Connect with us

Yazılar

İsrail’in Zehirli Mirası: Güney Lübnan’a Beyaz Fosfor Bombaları

Yayınlanma:

-

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde (AUB) çevre kimyası araştırmacısı olan Abbas Baalbaki, yaklaşık altı aydır İsrail tarafından Lübnan topraklarına atılan beyaz fosforu inceliyordu.

Sonra bir gün, bir meslektaşıyla birlikte inceledikleri bir numune alev aldı.

Böyle bir şey olmamalıydı. Örnekler, 17 Ekim’de Kfar Kila üzerine bırakılmış ve 10 Kasım’da bölgede yağmur yağdıktan sonra toplanmıştı.

Baalbaki, onları test ettiğinde neredeyse bir aydır “kullanılmış” durumdaydılar.

Beyaz fosforla ilgili tüm literatürü okumuş ve tüm önlemleri almıştı, numunelerin aktif olmaması gerekiyordu.

Baalbaki, El Cezire’ye “Duman yaymaya başladılar!” diye anlattı.

Dumana birkaç saniye maruz kalmak, Baalbaki’nin günlerce beyin sisi, konsantrasyon eksikliği, aşırı baş ağrısı, yorgunluk ve mide krampları yaşamasına yetmiş.

“Meslektaşımı aradım ve ona nasıl hissettiğini sordum,” dedi. “Onda da aynı belirtiler vardı. Ne kadar zehirli olduğunu anlamamıştım.”

Baalbaki, Lübnan’a atılan beyaz fosforun, konuyla ilgili bilgilerin gösterdiğinden çok daha uzun süre aktif, çok zehirli ve yanıcı kaldığını düşünüyor.

Baalbaki, İsrail’in taktiklerinin Güney Lübnan’ın çevresine, tarımına ve ekonomisine uzun vadeli ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan zararlar verdiği ve bu bölgeyi yaşanmaz hâle getirebileceği konusunda uyarıda bulunan Lübnanlı araştırmacı ve uzmanlar korosuna katılıyor.

Baalbaki, Lübnan Hizbullah’ı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının ardından sınır ötesi saldırılar düzenlemeye başlamasından bu yana “tehlikeli maddeler; toprağımıza, suyumuza ve toprağımıza giren yabancı maddeler” üzerinde çalışmak zorunda kaldı.

Baalbaki’nin test ettiği beyaz fosfor; İsrail’in, Lübnan’ın güney köylerine ve tarım arazilerine saldırdığı silahlar arasında yer alıyor.

8 Ekim’de Hizbullah, İsrail işgali altındaki Şebaa Çiftliklerine saldırılar düzenlerken İsrail de Güney Lübnan’a saldırılar başlattı.

Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi’ne (CNRS) göre 6 Mart’a kadar Güney Lübnan’a 117 fosforik bomba atıldı. Saldırılar devam ediyor.

İsrail, beyaz fosfor mühimmatını savaş alanında sis perdesi oluşturmak için kullandığını iddia ediyor. Ancak İsrail’in beyaz fosfor kullanımıyla ilgili olarak Lübnan’da çeşitli alanlardaki uzmanlarla yapılan görüşmelerde ortak bir teori ortaya çıktı: İsrail bunu, sivilleri bölgeden uzaklaştırmak ve Güney Lübnan’ı şimdi ve gelecekte yaşanmaz hale getirmek için daha büyük bir stratejinin parçası olarak kullanıyor.

El Cezire, araştırmacıların beyaz fosfor kullanımının kasıtlı olduğu yönündeki sonuçlarına ilişkin yorum almak üzere İsrailli yetkililere ulaşmış ancak yayın saati itibariyle herhangi bir yanıt alamamıştır.

AUB Doğa Koruma Merkezi (AUB-NCC) müdür yardımcısı Antoine Kallab, beyaz fosforla ilgili yakın zamanda düzenlenen bir panelde “Beyaz fosfor bir mermi ya da hedefe yönelik mühimmat gibi değildir, araziyi yaşanmaz hale getirmek için kullanılır.” dedi ve görüntülerin etkilerinin yayıldığını, “hedeflenen yerler” sınırlı kalmadığını gösterdiğini ekledi.

Baalbaki, “[İsrail ordusu] beyaz fosforun zararlı olduğunu, çok daha sonraki durumlarda yeniden alevlendiğini ve çevre üzerindeki toksik etkilerini iyi biliyor.” dedi.

Savaştan önce Lübnanlılar, İsrail’e İbranice konuşulduğunu duyabilecekleri kadar yakın olan eski bir sınır kapısı olan Fatima Kapısında bir gün geçirebiliyorlardı ancak ziyaretçilerin dikkatini çeken tek şey bu değildi.

Arap Reform Girişimi İcra Direktörü Nadim Houry, El-Cezire’ye yaptığı açıklamada “Güneye doğru gittiğinizde çok çarpıcı bir manzara ile karşılaşıyorsunuz!” dedi.

“Lübnan tarafı tamamen çorak bir arazi iken İsrailliler sınırdan önceki son santime kadar ekim yapıyorlar. İsrailliler [Lübnanlıların] ekim yapmasını neredeyse imkânsız hale getirdiler!”

Uluslararası Göç Örgütü’ne göre savaşın başlamasından bu yana 91,000’den fazla insan Güney Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı.

BM’ye göre 60,000 kişi de hâlâ aktif çatışma bölgelerinde bulunuyor ve bunların çoğu kaynak yetersizliği ya da yaşlılık veya engellilik nedeniyle hareket kabiliyetinden yoksun oldukları için kaçamıyor.

Baalbaki, El Cezire’ye yaptığı açıklamada bu insanların çoğunun artık sarımsağa benzeyen beyaz fosfor kokusunu tanıdığını söyledi.

Beyaz fosfor -doğada bulunmayan mumsu, beyaz veya sarımsı bir katı- 30C (86F) üzerindeki sıcaklıklarda havadaki oksijene maruz kaldığında tutuşur ve fosfor oksitlerle karışık yoğun beyaz duman şeritleri yağdırır. Fotoğraflar, yanan tarım arazileri veya yapılar üzerinde uçan gaz halindeki beyaz denizanalarını andırıyor.

Ateşli parçalar tamamen oksitlenene ya da oksijensiz kalana kadar bitki örtüsü, binalar ya da insan eti üzerinde yanmaya devam eder.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), “Beyaz fosfor, havada oksijenle hızla reaksiyona girerek dakikalar içinde nispeten zararsız kimyasallar üretir” derken “toprakta ise partiküllere yapışabilir ve birkaç gün içinde daha az zararlı bileşiklere dönüşebilir!” diyor.

Bu sözler, 2014’ten bu yana revize edilmedi.

