Connect with us

Yazılar

Kadınlar Neleri Okuyorlar? – Yasemen Çoban

Yayınlanma:

-

III. Bölüm

Neler okumuyorlar ki!

Geçmişi, geleceği, ilahi dinleri ve özellikle İslam’ı, teknolojik gelişmeleri, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi, sağlığı, hastalığı… Kısacası, kendilerini ilgilendiren, hatta ilgilendirmeyen her şeyi merak edip okuyorlar. Kendileri ile ilgili o kadar ilginç bilgilere rastlıyorlar ki, doğruyu öğrenirken yanlış olanı da ayırt ediyorlar.

Son otuz yıldır okuyan, araştıran kadınlar, okuduklarına ciddi eleştiriler yapıp yeni çözümler de üretiyorlar.

Süreç içerisinde romanlar, hikâyeler, şiirler ve dini kaynaklar da, doğru ile yanlışın birbirine karıştırıldığını, çözümün kendilerinde olduğu fikrini verdi kadınlara.

Rivayetlerde ve yazılan birçok eserde kadınlar ‘itaatkâr, sormaz, sorgulamaz, kendisine söyleneni yapan’ olarak anlatılmış yıllarca. Bekârken anneye babaya, abiye; evliyken de kocaya itiraz etmeyen, her işi kotaran; evde, tarlada, ahırda, inşaatta, ormanda çalışan kızlar övülmüş. Söz söyleyen, fikrini beyan eden kadınlar yerilmiş, hatta onlara lakap takılmış. Örneğin isyankâr, günahkâr, hayasız kadın vb. gibi…

Kadınlar; roman ve hikâyelerdeki kadın tipolojisini reddetmenin daha kolay olduğunu, yazılanların bir kurgudan oluştuğunu, yazarın kendisini bağlayacağını söyleyerek reddedebildiler.

Ancak önlerinde aşılması gereken çok zorlu bir engel daha vardı.

Bu da kültürde,  gelenekte ve dini kaynaklardaki uydurma rivayetlerle oluşturulan kadın tipolojisiydi.

‘Kadınlar okumasın!’ diye önüne konan engellerin sebebi aslında daha iyi anlaşılır olmuştu.

Kadınlar okuyunca, araştırınca aslında kadınlarla ilgili kendilerine aktarılan birçok rivayetin erkeklerin konforu için olduğunu gördüler ve bunların da aslında kendi aleyhlerine olduğunun farkına vardılar.

Bu konforu hayatının kısa bir süresinde yaşayan bir arkadaşım anlattı. Üç ay kadar psikolojik bir hastalık dönemi geçirmiş ve elini sıcak sudan soğuk suya sokmamış.

Bu durum aynı zamanda Ramazan ayına denk gelmiş.

“Ne iftar sofrası, ne sahur sofrası hazırladım! Temizlik yapmadım, bulaşık yıkamadım, hepsini evdeki kızım, kardeşlerim ve eşim yaptı. O kadar acayip bir konfor ki anlatılamaz! Önüne çayının, yemeğinin gelmesi; çamaşırlarının yıkanıp, ütülenip yerine konması; evin temizlenmesi, alışverişlerin yapılması, yani insanın hayattaki en büyük konforu diyebilirim.” dedi.

Düşünsenize ömrünüzü hep böyle geçirdiğinizi!

Hayat ne güzel vallahi…

Başka arkadaşım da eşinden biraz harçlık istediği zaman sorun oluyormuş. Örneğin, “Akrabalarımın, arkadaşlarımın evine giderken elim boş gitmek istemiyorum ama bunlar hep sorun oluyor. Yol param sorun oluyor. Ben de şunu düşündüm,” diyor;  “Ya ben bu evde bu kadar hizmet ediyorum, çalışıyorum ama özel bir harçlık isteme hakkım bile yok. Bu nasıl bir adaletsizlik! O zaman,” diyor; “Ben boğaz tokluğuna mı bu kadar işi yapıyorum!” Eşi, “Yok hayır, sen başımızın tacısın, sen şöyle değerlisin, böyle önemlisin, evimizin direğisin!” diye cevap veriyormuş. “Ama iş harçlık vermeye gelince sorun oluyor!” diye anlatmıştı.

28 Şubat sürecinde tanıdığım birçok arkadaşım başörtüsü yasağı yüzünden mesleklerinden oldular. Yasaklar kalktı ama 35-40 yaşlarına geldiler. Birçoğunun ekonomik seviyeleri epeyce de iyi oldu.  Fakat bu arkadaşlarım işlerine döndüler. Çünkü eşlerinden özel bir harçlık isteyememeleri, eve verilen paranın hesabının sorulması; sokağa çıkma, bir yere gitme özgürlüklerinin ellerinden alınması sebebiyle mesleklerine geri döndüler. Şimdi birçoğu bu konularda daha rahat ve ekonomik olarak bir miktar daha iyiler.

