Connect with us

Haberler

Via Campesina: İklim Adaleti İçin Gıda Egemenliği, Şimdi!

Yayınlanma:

-

BM COP 26 (Glasgow) İklim Zirvesi hakkında La Via Campesina bir  deklarasyon yayımladı.  Deklarasyonda iklim adaletine ilişkin mevcut çözüm önerileri eleştirildi ve talepler ifade edildi.

Deklarasyonun tam metni şu şekilde: 

Bu yıl, geçen yıldan bu yana iklim düzleminde şu ana kadar kaydedilmiş en kaotik yıl oldu. Ancak ulusötesi şirketler, hayırseverler, ana akım medya ve birçok sivil toplum kuruluşunun (STK) kontrolü altındaki hükümetler hâlâ aynı şeyi öneriyorlarpiyasaya dayalı çözümler ve riskli tekno-onarımlar. Milyonlarca insanın hayatına mal olan küresel bir pandeminin başlamasından iki yıl sonra, insanlık her gün kıtlıklara neden olan eşi görülmemiş sel, yangın ve kuraklıkların yanı sıra yaşamı gitgide daha zorlaştıran öngörülemez hava koşullarına uyanıyor. Yönetenler küresel güç dengesizlikleri ve sömürge yağmalarıyla zenginleşmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından bahsetmeksizin, fosil yakıt çıkarma, tarım endüstrisi ve askeri-endüstriyel kompleks arasındaki sıkı bağları görmezden gelerek, “genel insan faaliyetinin” iklim kaosuna neden olduğunu iddia ediyorlar. Bizlere gerçek ve dönüştürücü bir yol sunmak yerine, şirket seçkinlerine öncelik vermeyi asla ihmal etmeyen sahte çözümler pazarlanıyor: “net sıfır”, “doğa temelli çözümler”, “jeo-mühendislik” ve “tarımın dijitalleşmesi” bunlardan birkaçıdır. Bunlara son verilmeli, derhal!

İklim krizini sona erdirmek için kökleri insanlığın ve Toprak Ana’nın haklarına uzanan bir sistem değişikliği gerekiyor. 500 yılı aşkın bir süredir, başlangıçta sömürgeci ve şu anda şirketsel olan ataerkil gıda sistemi, küçük bir azınlığın zenginleşmesi için tüm yaşam biçimlerine hükmetmeye çalıştı. Yüzyıllar boyunca insanların ve gezegenin ürettiği birikmiş zenginlikleri kontrol altında tutanlar sel, kuraklık, tahrip edilmiş toprak, savaş ve açlığın gazabından şu ana kadar kurtuldular. Onlar yaşamın devamını sağlayan doğal sistemlerin çöküşünün birçok işaretini görmezden geliyorlar ve bunun yerine en savunmasız kurbanlar olan bizlerin en büyük yükü taşıdığımızı öne sürüyorlar. La Via Campesina (LVC) ve köylü kadın ve erkekler, göçmenler, toprak işçileri, balıkçılar, orman sakinleri, kırsal kesimdekiler, gençler ve diğerlerinden müteşekkil çeşitliliğimiz için iklim krizine yönelik çözümümüz mücadele ve dayanışmaya dayalı adil bir geçiştir: gıda egemenliği, iklim adaleti ve Toprak Ana’nın hakları için savaşan herkesle enternasyonalist dayanışma! Bu, özellikle temiz, güvenli ve sağlıklı bir çevre hakkı (madde 18) olmak üzere Birleşmiş Milletler Köylüler ve Kırsal Alanda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi’nde (UNDROP) detaylandırılan ve yakın zamanda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından onaylanan tüm hak ve sorumlulukların tam olarak gerçekleştirilmesi için verilen bir mücadeledir. Keza bu, herkesin 2021 Birleşmiş Milletler Gıda Sistemi Zirvesi’nde ve daha da fazla Birleşmiş Milletlerin iklim konusunda gerçekleştirdiği Taraflar Konferansında (COP) tanık olduğu daha çok “paydaş kapitalizmi” olarak bilinen “çoklu paydaş” modeli aracılığıyla BM alanlarının şirketlerce zapt edilmesine karşı da bir mücadeledir.