Beyaz fosforun etkilerini inceleyen Lübnanlı araştırmacı ve akademisyenler, beyaz fosforun uzun vadede toprağı, bitkileri ve hayvanları nasıl etkileyeceğini belirlemek için çok az yararlı veri bulunduğunu söylüyor.

Bu tür çalışmaları yürüten gruplar sadece beyaz fosforu sağlayanlar, ABD ordusu ve bu vakada Gazze’den araştırmacılar olan bazı kurbanlardır.

(…)

“İsrail ordusu 1982 işgalinde sivilleri beyaz fosforla hedef aldı ve 7 Ekim’den bu yana ormanlarda, tarlalarda, zeytin ve meyve ağaçlarında çok sayıda beyaz fosfor kullanıldı.

(…)

2006 savaşının son günlerinde İsrail, özellikle çatışmanın son üç gününde, her iki tarafın da bir anlaşmanın yakın olduğunu bildiği bir zamanda Güney Lübnan’ın geniş bir bölümünü 2,6 ila 4 milyon misket bombasıyla vurdu.

(…)

Beyaz fosfor ve diğer silahların toprak üzerindeki uzun vadeli etkilerinin araştırılması gerekirken, BM’ye göre tarımın yerel GSYİH’nin yüzde 80’ini oluşturduğu güney Lübnan halkı için âcil bir ekonomik kriz söz konusudur.

Savaş başlamadan önce bile çiftçiler geçinmekte zorlanıyordu.

Dünya Bankası’na göre Lübnan, modern tarihin en kötü ekonomik krizlerinden birini yaşarken para birimi 2019’da serbest düşüşe geçti. Lira, değerinin yüzde 95’inden fazlasını kaybetti ancak son zamanlarda 89.700 lira / 1 dolar civarında dengelendi (kriz öncesi döviz kuru 15.000 dolar / 1 dolardı).

(…)

2019’dan önce çiftçiler, ihtiyaçları olan şeyleri krediyle satın alabiliyor ve tedarikçilere hasattan sonra ödeme yapabiliyordu ancak bugün çiftçiler peşin ve nakit ödeme yapmak zorunda ve ekonomi dolarize olduğu için her şey daha pahalı hale geldi. Salloum, “[Eski] sistem krizden bu yana öldü!” dedi.

Lübnan Merkez Bankası’na göre Güney Lübnan’ın toplam ihracatı yılda yaklaşık 94 milyon dolar değerindedir. Salloum, 2006’daki savaş sırasında “Tarımdan kaynaklanan kayıp 280 milyon dolardı” dedi. “ve 2006’da ekonomik bir kriz yaşamadık.”

Güney Lübnan Tarım Birliği Başkanı Hüseyin, El Cezire’ye yaptığı açıklamada “Ekonomik açıdan felç olmuş durumdayız! Sınırdan Sidon’a kadar [sınırdan yaklaşık 62 km ya da 38,5 mil uzaklıkta] insanlar hareketlerine çok dikkat ediyor. Ekonomik olarak büyüme yok ve herkes korkuyor.” dedi.

Kaynak: aljazeera.com

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

İstanbul’da Üç Noktadan Geleceğe Sesleniş – Ömer Bilal Karakaya

Yayınlanma:

-

Üç araç değiştirip gittiğinizde bulmak isteyeceğiniz yeni bir şey olmasıdır, değil mi?

Ya da en azından bir sıcaklık ararsınız, söyleneni değil söylenmek isteneni anlayacak kadar söyleyene değer verildiği yer olabilir.

Bakalım, baskının en koyusuna giderken karanlığı durdurup hepimiz için bir kıvılcım olma potansiyelindeki üç farklı yere gidiyoruz. Farklı insanlar sözlerini nasıl söylüyorlar, birlikte nasıl yürüyorlar; izleyenlerine, sempatizanlarına nasıl umut oluyorlar, görelim istedim.

Bu üç noktanın birincisi olarak İstanbul TÜSİAD’ın önünde, İsrail’le ticarete devam eden şirketleri, kurumları protesto eden “Filistin İçin 1000 Genç”in eylemine gidiyoruz. Sonrasında, devrimci Akıncı (sadece Akıncı değil) Metin Yüksel ile solcu devrimci Deniz Gezmiş’in birlikte anılacağı Balat’taki programa; ertesi gün ise Şişli’de 23 emek örgütünün katıldığı paneli takip edeceğiz.

Filistin İçin 1000 Genç eylemine geldik. Y&Z jenerasyonlarının ikisini bir arada görüyoruz. Gezi’den az evveline kadar bu jenerasyonlar için, “Çok zekiler ama acımasızlar, sekterler, vefasızlar; saman alevi gibi parlayıp sönüyorlar; sadece bağımsız, yakın hedef odaklı, farklı farklı ilgi alanları var, vb.” eleştiriler oluyordu. Ama görüldü ki her jenerasyon kendi döneminde başına gelenlerle mücadele edebilir. Geçmiş tecrübelere takılmadan, herkes beklerken yola çıkabilir. Üstelik teknoloji çağında yola koyuldukları konuları dünyaya duyurabilir, olağan bir haksızlığa itirazı bile kitleselleştirebilir hatta oradan birleşik mücadele hattı çıkarabilirler.

Neyse, ön koşullu soruları geçip, büyük bir yapının, partinin desteği olmadan özellikle muhafazakâr yapıların hışmını üzerine çekecek tarzda yandaş sermayeyi protesto etmek gibi cesurca protesto etme ahlâkını gösterenlerin artılarına bakmak daha insanî! “Diriliş Buluşmaları” programları yaparak iktidardaki bizim mahallenin ettiklerini umursamayan İHH gibi yerlerden gençler olur mu diye bakındık.  “Abi bürokrasisi”ni tekrar hatırlamak zorunda kaldık tabii!

15 Temmuz’dan sonra kurulup hak mücadelesi veren platformlardan da gelen yoktu. Her ziyarete gidilen yere “Bizi niye gündem etmiyorsunuz?” derken buradaki eylemlerden nefes almayanlara sözüm, “Lütfen üstünüze alının ama bu, siyasetsizliğe düşüp yalın, özcü bir mağduriyetten kurtulma çabasıdır.” oluyor.

