Connect with us

Haberler

Via Campesina: İklim Adaleti İçin Gıda Egemenliği, Şimdi!

Yayınlanma:

-

BM COP 26 (Glasgow) İklim Zirvesi hakkında La Via Campesina bir  deklarasyon yayımladı.  Deklarasyonda iklim adaletine ilişkin mevcut çözüm önerileri eleştirildi ve talepler ifade edildi.

Deklarasyonun tam metni şu şekilde: 

Bu yıl, geçen yıldan bu yana iklim düzleminde şu ana kadar kaydedilmiş en kaotik yıl oldu. Ancak ulusötesi şirketler, hayırseverler, ana akım medya ve birçok sivil toplum kuruluşunun (STK) kontrolü altındaki hükümetler hâlâ aynı şeyi öneriyorlar: piyasaya dayalı çözümler ve riskli tekno-onarımlar. Milyonlarca insanın hayatına mal olan küresel bir pandeminin başlamasından iki yıl sonra, insanlık her gün kıtlıklara neden olan eşi görülmemiş sel, yangın ve kuraklıkların yanı sıra yaşamı gitgide daha zorlaştıran öngörülemez hava koşullarına uyanıyor. Yönetenler küresel güç dengesizlikleri ve sömürge yağmalarıyla zenginleşmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından bahsetmeksizin, fosil yakıt çıkarma, tarım endüstrisi ve askeri-endüstriyel kompleks arasındaki sıkı bağları görmezden gelerek, “genel insan faaliyetinin” iklim kaosuna neden olduğunu iddia ediyorlar. Bizlere gerçek ve dönüştürücü bir yol sunmak yerine, şirket seçkinlerine öncelik vermeyi asla ihmal etmeyen sahte çözümler pazarlanıyor: “net sıfır”, “doğa temelli çözümler”, “jeo-mühendislik” ve “tarımın dijitalleşmesi” bunlardan birkaçıdır. Bunlara son verilmeli, derhal!

İklim krizini sona erdirmek için kökleri insanlığın ve Toprak Ana’nın haklarına uzanan bir sistem değişikliği gerekiyor. 500 yılı aşkın bir süredir, başlangıçta sömürgeci ve şu anda şirketsel olan ataerkil gıda sistemi, küçük bir azınlığın zenginleşmesi için tüm yaşam biçimlerine hükmetmeye çalıştı. Yüzyıllar boyunca insanların ve gezegenin ürettiği birikmiş zenginlikleri kontrol altında tutanlar sel, kuraklık, tahrip edilmiş toprak, savaş ve açlığın gazabından şu ana kadar kurtuldular. Onlar yaşamın devamını sağlayan doğal sistemlerin çöküşünün birçok işaretini görmezden geliyorlar ve bunun yerine en savunmasız kurbanlar olan bizlerin en büyük yükü taşıdığımızı öne sürüyorlar. La Via Campesina (LVC) ve köylü kadın ve erkekler, göçmenler, toprak işçileri, balıkçılar, orman sakinleri, kırsal kesimdekiler, gençler ve diğerlerinden müteşekkil çeşitliliğimiz için iklim krizine yönelik çözümümüz mücadele ve dayanışmaya dayalı adil bir geçiştir: gıda egemenliği, iklim adaleti ve Toprak Ana’nın hakları için savaşan herkesle enternasyonalist dayanışma! Bu, özellikle temiz, güvenli ve sağlıklı bir çevre hakkı (madde 18) olmak üzere Birleşmiş Milletler Köylüler ve Kırsal Alanda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi’nde (UNDROP) detaylandırılan ve yakın zamanda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından onaylanan tüm hak ve sorumlulukların tam olarak gerçekleştirilmesi için verilen bir mücadeledir. Keza bu, herkesin 2021 Birleşmiş Milletler Gıda Sistemi Zirvesi’nde ve daha da fazla Birleşmiş Milletlerin iklim konusunda gerçekleştirdiği Taraflar Konferansında (COP) tanık olduğu daha çok “paydaş kapitalizmi” olarak bilinen “çoklu paydaş” modeli aracılığıyla BM alanlarının şirketlerce zapt edilmesine karşı da bir mücadeledir.

Kendimizi başka bir sancılı BM iklim konferansına- Glasgow’daki COP26- hazırlarken La Via Campesina’nın 200 milyon toprak, su ve yöre savunucusu iklim adaleti için gıda egemenliği talep etmek üzere yeniden ayağa kalkıyor. Fosil yakıt kapitalizmine, ırkçılığa, sömürgeciliğe ve onları birbirine bağlayan ataerkilliğe karşı geniş bir mücadele birlikteliğine katılıyoruz. Bizler şirketleri bu gereksiz yıkımdan sorumlu tutmak için savaşırken, İskoçya, İngiltere ve Galler’deki La Via Campesina üye kuruluşumuz olan LWA’yla (Landworkers Alliance) gurur duyuyoruz. LWA, “agroekolojik tarımın, sürdürülebilir ormancılığın ve daha iyi arazi kullanımının emisyonları azaltma, karbonu tutma ve eski durumuna geri dönme özelliğini [rezilyans] güçlendirme sözlerimize yapabileceği katkının tanınması” çağrısında bulunarak agroekolojik toprak işçilerinin sesini COP26’da duyurmak için yorulmadan çalışıyor.