Kendimizi başka bir sancılı BM iklim konferansına- Glasgow’daki COP26- hazırlarken La Via Campesina’nın 200 milyon toprak, su ve yöre savunucusu iklim adaleti için gıda egemenliği talep etmek üzere yeniden ayağa kalkıyor. Fosil yakıt kapitalizmine, ırkçılığa, sömürgeciliğe ve onları birbirine bağlayan ataerkilliğe karşı geniş bir mücadele birlikteliğine katılıyoruz. Bizler şirketleri bu gereksiz yıkımdan sorumlu tutmak için savaşırken, İskoçya, İngiltere ve Galler’deki La Via Campesina üye kuruluşumuz olan LWA’yla (Landworkers Alliance) gurur duyuyoruz. LWA, “agroekolojik tarımın, sürdürülebilir ormancılığın ve daha iyi arazi kullanımının emisyonları azaltma, karbonu tutma ve eski durumuna geri dönme özelliğini [rezilyans] güçlendirme sözlerimize yapabileceği katkının tanınması” çağrısında bulunarak agroekolojik toprak işçilerinin sesini COP26’da duyurmak için yorulmadan çalışıyor.

Şirketler dikkatli olsunlar, dünyanın dört bir yanındaki toprak işçilerinin gerçek çözümleri var: insanlara, iklime ve doğaya hizmet eden gıda, tarım ve ormancılık sistemleri! LWA’mız ve adil bir geçiş için mücadele eden herkesin yanı sıra, bizler Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (CCNUCC) devasa bir “piyasa mekanizmasına” dönüştürmeye yönelik her türlü girişime karşı bir kez daha ortak bir cephe oluşturacağız. İklim kapitalizmi çözüm değil, suçtur!

COP26: DAHA FAZLA PİYASA MEKANİZMASI İNSANLARIN SORUNLARINI ÇÖZMEYECEK

Fosil yakıt endüstrisinin bir uzantısı olan ulusötesi gıda sistemi, küresel sera gazı emisyonlarının %44 ila 57’sinin kaynağı olduğundan iklim krizinin ana suçlularından biridir. Bu sistem insanları topraklarından uzaklaştırıyor, insan topluluklarına zarar veriyor ve dünyanın tüm bölgelerinde şiddeti ve eşitsizliği körüklüyor. Bu, yaşama değer vermeyen bir sistem tarafından yaşamları ve emeklerinin altının oyulduğu kadınlar ve gençler için ayrıca zararlıdır.

Paris’teki COP21’den epey önce, çok uluslu tarımsal gıda ve fosil yakıtlar işletmeleri güçlerini ve nüfuzlarını ulusal, ulus altı ve küresel düzeylerde politikaları teşvik etmek için kullanıyorlardı. 2015 Paris Anlaşması, çok sorunlu birkaç sahte çözüm etrafında bir tür “uzlaşma” yarattı. Örneğin, 6. Maddede yer alan karbon emisyonlarının ticareti ve denkleştirme mekanizmaları, birincil amacı kârlarını maksimize etmek ve Toprak Ana’ya değer vermemek olan hükümetlere, şirketlere, bankacılara ve zengin tüccarlara önemli bir güç verecektir. İklim değişikliğine uyum sağlamak ve demokratik ve insan haklarına dayalı gıda sistemlerine hakiki bir geçişe girişmek için kararlı adımlar atmak yerine, bu güçlü aktörler iklim eylemsizliklerini gizlemek için “net sıfır” taahhütlerini kullanıyorlar.

“Net sıfır”, şirketlerin kârlarını teşvik eden girişimlere öncelik vererek, onların geçmişte ve şu anda devam eden emisyonlar konusundaki sorumluluklarından kaçmalarına olanak tanıyor. Şirketlerin “doğa temelli çözümlerin” (İngilizcesi NBS) reklamını yaptığı her yerde, bizler bu krizi bir şekilde yavaşlatacak olan, kirliliği azaltmak için doğrudan harekete geçme eylemi yerine karbon emisyonlarıyla uğraşması için başka birine ödeme yapılması şeklindeki yanlış bir kanıya dayanan orman ve toprak karbon denkleştirme sistemleri yoluyla doğanın mülksüzleştirilmesine karşı uyarıda bulunuyoruz. İklim kriziyle mücadele etmek adına fosil yakıtlarının terk edilmesi, yıkıcı madencilik ve endüstri odaklı tarıma son verilmesi ve zarar görmüş bölge ve ekosistemlerin kurtarılması için tam bir geçiş zorunludur. Gerçekten doğaya dayalı, agroekolojik ve çiftçi denetimine dayanan çözümlerimiz net çözümlerdir. Hiçbir “karbondan tek boynuzlu at” ya da sihirli düşünce bu sorunu çözmeyecek, sistemi değiştirmek için hemen harekete geçmek yeter.

