Connect with us

Yazılar

İsrail’in Zehirli Mirası: Güney Lübnan’a Beyaz Fosfor Bombaları

Yayınlanma:

-

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde (AUB) çevre kimyası araştırmacısı olan Abbas Baalbaki, yaklaşık altı aydır İsrail tarafından Lübnan topraklarına atılan beyaz fosforu inceliyordu.

Sonra bir gün, bir meslektaşıyla birlikte inceledikleri bir numune alev aldı.

Böyle bir şey olmamalıydı. Örnekler, 17 Ekim’de Kfar Kila üzerine bırakılmış ve 10 Kasım’da bölgede yağmur yağdıktan sonra toplanmıştı.

Baalbaki, onları test ettiğinde neredeyse bir aydır “kullanılmış” durumdaydılar.

Beyaz fosforla ilgili tüm literatürü okumuş ve tüm önlemleri almıştı, numunelerin aktif olmaması gerekiyordu.

Baalbaki, El Cezire’ye “Duman yaymaya başladılar!” diye anlattı.

Dumana birkaç saniye maruz kalmak, Baalbaki’nin günlerce beyin sisi, konsantrasyon eksikliği, aşırı baş ağrısı, yorgunluk ve mide krampları yaşamasına yetmiş.

“Meslektaşımı aradım ve ona nasıl hissettiğini sordum,” dedi. “Onda da aynı belirtiler vardı. Ne kadar zehirli olduğunu anlamamıştım.”

Baalbaki, Lübnan’a atılan beyaz fosforun, konuyla ilgili bilgilerin gösterdiğinden çok daha uzun süre aktif, çok zehirli ve yanıcı kaldığını düşünüyor.

Baalbaki, İsrail’in taktiklerinin Güney Lübnan’ın çevresine, tarımına ve ekonomisine uzun vadeli ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan zararlar verdiği ve bu bölgeyi yaşanmaz hâle getirebileceği konusunda uyarıda bulunan Lübnanlı araştırmacı ve uzmanlar korosuna katılıyor.

Baalbaki, Lübnan Hizbullah’ı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının ardından sınır ötesi saldırılar düzenlemeye başlamasından bu yana “tehlikeli maddeler; toprağımıza, suyumuza ve toprağımıza giren yabancı maddeler” üzerinde çalışmak zorunda kaldı.

Baalbaki’nin test ettiği beyaz fosfor; İsrail’in, Lübnan’ın güney köylerine ve tarım arazilerine saldırdığı silahlar arasında yer alıyor.

8 Ekim’de Hizbullah, İsrail işgali altındaki Şebaa Çiftliklerine saldırılar düzenlerken İsrail de Güney Lübnan’a saldırılar başlattı.

Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi’ne (CNRS) göre 6 Mart’a kadar Güney Lübnan’a 117 fosforik bomba atıldı. Saldırılar devam ediyor.

İsrail, beyaz fosfor mühimmatını savaş alanında sis perdesi oluşturmak için kullandığını iddia ediyor. Ancak İsrail’in beyaz fosfor kullanımıyla ilgili olarak Lübnan’da çeşitli alanlardaki uzmanlarla yapılan görüşmelerde ortak bir teori ortaya çıktı: İsrail bunu, sivilleri bölgeden uzaklaştırmak ve Güney Lübnan’ı şimdi ve gelecekte yaşanmaz hale getirmek için daha büyük bir stratejinin parçası olarak kullanıyor.

El Cezire, araştırmacıların beyaz fosfor kullanımının kasıtlı olduğu yönündeki sonuçlarına ilişkin yorum almak üzere İsrailli yetkililere ulaşmış ancak yayın saati itibariyle herhangi bir yanıt alamamıştır.