Dileğimiz tabii ki karar verdikleri yolda yürürken farklı yapıların kurduğu geniş çaplı birliklerde yer almaları… Bunun için ters düşebildikleri konulara, yaklaşımlara takılmadan buralarda sebat etmeleri…

Taksim’de, TÜSİAD önündeki genç topluluğun bahsettiğim birliklere tecrübelerini aktarabilecekleri, katalizör ve turnusol olabilme imkânı buluyorlar. Her itirazın, çıkışın sözünü kitleselleştirmesi ve ülke genelinde hareket kurmanın paydaşı olacaklar. Bu olamazsa özcülükte, sterilde kalma ve siyasetini kitleselleştirmede zorlanabilecektir. Buradaki gençlerin eşit katılımcı (hiyerarşisiz, ortak akılla) doğru yerden başladıklarından klişe hâle gelmeyeceklerinden umutla ayrılıyoruz TÜSİAD önündeki eylemden. Darısı; iradelerin önce büyüklerin, sonra iktidarların patentine uygun hale getirildiği insani yardım vakıflarındaki gençlere….

Metin Yüksel ile Deniz Gezmiş’in, anma programında yan yana getirilişinin hikmetini öğrenmeye geçiyoruz Balat’a, “Antikapitalist Müslümanlar”ın programına… (https://www.youtube.com/watch?v=YUt9ZVlMQM4)

İnşa’daki programa yola çıkarken “Metin Yüksel ile Deniz Gezmiş birlikte anılır mıymış?” diye bir serzeniş duymuştum, Kemalistti vb. gibi itirazlarla.

Oysa program başlayınca bence solun ideoloğu olmayı hak eden, video konferansla katılan  Demir Küçükaydın’dan ayrıntıyı öğrenmiş olduk. Zaten yol boyunca “Türk ve Kürt halklarının eşitliğine, bağımsızlığına vurgu yapan birisi böyle olabilir mi?” diye düşünüyordum.

Küçükaydın, “CHP veya Kadıköy’ün solcularının bayrak yapabileceği bir Deniz Gezmiş var artık!” dedi. Gerçek Deniz Gezmiş, bizler gibi son Mohikanlar dışında kimse tarafından bilinmiyor artık!” diye ekledi. Yani Deniz’i, kendi anlayışına uygun biçimde icat edenleri özetledi.

Deniz Gezmiş ve Metin Yüksel’i anma programda ikisinin de yanlışlarına vurgu yapılmasını beklemiyorduk doğal olarak. Belki eleştirilerde cevap verilirdi. Bu konuda kitaplar izaha daha uygun olduklarından onların devreye girmesi gerekiyor tabii. Mesela “Bizim Deniz” kitabında dönemin diğer solcularının “Kır Gerillası” hedefine getirdikleri karşı açıklamaları dinlememekteki ısrarı anlatılır. Erdal Öz’ün “Deniz Gezmiş Anlatıyor” kitabında, odaklandığı yer itibarıyla bunlar yer almıyor. Deniz Gezmiş’in karşılıklı çatışmaları olmasına rağmen pusu kurma olaylarına karışmadığı belirtildi. Bu tür panellerde birinci dereceden tanıklar olması çok iyi ama yarım kalan ayrıntılar, sorular için kitaplara, kaynaklara atıflara yer verilmeli.

Anma programından ilginç anekdot: Köy çalışmasına giden solcuların köylülerin işlerini yapması ve sempati kazanması ama Cumaya gitmeyince olayın akamete uğraması!

Bence solcuların Cumaya o dönemde neden gitmediklerinin dezavantajını analiz etmek yerine bu durumu “Müslümanlardan da bazı gerekçelerle gitmeyenlerin olduğu” bilgisiyle açıklayabilmeliydiler ya da “İlkesinden sapmış Cumalara Müslümanlar nasıl gidebiliyorlar?”ı sorabilmeliydiler oradaki köylülere. “Cuma” demek, “toplanmak, dertleşmek” değil mi; “Kurtaralım Cumaları devletin hegemonyasından! Onu özgürleştirelim ki Müslümanlar amacına uygun ibadet etsin!” derlerdi. Sivil Cumaları canlandırırlardı.

Yoksa “Mısır’daki komünistler gibi katılmak isteriz.” derlerdi belki… Özgür, bağımsız bir Cuma’nın nasıllığını anlatabilecek durumda olmalıydılar. Mısır’da komünistlerin Cuma meselesini örnek gösterebilmeliydiler. Madem kuyudan birlikte çıkabilmek birbirine tutunarak olacak, o zaman Müslümanlar ve solcuların birbirlerini bir an önce görmek-tanımakanlamakkabul etmek sürecini tamamlamaları gerekiyordu nicedir. Bu dört aşamayı Gezi zamanında Beşiktaş Çarşı grubu temsilcilerinden biri, hârika bir şekilde anlatmıştı.

Bence Deniz Gezmiş, Filistin’den geldiği zaman mücadele tarzını belirlerken/değiştirirken  Ertuğrul Kürkçülerin bunun yerine mevcut direnişlere devam edilmesi yönündeki tavsiyesini dinlerken Metin Yüksel ve Sedat Yenigün gibi devrimci Müslümanlarla da gelip konuşabilmeliydi. Tabi bunu karşılıklı istemek gerekiyordu. Bence bunun gerçekleşmeme hatası daha çok Denizlerdeydi. Duvarlara “Sınıfsız, Sınırsız İslam Toplumu” ve Türkçe-Kürtçe sloganları birlikte yazan Yükseller, Yenigünler cidden muhatap alınmalıydı.

Velhasıl sıcacık bir anma programı oldu. Ancak gelecek yıl sadece Yüksel-Deniz anması değil de “Yüksel-Yenigün-Kaypakkaya-Deniz tarihçesi” gibi programlara geçilmeli.

“İslam ve Sol” veya “Müslüman Sosyalistler” programlarından ileri geçerek bir tarihsel bölüm alınarak “Şu tarih aralığında Müslümanlar ve Sosyalistler” vb. programlara geçilebilmeli.

İstanbul’daki önemli programların üçüncüsündeyiz. Şişli Nazım Hikmet Kültür Merkezinde yapılan “Sınıf Hareketinin Durumu: Deneyimlerimiz Işığında Ne Yapmalı” başlıklı panele yirmiden fazla işçi-emekçi örgütü ve sendikalar ayrı ayrı bu mücadelenin nasıl yapılacağına dair “Ne diyoruz, birbirimizden duyalım!” amacıyla yapılmış. (https://youtu.be/YCDpGPoYhMw?si=v30XWrZvRoQmmSA3)

Birbirine pek ters düşmeyen 23 kurumun bir araya geldiği salon canlı görünüyor.