Ayrıca, yeşil devrimle aynı ırkçı ve cinsiyetçi paradigmayı temel alarak, GDO’ların ve zirai kimyasalların küçük ölçekli tarımla bütünleşmesi yönünde bir çerçeve sunduğundan bunun “iklim için akıllı tarım” yerine “şirketlerin akıllı tarımı” olarak adlandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu tarım, kapitalist bilim ve teknolojiyi dünyanın “azgelişmiş” ve sözde “eğitimsiz” köylülerinin karşı karşıya olduğu sorunlara çözümler olarak konumlandırıyor. Bu asli sorunlar küresel kapitalizm, hırsızlık, sömürgeci yağma, savaşlar ve yaygınlaştırılmış şiddet tarafından yaratıldı.

Şirketlere ait birçok sahte çözüm, köylü agroekolojisinin dilini benimserken, hiçbir yerde yerel ve besleyici gıda, insana yaraşır bir geçim kaynağı, toprak ve kendi kaderini tayin hakkı gibi temel haklar ileri sürülmüyor ve güvence altına alınmıyor. Güvence altına alınan ise iklim krizinin kaynağı olan özellikle John Deere, Bayer-Monsanto, Syngenta, Cargill, Nestlé, Wal-Mart ve diğerleri gibi büyük tarımsal gıda şirketlerine kazanç sağlayan sonsuz birikim döngüleridir.

GEÇİŞ ŞİMDİ! GIDA EGEMENLİĞİ İKLİM ADALETİNİ BESLER!

Bütün dünyanın toprak işçileri ve diğer gıda üreticileri, tarımda iklim bakımdan adil bir geçiş talep ediyor ve bunu yerine getirmeye hazırlar! Onlarca yıldır yerel gıda üreticileri tarımsal gıda şirketleri ve onların müttefikleri tarafından yoğun tarım ve monokültüre itildiler. Ortak karar verilen 2021 Birleşmiş Milletler Gıda Sistemi Zirvesi bunların yalnızca bir örneğidir. İnsanların ve gezegenin acilen ihtiyaç duyduğu şey, daha ekolojik ve toplumsal olarak sağlıklı tarım sistemlerine geçişi güvence altına almak için kamu kaynaklarının finanse ettiği olanakları sağlayan hükümetler ve kurumlardır. Çok uzun süredir çiftçiler, sermayenin dayattığı bir modelden sorumlu tutuluyorlar. Artık bu son bulmalı! Toplum sistemik baskılar nedeniyle tarım, su ve arazi kullanımı sistemlerimizin bugün böyle olduklarını kabul etmelidir. Fosil yakıt temelli kapitalizmden uzaklaşırken çiftçilerimizi kaybetmemeli, geçim kaynaklarını ya da sağlıklı gıda üretim kapasitesini yok etmemeliyiz. Geçişi desteklemek için sübvansiyon ve eğitim programları konusunda devlet desteği elzemdir ve tarımdaki bu adil geçiş, iklim adaleti ilkelerini merkezine almalıdır. Bu, köylüler, hayvan yetiştiricileri, göçmen işçiler, sözleşmeli işçiler, topraksızlar ve yerli halklar dahil olmak üzere gıda zincirine dahil olan herkesin, bu geçiş için gereken kamu politikalarının tanımlanması ve uygulanmasında ön planda olması gerektiği anlamına gelir.