AUB Doğa Koruma Merkezi (AUB-NCC) müdür yardımcısı Antoine Kallab, beyaz fosforla ilgili yakın zamanda düzenlenen bir panelde “Beyaz fosfor bir mermi ya da hedefe yönelik mühimmat gibi değildir, araziyi yaşanmaz hale getirmek için kullanılır.” dedi ve görüntülerin etkilerinin yayıldığını, “hedeflenen yerler” sınırlı kalmadığını gösterdiğini ekledi.

Baalbaki, “[İsrail ordusu] beyaz fosforun zararlı olduğunu, çok daha sonraki durumlarda yeniden alevlendiğini ve çevre üzerindeki toksik etkilerini iyi biliyor.” dedi.

Savaştan önce Lübnanlılar, İsrail’e İbranice konuşulduğunu duyabilecekleri kadar yakın olan eski bir sınır kapısı olan Fatima Kapısında bir gün geçirebiliyorlardı ancak ziyaretçilerin dikkatini çeken tek şey bu değildi.

Arap Reform Girişimi İcra Direktörü Nadim Houry, El-Cezire’ye yaptığı açıklamada “Güneye doğru gittiğinizde çok çarpıcı bir manzara ile karşılaşıyorsunuz!” dedi.

“Lübnan tarafı tamamen çorak bir arazi iken İsrailliler sınırdan önceki son santime kadar ekim yapıyorlar. İsrailliler [Lübnanlıların] ekim yapmasını neredeyse imkânsız hale getirdiler!”

Uluslararası Göç Örgütü’ne göre savaşın başlamasından bu yana 91,000’den fazla insan Güney Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı.

BM’ye göre 60,000 kişi de hâlâ aktif çatışma bölgelerinde bulunuyor ve bunların çoğu kaynak yetersizliği ya da yaşlılık veya engellilik nedeniyle hareket kabiliyetinden yoksun oldukları için kaçamıyor.

Baalbaki, El Cezire’ye yaptığı açıklamada bu insanların çoğunun artık sarımsağa benzeyen beyaz fosfor kokusunu tanıdığını söyledi.

Beyaz fosfor -doğada bulunmayan mumsu, beyaz veya sarımsı bir katı- 30C (86F) üzerindeki sıcaklıklarda havadaki oksijene maruz kaldığında tutuşur ve fosfor oksitlerle karışık yoğun beyaz duman şeritleri yağdırır. Fotoğraflar, yanan tarım arazileri veya yapılar üzerinde uçan gaz halindeki beyaz denizanalarını andırıyor.

Ateşli parçalar tamamen oksitlenene ya da oksijensiz kalana kadar bitki örtüsü, binalar ya da insan eti üzerinde yanmaya devam eder.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), “Beyaz fosfor, havada oksijenle hızla reaksiyona girerek dakikalar içinde nispeten zararsız kimyasallar üretir” derken “toprakta ise partiküllere yapışabilir ve birkaç gün içinde daha az zararlı bileşiklere dönüşebilir!” diyor.

Bu sözler, 2014’ten bu yana revize edilmedi.

Beyaz fosforun etkilerini inceleyen Lübnanlı araştırmacı ve akademisyenler, beyaz fosforun uzun vadede toprağı, bitkileri ve hayvanları nasıl etkileyeceğini belirlemek için çok az yararlı veri bulunduğunu söylüyor.

Bu tür çalışmaları yürüten gruplar sadece beyaz fosforu sağlayanlar, ABD ordusu ve bu vakada Gazze’den araştırmacılar olan bazı kurbanlardır.

(…)

“İsrail ordusu 1982 işgalinde sivilleri beyaz fosforla hedef aldı ve 7 Ekim’den bu yana ormanlarda, tarlalarda, zeytin ve meyve ağaçlarında çok sayıda beyaz fosfor kullanıldı.

(…)

2006 savaşının son günlerinde İsrail, özellikle çatışmanın son üç gününde, her iki tarafın da bir anlaşmanın yakın olduğunu bildiği bir zamanda Güney Lübnan’ın geniş bir bölümünü 2,6 ila 4 milyon misket bombasıyla vurdu.

