Connect with us

Haberler

Ateşkes Süreci, Gazze’yi ve Direnişi Nasıl Etkileyecek?-II

Yayınlanma:

-

Gazze’de ilan edilen ateşkesi, ateşkese giden süreci, ateşkes sonrası muhtemel gelişmeleri Aksâ Tûfânı boyunca sahada aktif mücadele içinde de yer alan Filistin dostları, Yeni Pencere için değerlendirdi. Değerlendirmelerin ikinci bölümünü ilginize sunuyoruz.  

Murat Abdioğlu:

7 Ekim 2023 tarihinde, kendilerine yıllardır uygulanan ablukayı kırmak, işgali ve soykırımı durdurmak için bir direniş ve haklı bir baş kaldırı yapan HAMAS, Aksâ Tûfânı operasyonu sonrasında İsrail’in büyük bir tepkiyle karşılık vereceğini muhtemelen tahmin ediyordu. Fakat kendilerinin bu kadar yalnız bırakılacaklarını beklediklerini de sanmıyorum. Yalnız bırakılmalarından da öte, aynı coğrafyada yaşayan, aynı kutsal değerlere sahip insanların yaşadığı devletler Gazze halkının karşısında yer aldı, soykırım boyunca İsrail’i çeşitli yöntemlerle destekledi. TC iktidarı, BTC’den akan petrolü İsrail’e göndererek, limanlarını İsrail’e mühimmat ve F-35 parçası da dahil olmak üzere her türlü mal ve gıda taşıyan gemilere açık tutarak, İsrail’e silah tedarik eden küresel firmaları IDEF’te ağırlayarak, Kürecik radarı ile İsrail’e istihbarat sağlayarak, bunları protesto eden insanları gözaltı ve tutuklamalarla sindirmeye çalışarak İsrail’in soykırımına destek oldu.

Gazze’de on binlerce masum öldükten, taş üstünde taş kalmadıktan sonra, soykırımcının en büyük destekçisi ABD başkanı Trump bir ateşkes plânı önerdi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yedi devlet bunu “memnuniyetle” karşıladıklarını bildirdi ve “ABD Başkanı’nın bölge barışını tesis etme yönündeki kararlılığını da takdirle karşıladı”. HAMAS, üzerinde uzlaşılan ateşkese uyacağını kabul etti ve 10 Ekim 2025 tarihinde İsrail’in de onaylaması ile ateşkes yürürlüğe girdi. Yaklaşan kışa evsiz olarak girecek olan iki milyon Gazzeli, ateşkese temkinli bir iyimserlik içinde umutla bakarken İsrail’in ateşkesi her an bozacağı endişesini de haklı olarak taşıyorlar. HAMAS, İsrail’e karşı elindeki en büyük kozu olan rehineleri serbest bırakırken İsrail’in ateşkesi bozmaması için Türkiye, Katar ve Mısır’ın garantörlüğüne ve ABD’nin insafına güvenmek zorunda kaldı. İki milyon insan iki yıldır İsrail soykırımı altında tarihin gördüğü en büyük katliamı yaşarken bu soykırımı bir şekilde besleyen devletlere güvenmek zorunda kalması, HAMAS’ın veya Gazze halkının değil, bizim kaybettiğimizi gösteriyor. Bizi yöneten iktidarların soykırıma verdiği desteği kesmeye gücümüz yetmedi. Bazılarımızın umurunda bile olmadı. Gazze, emperyalist ve işgalci güçlere karşı verdiği kararlı direnişle, İsrail’in hedeflerine ulaşmasını engelledi; teslim olmadı ve direnişin sembolü haline geldi. İsrail sadece Gazze’de değil, tüm dünyada kaybetti. Kendilerine güvenli ve demokratik bir ülke pazarladığı Yahudilerin güvenini kaybetti. Yenilmez ülke efsanesi çöktü, demir kubbenin imajı yerle bir oldu. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü mağdur edebiyatı inandırıcılığını yitirdi. Küresel Siyonizm’in ipliği pazara çıktı. Sadece çatışma sahasında değil; uluslararası sahnede de itibarını, dostlarını ve meşruiyetini kaybetti. Dünya şehirlerinde milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, İsrail’in küresel imajına ağır bir darbe vurdu.