La Via Campesina olarak biz tüm sahte çözümlere ve 6. maddedeki piyasa mekanizmalarına son verilmesi çağrısında bulunuyoruz. “Net sıfır”ın arkasına saklanan şirketlerin pazarlama planlarına değil, gerçek sıfıra adil bir geçiş çağrısında bulunuyoruz. Aynı zamanda, ve bu son derece önemli, tüm eski sömürgeci güçleri tarihsel sorumluluklarını yerine getirmeye ve dünya çapındaki askeri varlıklarının derhal geri çekilmesi de dahil olmak üzere emisyonları şimdi kaynağında büyük ölçüde azaltmaya çağırıyoruz! La Via Campesina, tüm savaşların, yaptırımların ve işgallerin kurbanlarıyla dayanışma içindedir -ister Filistin, Irak ve Afganistan’da sakat bırakılmışlar ve öldürülmüşler olsun, ister hastane, okul ve gündelik gereksinimden yoksun olan ABD’deki yoksullar, işçiler ve yerliler olsun. Gıda Egemenliği, insan hakları ve Toprak Ana için – Savaş Makinesini Beslemeyi Bırakın!

İklim adaletine ulaşmanın yolları, krizi yaratan yollardan kökünden farklı olmalıdır. Köylü agroekolojisi ve gıda egemenliği “dünyayı besleyebilir ve gezegeni soğutabilir!” Bunlar emisyonları azaltma ve sosyal adaleti, insan ve gezegenin haklarını gerçekleştirme konusunda çok gerçek bir olanak sunuyor. Köylü agroekolojisi uygulayan aile çiftçileri tarafından desteklenen, gıda egemenliğine ve yerel gıda sistemlerine dayalı bir gıda sistemi sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde ve şirketler tarafından pazarlanan herhangi bir sahte çözümden çok daha kısa sürede azaltırken toplumu gerçekten dönüştürebilir. Tüm bunlar, yoksulluğa, açlığa ve şiddete karşı temel demokratik çözümlerin güçlendirilmesine katkı sağlayarak karbonu metalaştırmadan da yapılabilir.

Bütün dünyanın toprak, su ve agroekolojik yöreler savunucuları birleşin! İklim adaletini besleyen gıda egemenliği için küresel birlikteliğimizin ön sırasında yer alan gıda üreticileriyle birlikte, yaşam ölüme galip gelecek!

GEÇİŞ, ŞİMDİ!

GIDA EGEMENLİĞİ İKLİM ADALETİNİ BESLER!

MÜCADELEYİ KÜRESELLEŞTİRİYORUZ! UMUDU KÜRESELLEŞTİRİYORUZ!

(Çeviren: İlkay Öz)

Kaynak: karasaban.net

Haberler

Sağlık İlke-Sen’den Tuğba Tanık Açıklaması: Sosyal Güvenlik Temel Haktır!

Yayınlanma:

-

İlkeli Sağlık ve Sosyal Hizmetleri Çalışanları Dayanışma Sendikası (Sağlık İlke-Sen), nadir görülen bir hastalıkla mücadele eden ve bir kutusu 700 bin liraya yakın olan ancak SGK ödeme listesinden çıkarılan ilacı için verdiği hukuk mücadelesini AYM’ye taşıyan 23 yaşındaki Tuğba Tanık’la ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Nadir görülen kronik bir hastalık olan “Nörofibromatozis Tip 1”den mustarip 23 yaşındaki Tuğba Tanık’ın bugüne kadar SGK tarafından karşılanan ilacı Koseluga’nın temini, Sağlık Bakanlığı’nın onayına rağmen SGK tarafından reddedilmiştir. Mevcut kapitalist yağma düzeninin bir gereği olarak astronomik fiyattan satışa sunulması sebebiyle, Türkiye’de söz konusu hastalıkla mücadele eden kişilerin bu ilacı kendi imkânlarıyla temin etmesi fiilen olanaksızdır.

Sosyal Güvenlik Kurumu, özü ve rûhu gereği bu ve benzeri ilaçları ihtiyaç sahibi herkes için erişilebilir kılmak gibi mukaddes bir vazifeyle yükümlüdür. Haddizatında sosyal güvenlik, bir toplum hâlinde yaşayabilmeyi mümkün kılan en önemli unsurlardan biridir. Zira kardeşçe yaşayabilmemiz, aramızdan birinin başına beklenmedik bir musibet geldiğinde hepimizin onu makul şekilde destekleyeceğine dâir inancımızla ilişkilidir.