Katılımcılardan Emek ve Adalet platformu konuşmacısının anlattıklarına ayrı parantez açıyorum. En çok tanıdığım kurum olarak linkteki videodan konuşmanın tamamı ve X hesabından takip edilebilir. İKEP temsilcisinin “En az 1-2 maddelik, anlaştığımız kararlar alalım!” isteği önemliydi. Bu gerçekleşseydi elbette Emek ve Adalet Platformu’nun altını çizdiği tahlillere odaklanılmış olabilecekti. Bana göre önemli tespitler şöyle:

  • İlerlemenin ve aydınlanmanın idealist tanımlarına yaslanarak dahası Kemalizm’in açtığı alanda bu terimleri sınıf siyasetinin merkezine alarak Türkiye sosyalist hareketi, bu topraklardaki sınıfın maddesinden, sınıfın kaynağındaki yapıdan uzaklaşmıştır
  • Sınıf mücadelesinin kitleselleşmesinin önündeki en önemli engellerden biri olarak gördüğümüz aydınlanmacı anlayışın ve kültür savaşının terk edilmesi: İdeolojik gücümüzü (işçilere giderken) önümüzde değil, ardımızda götürelim.
  • İşçilerin bir temsilci beklediğini var saymaktansa onların kendi kendilerini temsil ettikleri direnişlerin sınıf hareketine egemen olmasına çalışmalıyız.
  • İşçi sınıfının gündelik pratiğine onları kurtaracak olan bir ideolojik yük ile değil, onların gündelik hayatlarında ürettikleri direncin bizi kurtaracak şey olduğunu söyleyerek dahil olalım
  • Bunlar yıllarca süren tartışmalar , araştırmalar, sahada yüzleşilen tecrübeler olduğundan yukarıda bahsettiğim İKEP temsilcisinin en az 1-2 maddeyi anlaştığımız kararlar olarak ilan edelim isteğinin önemi belli oldu. Böylesi kararlar alınsa birliğin işçi cephesi olmasına yarar.
  • Kaldıraç’ın özetlediği slogan “rekabet böler, eylem birleştirir” ile birbirini tamamlayan görüşler ile yoluna devam edilebilecek bir birlik yapısı gelecek mesajı verilebildi bence.
  • Kapanış bölümünde soruları cevaplayan bir konuşmacıya dinleyicilerin müdahelesine salonun bir tepki vermesini beklerken, bu defa Çorlu’dan gelen işçiyi, konuşmaya kışkırtıcı bir şekilde giriş yapmış olsa bile o denli susturmaya yönelik tepki yine salona yakışmadı tabii. Ancak katılan kurumların kitlesel birleşik bir emek cephesinin başlangıcını kurabilecelek potansiyeli olduğunu söylemek isterim. Kaosları beklerken ve yılgınlıklar arasında toplanıp konuşmak herkese iyi geldi.

Devamını Okuyun

Yazılar

Allah’la Konuşmak – Emir Faruk Sevim

Yayınlanma:

-

Bir film, bir tiyatro oyunu, bir de dizi…

Üçü de benzer duygu ve düşünceler uyandırıyor bende. Kayda değer farkları bir kenara, üçünde de imana bir kapı açma imkânı mevcut.

Matrix: Evreni Sorgulatan Bir Fikir

Evrenin gerçek olmadığı fikri, onunla yüzleşmeyi neredeyse imkânsız kılacak zorluklar içeriyor. Dış dünyayı gerçekte olduğu şekilde algılıyor olduğumuz sağ duyusunu aşmak başlı başına bir mesele. Ama örneğin insan bilincinin türlü etkenlerle değişebilmesi dikkate alındığında bu adımı atmak kolaylaşabilir. Yine de bu idrak seviyesini günlük hayatta sürdürmek pek mümkün gözükmüyor, eğer bahis konusu idrak fiili bir düşünme egzersizinden ibaretse. Peki, ya yüzleştiğimiz hakikat evrene bakışımızı radikal bir şekilde dönüştürme kudretine sahipse? İşte bu durumda nesnelere bakıp onları var eden kodu görme imkânı söz konusu olabilir.

Evreni kuran hakikatin kudretine şüphe yok. Fakat teslim olma iradesini kişi kendisi ortaya koymak zorunda. Hakikate adanmayı seçmek insana bırakılmış. Kim kaderini bu adayış üzere tayin ederse, yeni bir sağduyu kazanabilir. Umulur ki onun için bir kapı açılır.

Bana Bir Şeyhler Oluyor: Ruha Dokunan Bir Şiir

Nesnelliğin hegemonyasında içe bakmak delilik addediliyor. Üzerindeki biyopolitik baskının altında ezilen içe bakışın yerini kişisel gelişim dolduruyor. Yüreklere yerleşen gelecek kaygısının güdülediği fasılasız hayatlarda içe dönmeye vakit yok. Ancak ruh, kendisinden kaçılabilecek fuzuli bir antite değil. Dış dünyanın tecrübesi dahî ruhun marifetiyle gerçekleşiyor. Fakat içe dönmenin vesilesi sıklıkla bu tip teorik düşünceler değil, varoluşsal sancılar oluyor. Bunalımlar içinde bir odaya kapanmak, bir yalnızlık anında insanın kendisiyle hemhal olmasını sağlayabilir. Yoğun duygularla dolu bu yalnızlık kendini bilmenin imkânını doğurabilir. Kendinin bilgisine erişmek bir veçhesiyle hakikate de erişmek anlamına gelir. Zira hakikat hiçbir şekilde görünüşte nesnel olanla sınırlanamaz. Dışarıdaki nesnelliğin mutlak olmaması ölçüsünde içerideki öznellik de mutlak değil, her ikisi de zıddını içeriyor.

Hakikate bu içeriden bakış nefis muhasebesinin çok ötesine, Yaradan’la yakınlık kurmaya kadar varabilir. Çoğumuzun hazır olmadığı fikir şu ki bu yakınlık belirli bir zümreye mahsus kılınmış değil. Hangi kalb-i selîm murat etse, O’nunla içten bir bağ kurabilir. Umulur ki onun için bir kapı açılır.

Kübra: Topluma Seslenen Bir Çağrı

Kapitalist statüko toplumsallaşmanın yöntemlerini kat’i bir şekilde belirlemiş durumda. Topluma farklı bir yolla seslenmek çoğu zaman hayal bile edilemiyor. Halbuki adalete karşı olan arzunun önüne geçilemez. Bu arzu huzurlu bir kötülük düzenini imkânsız kılar. Böylece adalet, her huzursuzlukta, yağmur bulutlarının aralanmasıyla aydınlığı açığa çıkan güneş gibi yüzünü gösterir. Kendisine atanmış rolü oynamaktan vazgeçip özgür bir eylemde bulunmaya cesaret edenler, hakikatin ortaya çıkmasına vesile olabilir. Çünkü hakikatin mekânı ne evrenin kodlarıyla ne de ruhun derinlikleriyle sınırlıdır. Esasen onun en aşikâr olduğu yer insan ilişkileridir.