Ozan Hayri Soyer:

İki yıl süren Aksâ Tûfânı, şimdilik sona ermiş görünüyor. Çok kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir:

1) Trump’ın deklare ettiği plânla gündeme gelen ateşkes anlaşması, Trump’ın deklare ettiği plânla ilerlemedi. Filistin direnişi, Türkiye Mısır Katar gibi ‘İslam ülkelerinin’ de güçlü destek verdiği Trump plânına karşı iradesini koydu. Ne kadar koyabildi, baskılar ne kadar belirleyici oldu; bu, uzun bir tartışmadır. Somut olan nokta şudur: Direniş iradesini koymuş, Trump’ın oldu bittiye getirmek istediği anlaşmaya hem maddelerinde değişikliklere giderek hem de müzakere masasını kurdurarak dahil olmuştur. İsrail’in savaş hedefi olarak ilan ettiği hususların gerçekleşmesini bizatihi sahada verdiği savaşla engellemeyi başarmıştır.

2) Hiç şüphesiz ABD-İsrail, gerek askerî gerek siyasî gerek uluslararası dengeler anlamında sürecin sonuna geldiğini gördü. Yani Trump’ı barış meleği olan etmeye lüzum yok. Bunu görmeseler soykırıma devam etmekten geri durmazlardı. Bu durumu Trump da “Netanyahu’ya bütün dünyayla savaşamazsın, dedim.” cümlesiyle ifade etti. Bu noktada Direniş, ödediği büyük bedellere rağmen ABD-İsrail’e boyun eğmedi, onlar da eğdiremediler.

3) Tam da bu noktada, İslam ülkelerinin tutumu konuşulmalı. Eğer bu ülkeler sürecin en başında direniş projesini sahiplenselerdi durum buraya zaten gelmeyecekti. Sürecin başını kaçırdılar ama en azından sonunda daha dirayetli dursalardı Filistin direnişi, ABD-İsrail bloğuna karşı çok daha büyük kazanımlar elde edebilirdi. Bu ülkeler, Trump’ın plânına destek vererek Gazze’yi kurtardıklarını düşünüyor olabilirler. Acaba ABD-İsrail’i kurtarmış olduklarını hiç düşündüler mi? İçerisinde Türkiye’nin de yer aldığı aynı ülkeler, süreç içerisinde ABD-İsrail aleyhine ciddi hiçbir yaptırım adımı atmamakta da ortaktılar. Sürecin sonunda “Aman, ne şiş yansın ne kebap!” siyasetinde de ortaklaştılar maalesef.

4) Son olarak İsrail’in dünya kamuoyunda kaybettiği büyük irtifayı kenara yazmak gerekiyor. Kırılgan arabulucular garantörlüğü yerine asıl olarak bu durum İsrail’i ateşkese uymaya mecbur bırakacak diye düşünüyorum. Diğer husus, İsrail iç kamuoyundaki çatlaklar. Anketler, Netanyahu hükümetinin geleceğinin oldukça tartışmalı olduğunu gösteriyor. Mevcut hükümet ortakları daha şimdiden çatlak ses vermeye başladı. Bu bağlamda ateşkes süreci İsrail için kolay geçmeyecek. İlerleyen aşamalarda Direniş’in silahları ve Gazze yönetimi gibi konular tartışmaya açıldığında İsrail, zayıf bir iç-dış kamuoyu ile süreci yürütmek zorunda kalabilir.

Nuh Akça:

Gazze’de düşene, dövüşene, diplomasi yapana selam olsun! 

2 yıllık direniş ve soykırım sürecinin ardından ateşkese dâir somut bir uzlaşı ortamı oluşturuldu. Ateşkes metni; esirlerin serbest bırakılması, karşılıklı saldırıların durması, İsrail’in çekilmesi gibi önemli adımları içermesi itibarıyla hem Gazze için hem de İsrail tarafı için karşılıklı kazanımlar taşımaktadır. Anlaşma metnine dâir olumsuzluklar göz ardı edilmemekle beraber sürecin olumlu tarafları da göz önünde bulundurulmalı ve kazanımlar üzerine konuşulmalıdır. Zira halklarımızın düşman karşısında kaybetmesi yeni bir hikâye değildir, 100 yılı aşkın süredir coğrafyamız sömürge durumundadır. Bu sürecin değişken dinamiği ise öncekilere nazaran sahip olduğumuz kazanımlardır.

