyor. Sakinler, koruma olmaksızın, şiddet ve tehdit altında, başka seçeneği olmayan Filistinli toplulukların koyun ve keçi çiftçiliği veya çeşitli mevsimlik ürün hasadı gibi geleneksel meslekleri nasıl terk ettiklerini veya geri adım atarak onurlu bir yaşam sürmelerine ve nesiller boyu rahatça yaşamalarına izin verdiğini anlatıyor. Filistinli sakinler, bir zamanlar topluluklarına hizmet eden mera ve su kaynaklarından uzak duruyor ve tarım arazilerinin ekimini sınırlandırıyor. Bu noktada devlet kendi amaçları için topraklarını devralabiliyor.

Devlet şiddeti -resmi olsun ya da olmasın- İsrail’in Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında yalnızca Yahudilere özel bir alan yaratmayı amaçlayan ırkçı rejiminin ayrılmaz bir parçası denebilir. Rejim, toprağı Yahudi halkına hizmet etmek için tasarlanmış bir kaynak olarak görüyor ve buna göre onu neredeyse yalnızca mevcut Yahudi yerleşim topluluklarını geliştirmek ve genişletmek ve yenilerini inşa etmek için kullanıyor. Aynı zamanda, rejim Filistin alanını parçalara ayırıyor, Filistinlileri topraklarından alıyor ve onları küçük, aşırı nüfuslu yerleşim bölgelerinde yaşamaya mahkûm ediyor.

Irkçı rejim, hükümet, ordu, Sivil İdare, Yüksek Mahkeme, İsrail Polisi, İsrail Güvenlik Ajansı, İsrail Hapishane Hizmetleri, İsrail Cezaevi Teşkilatı, İsrail Doğa ve Parklar Kurumu ve diğerleri gibi çeşitli kurumlar tarafından Filistinlilere karşı yürütülen organize, sistemik şiddet üzerine kurulu. Yerleşimciler bu listedeki diğer bir öğe olarak kabul edilebilir ve devlet, onların şiddetini kendi resmi şiddet eylemlerine dâhil eder. Yerleşimci şiddeti bazen İsrail makamlarının resmi şiddet olaylarından önce gelir ve diğer zamanlarda bunlara dâhil edilir. Devlet şiddeti gibi yerleşimci şiddeti de tanımlanmış bir stratejik hedefe ulaşmak için organize edilir, kurumsallaştırılır, iyi donanımlıdır.

Devlet şiddeti ve sözde gayri resmi şiddetin birleşimi, İsrail’in her iki şekilde de buna sahip olmasına izin veriyor: makul bir inkâr edilebilirliği sürdürmek ve Filistinlileri mülksüzleştirmeyi ilerletirken şiddeti ordu, mahkemeler veya Sivil İdare yerine yerleşimcilere yüklemek! Ancak gerçekler, makul bir inkârı hezimete uğratıyor: Şiddet, İsrail makamlarının izni, yardımı ve himayesi altında gerçekleştiğinde bu, devlet şiddetidir. Yerleşimciler devlete karşı gelmiyorlar; ihalesini yapıyorlar.

Kaynak: https://www.btselem.org/

Çeviri: Yeni Pencere

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x