Çeşitli çıkar ilişkileriyle kuşatılmış insanın özgür bir eylemde bulunabilmesi için sûret-i haktan görünen telkinleri hiçe sayması gerekebilir. Özgürlüğünün bilinciyle kendi yolunu seçip adaletin sesine kulak veren bir yiğit, hakikatle aramızdaki duvarları yıkabilir. Umulur ki hepimiz için bir kapı açılır.

Mucize: Temas Kurmak

İnsanı hayrete düşüren açıklanamaz bir mucize isteyenler boş bir beklentiyle oyalanıp dururlar. Beklenen gerçekleşse bile bu isteklerin sonu gelmez, insanoğlu tatmin olmaz. Şımarıklık yolunun varış noktası ya sahte kutsalların egemenliği ya da başıboş bir bocalama hâlidir. Geçtiğimiz iki yüz yıl, iki seçeneği de sırasıyla bize yaşatmadı mı? Pozitivizm saplantısı, açıklanabilenleri ipotek altında tutarken hakikatle temasımızı açıklanamazlar alanına hapsetti. Böylece birbiriyle çatışan iki huzursuzluk düzeninden mürekkep bir dünya doğdu. Bu dünyada mucizelere yer yok. Fakat bu mucize yoksunu dünya huzursuz yürekleri tatmin etmiyor. O yüzden bu rüya yarıda kalmaya mahkûm.

Belki de mucize denilen şey, her yerde ve her şeyde bulunan hakikatle temas kurmaktan ibarettir. Bu temas her zaman bir yönüyle açıklanabilirdir: Sünnetullahta bir zemini vardır. Öteki yönüyle ise tecrübîdir. Tecrübe edenin görebildiği ama gösteremediği bir hâldir. Bununla beraber mucizeyi gören kişi diğerlerini de görmeye davet edebilir. Dileyen açılan kapıdan girer.

Belki de mucize aslında bir tanedir ve buradadır, yanı başımızda. Ona erişim tüm zamanlarda ve mekânlarda mümkündür. Allah bu imkânı insana vererek bir mucize yaratmıştır. Bizden muradı bu imkânı kullanmamızdır. Çünkü bizimle irtibata geçmek ve bize ağır ama taşıyabileceğimiz bir yük yüklemek istiyordur. Bu sarp yokuşu çıkmaya talip olanlar, evrene, ruha ve topluma baktıklarında mucizeyi görürler.

İman: Allah’la Konuşmak

Bir fetret döneminde vahyin devam etmesi için Allah’a yalvaran bir peygamberin ıstırabını paylaşan samimi bir sorgulayıcı, Allah’ın nasıl olup da gözlerine, kulaklarına, hislerine, düşüncelerine, eylemlerine rehber olacağını sorarsa, iyi bir cevabı hak etmiş olur. Birtakım usullerden dem vuran akademik cevaplar, mucizenin tecrübî yönünü göz ardı eder. Hakikatle temas, bir dizi teknik talimatın kuru kuru uygulanmasıyla gerçekleşemez. Çünkü esasen temasa konu olan şey, orada bir yerde keşfedilmeyi bekleyen dışsal bir nesne değil, tecrübe ettiğimiz dünyanın kurucu öznesidir. Soru aslında kişinin Allah’la konuşma talebini ifade ediyor. Bu talebin olumlu karşılanma imkânı, imana açılan kapıdır.

Allah’la konuşan kişinin adanma niyeti edimsellik kazanır. Konuşmanın etkisinde olduğu sürece, onun için artık dünya meşgalesi bir oyundan ibarettir. Sağlam bir imanın tadına varır. Oyunun kural koyucusuyla temasta olmak ona öyle bir güç verir ki gerçekliği manipüle etmenin bile ihtimal dahilinde olduğunu düşünebilir. Ancak sünnetullahın sürekliliği buna izin vermez. Kurallar herkes içindir. Kimse dünya meşgalesinden âzâde değildir. Zor olan da bu bilinç seviyesini taşıyarak bir yandan oyuna devam etmektir. Allah’la konuşmanın verdiği güç, bu esas zorluğun üstesinden gelmeyi ve ardından hayat içindeki cüz’î zorluklara hikmetli çözümler üretmeyi sağlayabilir.

Her şeyin sahtesi olduğu gibi Allah’la konuşanların da sahtesi olmuştur ve olacaktır. Allah’la konuştuğu iddiasına yaslanarak sorgulanmaya kapalı hükümler koyanlar ancak şarlatanlar olabilir. Ama imtiyazlı bir makama sığınmadan, herkese hitaben ve açık yüreklilikle öneriler sunanların sözü dinlemeye değerdir. Kimseyi hiçbir şeye zorlamadan herkese meydan okurlar. Muarız meydan okumalar elbette her zaman çıkabilir. İnsanlık mucizesi sayesinde, hangi meydan okuyan sözün hakikatten izler taşıdığını görme imkânı herkes için mevcuttur. Ne mutlu görenlere!

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapitalizmde Kopuş ve Sürekliliğe Dair Bir Tartışma: Tekno-Feodalizm ve Muarızları

Yayınlanma:

-

Literatürde her ne kadar ‘neo-feodalizm’ kavramına evvelki onyıllarda rastlansa da son birkaç yıldır küresel kapitalizmin başka bir aşamaya geçtiğini imlemek ve hatta bunun bir tarihsel bir kopuş anlamına geldiğini vurgulamak için ‘tekno-feodalizm’ kavramının dolaşıma girdiği görülmektedir. Kavramı ortaya atanlar ve eleştiricileri arasında, dev teknoloji platformlarının yükselişiyle birlikte sermayenin birikim sürecinde önemli değişikliklerin yaşandığı hususunda bir konsensus mevcuttur. Ayrışma, Varoufakis’in (2023) kitabının başlığının da (Techno-Feudalism: What Killed Capitalism) işaret ettiği üzere bu önemli değişikliklerin kapitalizmden -farklı bir isimlendirmeye gerek duyacak kadar- şiddetli bir kopuşu temsil edip etmediği üzerinedir.

