Connect with us

Yazılar

Bozuk Düzen, Büyüyen Bataklık – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Okul saldırıları çok yönlü ele alınması gereken bir konu ancak özellikle Maraş’taki katliam haberinden sonra aklıma, her taşın altında “onları” arayan biri olarak “Bu bir satanist/masonik ayin olabilir mi?” sorusu geldi.

İki okul saldırısının arka arkaya gelmesi ve özellikle Maraş katliamındaki tuhaflıklar, olayların bir tesadüf olma ihtimalini zayıflatıyor. Onlara göre özellikle çocuk öldürmek bir ibadettir hatta savaşın başında çocuk öldürmenin bir nevi uğur getireceğine inandıkları bile söylenir.

Gazze savaşının başlarında bir çocuk hastanesini bombalayarak 500 çocuğu katlettiklerini hatırlayın. İran’da ilk saldırdıkları yer de bir okuldu çünkü içinde çocuk var! Dahası o gün Yahudi takvimine göre özel ibadet günlerinden biriydi! Yani bu çocuk öldürmeler birer ritüeldi!
Türkiye’de neden şu anda böyle bir ayin düşünmüş olabilirler bilmiyorum ama Anadolu halklarının onlar için cezalandırılması gereken öncelikli halklardan olduğunu biliyorum. Maraş merkezli büyük depremlerden dolayı bazı Yahudi din adamlarının mutlu olduğu haberlerini hatırlayanınız vardır. Dolayısıyla herhangi bir siyasî hedef olmadan da bir “ibadet” yapmış olabilirler. Zaman zaman yapılıyor. Bolu’daki otel yangınıyla ilgili bu yöndeki iddiaları incelediniz mi?

Psikolojik sorunları olan bir çocuğu kullanarak bu katliamı yaptırmış olabilirler mi? Sık kullanılan bir yöntemdir: Cinayet deliye işlettirilir, azmettiren gizli kalır! Olaydan sonra gündeme gelen bir Telegram grubu da hayli ilginç. Aynı isimli bir örgüte ait olduğu da iddia edilen grupla saldırganların organik bağı tespit edilebilmiş değilse de saldırıları öven ve yeni saldırı tehditleri yapan paylaşımlarla birlikte satanist/masonik aklın hedeflerine uygun birçok içerik barındırıyor.

Hiçbir kutsal tanımıyorlar, yerleşik hiçbir değer kabul etmiyorlar; dahası grupta, hayvanlara işkence videoları ve tecavüz övgülerine de rastlamak mümkün! Epsteingilleri hatırlatıyor! Bu grubun yüz bin üyeye ulaşana kadar neden kapatılmadığı da hayret verici bir konu! Herhâlde devşirilebilecek daha fazla genç biriksin diye beklemiş olamazlar! “Tek din, tek dünya devleti” sloganıyla hareket eden küreselci satanist/masonik aklın bütün yerleşik değerleri alt üst etmek ve kötülüğün her türlüsünü yaygınlaştırmak istediği bilinen bir gerçek.
Kötülük onlar için iyi bir şey. Neden? Çünkü inançları böyle! Amaç satana, yani şeytana hizmet! Toplumsal atmosferi, yapacakları başka bir operasyon için uygun hâle getirmek istemiş de olabilirler.

Turhan Çömez’in velilerle konuşarak gündeme getirdiği ve cevabını hepimizin beklediği sorular da bir organizasyon olma ihtimaline işaret ediyor. Katilin çantasını her girişte kontrol ettiren eski okul yönetimi olaydan bir ay önce neden görevden alındı? Elektrik kesilince çalışmaya devam etsin diye kullanılan kameralar için güç kaynağı neden yoktu? Eski idare, sabahçı öğrencilerin öğleden sonra okula gelmesini yasaklamışken yeni idare neden bunu uygulamadı?

Bu şüphemizi büyük bir soru işareti olarak buraya bıraktıktan sonra meseleye başka bir açıdan bakalım:

İster siyasî ister çıkar amaçlı olsun şiddet hep vardı ancak motivasyon kaynakları farklı olarak! 70’li yıllardaki ideolojik kaynaklı şiddet 1980 sonrasında, ülkenin bir kısmı hariç, yerini bireysel çıkar veya küçük grup çıkarı amaçlı şiddete bırakmaya başladı. 2000’li yıllarda artık online platformlar üzerinden de eleman sağlayan üyelerinin çoğu 25 yaş altı yeni nesil çeteler yaygınlaştı ki onlar da çıkar amaçlı! Bahsettiğim Telegram grubunda görüldüğü gibi galiba artık motivasyonu tamamen farklı bir tür şiddetin büyüdüğünü görüyoruz. Adını bulamadım. “Kötülük için kötülük” ya da “cinnetle karışık kötülük” olabilir mi?