(…)

Beyaz fosfor ve diğer silahların toprak üzerindeki uzun vadeli etkilerinin araştırılması gerekirken, BM’ye göre tarımın yerel GSYİH’nin yüzde 80’ini oluşturduğu güney Lübnan halkı için âcil bir ekonomik kriz söz konusudur.

Savaş başlamadan önce bile çiftçiler geçinmekte zorlanıyordu.

Dünya Bankası’na göre Lübnan, modern tarihin en kötü ekonomik krizlerinden birini yaşarken para birimi 2019’da serbest düşüşe geçti. Lira, değerinin yüzde 95’inden fazlasını kaybetti ancak son zamanlarda 89.700 lira / 1 dolar civarında dengelendi (kriz öncesi döviz kuru 15.000 dolar / 1 dolardı).

(…)

2019’dan önce çiftçiler, ihtiyaçları olan şeyleri krediyle satın alabiliyor ve tedarikçilere hasattan sonra ödeme yapabiliyordu ancak bugün çiftçiler peşin ve nakit ödeme yapmak zorunda ve ekonomi dolarize olduğu için her şey daha pahalı hale geldi. Salloum, “[Eski] sistem krizden bu yana öldü!” dedi.

Lübnan Merkez Bankası’na göre Güney Lübnan’ın toplam ihracatı yılda yaklaşık 94 milyon dolar değerindedir. Salloum, 2006’daki savaş sırasında “Tarımdan kaynaklanan kayıp 280 milyon dolardı” dedi. “ve 2006’da ekonomik bir kriz yaşamadık.”

Güney Lübnan Tarım Birliği Başkanı Hüseyin, El Cezire’ye yaptığı açıklamada “Ekonomik açıdan felç olmuş durumdayız! Sınırdan Sidon’a kadar [sınırdan yaklaşık 62 km ya da 38,5 mil uzaklıkta] insanlar hareketlerine çok dikkat ediyor. Ekonomik olarak büyüme yok ve herkes korkuyor.” dedi.

Kaynak: aljazeera.com

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Doğum Oranının ve Nüfusun Düşüşe Geçmesinde Kritik Dönem: 2014 ve Sonrası – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Türkiye’de doğurganlık hızının 2014’ten itibaren sürekli düşüşe geçmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir demografik dönüşümün sonucudur. Nitekim TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 2014’ten sonra kesintisiz düşüşe geçmiş ve 2024 itibarıyla kadın başına yaklaşık 1,48 çocuk seviyesine kadar gerileyerek yenilenme eşiğinin (2,1) oldukça altına inmiştir. Bu durum Türkiye’yi klasik “demografik geçiş” sürecinin son evrelerine yaklaştırırken ekonomik, kültürel ve yapısal pek çok faktörün birleşik etkisini yansıtmaktadır.

Ekonomik faktörler bu düşüşün en belirleyici boyutlarından biridir. 2014 sonrasında özellikle 2018’den itibaren derinleşen ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir güvencesizliği genç kuşakların evlenme ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelemesine yol açmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde genç ve çocuksuz kesimlerin en fazla etkilendiği, gelir düşüşü ve maliyet artışı nedeniyle evlilik ve çocuk kararlarının geciktiği çeşitli çalışmalarda vurgulanmaktadır. Artan konut maliyetleri, eğitim ve bakım giderleri ile yaşam standartlarını koruma kaygısı da çocuk sayısını sınırlayan temel ekonomik unsurlar arasında sayılmaktadır.

Eğitim düzeyinin yükselmesi ve kadınların işgücüne katılımının artması da doğurganlık üzerinde güçlü bir dönüştürücü etkiye sahiptir. Kadınların eğitim süresinin uzaması evlilik yaşını yükseltmekte, kariyer plânları ve bireysel yaşam hedefleri çocuk sahibi olmayı ertelemektedir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü olmayıp modernleşme ve kentleşme sürecine giren birçok toplumda benzer bir doğurganlık düşüşüyle birlikte görülmektedir.