Dikkat, ‘bir miktar’ diyorum bakın! Çünkü kendi kazançlarını bile özgürce tasarruf edemeyen birçok  kadın var toplumumuzda. Bu, sahada çalışılması gereken bir konu. Yüksek lisans ve doktora tezlerine konu olacak ne meseleler var sahada…

ABD’li sanatçı ve yazar George Charlin’in tespitindeki gibi “Devletler, eleştirel düşünebilen, iyi derecede bilgili, iyi eğitimli vatandaşlar istemezler. Bu, onların çıkarlarına karşıdır. Onlar, itaatkâr işçiler isterler; makineleri kullanabilecek ve evrak işini yapabilecek kadar akıllı ancak buna itiraz etmeden yaşamayı kabul edecek kadar aptal kişiler isterler.”

Ben buna hayatın her alanındaki iktidarı da ekliyorum.

Tüm bu süreçlerde okumalar yapan kadınların önlerine dinden, kültürden, gelenekten gelen, uydurulmuş, kadın aleyhtarı rivâyetler, her bir kadına ayrı bir anlam ifade etti ve onlara yol-yordam öğretti.

Aynı zamanda Hz. Hatice’nin, Hz. Fatıma’nın, Hz. Meryem’in, Hz. Hacer’in, Hz. Asiye’nin, Hz. Seyide Zeynep’in, Hz. Ayşe’nin hayatları dindar kadınlara dini söylemde kadın profili açısından delil teşkil etti.

Batılı kaynaklarda ise ömrü insan hakları konusunda mücadele ile geçmiş, başarılı özgüvenli, fikir üreten, Nobel ödülü almış kadınların hayatları da modern dünyaya bir karşılık verme konusunda çok önemli bir anlam ifade etti.

Tüm bu kadınların hayatları, okuyan araştıran kadınlara yeniden, yeniden kendini keşfetme, yetiştirme, özgüven ve hayata katılma gücü verdi.

Devam edecek.

*Yazıda kullanılan görsel, Hindistan’da bir öğrencinin, annesinin evde boş oturduğunu söyleyen babasına cevap olarak çizdiği eserdir.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

İddia ve Eylem – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

Hz. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman,

Muaviye’nin siyasi egemenliği oğluna devretmesine cevaben

 “Heraklius’un ve Kayser’in sünneti bu…”

ve “Herakliusçuluğu getirdiniz!” der.

Sorumluluk sahibi varlık olarak yaratılmış insan, varlık alanıyla ilişki kurarak kendi öyküsünü bulmaya çalışır. İnsan, kurduğu ilişkiler zemininde inşa eder ya da inşa ol(un)ur. İnsan zahir/madde ve batın/mana olmak üzere iki cepheli bir terazide yaratılmış ve varlığını bu minval üzere sürdürmenin uğraşısını verir. İnsan için yaşamanın manası bu dünya ve ahirette kıymet sahibi olmak olduğuna göre ona kıymet kazandıracak şey bu iki cepheyi, terazinin iki kefesini bir denge halinde muhafaza etmesinden geçer. Bu iki cepheyi dengede tuttuğu sürece kıymet bulmaya, kıymetli olmaya devam eder. Meselenin ufku/teorik kabulü burasıdır. Peki, pratik/eylem hali nasıldır?

Kimi kaynaklarda insan, “unutan ve hatırlayan varlık” olarak tanımlanır. Unutmayı, fıtrattan uzaklaşmak; hatırlamayı ise fıtrata dönmek, teslim olmak olarak yorumluyorum. O halde insan yukarıda ifade edilen dengeyi kaybettiğinde unutur; hatırladığında bağlanır, denilebilir. Bu durumda bizim izini sürmemiz ve yolda/dengede kalmamızın yöntemi hatırlamak olmalıdır.

Unutmak da hatırlamak da bir görüştür. Unutmak, imparatorluk kültürü; hatırlamak, vahiy kültürü olarak betimlenip konumlandırılabilir. Vahiy/hatırlayış kültürü maddeyle kurulan ilişkiyi anlam zemini içinde tanımlar, okur, inşa eder ve bu dengeyi muhafaza etmek için sürekli bir titizlik/uyanıklık hali üzere olmaya gayret eder. Böylelikle dengeyi muhafaza etmeye çalışır. Buna karşın. İmparatorluk/unutuş kültürü maddeyle ilişkiyi önceler, manayı, araçsallaştırmak ve kendi iktidar alanını genişletmek, çoğaltmak, alan açmak üzere tahakküm alanı oluşturmaya çalışır. Araçsallaştırdığı manayı kendi özgün, otantik zemininden kopararak kurumsallaştırarak yeniden inşa eder. Bu inşanın gayesi kullanışlı bir aparat elde etmektir. Bundan sonra hızla imparatorluk kültürü yerleşmeye başlar. Bu yerleşme, imparatorluk kültürünün yerellikler, entelektüel, siyasal bilinç yitimleri, edilgenlikler, bilinçsizlik, ufuksuzluk, yetersizlik üreterek kendisini ikame etmeyle devam eder.