“Anlaşma olmadan esirleri teslim etmeyeceğiz!” diyen Direniş, ahdini yerine getirmiştir. Emperyalizmin tüm vahşetine, canlı yayında icra edilen soykırıma rağmen Direniş, birliğini muhafaza etmiştir. Mısır’daki müzakere görüşmelerine İslami Cihat Genel Sekreter Yardımcısı Muhammed El Hindî, Hamas’ın Gazze Lideri Halil El Hayye ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreter Yardımcısı Cemil Mezher’in katılması, Direniş’in yoğun bedelle geçen sürece rağmen birliğini kaybetmediğini ve ortak operasyon masasındaki anlaşmayı sahaya, sahadaki birliği ise müzakere masasına taşımayı başardığını göstermektedir.

Emperyalist ve sömürgeci işgal bugün karşılaştığımız nev zuhûr bir düşman değildir fakat düşünsel farklılıkların bir kenara bırakılıp işgalciye karşı bu denli organize olunması çok taze bir hikâyedir. Bahsi geçtiği üzere ateşkesin olumlu ve olumsuz yönleri mevcuttur. Türkiye, Katar ve Mısır’ın süreç içerisinde Direniş’e karşı pozisyon alıp mecburiyet inşa etmesi, ilgili halkların özeleştiri yapmasını gerektiren bir durumdur.

Lakin koşulları belli olan ve imzalanan bir anlaşmadan sonra odaklanılması gereken husus; Direniş’in birliktelik ahlâkını nasıl inşa ettiği ve gerek cephede gerekse masada bunu nasıl muhafaza ettiğinin çalışılması ve bize yönelik izdüşümünün tartışmaya açılmasıdır. Filistin sahasından taşınması gereken olgu; son dakika haberleri değil, 100 yıllık direniş kültürünün inşasıdır. Teslim olmayan, düşen, dövüşen, diplomasi yapan ve tüm bunları yaparken bir arada kalmayı başaran Filistin direnişi; cephede de müzakere masasında da ateşkes sürecinde de saygıyı sonuna kadar hak etmektedir.

Tüm süreçler için söz Direniş’indir ve halkların üzerine düşen kendi yöneticilerine karşı direniş ahlâkıyla Direniş’ten yana tavır almalarını sağlamaya gayret etmektir.

Yusuf Şanlı:

Başta tanımı doğru koymak icap ediyor. Maalesef sahnelenen tiyatro eşliğinde imzalanan anlaşma bir barış plânı veya ateşkes değil, Gazze’nin teslim tutanağıdır!

Barış plânı değil çünkü karşılıklı savaş atmosferinde barış mevzu olabilir, ortada bir savaş dahî yoktu, olan bir soykırım ve orantısız bir güç kullanımıyla gerçekleşen tek taraflı bir yıkımdı, sonrasında da dayatılan şartlara mecbur bırakıldı.  Ateşkes değil çünkü ateşkes, iki tarafın kendi kararıyla gerçekleşen ve iki tarafın da kısmen ihtiyaçlarına mukabil bir anlaşma tutanağıdır. Olan, Hamas’ın da israil devletinin de karar ve ihtiyacından ziyade uluslararası dengelerin ihtiyacına mukabil, uzayan ve çıkmaza giren bir sürecin sonlandırılmasıdır. Ayrıca israilden ziyade netenyahunun da çıkarı yok bu işte, ki istemiyordu aslında! Hamas’ın da kazanımı yok maalesef. Tek kazanım ve fayda Gazze ahalisinin az biraz nefes alacağı, yaşam bulacağı, güven duyacağı bir ortam bulmasıdır. Hâl-i hazırda bu her şeyden daha önemlidir bizler için ama bilelim ki Gazze, esir düşmüştür. Süreç, fiilen ve askerî olarak kaybedilmiştir.

Gönülleri fetheden Gazze, sabrın/onurun/mücadelenin ne demek olduğunu gösteren Gazze, bütün dünya halklarına sahih İslam’ın örnekliğini kanıyla gösteren Gazze, yarınlarda çok daha büyük bir intifadayla özgürleşene dek emperyalistlerin esiridir artık!

