Connect with us

Haberler

İsrail, Batı Şeria’daki Toprakları Yerleşimci Şiddetiyle Gasbediyor

Yayınlanma:

-

İsrail, Batı Şeria’da 440.000’den fazla yerleşimciye ev sahipliği yapan 280’den fazla yerleşim yeri inşa etti. Bu yerleşim yerlerinden 138’i resmi olarak kuruldu ve devlet tarafından tanındı (İsrail’in Kudüs’e ilhak ettiği bölgelerde inşa ettiği 12 mahalle hariç), yaklaşık 150’si devlet tarafından resmen tanınmayan ileri karakollar… Çoğu “çiftlik” olarak anılan karakolların yaklaşık üçte biri, son on yılda inşa edildi.

Batı Şeria yerleşimleri, Filistinlilerin sınırlı erişiminin olduğu veya hiç erişemediği yüz binlerce dönüm (1 dönüm = 1.000 metrekare) araziye hâkim. İsrail bu alanlardan bazılarını resmi yollarla ele geçirdi: askeri emirler vermek, bölgeyi “devlet arazisi”, “atış bölgesi” veya “doğal koruma alanı” ilan etmek ve araziyi kamulaştırmak yollarıyla. Diğer bölgeler, Filistinlilere ve onların mülklerine yönelik saldırılar da dâhil olmak üzere günlük şiddet eylemleri yoluyla yerleşimciler tarafından etkin bir şekilde ele geçirildi.

İki yol birbiriyle ilgisiz görünüyor: Devlet, hukuk danışmanları ve yargıçlar tarafından onaylanan resmi yöntemleri kullanarak toprakları açıkça ele geçirirken, kendi gündemlerini ilerletmek için toprakları ele geçirmekle de ilgilenen yerleşimciler, Filistinlilere karşı şiddet başlatıyor. Ancak gerçekte tek bir yol var: Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddeti, devletin elinde giderek daha fazla Batı Şeria topraklarını ele geçirmek için büyük bir gayri resmi araç işlevi görüyor. Devlet, bu şiddet eylemlerini tam olarak desteklemekte ve yardım etmekte; devletin birimleri ise bazen bunlara doğrudan katılmaktadır. Bu nedenle yerleşimci şiddeti, resmi devlet yetkililerinin aktif katılımlarıyla desteklenen ve yataklık edilen bir hükümet politikası biçimi olarak görülebilir.

Devlet bu gerçeği birbirini tamamlayan iki yolla meşrulaştırmaktadır:

A. Arazi devralımını yasallaştırma

Hükümetin resmi izni ve içlerinde inşaat yapılmasına izin veren plânlar olmadan inşa edilen her türlü niyet ve amaca yönelik düzinelerce ileri karakol ve “çiftlik” İsrail makamlarından destek alıyor ve ayakta duruyor. İsrail, ordusuna ya bu karakolların savunulmasını emretti ya da asfalt yolların yapılmasını ve birçoğu için su ve elektrik altyapısı hazırlanmasının yanı sıra güvenliklerinin sağlanması için para ödedi. Çeşitli bakanlıklar, Dünya Siyonist Örgütü’nün Yerleşim Birimi ve Batı Şeria’daki bölgesel konseyler aracılığıyla da duruma destek sağladı. Ayrıca, tarım tesisleri de dâhil olmak üzere karakollardaki mali çabaları sübvanse etti, yeni çiftçilere destek sağladı, su tahsis etti ileri karakolları savundu.

Devlet, geçmişte karakol yasasını gelecekte de uygulama niyetini açıklamış ve hatta uluslararası topluma bu yönde güvenceler vermişti. Mart 2011’de devlet, bundan böyle, Filistinlilerin özel mülkiyeti olarak kabul edilen araziler üzerine inşa edilen karakollar ile İsrail’in “devlet arazisi” veya “araştırma arazisi” (beyannamesi henüz çıkarılmamış olmasına rağmen “devlet olarak ilan edilebilecek arazi” olarak kabul ettiği araziler) arasında resmi bir ayrım yapacağını duyurdu. Devlet, yalnızca özel mülkiyete ait Filistin topraklarında inşa edilen karakolları kaldırmayı amaçladığını iddia etti. Hukuki dayanağı olmayan bu ayrım İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edildi. Günün sonunda, neredeyse tüm karakollar yerinde kaldı.