İmparatorluk kültürü, sürekli olarak geçmişe doğru olan bir bilinç(!) inşa ederek insanları bugünden, gerçeklikten koparmaya çalışır. Geçmiş, bir hamaset kuyusu olarak tasarlanır. Bu kuyudan durum ve şartlara göre kullanışlı unsurlar çekilip insanların bilinçleri geçmişle uyuşturulan hapishanelere kapatılır. Geçmişe doğru düşünen insan, artık bugünde değildir. O, Daryus Şayegan’ın “Yaralı Bilinç” adlı eserinde ifade ettiği “Tarih içinde tatilde olmak” durumunu yaşamaya başlar.

Bununla da yetinmeyen imparatorluk kültürü, insanı, yerel zihnine, imparatorluk mitolojisine, romantizme, dini uyuşturuculara, mezhep tutumlarına maruz bırakır. Bu da insanın düşünce, sanat, edebiyat, kültür, dil gibi alanlarda çölleşmesine sebep olur. Artık insanlar için bir nitelikten bahsedilemez. Orta yerde niceliksel yığınlardan/birlikteliklerden başka bir şey kalmaz.

Bu tablonun diğer yanında vahiy kültürü yer alır. Vahiy kültürü, insanla geçmiş arasındaki bağı koparmamakla birlikte onu ân’a ve geleceğe yönelik düşünmeye sevk eder. İnsanın, evrensel var oluş, özgün kimlik/kişilik edinmesini ve ufuk bilinci sahibi olmasını mümkün kılmaya çalışır. İnsan, böylelikle propaganda ve hamaset dünyası uyuşturucularından uzaklaşır. O, artık gerçeklerin dünyasındadır. Hayati öneme sahip sorunları fark eder. Entelektüel bir kamuoyunda yer almaya gayret eder. Vahiy kültürüyle inşa olunmuş insan yalnızca geçmişle, geçmişe doğru olanla değil, bütün insanlıkla iletişim halinde olur. Taklit ve tekrar sanrılarından varoluşsal güvenlik alanlarına doğru yol alır. Bu alanlar, bağımsız bilgi, dil ve kültür alanlarıdır.  Bu alan insana entelektüel, felsefi ve politik bir bilinç farkındalığı elde etme imkânı sunar. Bu da insanı sorumluluk sahibi kılar.

Peki, imparatorluk kültüründen uzaklaşıp vahiy kültür evreni içerisine giren insanın sorumluluğu nedir?

  • Değiştirmek üzere dünyayı tanımak
  • Ahlak temelli küresel bir sistem inşa etmek
  • Bütüncül bir bakış sahibi olmak
  • Strateji, ekonomik, dini, entelektüel ve politik bakış sahibi olmak
  • İnsanlarla düşmanca değil, anlamak temelli bir yaklaşmak sahibi olmak
  • İnsanlığın tecrübesini yok saymamak
  • Hüküm vermede aceleci olmamak
  • İyimserliğe sahip olmak
  • Dar alanlarda oyalanmamak ve detaylarda boğulmamak
  • Belirlenen değil, belirleyen olmak
  • Parçalanma ve bölünmeye sebep olan eylemlerden uzak durmak
  • Gerçekçi olmak. İmkansızı değil, mümkünü dikkate alan stratejiler üretmek
  • Esnek ve çok yönlü bir tutum içinde olmak
  • Olayları stratejik okumak, metodu objektif inşa etmek
  • Sadece büyük hikayeleri değil, küçük öyküleri de işitebilecek hassasiyete sahip olmak

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mülteciliğin Muhacirliğe Evrildiği Aşama

Yayınlanma:

-

Mülteciler mevzuunda derli toplu düşünebilme imkân ve kabiliyetinden son derece uzak fevrî, popülist beyan ve değerlendirmelerin tam ortasındayız. Avrupa’da da olduğu gibi bu meseleden yola çıkarak ırkçı popülizm yüksel(til)ecektir. Buna hazırlıklı olunmalı. Bu damarın her durum ve şartta vâr olduğunu bilerek hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir ancak herhangi bir ihmal beklenmedik toplumsal sonuçlar da üretebilir. O nedenle elbette müteyakkız bir pozisyon elzem.