Hamas’ın 2 yıldır kabul etmediği şartlar, bugün kabul ettirildi. Onurlu Avrupa halklarına ek olarak batılı devletler dahî Gazze’den yana tavır almaya başlamışken, dünya halkları ayaklanıp siyonistler her mecrada dışlanmışken, askerî olarak hiçbir başarı elde edememiş ve çaresizlik içinde tükenmek üzerelerken bölgedeki maşaları devreye sokuldu ve ters algı uyandırılıp en iyi yaptıkları hile ve desiseyle, medya ve siyasi güçleriyle son hamlelerini yapıp rest çektiler. BM görüşmeleri sırasında Türkiye öncülüğündeki 8 tane İslam topraklarının liderini de yanlarına alıp Hamas’ı mecbur ve mahkûm bıraktılar. Hamas da olağanüstü zor durumda bırakılan ahalisinin bugününü düşünüp yarınlara dair de bir hâl çaresi umarak anlaşmayı imzaladı.

Askerî olarak ve koltuk vadederek kendilerinin laf geçiremediklerini, güç yetiremeyip laf dinletemediklerini idrak eden zalimlerin bölgedeki uşakları aracılığıyla Hamas’a dayattıkları 20 maddelik bu anlaşma, bir işgal ve manda rejimi kurma plânıdır. Sahada ve gönüllerde kazanılan zaferi, masada dönüştürme çabasıdır. Büyük Ortadoğu projesini hızlandıracakları bir zemin oluşturacaktır, Abraham anlaşmalarıyla bölgeyi şekillendirmeye kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Hamas’ı bu mecburiyete iten İslam topraklarını dolduran zavallı halkların sessizliği ve koltukları işgal eden zelil liderlerdir. Az biraz destek ve gelecek umudu bırakılsa mücadeleye devam edip siyonizmin hakkından gelirlerdi. Hamasetten ziyade fiilen ve askeri olarak destek veren Hizbullah izole edildi, İran bastırıldı, Yemen her şeye rağmen kanının son damlasına kadar direnmeye devam etse de türlü türlü baskılarla etkisizleştirildi.

RTE öncülüğündeki akp iktidarının 25 yıldır yaptıklarını bir kefeye koyalım; son 2 yıldır yaptıklarının üstüne şimdi de Gazze’yi satmışken bir de çıkıp zafer naraları atarak Filistin edebiyatını had safhaya çıkartmalarını açıklayacak bir sosyal bilimci aranmaktadır, bulan lütfen bizi aydınlatsın yoksa kafayı yiyeceğiz! Hamas’ı teslim olmaya zorlayan, emperyalistler adına Hamas’ın elinden silahları toplayacak olan, Hamas’ın tasfiyesini işletip kurulacak manda rejimi oturtmak ve orta vadede israilin güvenliğini sağlama görevini gönüllü olarak kabul etmiş bir adam çıkıp hiç utanmadan bir de “Gazze’yi kurtardık, savaşı bitirdik, ümmeti koruduk!” algısı oluşturacak triplere giriyor.

Allah mazlumların yar ve yardımcısı olsun! Ümmeti Muhammed’e akıl fikir, izan, feraset, cesaret bahşetsin! Gönüllerinden ve zihinlerinden dünya sevgisini çekip alıp ahiret bilinci versin! Vahdetimizi sağlayıp zalime dur diyebilecek bir bilinç nasip etsin!

Haberler

Sağlık İlke-Sen’den Tuğba Tanık Açıklaması: Sosyal Güvenlik Temel Haktır!

Yayınlanma:

-

İlkeli Sağlık ve Sosyal Hizmetleri Çalışanları Dayanışma Sendikası (Sağlık İlke-Sen), nadir görülen bir hastalıkla mücadele eden ve bir kutusu 700 bin liraya yakın olan ancak SGK ödeme listesinden çıkarılan ilacı için verdiği hukuk mücadelesini AYM’ye taşıyan 23 yaşındaki Tuğba Tanık’la ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Nadir görülen kronik bir hastalık olan “Nörofibromatozis Tip 1”den mustarip 23 yaşındaki Tuğba Tanık’ın bugüne kadar SGK tarafından karşılanan ilacı Koseluga’nın temini, Sağlık Bakanlığı’nın onayına rağmen SGK tarafından reddedilmiştir. Mevcut kapitalist yağma düzeninin bir gereği olarak astronomik fiyattan satışa sunulması sebebiyle, Türkiye’de söz konusu hastalıkla mücadele eden kişilerin bu ilacı kendi imkânlarıyla temin etmesi fiilen olanaksızdır.