Diğerlerinde olduğu gibi bir ilk olan son olayların da hem kişisel hem sistemsel yönü var tabii ama sistemsel tarafına biraz daha fazla vurgu yapmak istiyorum. Saldırganların motivasyonu salt cinnetle veya psikolojik bozuklukla açıklanamaz ya da bir öfke veya görünür olma, fark edilme hırsı ile? Belki de hepsinden biraz var. Siyasî hedef yok, kişisel husûmet yok, gasp veya soygun amacı yok ama şiddet var!
İster siyasî amaçlı terör uygulayan yapılanmalar ister çıkar amaçlı suç örgütleri ister başka hedefleri olan yapılar tarafından devşirilmiş olsun isterse salt kişisel amaçlı olarak şiddete yönelmiş olsun şiddet eğilimi neden bu kadar yüksek, gençler ve çocuklar neden bu derece devşirilmeye yatkın, neden psikolojik bozukluk yaşıyorlar ve sonunda neden tam olarak hiçbir kategoriye oturtamadığımız bir şiddet
türü şeklinde bir okul katliamıyla karşılaştık?

Konformizm, hedonizm ve pragmatizm gençleri ideolojilerden, ulvî hedeflerden daha fazla etkisi altına alıyor. Daha önceleri, şiddet kullanan gençlerin bireysel çıkarların ötesinde ‘aşkın’ gâyeleri vardı. İnandıkları sistemi hakim kılmak istiyorlardı. Binlerce kilometre uzaktaki tanımadıkları insanları bile kurtarmak istiyorlardı.

Şiddet olaylarına karışanlarda olduğu gibi şiddete bulaşmayan gençler arasında da bireyselcilik, anlam yitimi, çıkarcılık yaygın hatta maneviyatını kaybetmemiş olanlar arasında bile maneviyatı daha bireyselci anlama ve yaşama eğilimi yüksek. Bireyselcileşmiş, anlam yitimi yaşayan, “değer”leri değersiz görme eğiliminde olan gencin “hakk”ın güçlü değil gücün “haklı” olduğu bir vasatta, yaşadığı boşluğu karşısına
çıkan çer çöple doldurması şaşılacak bir durum değildir.

”Psikolojisi bozukmuş.”, ”Cinnet geçirmiş.” gibi ifadeler kasıtlı veya bilinçlidir, düzeni aklamanın bir yoludur! Nebhânî hikmetli söylemiş: “Bir yerde suç ender görülüyorsa suçu işleyen kişi, sık görülüyorsa düzen bozuktur!”

İnsan, cinnet noktasına neden gelir? Dar dairedeki sorunların çoğunlukla makro sistemden, yani sosyal, ekonomik ve siyasî düzenden kaynaklanan sebepleri vardır. Bütün suçu bir bakana hatta iktidara yüklemek haksızlık olur çünkü bu bozuk düzeni onlar kurmadı ancak sorumluluklarının büyüklüğünden kaçamazlar!

Şimdi iktidara soralım:

Bu bozuk düzeni değiştirmek için 24 yılda ne yaptınız, ne yapabildiniz; laikliğin ve kapitalizmin başını örtmüş olmaktan başka? Özal’ın yolundan gittiğinizi söylüyordunuz ki doğruydu! Onun derinleştirdiği, insanı yalnızlaştıran, kendine ve topluma yabancılaştıran, “değerlerimizi” değersizleştiren, bireyselciliği öne çıkaran düzenin kapitalist karakterini iyiden iyiye şiddetlendirdiniz.

Siz de benim gibi mi hissediyorsunuz bilmiyorum!

Büyüyen bir bataklıktaymışız gibi…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Devamını Okuyun

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

Yazılar

Tarımda Ezberleri Bozma Vakti: Patojen Tohum mu, Yok Edilen Toprak mı? – Mehmet Tülüce

Yayınlanma:

-

Her yıl tarım bürokrasisinden ve konvansiyonel tarım savunucularından aynı tekdüze nakaratı dinliyoruz: “Atalık tohumlar ev yapımıdır, sertifikasızdır, bünyesinde hastalık barındırır ve emeğinizi boşa çıkarır. Bu yüzden hibrit tohum kullanmalı, tarlanızı da bolca kimyasalla ilaçlamalısınız!”

Tarımı sadece laboratuvar tüplerinden ve agro-kimya şirketlerinin ürün kataloglarından ibaret sanan, toprağı ise bitkiyi ayakta tutan kuru bir saksıdan ibaret gören bu indirgemeci anlayışa karşı, ekolojinin kadim dilini hatırlatmanın vakti geldi. Gelin, o çok korkulan “tohumdan gelen hastalıklar” efsanesinin arkasındaki gerçek ekolojiyi konuşalım.