1970’lerden itibaren finansallaşmanın derinleşerek ilerlemesinin finansal rantları, kapitalist üretimdeki sömürüden ileri gelen kârların önüne geçirdiği ve artık kapitalizmin ana ekseninin sömürü değil el koyma-mülksüzleştirme olduğuna yönelik tahliller yapılagelmiştir. (Harvey, 2004) Sadece bu açıdan olmamakla birlikte ‘kapitalizm’e artık ‘neoliberalizm’ denmesi de bu dönüşümle ve bir sonucu olarak üretimde ortaya çıkan durgunlukla bir ölçüde alakalıdır. Fakat bu yorumlarda Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak ele aldığı bütün piyasa-dışı el koyma biçimlerinin kapitalist üretimde artı-değere el konulması karşısında sistemin işleyişi açısından ancak ikincil bir rolü olduğuna dair bir kabulün izleri vardır. Dolayısıyla el koyma-mülksüzleştirme süreçleri, tarihsel sıralamaya sokulduğunda kapitalist aşamaya öncel, eşzamanlı olarak ilerlediği ileri sürüldüğünde ise kapitalizme dışsal olarak tanımlanır. Sömürüden kaynaklanan kârın el koymadan kaynaklanan ranta üstün gelip birikim sürecinin ana eksenini oluşturmasına ‘kapitalizm’ deniyorsa dışsal olan rantın baskın hale gelişine, hatta kâra tur bindirmesine ‘tekno-feodalizm’ gibi farklı kavramlarla yanıt verme arayışı bu mantıkla ilerletilmiştir.

Özellikle 2008 krizinden sonra ‘too big to fail’, yani küresel piyasanın belkemiği olarak tanımlanan devasa şirketleri kurtarma önlemleri, devlet hazinelerindeki kaynaklara hükümetin yeniden-dağıtım kararlarıyla el koymanın ‘yenilikçi’ yatırım dinamiklerini bastırma düzeyini dramatik biçimde arttırmıştır. Ancak bu durumun doludizgin ilerleyen finansallaşmanın çarpık etkilerinin katlanması dışında bir yol ayrımını belirginleştirdiğini öne sürmek zordur. Esas kırılma Apple, Google, Microsoft, Facebook, Amazon gibi şirketlerin dijital varlıkları sayesinde herhangi bir kapitalist üretim sürecine dâhil olmadan ve kullanıcıların verilerini algoritmalar yoluyla çekerek tekelci rantsal genişleme imkânlarına kavuşmalarıdır. Söz konusu yeniden-dağıtım politikalarının bu kırılmadaki belirgin etkisi ise sayılan şirketlerin teknolojik yatırım kapasitelerini alabildiğine arttırması olmuştur. Peki, bu sürecin ve sonuçlarının kimi entelektüeller için rantın baskın birikim biçimi haline gelmesinin yanında ‘feodalizm’i andıran yönleri nelerdir?

Mesela Apple veya Google’ın kullanıcı geri beslemeli, dolayısıyla kendisini bu veriler üzerinden otomatik olarak güncelleyen ve genişleten IOS veya Android işletim tabanlı bulut platformları mevcuttur. Kapitalist şirketlerin -yazılım alanında faaliyet gösterenler ve küçük çaplı girişimciler dahil- mevzubahis platformlarda yer alma mecburiyeti hissettikleri ve bunun için de platform üzerinden sağladıkları gelirlerden bir kısmını Apple ve Google’a rant olarak aktardıkları açıktır. Apple’ın tekelci platformuna karşı ne Sony ne de başka bir telefon üreticisi meydan okuyabilmiştir. Bu meydan okumayı ancak Apple’ın ürettiği telefonlar dışındaki tüm markaları aynı çatı altında birleştirerek ikinci bir tekelci platform olarak kullanıcı verilerini toplama ve onları işleyebilme maliyetlerini karşılayabilen Google yapabilmiştir. Dolayısıyla Varoufakis’e göre, en önde gelen telefon üreticileri dahi ranta dayanan platformlara sahip olamadıklarından sermaye birikimleri yalnızca ürettikleri telefonların satışından gelecek kârlara dayanacaktır. Bu da onları, GooglePlay için yazılım tasarlayan şirketlerin başına geldiği gibi feodal süzeren olarak en tepede yer alan Google’ın ‘vassal’ları haline getirir. (Varoufakis, 2023: 112-121) Bu aşamada Google’ın vassalları olan kapitalist şirketlerde üretim yapan işçiler üretimde en uç noktasına götürülmüş gözetim teknikleri ile bulut proleslerine dönüşürken, Android telefon kullanan bütün bireyler ise ‘emek gücü’nün haricinde kendilerinde emek olarak adlandırılabilecek ne varsa1 Google’a veri kaynağı olarak sundukları için bulut serfleri haline gelirler. Dolayısıyla platform üzerinde yer alarak kâr elde eden şirketlere Google tarafından dijital fiyefler dağıtıldığı söylenebilir. (Varoufakis, 2023: 78-85)

Platformların teknoloji geliştirmeye yönelik yatırımları da üretici güçlerin gelişimine, kâr maksimizasyonuna değil; piyasa rekabetine bağışık olarak işleyen ‘el koyma’nın kapsamının genişletilmesine -yani bir nevi dijital fethe-, rant maksimizasyonuna kanalize edilir. Bulut serfleri, bu platformların kullanıcıları olmama tercihine sahiplerdir. Ancak bu durum sosyal izolasyonla sonuçlanacaktır ve derebeylerinden kurtulmak için kaçan serflerin izole bir toprak parçası üzerinde yaşamak zorunda kalması ile benzeşir. (Durand, 2020: 156-161) Kapitalist vassalların ise Apple veya Google süzereninden birine tabi olması gerekir ve çıkış maliyetlerinin yüksekliği bu iki süzeren arasında tabiyet değişikliği yapmayı dahi engeller. Piyasaya erişim için vazgeçilmez hale gelmiş olan bu platformlar, kendilerine rantı aktarmayan veya hiyerarşik ilişkiye aykırı davranan kapitalist şirketlerin üzerlerine vergi memurları ve askerler göndermek yerine, platform üzerindeki bir web adresini tek hamleyle kaldırarak feodal yönetim haklarını kullanırlar. Çünkü gizlilik anlaşmaları, rekabet etmeme kuralları, zorunlu tahkim gibi tekelci yollarla devletlerin düzenleyici mevzuatlarını aşarak kamu hukukunun yerine parsellenmiş egemenliğin hukukunu koymaktadırlar. (Dean, 2022)

Durand’a göre teknolojik verimlilik ve inovasyondaki büyük ilerlemeler fetihçi, yağmacı birikim düzeni için bir engel teşkil etmek bir yana onu mümkün kılan neticeler üretmiştir. (Durand, 2020: 164) Buradaki en can alıcı husus, bu tür platformların algoritmalar aracılığıyla kullanıcılardan -ve hatta kârlarının bir kısmını platformlara aktaran şirketlerden- elde edilen farklı türde verilerin yine algoritmalar tarafından çaprazlanması yoluyla mevcut algoritmik kapasiteyi sürekli daha etkili hale getirecek sıfır maliyetli bir döngüsellik yaratmış olmalarıdır. (Varoufakis, 2022) Bunlar birer ekosistem olarak kullanıcıların sosyal alanlarının farklı yönlerine onların gönüllü faaliyetleri sayesinde el koyarken, total sosyal alanı kontrol etme kapasitesini de aralıksız bir biçimde genişletirler. (Durand, 2022: 33-38)

Yukarıda anlatılan hikâyenin bir kopuş değil genel hatları itibariyle yalnızca kapitalizmin başka bir faza geçişi anlamına geldiği ve kapitalizmin önüne bir sıfat getirilerek2 de isimlendirilebileceği, bunun yanı sıra feodalizmle kurulan analojilerin uygun olmadığı yönünde teorik itirazlar geliştirilmiştir. Tekno-feodalizm tartışması hakkındaki kanaatimizi ortaya koymadan evvel bu görüşlere de kısaca yer vermek istiyoruz.

Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak tanımladığı, Harvey’in daha yakın döneme uyarlamak için ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediği, ‘el koyma’, ‘yağma’, ‘temellük’ gibi kavramlarla da karşılanan ve kapitalist üretime değil ranta dayanan sermaye birikimi süreçlerinin kapitalizme dışsal bir nitelik arz ettiği kabulü, kopuş-devamlılık tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Morozov’a göre, kapitalizmi üretimdeki sömürü ile el koyma olarak ikiye ayırmak ve birinciye kapitalizmin karakterini temsil eden unsur gözüyle yaklaşmak, el koymanın algoritmalar yoluyla sistematik genişleme olanaklarına kavuştuğu bir dönemi kapitalizmden uzaklaşmak olarak değerlendirmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla üretici güçleri geliştiren, yenilikçi ve yaratıcı kapitalist üretim süreçleri dramatik biçimde azalırken rantçı, yıkıcı, yağmacı süreçlere büyük inovasyon yatırımları yapılır. Morozov, bu kopuşçu yaklaşımın kapitalist sömürünün ikincilleşmesine ağıt yakmak anlamına geldiği konusunda uyarır. (Morozov, 2022) Öte yandan, 1950’lerden itibaren Üçüncü Dünya ülkeleri merkezli yürütülen bağımlılık tartışmalarının kapitalizmin bu ikili karakterini daha iyi tespit ettiği kanaatindedir; Bu ülkelerin kapitalist entegrasyonunda baskın olan sömürü değil, gelişmiş kapitalist merkezlerin ve yereldeki temsilcisi olan sermaye kesiminin el koyma faaliyetleri olmuştur. (Morozov, 2023)

Sıfır maliyetli algoritmik rantsal gelişme tespitine de itiraz eden Morozov, mevzubahis şirketlerin astronomik miktarlarda araştırma geliştirme bütçeleri bulunduğunu, bunun yanında maddi altyapı olarak devasa veri merkezlerini ve deniz altı dâhil küresel fiziksel ağları finanse etmelerinin gerektiğini belirttir. (Morozov, 2023) Harris’e göreyse, söz konusu veri merkezlerinin ve aralarındaki fiziki ağların büyük çoğunluğu birer finans kurumları olan gayrımenkul yatırım ortaklıklarına aittir ve onlara rant aktarmak zorunda olan feodal süzeren olarak en tepede yer aldıkları iddia edilen bulut platformlarıdır. Dolayısıyla dijitalleşme bu altyapısal ilişkilerden ve maliyetlerden kopuk olarak değerlendirildiği için bu düzeyde gerçekleşen kapitalist rekabet görünmez kılınmaktadır. Üstelik platform sahibi teknoloji devlerinin kendilerini pazarlamak için yarattığı ‘herşeyi kuşatan, rakipsiz, kaybetmesi imkânsız sanal bütünlükler’ imajı olguymuş gibi kabul edildiğinden bu şirketlerin piyasa güçleri ve tekelci gelişimleri gereğinden fazla abartılmaktadır. Dahası, platform devlerinin dönemsel iddiaları üzerinden teorik görüşler de sürekli revize edilmektedir. (Harris, 2022) Bu platformlar arasındaki daha fazla kullanıcı kapmak için gerçekleşen yarış da Varoufakis’in öne sürdüğü gibi feodal çatışma anlamına gelmemektedir. Snow’a göre Facebook’a karşı Tiktok’un ‘kullanıcı dostu’ yükselişinin veya Netflix’e karşı Disneyplus’ın farklı içeriklerle piyasa girişinin Pepsi ile Cocacola arasındaki kapitalist rekabetten nitelik olarak farklı olduğunu iddia etmek için herhangi bir sebep yoktur. (Snow, 2023)

Eğer hâlihazırdaki üretim tarzını kapitalizm olarak değil de neo-feodalizm veya tekno-feodalizm olarak tanımlarsak, buna yönelik verilmesi ve başarıya ulaşması beklenen toplumsal mücadelenin teorisi, aktörleri ve yöntemleri de değişecektir. Örneğin, Varoufakis tekno-feodal derebeylere karşı bulut serflerinin, bulut proleslerinin ve kapitalist vassalların ittifakını önermektedir. Aralarında kapitalist sömürü ilişkisi olan proleslerle kapitalistlerin nasıl yan yana gelebileceği bir muamma olduğu gibi, bu tür bir yaklaşım kapitalizme karşı şimdiye dek geliştirilmiş teorik-politik mücadele araçlarının azımsanmasına yol açacaktır. Üstelik bu mücadelenin hedefi Adam Smith’in ‘yüzü pudralı ve peruklu’, girişimci ve yenilikçi kapitalizmine geri dönmek, kapitalist vassallar üzerindeki tekno-feodal zincirleri kırmak, sömürüyü ve kârı ‘el koyma’ya ve ranta yeniden baskın kılma olduğuna göre emek-sermaye çelişkisini geri plana atacağı da kesindir. (Bellemare, 2023)

Marksist yazında feodalizmi bir üretim biçimi olarak değil de bir siyasal-hukuksal-toplumsal bütünlük olarak ele almanın siyasi ve hukuki yapılar, biçimler üzerinden feodal-gayrıfeodal atıflarının yapılmasına yol açtığı pek çok kez vurgulanmıştır. Bu minvalde, kapitalizmin güncel dönüşümünü bir tür feodalizmle açıklamaya çalışanlarda gözlenen temel bir yanılgı da bulut platformlarının devletlerin otoritelerini, hukuki düzenlemelerini aşmalarını ve siyasal güç temerküz etmelerini küresel derebeyliklere doğru güçlü bir meyillenme olarak yorumlamalarıdır.  Bu tür görüşler de yine platform şirketlerinin işleyişlerinin sistematik doğasından kaynaklanan muazzam tekelleşme eğilimlerinin kapitalizme dışsal olduğuna dair varsayımlardan kaynaklanmaktadır.