Şirketler dikkatli olsunlar, dünyanın dört bir yanındaki toprak işçilerinin gerçek çözümleri var: insanlara, iklime ve doğaya hizmet eden gıda, tarım ve ormancılık sistemleri! LWA’mız ve adil bir geçiş için mücadele eden herkesin yanı sıra, bizler Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (CCNUCC) devasa bir “piyasa mekanizmasına” dönüştürmeye yönelik her türlü girişime karşı bir kez daha ortak bir cephe oluşturacağız. İklim kapitalizmi çözüm değil, suçtur!

COP26: DAHA FAZLA PİYASA MEKANİZMASI İNSANLARIN SORUNLARINI ÇÖZMEYECEK

Fosil yakıt endüstrisinin bir uzantısı olan ulusötesi gıda sistemi, küresel sera gazı emisyonlarının %44 ila 57’sinin kaynağı olduğundan iklim krizinin ana suçlularından biridir. Bu sistem insanları topraklarından uzaklaştırıyor, insan topluluklarına zarar veriyor ve dünyanın tüm bölgelerinde şiddeti ve eşitsizliği körüklüyor. Bu, yaşama değer vermeyen bir sistem tarafından yaşamları ve emeklerinin altının oyulduğu kadınlar ve gençler için ayrıca zararlıdır.

Paris’teki COP21’den epey önce, çok uluslu tarımsal gıda ve fosil yakıtlar işletmeleri güçlerini ve nüfuzlarını ulusal, ulus altı ve küresel düzeylerde politikaları teşvik etmek için kullanıyorlardı. 2015 Paris Anlaşması, çok sorunlu birkaç sahte çözüm etrafında bir tür “uzlaşma” yarattı. Örneğin, 6. Maddede yer alan karbon emisyonlarının ticareti ve denkleştirme mekanizmaları, birincil amacı kârlarını maksimize etmek ve Toprak Ana’ya değer vermemek olan hükümetlere, şirketlere, bankacılara ve zengin tüccarlara önemli bir güç verecektir. İklim değişikliğine uyum sağlamak ve demokratik ve insan haklarına dayalı gıda sistemlerine hakiki bir geçişe girişmek için kararlı adımlar atmak yerine, bu güçlü aktörler iklim eylemsizliklerini gizlemek için “net sıfır” taahhütlerini kullanıyorlar.

“Net sıfır”, şirketlerin kârlarını teşvik eden girişimlere öncelik vererek, onların geçmişte ve şu anda devam eden emisyonlar konusundaki sorumluluklarından kaçmalarına olanak tanıyor. Şirketlerin “doğa temelli çözümlerin” (İngilizcesi NBS) reklamını yaptığı her yerde, bizler bu krizi bir şekilde yavaşlatacak olan, kirliliği azaltmak için doğrudan harekete geçme eylemi yerine karbon emisyonlarıyla uğraşması için başka birine ödeme yapılması şeklindeki yanlış bir kanıya dayanan orman ve toprak karbon denkleştirme sistemleri yoluyla doğanın mülksüzleştirilmesine karşı uyarıda bulunuyoruz. İklim kriziyle mücadele etmek adına fosil yakıtlarının terk edilmesi, yıkıcı madencilik ve endüstri odaklı tarıma son verilmesi ve zarar görmüş bölge ve ekosistemlerin kurtarılması için tam bir geçiş zorunludur. Gerçekten doğaya dayalı, agroekolojik ve çiftçi denetimine dayanan çözümlerimiz net çözümlerdir. Hiçbir “karbondan tek boynuzlu at” ya da sihirli düşünce bu sorunu çözmeyecek, sistemi değiştirmek için hemen harekete geçmek yeter.

Ayrıca, yeşil devrimle aynı ırkçı ve cinsiyetçi paradigmayı temel alarak, GDO’ların ve zirai kimyasalların küçük ölçekli tarımla bütünleşmesi yönünde bir çerçeve sunduğundan bunun “iklim için akıllı tarım” yerine “şirketlerin akıllı tarımı” olarak adlandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu tarım, kapitalist bilim ve teknolojiyi dünyanın “azgelişmiş” ve sözde “eğitimsiz” köylülerinin karşı karşıya olduğu sorunlara çözümler olarak konumlandırıyor. Bu asli sorunlar küresel kapitalizm, hırsızlık, sömürgeci yağma, savaşlar ve yaygınlaştırılmış şiddet tarafından yaratıldı.