Buna rağmen neoliberal politikaların etkisiyle SGK’nın gitgide kâr etmesi gereken bir şirket gibi işletildiğine tanık olmanın derin üzüntü ve öfkesiyle doluyuz. EYT’yle ilgili düzenlemeden sonra emekli maaşlarının “emekli harçlıklarına” çevrilmesi sonucunda yüz binlerce ileri yaştaki insanımız, çok ağır imtihanlarla karşı karşıya bırakılmış, adeta kulu kula kul etmenin maddi koşulları inşa edilmiştir.

Buna benzer şekilde sıklıkla daha önce SGK tarafından ödemesi yapılan kritik ilaçların ödenmediğine şahit oluyoruz. Nitekim, bu trend hepimizin ülkenin tüm meydan ve caddelerinde sürekli “ilaç için yardım taleplerine” tanık olmamıza yol açıyor. Bu güvencesizleştirme insanların onur ve haysiyetlerine sistematik bir saldırı niteliği taşıdığı gibi, bu yolla kula kulluğun maddi zeminini de büyütüyor. Tüm bu hengâmede, sosyal güvenlik hakkı târumâr edilirken biraz daha iktisadî imkânı olanlara ise el altından kendi tedbirlerini almaları salık veriliyor. Biraz gelir elde edebilenler, gemilerini kurtarmak için bireysel emeklilik sigortaları ve tamamlayıcı sağlık sigortaları gibi kapitalist piyasanın tiksindirici “ürünlerinin” insafına havale ediliyorlar.

Onurlu, eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için sosyal güvenlik hakkına yönelik saldırılara hep birlikte göğüs germek mecburiyetindeyiz. Nadir hastalığı için kullandığı ilacı temin edilmeyen Tuğba Tanık, olağan dava yolları sonuçsuz bırakıldığı için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru aracılığıyla bu hakkını aramaktadır. Anayasa Mahkemesi, tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Mevcut politik eğilimleri değil, adaletin gereklerini esas almakla mükelleftir. Sosyal Güvenlik Kurumu, bu kısıtlayıcı uygulamalarından derhâl vazgeçmelidir!

Sağlık İlke-Sen olarak, kimseye el açıp yalvarmadan, birbirimizle onurlu bir dayanışma ilişkisi içinde yaşamamızı sağlayan kapsamlı bir sosyal güvenlik kurumsallaşmasının önemini şiddetle vurguluyor, vurgulamaya gayret ettiğimiz ilkeleri şahsında sembolleştiren Tuğba Tanık kardeşimizle ilgili sürecin takipçisi olduğumuzu kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

SAĞLIK İLKE-SEN YÖNETİM KURULU

Devamını Okuyun

Haberler

Ahmet Örs’ün “35C” Adlı Romanı Yayımlandı

Yayınlanma:

-

Yeni Pencere yazar ve editörlerinden Ahmet Örs’ün 35C adlı romanı, Tasfiye Kitaplığı tarafından yayımlandı.

Yazarımızın daha önce sırasıyla Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022) isimli kitapları yayımlanmıştı.

35C; Ahmet Örs’ün yayımlanmış 7. kitabı ancak farklı türlerdeki yolculuğunu sürdüren yazarımız, bu defa bir romanla çıkıyor okuyucularının karşısına.

Arka kapakta kitaba dâir sadece bir cümlelik kısa bir izah yer alıyor:

35C, farklı dinamiklerin tesiri altındaki bir kuşağın vâr olma çabasının lirik ve geleceği cesaretle yoklayan çok katmanlı bir anlatısı.

YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

Metin Yeğin, ÖYB’de Konuştu: Venezuela’da Neler Oluyor?

Yayınlanma:

-

Latin Amerika hakkındaki çok boyutlu vukûfiyetiyle bilinen gazeteci, yazar ve sinema yönetmeni Metin Yeğin, 07 Ocak 2026 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği‘nde “Venezuela’da Neler Oluyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Metin Yeğin’in konuşmasından notlar şu şekilde:

Bir gün bir kapı açılır ve her şey değişir. Bugün devletler üçe ayrılıyor: kötü devletler, daha kötü devletler, daha daha kötü devletler. Bugün bir devlet gelip sizin devletinizin başkanının kapısından girip onu kaçırabilir. Maduro ve eşine Amerika’nın yaptığı buydu. Aslında eşi demek de sıkıntılı bir durum çünkü Maduro’nun eşi “Cilia Flores” olduğu için kaçırıldı zaten. Eşi diyerek onu kimliksizleştirmemek gerekiyor.