B. Filistinlilere karşı fiziksel şiddetin meşrulaştırılması

Yerleşimcilerin Filistinlilere karşı uyguladığı şiddet, işgalin ilk günlerinden beri sayısız hükümet belgesi ve dosyasında, Filistinliler ve askerlere ait binlerce ifadede, kitaplarda, Filistinli, İsrailli ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarında ve binlerce medya içeriğinde belgelenmiştir. Bu geniş ve tutarlı belgelerin, Batı Şeria’daki işgal altında uzun zamandan beri hayatın bir parçası haline gelen Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddeti üzerinde ise neredeyse hiçbir etkisi olmadı.

Şiddet içeren eylemler arasında dayak, taş atmak, tehditler savurmak, tarlaları yakmak, ağaçları ve ekinleri yok etmek veya çalmak, ateş kullanmak, evlere ve arabalara zarar vermek ve bazen de cinayet sayılabilir. Son yıllarda sözde çiftliklerdeki yerleşimciler, Filistinli çiftçileri ve çobanları tarlalarından, mera alanlarından ve nesillerdir kullandıkları su kaynaklarından şiddetle kovalıyorlar. Her gün büyük kavgalar çıkarıyorlar ve Filistinlileri onlara ait sürüleri dağıtma konusunda tehdit ediyorlar.

Askerler, onları tutuklama yetki ve görevine sahip olsa da prensip gereği şiddet içeren yerleşimcilerle yüzleşmekten kaçınıyor. Kural olarak ordu, yerleşimcilerin karşısına çıkmak yerine, yalnızca Filistinliler için geçerli olan, kapalı askeri bölge emirleri vermek veya göz yaşartıcı gaz, sersemletici bombalar, kauçuk kaplı metal mermiler hatta bazen gerçek mermiler atmak gibi çeşitli taktikler kullanarak, Filistinlileri kendi tarım arazilerinden veya otlaklarından çıkarmayı tercih ediyor. Kimi zaman askerler yerleşimci saldırılarına aktif olarak katılıyor veya saldırıları kenardan izliyor.

İsrail’in eylemsizliği, Filistinlilere yerleşimci saldırıları gerçekleştikten sonra da devam ediyor ve yürütmeye yetkili makamlar bu olaylara yanıt vermemek için ellerinden geleni yapıyor. Şikâyetlerin dosyalanması zor ve soruşturmaların gerçekten açıldığı çok az vakada, sistem bunları çabucak aklamakta. Filistinlilere zarar veren yerleşimcilere karşı iddianameler neredeyse hiç açılmaz ve zarar verdiklerinde, genellikle küçük suçlardan bahseder ve ender mahkûmiyet durumlarında simgesel cezalar verilir.

Rapor, yerleşimciler tarafından uygulanan sürekli, sistemik şiddetin İsrail’in resmi politikasının bir parçası olduğunu ve Filistin tarım arazilerinin ve otlaklarının büyük ölçüde ele geçirilmesine neden olduğunu gösteren beş vaka çalışması sunuyor. Araştırmanın bir parçası olarak toplanan ifadelerde Filistinliler, bu şiddetin Filistinli toplulukların yaşamlarının temelini nasıl baltaladığını ve gelirlerini nasıl azalttığını anlatıyor. Sakinler, koruma olmaksızın, şiddet ve tehdit altında, başka seçeneği olmayan Filistinli toplulukların koyun ve keçi çiftçiliği veya çeşitli mevsimlik ürün hasadı gibi geleneksel meslekleri nasıl terk ettiklerini veya geri adım atarak onurlu bir yaşam sürmelerine ve nesiller boyu rahatça yaşamalarına izin verdiğini anlatıyor. Filistinli sakinler, bir zamanlar topluluklarına hizmet eden mera ve su kaynaklarından uzak duruyor ve tarım arazilerinin ekimini sınırlandırıyor. Bu noktada devlet kendi amaçları için topraklarını devralabiliyor.