Kentleşme ve yaşam tarzı değişimleri de belirleyici bir diğer boyuttur. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte geniş aile yapısından çekirdek aile modeline geçiş hızlanmış; çocuk, ekonomik üretim birimi olmaktan çıkıp maliyetli bir “yatırım”a dönüşmüştür. Şehir yaşamının yüksek maliyetleri, konut darlığı ve kariyer merkezli yaşam biçimi çocuk sayısını azaltan bir sosyolojik zemin oluşturmuştur. Uzmanlar uzun vadeli doğurganlık düşüşünün arkasında kentleşme, eğitim ve kültürel değişimin bulunduğunu özellikle vurgulamaktadır.

Kültür ve zihniyet değişimi de göz ardı edilemez. Bireyselleşme, tüketim kültürü, yaşam kalitesi beklentisinin yükselmesi ve ebeveynlik anlayışının dönüşmesi çocuk sayısının “nicelikten niteliğe” kaymasına yol açmıştır. Aileler daha az sayıda çocuğa daha fazla eğitim ve yaşam yatırımı yapmayı tercih etmektedir. Ayrıca evlilik yaşının yükselmesi ve bekârlık oranının artması, doğrudan doğurganlığı düşüren bir demografik sonuç üretmektedir.

Psikolojik ve gelecek algısına ilişkin faktörler de önemlidir. Ekonomik belirsizlik, siyasal ve toplumsal risk algısı, gelecek güvencesine dâir kaygılar çocuk sahibi olma konusunda çekingenlik yaratmaktadır. Araştırmalar sosyolojik ve psikolojik etkenlerin ekonomik unsurlarla birlikte doğurganlık kararlarını belirlediğini göstermektedir.

Sağlık sistemi ve doğum pratikleri gibi özgül faktörler de tartışılmaktadır. Türkiye’de sezaryen oranlarının çok yüksek olması, tekrar doğum sayısını sınırlayan tıbbî ve sosyal etkilere neden olmakta; bu durum, dolaylı biçimde doğurganlık üzerinde etkili olabilmektedir. Bunun yanında pandemi, doğal afetler veya krizler gibi dönemsel olaylar da kısa vadede doğum oranlarını aşağı çekebilen geçici faktörler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak 2014 sonrası doğum oranındaki düşüş, Türkiye’nin klasik demografik geçiş sürecinin ileri evresine girdiğini göstermektedir. Ekonomik güvencesizlik, eğitim ve kentleşme, kadınların toplumsal rolündeki dönüşüm, kültürel bireyselleşme ve evlilik yaşının yükselmesi gibi yapısal faktörler bu sürecin temel belirleyicileridir. Bu eğilim yalnızca ekonomik bir kriz göstergesi değil, aynı zamanda Türkiye toplumunun aile, kariyer ve yaşam tasavvurundaki derin dönüşümün demografik yansıması olarak okunmalıdır. Bu nedenle doğurganlık düşüşü, kısa vadeli teşvik politikalarıyla değil, uzun vadeli sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşüm çerçevesinde ele alınması gereken yapısal bir mesele niteliğindedir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Çocuğun Ölümüyle Çöken Dünya – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Sizin hiç çocuğunuz öldü mü? Bir evladın yokluğunun insanın içine nasıl çöktüğünü bilir misiniz? Gazzeli babaların, Gazzeli anaların yüreğinde büyüyen bu acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Ya siz “Garantör olduk!” diye caka satan İslam ülkeleri liderleri bu fotoğrafa bakabiliyor musunuz, gözünüz yaşarmadan?

Gazze bugün yalnızca bombalar altında değil, dünya vicdanının enkazı altında eziliyor.
Sözde “insan hakları” çağında, çocukların tedavi için sınırdan geçemediği, hastanelerin hedef olduğu, açlığın bir silah gibi kullanıldığı bir coğrafya var ve bu tablo karşısında dünya, bilinçli bir suskunluğu tercih ediyor.

