Connect with us

Yazılar

Okuma-Yazmaya Ulaşıldı, Değişimler Başladı – Yasemen Çoban

Yayınlanma:

-

II. Bölüm

Öncelikle, bir önceki yazıma çokça dönüş olduğunu belirtmek isterim. Bizzat telefonla arayıp, “Benim de benzer hikâyelerim var.” diyenler, sosyal medyadan teşekkür edenler, “Lütfen yazmaya devam edin!” diyenler, yazının devamını heyecanla beklediğini söyleyenler beni çok sevindirdiler. Hepinize teşekkür ediyorum.

Bir önceki yazıda bahsettiğim üç kadının son durumlarıyla ilgili merak da oldu tabi.

Şu anda biri elli yaşında, diğer ikisi de altmışı geçer bir yaşa geldiler. Hayatı bir şekilde kendi çabaları ile güzelleştiren kadınlar oldular. Elli yaşındaki arkadaşım için yolun sağından-solundan yürüme olayı bitti. Yolun istediği yerinden yürüme hakkını (!) kazandı.  Diğer arkadaşım da İstanbul’un her yerini öğrendi, tek başına birçok yere gidebiliyor.

Dursune abla ise temizliğe giderek, merdiven silerek biriktirdikleri ile yeniden ev aldı. Ama bu kez tapusunu kendi üzerine aldı, eşiyle de mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

Ama ne oldu,  geride bırakılan mutsuz-huzursuz, acı dolu yıllar kaldı.

Çoğu zaman ikinci sınıf insan olarak kabul edilen, yeteneklerine, düşüncelerine, zevklerine, tercihlerine önem verilmeyen kadınlar olarak yıllar geçip gitti.

Tabii ki haksızlıklar devam ediyor. Kadınlara, erkeklere, çocuklara, yaşlılara fakat şimdi daha bir öz güven sahibi tüm insanlar! Kadınlar, çocuklar yaşlılar, herkes öz güven içerisinde ve kendisini bir şekilde ifade etmeye çalışıyor.  Bu ifade etme durumu halen toplumda hoş karşılanmıyor, özellikle evli kadınlar ve kızlar açısından. Kızlar bir nebze daha rahat ama eşler için sıkıntılı alanlar hâlen devam ediyor.

Bu sıkıntılı alanlar devam ettiği müddetçe de mücadele devam edecek. Kadınların da insan olduğunu, bir beyninin, bir zekâsının, düşüncesinin, yeteneklerinin, becerilerinin olduğunu, insan olarak Allah’ın huzurunda eşit olduklarını, davranışlar olarak Allah’ın huzurunda eşit sorumlulukta olduklarını, yeteneklerin farklı olduğunu ancak yeteneklerin farklı olmasının da hiçbir üstünlük sağlamadığını söylemeye devam edecekler, edeceğiz! Bu özgüveni büyük ölçüde Rabbimizin insanlığa bahşettiği okuma-yazma yeteneği ile elde ettik. Bizim inancımızda da Peygamberimiz Hz, Muhammed’e (s) gelen ilk ayetin “oku” olması, “Kalem Sûresi” diye bir sûrenin oluşu önemlidir. Biz de yazmanın gerekliliğine iman etmiş ve bunu uygulamak için mücadele eden kadınlarız.

Bu açıdan okuma-yazma faaliyetinin dünyada insanlara faydalı olan bütün üretimlerden sonra, belki de en büyük faydası kadınlaradır, diyebilirim.

Çünkü kadınlar okuma yazma öğrenince kendilerine “Sen soramazsın, sorgulayamazsın!”” denen her şeyi sorup sorgular hale geldiler. Bu sorup-sorgulama hâli öncelikle ailede, sonra da toplumda genel olarak hiç hoş karşılanmadı. O yüzden kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşması geç oldu. Halen dünyada kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşmasını engelleyen toplumsal baskılar var. Bu baskıları genelde erkekler yapıyor ama baskı yapan kadınlar da var. “Okuyup ne yapacaksın, ilkokul okumak yeter zaten, okuma-yazma olduktan sonra başka şeye gerek yok, bir an önce evlen, çoluğun çocuğun olsun!” deyip kadınları engelleyen kadınlar da var. Bunlar genellikle anneler…

Maalesef kadınların okuma yazmaya engellenmesinin sebeplerini konuşursak mevzu uzar. Ama genel olarak en belirgin sebebi okuyan insanın soru sorduğu ve sorguladığı yönünde. Okuyan insan bir müddet sonra çevresinde olup biteni sorgulamaya, soru sormaya başlıyor. Soru soranı da genellikle insanlar sevmezler, hoş karşılamazlar, onlardan rahatsız olurlar.  “Sormadan her söyleneni kabul etsin, önüne gelene ‘evet’ desin, ona söyleneni yapsın!” isterler.

Bu manada da en çok bunu kadınlara uygulamak isterler. Çünkü toplumda kadınlara yüklenen o kadar önemli ve o kadar çok görev var ki, eğer bunların birisi ihmal edilirse ailede, toplumda ciddi sorunlar çıkmaya başlıyor. O yüzden “kadınlar okumasın ve sorgulamasın” yönünde bir eğilim vardır genel olarak; hem ailede, hem toplumda, hem çalışma hayatında. Sormayan kadından herkes memnundur. Örneğin, ailede bir konuda kadın görüş belirttiğinde eşler “İşime karışma!” der; kadının aile tarafında öncelikle baba, sonra eşler, abiler hatta erkek evlatlar bu görüş belirtilmesinden hiç hoşlanmazlar. Kendi kararlarının uygulanmasını isterler. Toplumda kadın bir konuda düşüncelerini söylediğinde veya itiraz ettiğinde görünen ya da görünmeyen tepkilerle karşılaşır. Çalıştığı yerde kadınların sorgulamasına kızılır, mız mızlanılır.

Hizmet sektöründe başı açık ya da başörtülü çalışan kadınlardan kimse rahatsız değildir. Çünkü onlar itiraz edemedikleri gibi kendilerine sürekli emir verilir. Seküler ve dindar camia için bu durum aynıdır.  Kadınlar yönetici ya da farklı konumlarda oldu mu memnuniyetsizlik hissettirilir bir şeklide.

Çünkü o kadın önüne geleni hemen kabul etmez, itiraz eder, düşüncelerini ifade etme durumu vardır.

Bu yüzden her iki kesim de bundan hoşlanmaz.

Başörtüsü yasaklarında hizmet alanında çalışan türbanlı, hatta birçok başörtülü kadın vardı.

Bunlardan kimse rahatsız değildi. Fakat başörtülü kadınlar üniversite okuyup kamuda ya da farklı alanlarda başarı göstermek isteyince sorun olmaya, sıkıntı çıkmaya başladı.

Seküler devlet zihniyeti bunu bir müddet başörtü yasağı ile kendince çözdü. Ancak muhafazakâr zihniyet henüz daha ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyor. Çözmek için de uğraşmıyor.

Ancak başörtülü olarak hizmet alanında çalışan kadından memnunlar; onun uzun saatler çalışması evini, çocuğunu, eşini, ihmal etmesi dindar işverenin hiç umurunda değil. “Bir an önce evine git, çocuklarınla, eşinle ilgilen!” diyen kimse yok.

Hatta “Biraz daha kal, akşam toplantımız var. Gece saat on bir-on ikiye kadar kalsan çok memnun oluruz. Bize çay ikram et!” demekten çekinmezler. Gecenin bir vakti kadının yalnız evine gitmesi, otobüslere binmesi onları hiç rahatsız etmez. Ama bir kurumda başörtülü bir yönetici iseniz eve geç gidiyorsanız, “Bu kadınlar dışarıda çalıştıkları için evini, çocuklarını, eşini ihmal ediyor!” derler hatta bir hoca efendinin(!) söylediği gibi “Çalışan kadın eşinin cinsel hayatını da ihmal ettiği için çalışmamalı!” diyebiliyorlar.

Birkaç yıl önce bir vakıfta yönetici kademesinde bir müddet görev almıştım. Yönetim kurulu toplantısının tamamı erkeklerden oluşuyordu. Ben de yönetici konumunda olduğum alanla ilgili yönetim kurulu toplantısına katılmak durumundaydım.

Beyefendiler geç vakit işten çıktıkları için toplantı geç saate kalıyordu. Görev aldığım kurum ise, gündüz çok kalabalık,  gece kimsenin olmadığı bir semtte idi.  Gece geç vakitte eve gitmeme kimseye bir şey söylemiyor, hani “Sizi bir araçla gönderelim.” ya da “Biraz bekleyin, bir arkadaşımız bıraksın.” tarzında da bir teklif sunulmuyordu. Ben son otobüs saatine göre, “Otobüs saatim geldi. Gitmem lâzım.” deyip çıkıyordum toplantıdan.

Buna benzer çok vakalar duydum.

Örneğin,  dindar vakıf ve derneklerde hem gönüllü, hem de profesyonel ücretle çalışan kadın çoktur. Bunların gece geç vakit eve gitmesi çocuklarını, eşlerini ihmal etmesi hiç söz konusu edilmez. Çünkü onların emeğinden faydalanılır, hatta bazı kadınlar kıtalar arası seyahate, Afrika’ya, Asya’ya gönderilir.  Oradaki vakıf çalışmalarını yayması ve çalışmalara öncülük etmesi için. Bu kadınlar bir hafta on gün hatta daha fazla süreyle evlerinden,  çocuklarından eşlerinden uzak kalır.

Bunlar hiçbir yazıya konu edilmez, hiçbir hoca efendi bunu video çekip konuşmaz. Çok enteresan bir ikiyüzlülük sürüyor derinden ve sessizce. Kadının çalışması ile ilgili hem dindar hem seküler camiada kadın okusa bir suçlu, okumasa ayrı suçlu olarak algılanır. Okusa bir eksik, okumasa diğer bir eksik! Kadının hayatı ile ilgili henüz ne seküler, ne de İslami çevrelerde ciddi bir görüşe ulaşılabilmiş ve karara varılabilmiştir.

Devam edecek

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x