Bugün olan şey tabii ki uluslararası hukuka aykırı. Zaten son yıllarda olan birçok şey ikinci dünya savaşından sonra şekillenen uluslararası hukuka aykırı bir şey. Trump; kaçırmakla yetinmedi, diğer bölge ülkelerine de ayaklarını denk almaları konusunda göz dağı verdi. Bununla da yetinmedi, aslında konuşmasında çekilen fotoğrafların hepsi de verilmek istenen korku mesajına hizmet ediyor; arkasında CIA başkanın olması gibi!

Herkes bu kaçırılma olayını, bu faşizm pornografisi ve propagandası doğrultusunda korkutucu buldu ve dehşete kapıldı. Aslında doğru soruları sormak gerekiyor. “Trump’ın plânı başarılı oldu mu?” sorusu, asıl sorulması gereken sorudur. Bana soracak olursanız başarılı olmadı. Venezuela’ya baktığımızda bir değişiklik görebiliyor muyuz? Venezuela sadece Maduro ya da eşinden mi ibaret? Geriye kalanlar aynen kaldılar. Delcy Rodriguez yardımcıydı, şimdi Maduro’nun yerine geçti. Ben bütün bunları bir iyimserlik tablosu üzerinden değerlendirmiyorum, birer olgu bunlar. Trump da tam bu yüzden “Her şey devam ederse ikinci bir müdahale yaparız!” diyor.

Amerika’nın Venezuela petrolünde gözü olması meselesi de çok gerçekçi değil. Çünkü zaten Venezuela’nın petrol rafirenerisi yok, hepsi Amerika’nın elinde. Elbette bunu söylemek, Amerika’nın oradaki emellerinin yok olduğu anlamına gelmiyor. Petrol dışında talan edilmemiş değerli madenler, su ve Amazon’un bir kısmı da hala Venezuela’da. Bunun gibi birçok değerleri de ele geçirmeye çalışıyor. Yani sadece petrolü ele geçirmesi meselesi değil.

Bütün bunların ardından şunu düşünüyorum: Trump acaba bu eyleminde tuzağa mı düşürüldü? Çünkü Venezuela’da hiçbir şey değişmedi. Rodrigez’in “Amerika ile masaya oturabiliriz.” demesi aslında hiç de yeni bir şey değil. Venezuela zaten 15 yıldır Amerika ile masaya oturuyor. Maduro da kaçırılmadan bir hafta önce Amerika ile masaya oturmuştu. Bu bağlamda bir gerginlikleri yoktu zaten. Burada olan mesele Amerika’nın saldırganlığından ibaret. Bundan sonra Rodrigez ile anlaşmaya oturacak olmaları Venezuela’ya dair değil Amerika’nın kendisine dair bir değişimi gösterir. Aralarında bir gerilim değil, Amerika’nın saldırganlığı ve Venezuela’nın kendisini savunması vardır.

Birçok yalan ve komplo var bu meselede. Bu yalanlara ve komplolara kapılmadan harekete geçme potansiyelini korumak önemli.

Trump, birçok yanlış yaptı bu süreçte. Konseye sormadan askeri güçleri uluslararası bir bölgede kullandı. “Kurşun sıkılmadı, ölüm olmadı.” diyor ancak bunun bir kesinliği yok. Çünkü aynı konuşmasında hastanede olan insanlardan bahsediyor. Ayrıca Maduro’yu kaçırdıktan sonra New York’a götürmek -entelektüel anlamda bu kadar zengin ve muhalif bir yere- ve Florida gibi yerlerde yargılamamak da büyük yanlış.