Devlet şiddeti -resmi olsun ya da olmasın- İsrail’in Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında yalnızca Yahudilere özel bir alan yaratmayı amaçlayan ırkçı rejiminin ayrılmaz bir parçası denebilir. Rejim, toprağı Yahudi halkına hizmet etmek için tasarlanmış bir kaynak olarak görüyor ve buna göre onu neredeyse yalnızca mevcut Yahudi yerleşim topluluklarını geliştirmek ve genişletmek ve yenilerini inşa etmek için kullanıyor. Aynı zamanda, rejim Filistin alanını parçalara ayırıyor, Filistinlileri topraklarından alıyor ve onları küçük, aşırı nüfuslu yerleşim bölgelerinde yaşamaya mahkûm ediyor.

Irkçı rejim, hükümet, ordu, Sivil İdare, Yüksek Mahkeme, İsrail Polisi, İsrail Güvenlik Ajansı, İsrail Hapishane Hizmetleri, İsrail Cezaevi Teşkilatı, İsrail Doğa ve Parklar Kurumu ve diğerleri gibi çeşitli kurumlar tarafından Filistinlilere karşı yürütülen organize, sistemik şiddet üzerine kurulu. Yerleşimciler bu listedeki diğer bir öğe olarak kabul edilebilir ve devlet, onların şiddetini kendi resmi şiddet eylemlerine dâhil eder. Yerleşimci şiddeti bazen İsrail makamlarının resmi şiddet olaylarından önce gelir ve diğer zamanlarda bunlara dâhil edilir. Devlet şiddeti gibi yerleşimci şiddeti de tanımlanmış bir stratejik hedefe ulaşmak için organize edilir, kurumsallaştırılır, iyi donanımlıdır.

Devlet şiddeti ve sözde gayri resmi şiddetin birleşimi, İsrail’in her iki şekilde de buna sahip olmasına izin veriyor: makul bir inkâr edilebilirliği sürdürmek ve Filistinlileri mülksüzleştirmeyi ilerletirken şiddeti ordu, mahkemeler veya Sivil İdare yerine yerleşimcilere yüklemek! Ancak gerçekler, makul bir inkârı hezimete uğratıyor: Şiddet, İsrail makamlarının izni, yardımı ve himayesi altında gerçekleştiğinde bu, devlet şiddetidir. Yerleşimciler devlete karşı gelmiyorlar; ihalesini yapıyorlar.

Kaynak: https://www.btselem.org/

Çeviri: Yeni Pencere

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

Gazze’de Ekmek Hayattır Ama Şimdi Bütün Fırınlar Kapalı – Huda Skaik

Yayınlanma:

-

Bu hafta Gazze’deki tüm fırınların kapatılması, kuşatma altındaki bölgede yeni bir yıkıcı açlık dalgasına zemin hazırlıyor.

Fırınlarda artık “Bir sonraki duyuruya kadar kapalıdır.” yazılı kâğıt tabelalar asılı. Fırınların önündeki uzun insan kuyrukları ortadan kayboldu.

Gazze’de fırınlar, sadece ekmek yapılan ve satın alınan yerler değil. İsrail’in acımasız savaşının ve kuşatmasının ortasında Filistin halkı için bir cankurtaran simidi, bir beslenme ve hayatta kalma kaynağıdır.

Bir zamanlar kolayca erişilebilen bir mamul olan un, artık nadiren bulunuyor ve Gazze’deki 18 fırını destekleyen Dünya Gıda Programı, depolardaki unun tükendiğini söylüyor.

Gazze’nin iki milyonu aşkın nüfusunun endişeleri her geçen saat artıyor. Fırınları çalıştırmak için gerekli olan gazın giderek daha az bulunması nedeniyle evlerinde hâlâ un bulunanların bile seçenekleri azalıyor.

Buna ek olarak, İsrail tarafından kuzeydeki evlerini terk etmeye zorlanan pek çok kişi yanlarına hiçbir eşya alamadı. Birçoğu şu anda çadırlarda yaşıyor ve Gazze pazarlarındaki yüksek gıda fiyatlarını karşılayamıyor.

Fırınların kapanmasının ertesi günü bir torba unun fiyatı yaklaşık 100-500 şekel (27$-135$) arasında değişiyordu. Hâlâ unu olanlar, gaz olmadığı için odun ateşinde yemek pişirmek zorunda.

Açlığın sağlığa aşamalı etkileri

Gazze’de ekmek, günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Neredeyse her öğünde tüketiliyor ve pek çok aile günlük ekmek ihtiyacını geleneksel olarak sübvansiyonlu fiyatlarla satılan fırınlardan karşılıyor.

Çoğumuz artık “günde bir öğün” aşamasına ulaştık. Öncelikle konserve, pilav, makarna ya da çorba ile besleniyoruz.

En son İsrail’in bir buçuk yıldır devam eden savaşı sırasında açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımızda, un bitmeden önce ayda üç ya da dört kez ekmek pişiriyorduk. Daha sonra öyle bir noktaya geldik ki peynir ve zaatarı tek başına, kaşıkla yiyorduk.

Yetersiz beslenme Gazze’de ciddi bir sorun haline geldi ve büyümek ve gelişmek için doğru beslenmeye ihtiyaç duyan binlerce çocuğu etkiliyor.

Açlık tehdidi artık uzak bir endişe değil, birçok Filistinli için uzun vadeli sağlık sorunlarına neden olabilecek acil bir tehlikedir. Özellikle çocuklar ve yaşlılar risk altında!

Gazze’deki tıbbi tesisler yok edilirken açlık krizi de giderek büyüyor. Bölgede her geçen gün tırmanan açlık krizinin sağlık üzerindeki zincirleme etkileri, zaten aşırı yük altında olan sistemi önemli ölçüde zorlayacak ve önlenebilir ölümlere yol açacaktır. Açlık, nüfusu daha da zayıflatacak ve insanları hastalıklara karşı daha savunmasız bırakacaktır.

İnsanlar, ailelerini doyurmak için yardım kamyonlarından umutsuzca tek bir torba un almaya çalışırken çıkan kavgaları izlediğimi hatırlıyorum.

Geçen yıl yaşanan meşhur “un katliamı” sırasında, İsrail güçlerinin Gazze’de, yardım için kuyruğa giren insanlara ateş açması sonucu 100’den fazla Filistinli hayatını kaybetmiş, yine yüzlercesi de yaralanmıştı.

Yılın ilerleyen günlerinde, İsrail güçlerinin “insani yardım bölgesinde” erzak arayan birkaç Filistinliyi öldürmesinin ardından una karışan kanın korkunç görüntüleri ortaya çıktı. Bu görüntüler, temel ihtiyaçlar için verdiğimiz mücadelenin son nefesimize kadar devam edebileceğini hatırlattı.

Fırınların kapatılması ve yaklaşan kıtlık tehdidinin ortasında Gazze, bir yol ayrımında ve eşi benzeri görülmemiş bir insani krizle karşı karşıya! Gazze’deki Filistinliler için ekmek, “hayatta kalmak” demektir ve un olmadan geleceğimiz belirsizdir. İsrail, yardımların girmesi için sınır kapılarını hemen açmalıdır.

Kaynak: middleeasteye.net

Devamını Okuyun

Haberler

BTK Yetkilerinin Genişlemesi Yeni Bir Dönemi mi Başlatıyor?

Yayınlanma:

-

Türkiye’de sansür tartışmalarıyla sıkça anılan dijital alan artık sadece teknolojik değil; siyasi, toplumsal ve hatta ontolojik bir mücadele alanını da tarifliyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) verilmesi plânlanan yeni yetkiler, bu dönüşümün en keskin örneklerinden biri olmaya aday.

Geçtiğimiz günlerde elektronik haberleşme ile ilgili BTK’nın yetkilerini genişletmeyi ve internet üzerinde denetimi radikal biçimde artırmasını öngören bir taslak kamuoyuyla paylaşıldı. Paylaşılan taslak henüz yasal bir çerçeve kazanılmasa da kamuoyunun yorumuna sunuldu. Taslakta özellikle 3. madde, dijital hak ve özgürlükler bağlamında endişe verici bir eşik sunuyor:

“Kurum, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı ve benzeri kamu yararı gerekleri çerçevesinde, yetkilendirmeye tâbi olup olmadığına bakılmaksızın şebekeler üstü hizmet sağlayıcıların ilgili uygulama veya internet sitesine erişimin doğrudan engellenmesine karar verebilir.”