1. Toprak cansız bir saksı değildir: Sertifikalı tohum çelişkisi

Sertifikalı tohum savunucularının en büyük yanılgısı, toprağı biyolojik olarak ölü bir materyal sanmalarıdır. Oysa yapılan birçok güncel saha deneyi ve agro-ekolojik çalışma, asıl sertifikalı ve hibrit tohumlarda hastalık riskinin uzun vadede çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Laboratuvar sterilliğinde, adeta fanus içinde büyütülen ve bağışıklık sistemi doğanın gerçek zorluklarıyla hiç tanışmamış bu hassas tohumlar, gerçek tarlaya çıktıklarında en küçük bir çevresel streste havlu atıyorlar. Hâlbuki organik yapısı güçlü bir toprakta, milyarlarca mikroorganizmanın yönettiği muazzam bir savunma ekosistemi çalışır. Bilim dünyasında “Baskılayıcı Toprak” (Suppressive Soil) olarak adlandırılan bu canlı organizma, tohumun olası genetik zayıflıklarını örten en büyük kalkandır.

2. Canlı toprakta hastalık ilerleyemez

Bitki patolojisinde “Hastalık Üçgeni” denen bir kural vardır: Bir hastalığın salgına dönüşmesi için patojenin varlığı yetmez; hassas bir konakçı (zayıf bitki) ve buna uygun stresli bir çevre (ölü toprak) gerekir. Dolayısıyla, velev ki atalık tohumdan bitkiye bir virüs ya da bakteri bulaşmış olsun; organik maddece zengin, yaşayan bir toprakta bu hastalık ilerleyip tarlayı kurutamaz.

Böyle bir toprakta köklerin etrafını saran faydalı mantarlar (Trichoderma) ve yararlı bakteriler (Bacillus), kök çevresinde adeta bir siber güvenlik duvarı örer. Zararlı patojenlere üreyecek ne bir alan ne de tüketecek bir besin bırakırlar. Üstelik canlı toprakla beslenen bitkinin uyarılmış bağışıklık sistemi (ISR) o kadar tetiktedir ki bünyesinde virüs taşısa bile semptom gösterip hastalanmadan büyür ve meyvesini verir.

3. Salgını yaratan tohum değil, modern uygulamalardır

Bugün tarlaları ve bağları çökerterek küresel gıda krizlerine yol açan şey; tohumların sertifikasız oluşu değil, toprağı çöle çeviren modern tarım uygulamalarıdır: ağır pestisitler, fungisitler, sentetik gübreler, toprağın yapısını patlatan aşırı işleme ve kilometrelerce tek tip bitki ekimi (monokültür)…

Biz kimyasal ilaçlarla topraktaki zararlıyı öldürürken aslında bitkiyi koruyacak o muazzam “yerli mikroorganizma ordusunu” da katlediyoruz. Biyolojik olarak ölmüş, bağışıklığı sıfırlanmış bir toprağa dünyanın en kusursuz sertifikalı tohumunu da ekseniz, oraya düşecek en küçük bir patojen kıvılcımı tüm tarlayı küle çevirir çünkü bitkinin arkasında duracak bir toprak ekosistemi kalmamıştır!

4. Atalık tohum, bir coğrafyanın hâfızasıdır

Atalık tohumlar, yüzyıllardır bu coğrafyanın iklim krizlerine, kuraklıklarına, yerel böcek ve hastalıklarına karşı direnç geliştirerek bugüne ulaşmış canlı birer kütüphanedir. Onları “hastalık kaynağı” ilan edip yasaklamaya çalışmak, doğanın evrimsel dehasına ve insanlığın ortak mirasına hakarettir. Tarımda asıl risk; tohumun sertifikasız olması değil, biyoçeşitliliğin yok edilmesi ve tohumun küresel şirketlerin tekeline bırakılmasıdır.

Sonuç olarak;

Çiftçinin emeğini korumak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek istiyorsak çözümü laboratuvar kapılarında veya tekelci şirketlerin dayatmalarında aramayı bırakmalıyız. Doğaya karşı savaşarak değil, doğayla iş birliği yaparak tarım yapılır. Tohumu suçlamaktan vazgeçip toprağı kompostla, organik maddeyle beslediğimizde yani toprağa destek çıktığımızda göreceğiz ki güçlü bir toprak, kendi ilacını da kendi bağışıklığını da üretecek eşsiz bir bilgedir.

Ezberleri bozma, toprağı ve tohumu özgürleştirme vakti gelmiştir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x