Sosyal Güvenlik Kurumu, özü ve rûhu gereği bu ve benzeri ilaçları ihtiyaç sahibi herkes için erişilebilir kılmak gibi mukaddes bir vazifeyle yükümlüdür. Haddizatında sosyal güvenlik, bir toplum hâlinde yaşayabilmeyi mümkün kılan en önemli unsurlardan biridir. Zira kardeşçe yaşayabilmemiz, aramızdan birinin başına beklenmedik bir musibet geldiğinde hepimizin onu makul şekilde destekleyeceğine dâir inancımızla ilişkilidir.

Buna rağmen neoliberal politikaların etkisiyle SGK’nın gitgide kâr etmesi gereken bir şirket gibi işletildiğine tanık olmanın derin üzüntü ve öfkesiyle doluyuz. EYT’yle ilgili düzenlemeden sonra emekli maaşlarının “emekli harçlıklarına” çevrilmesi sonucunda yüz binlerce ileri yaştaki insanımız, çok ağır imtihanlarla karşı karşıya bırakılmış, adeta kulu kula kul etmenin maddi koşulları inşa edilmiştir.

Buna benzer şekilde sıklıkla daha önce SGK tarafından ödemesi yapılan kritik ilaçların ödenmediğine şahit oluyoruz. Nitekim, bu trend hepimizin ülkenin tüm meydan ve caddelerinde sürekli “ilaç için yardım taleplerine” tanık olmamıza yol açıyor. Bu güvencesizleştirme insanların onur ve haysiyetlerine sistematik bir saldırı niteliği taşıdığı gibi, bu yolla kula kulluğun maddi zeminini de büyütüyor. Tüm bu hengâmede, sosyal güvenlik hakkı târumâr edilirken biraz daha iktisadî imkânı olanlara ise el altından kendi tedbirlerini almaları salık veriliyor. Biraz gelir elde edebilenler, gemilerini kurtarmak için bireysel emeklilik sigortaları ve tamamlayıcı sağlık sigortaları gibi kapitalist piyasanın tiksindirici “ürünlerinin” insafına havale ediliyorlar.

Onurlu, eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için sosyal güvenlik hakkına yönelik saldırılara hep birlikte göğüs germek mecburiyetindeyiz. Nadir hastalığı için kullandığı ilacı temin edilmeyen Tuğba Tanık, olağan dava yolları sonuçsuz bırakıldığı için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru aracılığıyla bu hakkını aramaktadır. Anayasa Mahkemesi, tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Mevcut politik eğilimleri değil, adaletin gereklerini esas almakla mükelleftir. Sosyal Güvenlik Kurumu, bu kısıtlayıcı uygulamalarından derhâl vazgeçmelidir!

Sağlık İlke-Sen olarak, kimseye el açıp yalvarmadan, birbirimizle onurlu bir dayanışma ilişkisi içinde yaşamamızı sağlayan kapsamlı bir sosyal güvenlik kurumsallaşmasının önemini şiddetle vurguluyor, vurgulamaya gayret ettiğimiz ilkeleri şahsında sembolleştiren Tuğba Tanık kardeşimizle ilgili sürecin takipçisi olduğumuzu kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

SAĞLIK İLKE-SEN YÖNETİM KURULU

Devamını Okuyun

Haberler

Ahmet Örs’ün “35C” Adlı Romanı Yayımlandı

Yayınlanma:

-

Yeni Pencere yazar ve editörlerinden Ahmet Örs’ün 35C adlı romanı, Tasfiye Kitaplığı tarafından yayımlandı.

Yazarımızın daha önce sırasıyla Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022) isimli kitapları yayımlanmıştı.

35C; Ahmet Örs’ün yayımlanmış 7. kitabı ancak farklı türlerdeki yolculuğunu sürdüren yazarımız, bu defa bir romanla çıkıyor okuyucularının karşısına.

Arka kapakta kitaba dâir sadece bir cümlelik kısa bir izah yer alıyor:

35C, farklı dinamiklerin tesiri altındaki bir kuşağın vâr olma çabasının lirik ve geleceği cesaretle yoklayan çok katmanlı bir anlatısı.

YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

Metin Yeğin, ÖYB’de Konuştu: Venezuela’da Neler Oluyor?