BTK’nin yetki alanlarını flu bir esnekliğe taşıyacak bu madde, sadece hukuki açıdan endişe verici değil, aynı zamanda modern tanımlamayla bile etik sınırların dışında kalmayı öngörüyor. Taslak resmileşirse 3. madde yer alan “milli güvenlik … ve benzeri kamu yararı gerekleri” ifadesinin belirsizliği BTK’nın etki alanını teorik olarak sınırsızlaştırabilir. Yani artık bir mahkeme kararı, yargı süreci ya da kamusal denetimi zorunlu kılan bir süreç gerekmeden hızlı bir sansür uygulanabilir. Devletin dijital refleksi, herhangi bir içerik ya da platformu, “kamu yararı”nı öne sürerek anında susturabilir.

BTK'nın internet erişimine dair yeni düzenleme taslağı ve sansür

Türkiye’de bir süredir gündemde olan sansür genişliyor mu?

Belgede Neler Var?

BTK’nın paylaştığı taslak belgede (ki bu, henüz yürürlüğe girmemiş bir yönetmelik taslağıdır), BTK’nın denetim araçlarının kapsamı ciddi şekilde genişletiliyor. En dikkat çekici başlıklar şöyle:

  • Şebekeler üstü hizmet sağlayıcılar: Bu tanım, WhatsApp’tan YouTube’a, TikTok’tan Signal’e kadar çok geniş bir dijital evreni kapsıyor. Taslak, bu tür platformlara “yerli temsilci bulundurma”, “BTK’ya veri sunma” gibi yükümlülükler getiriyor.
  • Doğrudan müdahale yetkisi: Mahkeme kararına ihtiyaç olmaksızın uygulamalara erişim engellenebilecek. Bu, Türkiye’deki mevcut 5651 sayılı yasadan bile daha ileri bir sansür yetkisi anlamına geliyor.
  • BTK’nın düzenleyici değil, yürütücü aktör hâline gelmesi: Kurum; artık sadece denetlemiyor, dijital alanı aktif olarak “biçimlendirme” yetkisine sahip oluyor.
Sen Ne Düşünüyorsun? Yorumunu Paylaş
0
Sen ne düşünüyorsun? yorumunu paylaşx

“Kamu Yararının” Sınırı ya da Sınırsız Yorumlama Yetkisi

Sunulan belgeye ilişkin bütün endişelerin düğümlendiği temel bağlam ise “kamu yararı” gibi muğlak bir kavramın neye göre tanımlandığı üzerine. ‘Kamu yararı’nın uygulama alanındaki yorumlama çeşitliliği bir yana, “çoğunluğun faydası için azınlığın haklarının göz ardı edilip edilemeyeceği” gibi kavramsal tartışmalar da bulunuyor. Bir gece yarası kararnamesi ile sistemin “zararlı” olarak tanımladığı uygulama ve platformlar için sansür mekanizması ışık hızıyla genişletilebilir!

BTK’ya verilmek istenen yeni yasal çehre aslında “yasa koyucu”nun belirleyiciliği açısından “modern devletin reflekslerini de iyi örnekliyor. Belgeye göre BTK, artık sinyal kesici değil, fiili bir infazcı gibi hareket edebilir ve üstelik bu infazın kurbanı çoğu zaman “içerik” değil, “erişim” olacak. BTK’ya verilen yetkilerin derinleştirilmesi ile yalnızca bir uygulamaya değil. Bir kamusal diyaloğa, bir protestoya, bir dayanışma zincirine ya da düzenin “zararlı olarak” kategorize ettiği herhangi bir iletişim biçimine kısıtlamalar gelebilir.

Yeni Normal: Dijital Otomatik Sansür mü?