Bu sessizlik cehaletten değil!

Bu sessizlik bilgisizliğin değil; bu, çıkarın ve korkunun sessizliği!

Bir çocuk öldüğünde adı bilinsin ya da bilinmesin, mesele artık istatistik değil, medeniyet iddiasının iflasıdır.

“Garantörlük” denilen şey, bugün kâğıt üstünde bir kelime, pratikte ise İsrail politikalarının diplomatik kalkanıdır.

Ateşkeslerin garantörü değiller,

Sivillerin garantörü değiller,

Çocukların garantörü değiller,

Kadınların garantörü değiller,

Hukukun garantörü hiç değiller,

Oldukları şey şudur:
Zaman kazandıranlar. Oyalayanlar. Unutturanlar.

Garantör ülkeler bugün İsrail’i durdurmuyor;
İsrail’e zaman satın alıyor.

Bu hâliyle garantörlük, barışın değil, cezasızlığın sigortasıdır.

Batı’nın ahlâk dersi verme yetkisi çoktan bitmiştir.
Epstein dosyaları sadece bireysel sapkınlıkları değil, sistemsel çürümeyi ortaya dökmüştür.

Medya susuyor,

Yargı ağırdan alıyor,

Siyaset koruyor!

Çünkü mesele birkaç “suçlu” değil;
birbirini kollayan bir elitler ağıdır.

Bugün Gazze’ye sessiz kalan yönetimler, dün Epstein suçlularıdır.
Çocuk bedenleri söz konusu olduğunda susan bir sistem, hiçbir konuda meşru değildir.

Bugün dünya halkları ile onları yönetenler arasında ahlâkî bir kopuş var.
Sokaklar “Gazze” diyor, saraylar susuyor.
Halklar “dur” diyor, yönetimler “denge” diyor.

Bu bir temsil krizi değil, meşruiyet krizidir.

Gazze bugün dünyanın aynasıdır.
Bu aynaya bakıp hâlâ kendini “medenî” görebilen herkes,
ya kördür

ya da suç ortağı!

Bu bir taraf meselesi değil.
Bu bir insanlık sınavıdır.

Ahlâkî meşruiyetini kaybeden hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmaz.

Ama bu iddia:

Hamâsî sloganla değil,

Kör öfkeyle değil,

Kabile refleksiyle hiç değil…

Ahlâkî üstünlük, tutarlılık ve açık bir adalet talebiyle dillendirilmelidir. Anlam bunalımındaki Batılı insanlar Müslümanlardan tam da bunu bekliyor.

Bugün zamanın ruhu açıktır.
Çünkü mevcut dünya düzeni artık kendini savunamaz hâle gelmiştir.

Batı, “özgürlük” dedi; Filistin’de sustu.
“Hukuk” dedi; güçlüyü akladı.
“İnsan hakları” dedi; çocukları, kadınları sivilleri sayıya indirgedi.

Bu çöküş, Müslümanlar için hem bir “fırsat” hem de çok büyük bir sorumluluktur.

İslam, tarihte hiçbir zaman yalnızca bireysel ibadetler dini olmadı.
O, adaletin kamusal bir ilke, merhametin siyasi bir ölçü, ahlâkın devlet işlerinin merkezinde olan bir dindir.

Bugün dünya tam da bunu arıyor.

Daha iyi bir dünya için mücadele etmek;

Daha çok güç istemek değil,

Başkasının zulmünü taklit etmek hiç değil,

Zulmün kendisini reddetmektir!

Müslümanların motivasyonu burada yatmalıdır.

Her Müslüman bilir ki

Güç varsa, sorumluluk da vardır.

Hukuk varsa, istisna yoktur!

Bugün Müslümanlara düşen bu iddiaları hayatın tam ortasında savunmak ve yaşamlaştırmaktır.

Daha âdil bir dünya istemek “romantizm” değildir.
Asıl romantizm, bu çürümüş düzenin düzeleceğine hâlâ inanmaktır. Bu aşağılık düzenin işlediği ahlâksızlık, hukuksuzluk ve yağmaya sessiz kalarak destek olmaktır.

Müslümanlar için umut;

Kör iyimserlik değil,

Tarih bilinciyle yoğrulmuş bir kararlılıktır!

Çünkü Müslümanlar bilir ki

Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Hiçbir iktidar hesap vermeden kalmaz.

Bu bilinç, korkuyu değil sabırlı direnci doğurur.

Çünkü korku acele eder, hata yapar ve tükenir.
Sabır ise beklemez; hazırlanır.

Sabır, zulme razı olmak değildir.
Sabır, aşağılık ve adaletsiz bir düzenin seni öfkene mahkûm etmesine izin vermemektir.
Çünkü bu düzen, en çok öfkeyi sever; öfkeyi kontrol eder, yönlendirir ve sonunda boşa düşürür. Avare kasnağa dönüştürür, AKP’nin rüzgârına kapılan İslamcıları biraz da buradan bakarak değerlendirin

Direnç, bağırmakla değil;
geri çekilmeyi reddetmekle başlar. Bugün AKP’nin ya da AKP’nin rüzgârına kapılan ne kadar yazar, çizer, akademisyen varsa hepsinin geri çekilmediği tek bir nokta kaldı mı?

Bu dünyanın çarpık düzeni;
silahla değil yalnızca,
hukuk kılıfıyla, medya diliyle, normalleştirilmiş ikiyüzlülükle ayakta duruyor.
Onu ayakta tutan şey zorbalığı kadar,
insanların “başka türlüsü mümkün değil” yalanına inanmasıdır.

Direnmek;

Hafızayı canlı tutar,

Unutmayı reddeder,

İnsanı uyanık tutar,

Normalleşmeye karşı savaşır çünkü zulmün en büyük zaferi, alışkanlığa dönüşmesidir.

Sabır, her gün yeniden doğruda ısrar etmektir.
Her bedel hatırlatıldığında geri adım atmamak,
her tehdit gösterildiğinde inançtan, ahlâktan vazgeçmemektir.

Bu, bir günde devrim yapmak değil;
bir çağın yalanlarını sabırla çökertmektir.

Adaletsiz düzenler, karşılarında öfkeli kalabalıklar gördüklerinde değil;
kararlı, tutarlı ve vazgeçmeyen insanlar gördüklerinde çatırdar.
Çünkü onlar şunu bilir:
Bu insanlar satın alınmaz.
Bu insanlar korkutulamaz.
Bu insanlar unutmaz.
Bu insanlar inançlarından asla taviz vermez

Sabırlı direnç, insanın içindeki teslimiyeti öldürür.
Ve teslimiyet öldüğünde,
en güçlü imparatorluklar bile yalnızca gürültüden ibaret kalır.

Bu yüzden sabır, beklemek değil;
daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair iddiayı her gün diri tutmaktır
.

Ve bu iddia bir kez kök saldığında,
hiçbir aşağılık düzen,
kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz.

Siyonist-emperyal düzeni çürüten şey yalnızca karşıtlık değil,
onun yerine ne koyduğunuzdur.
İşte bunun için hazırlanmalıyız, yapıp ettiğimiz her şeyi bu bilinç ve kararlılıkla yapmalıyız.

Not: Resimdeki Gazzeli Enver el-Aşi hastaydı ve tedavi olması için Rafah sınır kapısından çıkması gerekiyordu fakat israil ordusu çıkışını engellediği için tedavisizlikten dolayı hayatını kaybetti! “Barış Kurulunda”ki İslam ülkeleri liderleri, görmezden gelip sustular, tıpkı diğer Gazzeli çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülürken sustukları gibi!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x