Yayınlanma:

-

Latin Amerika hakkındaki çok boyutlu vukûfiyetiyle bilinen gazeteci, yazar ve sinema yönetmeni Metin Yeğin, 07 Ocak 2026 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği‘nde “Venezuela’da Neler Oluyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Metin Yeğin’in konuşmasından notlar şu şekilde:

Bir gün bir kapı açılır ve her şey değişir. Bugün devletler üçe ayrılıyor: kötü devletler, daha kötü devletler, daha daha kötü devletler. Bugün bir devlet gelip sizin devletinizin başkanının kapısından girip onu kaçırabilir. Maduro ve eşine Amerika’nın yaptığı buydu. Aslında eşi demek de sıkıntılı bir durum çünkü Maduro’nun eşi “Cilia Flores” olduğu için kaçırıldı zaten. Eşi diyerek onu kimliksizleştirmemek gerekiyor.

Bugün olan şey tabii ki uluslararası hukuka aykırı. Zaten son yıllarda olan birçok şey ikinci dünya savaşından sonra şekillenen uluslararası hukuka aykırı bir şey. Trump; kaçırmakla yetinmedi, diğer bölge ülkelerine de ayaklarını denk almaları konusunda göz dağı verdi. Bununla da yetinmedi, aslında konuşmasında çekilen fotoğrafların hepsi de verilmek istenen korku mesajına hizmet ediyor; arkasında CIA başkanın olması gibi!

Herkes bu kaçırılma olayını, bu faşizm pornografisi ve propagandası doğrultusunda korkutucu buldu ve dehşete kapıldı. Aslında doğru soruları sormak gerekiyor. “Trump’ın plânı başarılı oldu mu?” sorusu, asıl sorulması gereken sorudur. Bana soracak olursanız başarılı olmadı. Venezuela’ya baktığımızda bir değişiklik görebiliyor muyuz? Venezuela sadece Maduro ya da eşinden mi ibaret? Geriye kalanlar aynen kaldılar. Delcy Rodriguez yardımcıydı, şimdi Maduro’nun yerine geçti. Ben bütün bunları bir iyimserlik tablosu üzerinden değerlendirmiyorum, birer olgu bunlar. Trump da tam bu yüzden “Her şey devam ederse ikinci bir müdahale yaparız!” diyor.

Amerika’nın Venezuela petrolünde gözü olması meselesi de çok gerçekçi değil. Çünkü zaten Venezuela’nın petrol rafirenerisi yok, hepsi Amerika’nın elinde. Elbette bunu söylemek, Amerika’nın oradaki emellerinin yok olduğu anlamına gelmiyor. Petrol dışında talan edilmemiş değerli madenler, su ve Amazon’un bir kısmı da hala Venezuela’da. Bunun gibi birçok değerleri de ele geçirmeye çalışıyor. Yani sadece petrolü ele geçirmesi meselesi değil.

Bütün bunların ardından şunu düşünüyorum: Trump acaba bu eyleminde tuzağa mı düşürüldü? Çünkü Venezuela’da hiçbir şey değişmedi. Rodrigez’in “Amerika ile masaya oturabiliriz.” demesi aslında hiç de yeni bir şey değil. Venezuela zaten 15 yıldır Amerika ile masaya oturuyor. Maduro da kaçırılmadan bir hafta önce Amerika ile masaya oturmuştu. Bu bağlamda bir gerginlikleri yoktu zaten. Burada olan mesele Amerika’nın saldırganlığından ibaret. Bundan sonra Rodrigez ile anlaşmaya oturacak olmaları Venezuela’ya dair değil Amerika’nın kendisine dair bir değişimi gösterir. Aralarında bir gerilim değil, Amerika’nın saldırganlığı ve Venezuela’nın kendisini savunması vardır.

Birçok yalan ve komplo var bu meselede. Bu yalanlara ve komplolara kapılmadan harekete geçme potansiyelini korumak önemli.

Trump, birçok yanlış yaptı bu süreçte. Konseye sormadan askeri güçleri uluslararası bir bölgede kullandı. “Kurşun sıkılmadı, ölüm olmadı.” diyor ancak bunun bir kesinliği yok. Çünkü aynı konuşmasında hastanede olan insanlardan bahsediyor. Ayrıca Maduro’yu kaçırdıktan sonra New York’a götürmek -entelektüel anlamda bu kadar zengin ve muhalif bir yere- ve Florida gibi yerlerde yargılamamak da büyük yanlış.