Maduro’nun mahkemedeki açıklamalarına baktığımız zaman Türkçe kaynaklarda yalnızca kendisine dair “Ben iyi bir insanım!” gibi cümleler var. Ancak İspanyolca çevirilere vs baktığımızda Maduro’nun kendisini Cenevre’ye gönderme yaparak “Ben Venezuela devlet başkanıyım, burada savaş esiri olarak tutuluyorum!” diye savunduğunu görürsünüz. Bu, bir teslim olma değildir aslında. Komplocular bunu basit bir teslim oluş gibi algılıyorlar. Bunun arkasında “O bile teslim oldu, ben niye pijamamla evde oturmayayım?” anlayışı var. Bu da insanları eylemsizliğe götürür.

Oysa devlet dediğimiz hikâye koca bir ideolojidir. Devleti ayakta tutan şey de tüfekler, tanklar değildir; ideolojidir. O ideolojiye karşı bir şey söylemeye kalktığınızda asıl devlet dediğiniz mekanizma bu yüzden bozulur. İdeolojiyi tutan hikâye bu zaten, yoksa herkes boşuna niye demokrasi diyor. Oysa ortada demokrasi dediğimiz bir şey yok ki!

Bize dört ya da beş yılda bir demokrasi hakkı veriyorlar, mührümüzü basıyoruz ve bulaşmasın diye kâğıtları itinayla katlıyoruz. Sonra akşam evlerimizde seçimi kazananı izliyoruz. Ve sonraki dört beş yıl da televizyon izliyoruz. Bu mu demokrasi? Bu, kâğıt katlama sanatı olan origamiden başka bir şey değildir. Ben bu kadar ahmak mıyım ki sizin dört-beş yıldaki kararınıza kendimi bırakacağım? İki ayda fikrimin değişmediğini kim söyledi?

Reichstag yangınında Naziler, bunun komünistlerin suçu olduğunu söylediler. Yargılanan anti-faşist Georgi Dimitrov, Nazi mahkemelerinde beraat etti. Bu ironik durum, şimdiki demokratik durumumuzu gösteriyor.

Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığından kaçırdılar güya. Ancak o bölgede bu suçla en çok özdeşleşen ülke ABD’dir. 1989’da Panama’nın devlet başkanı Noriega’yı da kaçırmışlardı. Noriega aslında CIA ajanıydı, sonradan ilişkileri bozuldu. Dünya üzerinde buna benzer birçok skandal çıktı. Uyuşturucu kaçakçılığı kontr-gerillayı beslemek için kullanılıyordu. Bunun temel müsebbibi CIA ve Amerika’dır.

Böylesine karmakarışık dünyanın içinde bu şiddet ilk başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyaya yöneldi. Latin Amerika’da da radikal sol hükümetler yavaş yavaş dağılmıştı.

Diyelim ki Maduro yıkıldı orada, Çin oradan ayrılacak mı? Anlamsız bir soru, Çin’in Amerika’da da yatırımları var. İnsanların gözden kaçırdıkları başka meseleler var. Mesela Panama Kanalının olması meselesi de tamamen ABD’nin emeline bağlıdır aslında. Başka bir söylem daha var; ABD’nin hegemonyasına dair Afrika ya da Asya’yı Çin, Rusya gibi devletlere bıraktığı ve Latin Amerika’ya odaklandığı şeklinde. Hegemonya bütüncül bir şeydir, “herhangi bir yerden vazgeçmek” demek sistemin kendisinin değişmesi demektir. Amerika’nın yaptığı şey bir yerlerden vazgeçmek değil. Hegemonyası zarar gördü.

Chavez dönemi, Amerika’nın başarısızlığına dair çok güçlü bir örnektir. Amerika bu yüzden Latin Amerika’ya dair bir hegemonya oluşturamadı, oluşturamaz. Şu an pek bir şey değiştirilemedi. Bir süre sonra neler olur bilemeyiz ancak güncel durum bu şekilde.

Ben hâlâ halkların kendisini değiştirme gücüne inanıyorum. Zaten bütün tarih bundan ibarettir. Küba’da bir kahvede otururken halka sormuştum “Amerika’dan korkuyor musunuz?” diye. Onlar da şöyle cevap vermişlerdi: “Amerika’nın işgal etmeye çalıştığı ama sabit kalabildiği tek bir yer var mı ki!”

Notlar: Meryem Kılıç

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x