İnternet sansürü, her türlü rejimde dünya genelinde farklı biçimlerde uygulanıyor. Çin’de “Büyük Güvenlik Duvarı” Google, Facebook ve Twitter gibi platformları engellerken, Rusya’da ise bağımsız medya için dijital kısıtlamalar getiriliyor. Türkiye’de ise BTK gibi kurumlar, “milli güvenlik” gerekçesiyle erişim engellerini hızla artırıyor. Avrupa’da dezenformasyonla mücadele adı altında birçok içerik denetlenirken, ABD’de büyük teknoloji şirketleri algoritmalar aracılığıyla bilgi akışını kontrol ediyor.

Temel güvenlik ve gizlilik endişelerine bir çözüm gibi gelişse de sansürün günümüzde küresel ölçekte internet özgürlüğünü daralttığı ve dijital alanda hem devletlerin hem de büyük sermaye gruplarının “muhalifleri”ni susturma aparatına dönüştüğü biliniyor. Geçtiğimiz Kasım ayında da Yenipencere’nin 2020’den beri aktif olan Youtube kanalı “şiddet” gerekçe gösterilerek sansürlenmişti. Özellikle 7 Ekim’den bu yana Filistin direnişini savunan birçok haber kanalı ve içerik üreticisi benzer biçimde sansürün hedefi haline geldi.

BTK’nın kamuoyu görüşüne açtığı taslak ise bu hâliyle yürürlüğe girerse Türkiye’de dijital alandaki sansürü derinleştirerek, internet iletişimini büyük ölçüde değiştirebilir. Sansür, artık bir istisna değil, önleyici ve kalıcı bir önlem hâline gelebilir. Tıpkı Orwell’in 1984’ünde olduğu gibi: Dilin, bilginin ve düşüncenin sınırları, “güvenlik” bahanesiyle belirlenebilir.

Dijital oto sansür mekanizması aslında modern devletlerin katı ulus kimlik ve sınırlarını  “fiziksel” olandan “sayısal” sınırlara ulaştırması anlamına da geliyor.

YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

Üsküdar’da Eylem: İsrail’i Tanıma, Tam Ambargo Uygula!

Yayınlanma:

-

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği ve Sağlık İlke-Sen, 01 Nisan 2025-Ramazan Bayramının üçüncü gününde Üsküdar’da, “Bizde Bayram, Gazze’de Katliam Var! Katil İsrail’e Tam Ambargo!” temalı bir eylem düzenledi.

Eylemde, Türkiye’nin İsrail’le süren ticareti ve yine Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından İsrail’e petrol sevk edilmesi protesto edildi ve İsrail’e “tam ambargo” çağrısında bulunuldu. Ayrıca İsrail’i koruyan İncirlik-Kürecik üslerinin kapatılması talebi yinelendi.

Eylemde ayrıca Filistin’e özgürlük mücadelesi veren Rümeysa Öztürk’ün ABD’de tutuklanması da protesto edilerek Türkiye’deki hükümet yetkililerinin bu olayı kınarken kendilerinin Filistin eylemleri yapanları işkenceyle göz altına alıp hapis istemleriyle yargılamaları eleştirildi.

Üsküdar sahilde yapılan eylem boyunca “Katil İsrail, Filistin’den Defol, İşbirlikçi Hainler Hesap Verecek, Bakü-Ceyhan Hattından Akan Petrol Değil Kan, Vanaları Kapat Petrolü Kes, İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet, Kürecik Radarı İsrail’in Kalkanı, NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, Ya Teslimiyet Ya Direniş, Zalimlerin Dostu Olmayacağız, Gazze’de Çocuklar Açlıktan Ölüyor, İhtirası Bırak Direniş’e Destek Ol, İsrail’i Tanıma Tam Ambargo Uygula, Hamaseti Bırak Tam Ambargo Uygula, Rümeysa Öztürk Onurumuzdur, Filistin Davası Yargılanamaz, Yaşasın Filistin Direnişimiz, Yaşasın Gazze Direnişimiz” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Eylemde Meryem Karayıl ve Ahmet Orhan’ın okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

BİZDE BAYRAM, GAZZE’DE KATLİAM VAR! KATİL İSRAİL’E TAM AMBARGO!

Bismillâhirrahmânirrahîm

Gazze’de Siyonist soykırım savaşı tüm hızıyla devam ediyor!