Maduro’nun mahkemedeki açıklamalarına baktığımız zaman Türkçe kaynaklarda yalnızca kendisine dair “Ben iyi bir insanım!” gibi cümleler var. Ancak İspanyolca çevirilere vs baktığımızda Maduro’nun kendisini Cenevre’ye gönderme yaparak “Ben Venezuela devlet başkanıyım, burada savaş esiri olarak tutuluyorum!” diye savunduğunu görürsünüz. Bu, bir teslim olma değildir aslında. Komplocular bunu basit bir teslim oluş gibi algılıyorlar. Bunun arkasında “O bile teslim oldu, ben niye pijamamla evde oturmayayım?” anlayışı var. Bu da insanları eylemsizliğe götürür.

Oysa devlet dediğimiz hikâye koca bir ideolojidir. Devleti ayakta tutan şey de tüfekler, tanklar değildir; ideolojidir. O ideolojiye karşı bir şey söylemeye kalktığınızda asıl devlet dediğiniz mekanizma bu yüzden bozulur. İdeolojiyi tutan hikâye bu zaten, yoksa herkes boşuna niye demokrasi diyor. Oysa ortada demokrasi dediğimiz bir şey yok ki!

Bize dört ya da beş yılda bir demokrasi hakkı veriyorlar, mührümüzü basıyoruz ve bulaşmasın diye kâğıtları itinayla katlıyoruz. Sonra akşam evlerimizde seçimi kazananı izliyoruz. Ve sonraki dört beş yıl da televizyon izliyoruz. Bu mu demokrasi? Bu, kâğıt katlama sanatı olan origamiden başka bir şey değildir. Ben bu kadar ahmak mıyım ki sizin dört-beş yıldaki kararınıza kendimi bırakacağım? İki ayda fikrimin değişmediğini kim söyledi?

Reichstag yangınında Naziler, bunun komünistlerin suçu olduğunu söylediler. Yargılanan anti-faşist Georgi Dimitrov, Nazi mahkemelerinde beraat etti. Bu ironik durum, şimdiki demokratik durumumuzu gösteriyor.

Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığından kaçırdılar güya. Ancak o bölgede bu suçla en çok özdeşleşen ülke ABD’dir. 1989’da Panama’nın devlet başkanı Noriega’yı da kaçırmışlardı. Noriega aslında CIA ajanıydı, sonradan ilişkileri bozuldu. Dünya üzerinde buna benzer birçok skandal çıktı. Uyuşturucu kaçakçılığı kontr-gerillayı beslemek için kullanılıyordu. Bunun temel müsebbibi CIA ve Amerika’dır.

Böylesine karmakarışık dünyanın içinde bu şiddet ilk başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyaya yöneldi. Latin Amerika’da da radikal sol hükümetler yavaş yavaş dağılmıştı.

Diyelim ki Maduro yıkıldı orada, Çin oradan ayrılacak mı? Anlamsız bir soru, Çin’in Amerika’da da yatırımları var. İnsanların gözden kaçırdıkları başka meseleler var. Mesela Panama Kanalının olması meselesi de tamamen ABD’nin emeline bağlıdır aslında. Başka bir söylem daha var; ABD’nin hegemonyasına dair Afrika ya da Asya’yı Çin, Rusya gibi devletlere bıraktığı ve Latin Amerika’ya odaklandığı şeklinde. Hegemonya bütüncül bir şeydir, “herhangi bir yerden vazgeçmek” demek sistemin kendisinin değişmesi demektir. Amerika’nın yaptığı şey bir yerlerden vazgeçmek değil. Hegemonyası zarar gördü.

Chavez dönemi, Amerika’nın başarısızlığına dair çok güçlü bir örnektir. Amerika bu yüzden Latin Amerika’ya dair bir hegemonya oluşturamadı, oluşturamaz. Şu an pek bir şey değiştirilemedi. Bir süre sonra neler olur bilemeyiz ancak güncel durum bu şekilde.

Ben hâlâ halkların kendisini değiştirme gücüne inanıyorum. Zaten bütün tarih bundan ibarettir. Küba’da bir kahvede otururken halka sormuştum “Amerika’dan korkuyor musunuz?” diye. Onlar da şöyle cevap vermişlerdi: “Amerika’nın işgal etmeye çalıştığı ama sabit kalabildiği tek bir yer var mı ki!”

Notlar: Meryem Kılıç

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x