Şirketlere ait birçok sahte çözüm, köylü agroekolojisinin dilini benimserken, hiçbir yerde yerel ve besleyici gıda, insana yaraşır bir geçim kaynağı, toprak ve kendi kaderini tayin hakkı gibi temel haklar ileri sürülmüyor ve güvence altına alınmıyor. Güvence altına alınan ise iklim krizinin kaynağı olan özellikle John Deere, Bayer-Monsanto, Syngenta, Cargill, Nestlé, Wal-Mart ve diğerleri gibi büyük tarımsal gıda şirketlerine kazanç sağlayan sonsuz birikim döngüleridir.

GEÇİŞ ŞİMDİ! GIDA EGEMENLİĞİ İKLİM ADALETİNİ BESLER!

Bütün dünyanın toprak işçileri ve diğer gıda üreticileri, tarımda iklim bakımdan adil bir geçiş talep ediyor ve bunu yerine getirmeye hazırlar! Onlarca yıldır yerel gıda üreticileri tarımsal gıda şirketleri ve onların müttefikleri tarafından yoğun tarım ve monokültüre itildiler. Ortak karar verilen 2021 Birleşmiş Milletler Gıda Sistemi Zirvesi bunların yalnızca bir örneğidir. İnsanların ve gezegenin acilen ihtiyaç duyduğu şey, daha ekolojik ve toplumsal olarak sağlıklı tarım sistemlerine geçişi güvence altına almak için kamu kaynaklarının finanse ettiği olanakları sağlayan hükümetler ve kurumlardır. Çok uzun süredir çiftçiler, sermayenin dayattığı bir modelden sorumlu tutuluyorlar. Artık bu son bulmalı! Toplum sistemik baskılar nedeniyle tarım, su ve arazi kullanımı sistemlerimizin bugün böyle olduklarını kabul etmelidir. Fosil yakıt temelli kapitalizmden uzaklaşırken çiftçilerimizi kaybetmemeli, geçim kaynaklarını ya da sağlıklı gıda üretim kapasitesini yok etmemeliyiz. Geçişi desteklemek için sübvansiyon ve eğitim programları konusunda devlet desteği elzemdir ve tarımdaki bu adil geçiş, iklim adaleti ilkelerini merkezine almalıdır. Bu, köylüler, hayvan yetiştiricileri, göçmen işçiler, sözleşmeli işçiler, topraksızlar ve yerli halklar dahil olmak üzere gıda zincirine dahil olan herkesin, bu geçiş için gereken kamu politikalarının tanımlanması ve uygulanmasında ön planda olması gerektiği anlamına gelir.

La Via Campesina olarak biz tüm sahte çözümlere ve 6. maddedeki piyasa mekanizmalarına son verilmesi çağrısında bulunuyoruz. “Net sıfır”ın arkasına saklanan şirketlerin pazarlama planlarına değil, gerçek sıfıra adil bir geçiş çağrısında bulunuyoruz. Aynı zamanda, ve bu son derece önemli, tüm eski sömürgeci güçleri tarihsel sorumluluklarını yerine getirmeye ve dünya çapındaki askeri varlıklarının derhal geri çekilmesi de dahil olmak üzere emisyonları şimdi kaynağında büyük ölçüde azaltmaya çağırıyoruz! La Via Campesina, tüm savaşların, yaptırımların ve işgallerin kurbanlarıyla dayanışma içindedir -ister Filistin, Irak ve Afganistan’da sakat bırakılmışlar ve öldürülmüşler olsun, ister hastane, okul ve gündelik gereksinimden yoksun olan ABD’deki yoksullar, işçiler ve yerliler olsun. Gıda Egemenliği, insan hakları ve Toprak Ana için – Savaş Makinesini Beslemeyi Bırakın!

İklim adaletine ulaşmanın yolları, krizi yaratan yollardan kökünden farklı olmalıdır. Köylü agroekolojisi ve gıda egemenliği “dünyayı besleyebilir ve gezegeni soğutabilir!” Bunlar emisyonları azaltma ve sosyal adaleti, insan ve gezegenin haklarını gerçekleştirme konusunda çok gerçek bir olanak sunuyor. Köylü agroekolojisi uygulayan aile çiftçileri tarafından desteklenen, gıda egemenliğine ve yerel gıda sistemlerine dayalı bir gıda sistemi sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde ve şirketler tarafından pazarlanan herhangi bir sahte çözümden çok daha kısa sürede azaltırken toplumu gerçekten dönüştürebilir. Tüm bunlar, yoksulluğa, açlığa ve şiddete karşı temel demokratik çözümlerin güçlendirilmesine katkı sağlayarak karbonu metalaştırmadan da yapılabilir.

Bütün dünyanın toprak, su ve agroekolojik yöreler savunucuları birleşin! İklim adaletini besleyen gıda egemenliği için küresel birlikteliğimizin ön sırasında yer alan gıda üreticileriyle birlikte, yaşam ölüme galip gelecek!

GEÇİŞ, ŞİMDİ!

GIDA EGEMENLİĞİ İKLİM ADALETİNİ BESLER!

MÜCADELEYİ KÜRESELLEŞTİRİYORUZ! UMUDU KÜRESELLEŞTİRİYORUZ!

(Çeviren: İlkay Öz)

Kaynak: karasaban.net

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x