İsrail’in, Batı Şeria’daki mülteci kamplarına, köylere, mahallelere yaptığı baskın ve kuşatmalar sürüyor; işgal devleti zaten yetersiz olan alt yapıyı tahrip ediyor, kardeşlerimizi katlediyor!

Ateşkesi bozan katil İsrail, Ramazan ve bayram içerisinde yine binlerce Filistinliyi katletti!

Gazze’de Ramazan; açlık, susuzluk, ölüm ve sürgün ikliminde geçti.

Oruçlar bombayla, kan ve göz yaşıyla açıldı!

Bayramda Filistinli çocuklar sevinç ve mutlulukla koşup oynamak yerine ölüm kıskacına, çaresizlik girdabına mahkûm edildi!

Koca bir yalan ve iki yüzlülük sûretindeki İslam âlemi, bütün bunları görmemek için olan bitene gözlerini kapattı; işbirlikçilik ve ihanet utancı kara bulut gibi coğrafyalarımıza ve gönüllerimize çöküverdi!

 

İstanbul halkı!

Gazze’de katliamlar 18 aydır devam ediyor.

Tarihin hiçbir evresinde böyle bir katliam silsilesi görülmedi!

Dünyanın ve Türkiye’nin pek çok yerinde sokağa çıkan milyonlar, İsrail’e verilen destekleri durdurmaya çalıştı.

Biz de elimizden geldiğince bunun için mücadele ettik.

İsrail’i, bu mel’ûn Siyonist soykırım makinesini besleyen kaynakları kurutmak için çağrılarda bulunduk!

“İsrail’e akan petrolü kesin!” diye haykırdık!

“Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından akarak İsrail’e ulaşan Azerbaycan petrolü, Siyonistlerin tank ve uçaklarını çalıştırıyor ve ölüm olarak Filistinli kardeşlerimizin üzerine yağıyor!” dedik.

Ama Türkiye’yi yönetenler vanaları kapatıp petrolü kesmediler!

Aynı uyarıyı, çağrıyı yineliyoruz:

Derhâl vanaları kapatın, petrolü kesin!

Mazlumların dostları!

Yine yıllarca “İsrail’le ticareti kesin!” diye haykırdık.

Aksâ Tûfânı’ndan sonra da “İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet” sloganını ülkenin dört bir yanında dillendirdik.

Ancak, Türkiye’yi yönetenler, İsrail’i besleyen diğer bütün kalemleri, bütün bir lojistiği kâğıt üzerindeki birtakım numaralarla gizlemeye çalıştılar.

Tekrar uyarıyoruz, tekrar haykırıyoruz:

Ticareti kesin, limanları Siyonist gemilere kapatın!

İşte bu meydanlar, bu Üsküdar iskelesi, karşıdaki Eminönü meydanı ve daha nice sokak ve meydanlar da şahittir ki yine yıllarca “İsrail’i koruyan Kürecik NATO radarını sökün, İncirlik ABD üssünü kapatın!” diye sayısız eylem yaptık.

Ancak, Kürecik NATO radarı kendi döneminde açılan AKP iktidarı bu çağrılara da kulak asmadı.

Evet, bunların hiçbirini yapmadılar ama yine de Filistin’i çok sevmeye devam ettiler!

Kırmızı çizgi hamaseti yapıp durdular!

Peki, soruyoruz bu iktidar sahiplerine:

Neyi bekliyorsunuz? Filistin halkının tümüyle yok edilmesini mi!

Kıymetli halkımız,

Katil ve işgalci ABD ile katil ve işgalci İsrail, Ortadoğu’yu/Batı Asya’yı dizayn etmek için katliamlarına, savaş ve işgallerine hız vermiş durumdadır.

Suriye’de mevzi kazanan bu güçler; Lübnan, Filistin ve Yemen’de direnişi boğmak için 18 aydır amansız bir saldırı dalgası vâr ettiler.

İran’ı kuşatma plânlarının son aşamasına geldiklerini dost-düşman herkes bilmektedir.

Tarihin kritik bir evresindeyiz.