Mevcut tekelleşme örüntüsünü, mesela küresel tedarik zincirlerine hükmederek, üretimi taşeron şirketleri üzerinden tamamen üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devasa rant akışları sağlayan ‘neoliberal tekel’ şirketlerinden3 ayıran temel hususun yarattıkları sanal ekosistem olduğu söylenebilir. Otomatik olarak çekilen veri yığınlarının algoritmalar vasıtasıyla yine otomatik olarak işlenmesi ve kullanıcılara dönerek –tekrar veri çekmek üzere- şekillendirmesi döngüsü bu ekosistemlerin temel mantığıdır. Tekno-feodalizm teorisyenleri genelde vurguladığının aksine, rantın kâra baskınlığını ve sermaye birikiminde ana eksen haline geldiğini vurgulamak bir kopuş anlatısı için yeterli değildir. Bulut platformu sistematiğinin kapitalizmin daha önceki dönemlerindeki tekelci eğilimlerden tekno-feodal bir kopuşu temsil ettiği iddiası ifrat ise, kapitalizmin ortodoks Marksist analizin öngördüğü biçimde sömürü ekseni üzerinden yoluna devam ettiği iddiası da tefrittir.

Küresel kapitalizmde bulut platformlarının ortaya çıkışı ve güçlenmesiyle derin dönüşümler yaşandığı, kapitalizmin rantçı ve yıkıcı karakterinin belirginleştiği açıktır. Ancak neoliberalizm nasıl kapitalizmin dönemsel bir adlandırması ise neo-feodalizm ve tekno-feodalizm de en iyi ihtimalle kapitalizmin güncel dönüşümünü tanımlamaya çalışan talihsiz ve başarısız bir kavram olacaktır. Daha çok kamusal dikkatleri çekerek söz konusu dönüşüme dair tartışmanın popülerleşmesi ve hararetlenmesini sağlamaya dönük bir manivela işlevi görmektedir. Bu durum 2016’da İngiltere’de Oxford Dictionaries tarafından yılın kelimesi seçilen ‘post-truth’ kavramının kitle iletişimi ve siyasal iletişim açısından bir kopuşu imliyor gibi sunulmasına benzetilebilir. Kamusal alanın zihinsel manipülasyonunu ifade eden insanlık tarihi kadar eski ‘retorik’, modern ‘propaganda’ ve postmodern ‘algı yönetimi’ kavramları mevcutken ‘post-truth’ kavramının bir miladı işaret ediyor gibi pazarlanması, kitle iletişiminin Büyük Veri (Big Data) ve algoritmalar yoluyla dizaynına dikkat çekerek sağ-popülizm karşıtı küresel bir tartışma başlatma amacına hizmet etmiştir. Tekno-feodalizm kavramı da ‘şok efekti’ni beraberinde getirerek Varoufakis’in internette dönen vidyolarına gözlerin dönmesini, mevzubahis dönüşümle ilgili tartışmaya daha fazla ‘bulut platformu kullanıcısı’nın kulak vermesini sağlamaktadır. Ancak bunu başardığı ölçüde kapitalizmin ekonomi-politiği hakkında kafa karışıklığını arttırarak ve teorik belirsizlikler yaratarak emek-sermaye çelişkisine dayalı anti-kapitalist muhalefeti ve uluslararası düzlemdeki bağımlılık ilişkilerinin reddine dayanan anti-emperyalist muhalefeti anti-bulutplatformculuğa hapsetme riski taşımaktadır. Tüm bulut platformlarına küresel mücadele yoluyla diz çöktürülse de, kapitalist üretim tarzı ve algoritmalara dayanan veri tekelciliğinde radikal bir dönüşüm olmadığı sürece eski oyuncuların yerlerine başlangıçta daha güçsüz olan yenileri gelecek ve zamanla diz çökenlerin sosyal alanı manipüle etme gücüne erişeceklerdir.

 

DİPNOTLAR

(1) Varoufakis emek gücünün sömürülmesi süreçleri dışında insan hayatının bir parçası olan bütün eylemleri ‘deneyimsel emek’ kavramı altında birleştirmektedir.

(2) Önerilen alternatifler epeyce fazladır; rantçı kapitalizm, dijital kapitalizm, platform kapitalizmi, hiper-kapitalizm, algoritmik kapitalizm, bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, veri kapitalizmi, sürtünmesiz kapitalizm, enformasyonel kapitalizm, yarı-kapitalizm, gözetim kapitalizmi, sibernetik kapitalizmi veya sanal kapitalizm.

(3) Elbette Wallmart gibi küresel tedarik zincirlerine hükmeden şirketler de bir aşamadan sonra dijital dönüşüm gerçekleştirerek bulut platformu haline gelmişlerdir veya bu yolda ilerlemektedirler.

KAYNAKÇA

BELLEMARE, Michel Luc (2023), “Techno-Capitalist-Feudalism is Malthusian to the Core!”; https://www.academia.edu/105425492

DEAN, Jodi (2022) “Same As It Ever Was?”, 6 May 2022; https://newleftreview.org/sidecar/posts/same-as-it-ever-was

DURAND, Cedric (2020) Techno-féodalisme: Critique de l’économie numérique, Zones

DURAND, Cedrid (2022) “Scouting Capital’s Frontiers”, July/August 2022; https://newleftreview.org/issues/ii136/articles/cedric-durand-scouting-capital-s-frontiers

HARRIS, Malcolm (2022) “Are We Living Under ‘Technofeudalism’?”, 28 October 2023; https://nymag.com/intelligencer/2022/10/what-is-technofeudalism.html

HARVEY, David (2004) “Yeni Emperyalizm: Mülksüzleşme Yoluyla Birikim”, (çev.) Evren Mehmet Dinçer; http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/011-02.pdf

MOROZOV, Evgeny (2022) Interview with Daniel Denvir: “No, It’s Not Techno-Feudalism. It’s Still Capitalism”; https://jacobin.com/2023/04/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudalism-modes-of-production-capitalism

MOROZOV, Evgeny (2023) “Critique of Techno-Feudal Reason”; https://newleftreview.org/issues/ii133/articles/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudal-reason

SNOW, Henry (2023) “We’re Still Living Under Capitalism, Not Techno-Feudalism”, https://jacobin.com/2023/10/cloud-capitalism-technofeudalism-serfs-cloud-big-data-yanis-varoufakis

VAROUFAKİS, Yanis (2022) Conversation with Evgeny Morozov: “Crypto & the Left, and Techno-Feudalism”;                                                                                                                  https://the-crypto-syllabus.com/yanis-varoufakis-on-techno-feudalism/

VAROUFAKİS, Yanis (2023) Techno-Feudalism: What Killed Capitalism; https://vk.com/doc399904795_670018278?hash=zXgk49JlqMhNp8DzCiC3DDxHGSq0BnVNWkMgodxRZjH

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM