Connect with us

Yazılar

Okuma-Yazmaya Ulaşıldı, Değişimler Başladı – Yasemen Çoban

Yayınlanma:

-

II. Bölüm

Öncelikle, bir önceki yazıma çokça dönüş olduğunu belirtmek isterim. Bizzat telefonla arayıp, “Benim de benzer hikâyelerim var.” diyenler, sosyal medyadan teşekkür edenler, “Lütfen yazmaya devam edin!” diyenler, yazının devamını heyecanla beklediğini söyleyenler beni çok sevindirdiler. Hepinize teşekkür ediyorum.

Bir önceki yazıda bahsettiğim üç kadının son durumlarıyla ilgili merak da oldu tabi.

Şu anda biri elli yaşında, diğer ikisi de altmışı geçer bir yaşa geldiler. Hayatı bir şekilde kendi çabaları ile güzelleştiren kadınlar oldular. Elli yaşındaki arkadaşım için yolun sağından-solundan yürüme olayı bitti. Yolun istediği yerinden yürüme hakkını (!) kazandı.  Diğer arkadaşım da İstanbul’un her yerini öğrendi, tek başına birçok yere gidebiliyor.

Dursune abla ise temizliğe giderek, merdiven silerek biriktirdikleri ile yeniden ev aldı. Ama bu kez tapusunu kendi üzerine aldı, eşiyle de mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

Ama ne oldu,  geride bırakılan mutsuz-huzursuz, acı dolu yıllar kaldı.

Çoğu zaman ikinci sınıf insan olarak kabul edilen, yeteneklerine, düşüncelerine, zevklerine, tercihlerine önem verilmeyen kadınlar olarak yıllar geçip gitti.

Tabii ki haksızlıklar devam ediyor. Kadınlara, erkeklere, çocuklara, yaşlılara fakat şimdi daha bir öz güven sahibi tüm insanlar! Kadınlar, çocuklar yaşlılar, herkes öz güven içerisinde ve kendisini bir şekilde ifade etmeye çalışıyor.  Bu ifade etme durumu halen toplumda hoş karşılanmıyor, özellikle evli kadınlar ve kızlar açısından. Kızlar bir nebze daha rahat ama eşler için sıkıntılı alanlar hâlen devam ediyor.

Bu sıkıntılı alanlar devam ettiği müddetçe de mücadele devam edecek. Kadınların da insan olduğunu, bir beyninin, bir zekâsının, düşüncesinin, yeteneklerinin, becerilerinin olduğunu, insan olarak Allah’ın huzurunda eşit olduklarını, davranışlar olarak Allah’ın huzurunda eşit sorumlulukta olduklarını, yeteneklerin farklı olduğunu ancak yeteneklerin farklı olmasının da hiçbir üstünlük sağlamadığını söylemeye devam edecekler, edeceğiz! Bu özgüveni büyük ölçüde Rabbimizin insanlığa bahşettiği okuma-yazma yeteneği ile elde ettik. Bizim inancımızda da Peygamberimiz Hz, Muhammed’e (s) gelen ilk ayetin “oku” olması, “Kalem Sûresi” diye bir sûrenin oluşu önemlidir. Biz de yazmanın gerekliliğine iman etmiş ve bunu uygulamak için mücadele eden kadınlarız.

Bu açıdan okuma-yazma faaliyetinin dünyada insanlara faydalı olan bütün üretimlerden sonra, belki de en büyük faydası kadınlaradır, diyebilirim.

Çünkü kadınlar okuma yazma öğrenince kendilerine “Sen soramazsın, sorgulayamazsın!”” denen her şeyi sorup sorgular hale geldiler. Bu sorup-sorgulama hâli öncelikle ailede, sonra da toplumda genel olarak hiç hoş karşılanmadı. O yüzden kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşması geç oldu. Halen dünyada kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşmasını engelleyen toplumsal baskılar var. Bu baskıları genelde erkekler yapıyor ama baskı yapan kadınlar da var. “Okuyup ne yapacaksın, ilkokul okumak yeter zaten, okuma-yazma olduktan sonra başka şeye gerek yok, bir an önce evlen, çoluğun çocuğun olsun!” deyip kadınları engelleyen kadınlar da var. Bunlar genellikle anneler…

Maalesef kadınların okuma yazmaya engellenmesinin sebeplerini konuşursak mevzu uzar. Ama genel olarak en belirgin sebebi okuyan insanın soru sorduğu ve sorguladığı yönünde. Okuyan insan bir müddet sonra çevresinde olup biteni sorgulamaya, soru sormaya başlıyor. Soru soranı da genellikle insanlar sevmezler, hoş karşılamazlar, onlardan rahatsız olurlar.  “Sormadan her söyleneni kabul etsin, önüne gelene ‘evet’ desin, ona söyleneni yapsın!” isterler.

Bu manada da en çok bunu kadınlara uygulamak isterler. Çünkü toplumda kadınlara yüklenen o kadar önemli ve o kadar çok görev var ki, eğer bunların birisi ihmal edilirse ailede, toplumda ciddi sorunlar çıkmaya başlıyor. O yüzden “kadınlar okumasın ve sorgulamasın” yönünde bir eğilim vardır genel olarak; hem ailede, hem toplumda, hem çalışma hayatında. Sormayan kadından herkes memnundur. Örneğin, ailede bir konuda kadın görüş belirttiğinde eşler “İşime karışma!” der; kadının aile tarafında öncelikle baba, sonra eşler, abiler hatta erkek evlatlar bu görüş belirtilmesinden hiç hoşlanmazlar. Kendi kararlarının uygulanmasını isterler. Toplumda kadın bir konuda düşüncelerini söylediğinde veya itiraz ettiğinde görünen ya da görünmeyen tepkilerle karşılaşır. Çalıştığı yerde kadınların sorgulamasına kızılır, mız mızlanılır.

Hizmet sektöründe başı açık ya da başörtülü çalışan kadınlardan kimse rahatsız değildir. Çünkü onlar itiraz edemedikleri gibi kendilerine sürekli emir verilir. Seküler ve dindar camia için bu durum aynıdır.  Kadınlar yönetici ya da farklı konumlarda oldu mu memnuniyetsizlik hissettirilir bir şeklide.

Çünkü o kadın önüne geleni hemen kabul etmez, itiraz eder, düşüncelerini ifade etme durumu vardır.

Bu yüzden her iki kesim de bundan hoşlanmaz.

Başörtüsü yasaklarında hizmet alanında çalışan türbanlı, hatta birçok başörtülü kadın vardı.

Bunlardan kimse rahatsız değildi. Fakat başörtülü kadınlar üniversite okuyup kamuda ya da farklı alanlarda başarı göstermek isteyince sorun olmaya, sıkıntı çıkmaya başladı.

Seküler devlet zihniyeti bunu bir müddet başörtü yasağı ile kendince çözdü. Ancak muhafazakâr zihniyet henüz daha ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyor. Çözmek için de uğraşmıyor.

Ancak başörtülü olarak hizmet alanında çalışan kadından memnunlar; onun uzun saatler çalışması evini, çocuğunu, eşini, ihmal etmesi dindar işverenin hiç umurunda değil. “Bir an önce evine git, çocuklarınla, eşinle ilgilen!” diyen kimse yok.

Hatta “Biraz daha kal, akşam toplantımız var. Gece saat on bir-on ikiye kadar kalsan çok memnun oluruz. Bize çay ikram et!” demekten çekinmezler. Gecenin bir vakti kadının yalnız evine gitmesi, otobüslere binmesi onları hiç rahatsız etmez. Ama bir kurumda başörtülü bir yönetici iseniz eve geç gidiyorsanız, “Bu kadınlar dışarıda çalıştıkları için evini, çocuklarını, eşini ihmal ediyor!” derler hatta bir hoca efendinin(!) söylediği gibi “Çalışan kadın eşinin cinsel hayatını da ihmal ettiği için çalışmamalı!” diyebiliyorlar.

Birkaç yıl önce bir vakıfta yönetici kademesinde bir müddet görev almıştım. Yönetim kurulu toplantısının tamamı erkeklerden oluşuyordu. Ben de yönetici konumunda olduğum alanla ilgili yönetim kurulu toplantısına katılmak durumundaydım.

Beyefendiler geç vakit işten çıktıkları için toplantı geç saate kalıyordu. Görev aldığım kurum ise, gündüz çok kalabalık,  gece kimsenin olmadığı bir semtte idi.  Gece geç vakitte eve gitmeme kimseye bir şey söylemiyor, hani “Sizi bir araçla gönderelim.” ya da “Biraz bekleyin, bir arkadaşımız bıraksın.” tarzında da bir teklif sunulmuyordu. Ben son otobüs saatine göre, “Otobüs saatim geldi. Gitmem lâzım.” deyip çıkıyordum toplantıdan.

Buna benzer çok vakalar duydum.

Örneğin,  dindar vakıf ve derneklerde hem gönüllü, hem de profesyonel ücretle çalışan kadın çoktur. Bunların gece geç vakit eve gitmesi çocuklarını, eşlerini ihmal etmesi hiç söz konusu edilmez. Çünkü onların emeğinden faydalanılır, hatta bazı kadınlar kıtalar arası seyahate, Afrika’ya, Asya’ya gönderilir.  Oradaki vakıf çalışmalarını yayması ve çalışmalara öncülük etmesi için. Bu kadınlar bir hafta on gün hatta daha fazla süreyle evlerinden,  çocuklarından eşlerinden uzak kalır.

Bunlar hiçbir yazıya konu edilmez, hiçbir hoca efendi bunu video çekip konuşmaz. Çok enteresan bir ikiyüzlülük sürüyor derinden ve sessizce. Kadının çalışması ile ilgili hem dindar hem seküler camiada kadın okusa bir suçlu, okumasa ayrı suçlu olarak algılanır. Okusa bir eksik, okumasa diğer bir eksik! Kadının hayatı ile ilgili henüz ne seküler, ne de İslami çevrelerde ciddi bir görüşe ulaşılabilmiş ve karara varılabilmiştir.

Devam edecek

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tevarüs Eden Zillet

Yayınlanma:

-

“Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?”

“Bu, gitmek istediğin yere bağlı.” dedi kedi.

“Neresi olursa olsun, önemi yok.” dedi Alice.

“O zaman ne yana gitsen olur.” dedi kedi.[1]

Kısmen adandığı dini veya ideolojiyi terk edenler evvelki hâline ters yolları deneyebiliyor. “Düzelmeye dair umuttan söz edebilmek için beterin beterini görelim.” diyen sinik tavır zirve yapıyor. Sayısız bozulma, çürüme ve sapkınlık içerisinde daha kaç yıl, ne kadar yol gidilecek? Ortalama bir insan ömrü için yol da uzun, zaman da…

Mâide 26 mealen şöyle diyor: “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.

Allah, İsrailoğullarına vaat edilen topraklar için savaşmayı göze alırsa galip geleceğini bildiriyor. Onlarsa bulundukları yerde kalıp Musa ile Rabbin karşı tarafla savaşmasını söylüyor. Bunun üzerine çölde kırk yıl şaşkın dolaşacak şekilde cezalandırıyorlar.

İbn Haldun buna şöyle yorum getiriyor: “Orada kırk yıl kalınmış olmasından maksat kabilelerden gelen bir neslin yok olması ve yerine zilleti görmemiş, tanımamış ve ona alışmamış başka bir neslin yetişmesidir.”[2]

İbn Haldun, bir nesli kırk yıl olarak değerlendiriyor. Zillet birkaç nesille temizlenecek hâl değilken çölde nasıl hikmetler var ki zilletin tevârüs etmediği bir nesil peydâ oluyor?

İsrailoğullarında kölelik, acziyet nesilden nesile aktarılıyor. Bu durumun kanıksanmış olması ve korku asabiyeti olumsuz etkilediğinden özgürlük için savaşacak çapta birliktelik kurulamıyor. Çöl, bu halet-i ruhiyeyi bitirip beraber hareket edecek nesli ortaya çıkaran bir özne mekân olarak karşımıza çıkıyor. Çöl, şartlarıyla insanları özgürleştirdiği gibi asabiyeti güçlendiriyor.

Miras kalan zilletin içerisindeyken ıssız dağlar, yokluk çölleri bizim nesli eritip gelecek nesle izzet yurdu olamaz mı?

[1] Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, Çeviren Tomris Uyar, Can Yayınları, sayfa 77, 19. Baskı, 2019

[2] İbn Haldun, Mukaddime I, Çeviren Süleyman Uludağ, s.393, Dergah Yayınları, Dördüncü Basım, 2004.

Devamını Okuyun

GÜNDEM