Türkiye, bu kritik eşikte nerede duracaktır? Buna iyi karar vermek zorundadır.

Egemen dünya düzeninden yana saf tutup mazlum ve mustazaf halklarımızın, coğrafyalarımızın karşısına mı dikilecektir yoksa yoksul Yemen halkı gibi şeref ve haysiyeti tercih edip ABD ve İsrail’i bölgeden kazımak isteyenlerle mi birlikte olacaktır?

İşte karşı karşıya kaldığımız/kalacağımız kritik seçim budur; tablo, bu kadar açık ve nettir.

Direnişin dostları,

Gazzeli çocukların, Gazzeli annelerin yürek parçalayan görüntüleri bizi, insanlığımızdan utanma aşamasına getirmedi mi?

Şu mübarek günlerde bayram ziyaretlerinde ikram edilen şekeri, lokumu kursağımızdan geçirebiliyor muyuz?

Kerbela ıssızlığına, ölüm ve çaresizliğe sürgün edilen yavrularımız rüyalarımıza girmiyor mu?

Bugün vicdanlı insanlar için insanlık tümüyle ölmüştür.

Bizdeki iktidar sahipleri ise birtakım alicengiz oyunları marifetiyle iktidarlarını daha çok pekiştirmek ve uzatmak derdine düşmüşlerdir.

Sahte Filistin duyarlılıkları bir kez daha ortaya çıkmış, son günlerdeki protesto eylemlerinde tutabildikleri gençleri hapsederek asıl gündem ve niyetlerini açık etmişlerdir.

Ey iktidar sahipleri!

Bu ucuz numaraları bırakın!

Açlık ve yoksullukla boğuşan halkımızın gerçek gündemine yoğunlaşın.

Adaletsizlik ve hukuksuzluklardan vazgeçin!

Hemen yanı başınızda bir halk günde yüzlercesiyle katledilirken birazcık olsun utanın!

Neyle meşgulsünüz?

İktidarınız, o çok övündüğünüz hassasiyetleriniz, İHA ve SİHA’larınız neye yarıyor?

İmkânlarınızı mazlumların kurtuluşu için kullanmayacaksanız da ne için kullanacaksınız?

İsrail’i tanımaktan vaz geçin!

İsrail’i koruyan Kürecik NATO Radarını ve İncirlik ABD üssünü kapatın!

İsrail’e hilesiz hurdasız TAM AMBARGO uygulayın!

Biz sizin hamasetinizden bıkıp usandık; ya bunları hemen, derhâl yapın ya da artık susun, gölge etmeyin!

Kardeşler!

Filistin halkının özgürlüğü için mücadele eden Rümeysa Öztürk kardeşimizi haydut ABD gözaltına aldı.

Kardeşimizi hemen serbest bırakın!

Rümeysa Öztürk kardeşimiz de Rachel ve Ayşenur gibi size asla boyun eğmeyecektir!

Tutuklamalarla intifada yârenlerini yıldıramazsınız.

Bu hususta bir sözümüz de Rümeysa Öztürk’ü tutuklayan ABD’yi kınayan hükümet yetkililerinedir:

Siz ne yüzle böyle bir açıklama yapıyorsunuz?

“Gemileri durdurun, İsrail’le ticareti kesin!” diyen kardeşlerimizi işkenceyle göz altın alıp hapis istemleriyle yargılayan siz değil misiniz?

Bu iki yüzlülüğünüzü tarih affetmeyecektir!

Filistin dostları!

Allah’ın izniyle egemen dünya düzenine, emperyalizme, Siyonizm’e, işbirlikçilik ve ihanete karşı mücadelemiz sürecektir!

Şu şehir, şu deniz, şu gök yüzü, şu insanlar şahit olsun ki mazlumların yanında saf tutmaktan geri durmayacağız!

Herkesi bu cephede toplanmaya çağırıyoruz!

Allah’ın izniyle emperyalistler, Siyonistler yenilecekler ve cehenneme sürüleceklerdir.

Yeter ki biz doğru cephede saf tutalım!

EĞİTİM İLKE-SEN, SAĞLIK İLKE-SEN

TOKAD, ÖZGÜR YAZARLAR BİRLİĞİ

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x