Mültecilik meselesi Türkiye’deki insanların zihninde “Suriyeliler” toplumsallığından yola çıkan bir kavramsallaştırma ile algılanıyor. Son zamanlarda hem sınırlardaki hareketlilikleri hem de birtakım toplumsal hadiselere sebebiyet verdikleri iddialarıyla Afganlılar gündeme gelse de Suriyeli mültecilerin varlığı bu denli sorunsallaştırılmasaydı sanırım onlar pek o kadar bahse mevzu edilmeyeceklerdi. En nihayetinde, özellikle Anadolu’da Kenan Evren’den bu yana hatırı sayılır bir Afgan nüfus var ve görünen o ki halkımız bu kitleyle uyum içinde yaşıyor ancak yeni durum başka zaviyelerden değerlendirmeyi hak etmektedir.

Dünyada tahmin edilemeyecek ölçüde büyük bir mülteci hareketliliği var.  Marc Engelhardt’ın iki sene önce Türkiye’de yayımlanan “Sığınmacı Devrimi”[1] adlı kitabını okurken bunu bir kez daha idrak etmiştim. Kitapta dünyanın başka coğrafyalarındaki mülteci hareketliliğinin toplumları nasıl etkilediğine dair çalışmalar var ve açıkçası en azından adı ve alt başlığı ile benim için epeyce heyecan uyandıran bir kitaptı: Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?

Son yıllarda iyice yoksulluğun pençesine düşen ve bu sebeple AKP’ye oldukça kızgın Türkiye halkı içinde mültecilere karşı öfke dili yaygınlık kazanmış durumda. Örgütsüz geniş halk kitlelerinin sermaye ve iktidardan hesap soramayan karakter aşındıran çaresizliği ülkedeki en zayıf ve korunaksız halkaya yöneliyor. Bu durum, tarihin pek çok tecrübesinin tekrarıdır. Allah’ın arz ve mülkünü gücü oranında çevrelemek isteyen herkes, her kademedeki kişi ya da gruplar, o zayıf halkanın imhasıyla işlerin düzeleceği zehabına kapılıyorlar ama bunun böyle olamayacağını biraz dikkatli bir şekilde dünyaya, iktidar ve sömürü ilişkilerine bakabilseler esasen görebileceklerdi lâkin hâl-i hazırda köreltilmiş bilinçlerinin kurbanı olmayı tercih ediyorlar.

Az önce bahsettiğim kitap, çok hoş dokunuşları hikâye etse de benim baktığım pencereye pek odaklanmıyor. Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilere yönelik öfkenin tam olarak görüp kavrayamadığı, önümüzdeki on yıllar içinde büyük bir ihtimalle bütün dünyayı alt üst edecek bir mülteci hareketliliği söz konusu olacaktır. Sadece savaşlar yüzünden değil -elbette o neden hep sürecektir- iklim krizleri gibi başka sebeplerle de kitlesel mülteci hareketlilikleri bütün dünyayı, özellikle kuzey ve batı coğrafyalarını etkileyecektir.

Büyük kuraklıkların hüküm sürdüğü ve nüfus yoğunluğunun had safhada olduğu İran-Afganistan-Pakistan-Hindistan hattından ve elbette Afrika’dan yüz milyonlarca insan önümüzdeki on yıllar içinde işaret ettiğimiz güzergâhlara yönelecektir. Küresel ısınmayla birlikte tarım için elverişli hale gelecek Sibirya mıntıkası ile kaçınılmaz olarak Avrupa coğrafyası bu yönelişlerden etkilenecektir.

Bütün bunlardan dünyadaki kurulu düzenin köklü ve sarsıcı bir şekilde etkilenmesi mukadderdir. Bu sürçte kurulu düzen(ler) bence ağır bir darbe alacak ve hatta yok olacak. Bu insan hareketliliğinin önünde herhangi bir siyasi gücün durabileceğini zannetmiyorum. Ulus devletlerden müteşekkil dünya düzeni için en büyük tehdit budur. Halkımızın ve siyasetçilerin çok büyük oranda bu gerçeğe yabancı oluşları şaşkınlık vericidir. Irkçılık ateşini harlayarak sorun çözeceklerini zannedenler bütün halklarla birlikte nasıl bir geleceğe uyanacaklarının şu an hiçbir şekilde ayırdında değiller.

Mültecilerin bu hareketlilik içindeki tarihsel rolleri bağlamında bazı çevrelerin yanlış bir şekilde “mültecilik” yerine “muhacirlik” kavramını öne çıkarttığını, bunun siyasal olandan kopukluğu, özne yerine nesne oluşu imleyen, edilgen hâline değinmekte fayda var. Muhacirlik, İslam tarihindeki eşsiz örneklikte de görüleceği üzere kurucu misyonu beraberinde taşımayı içkin bir kavramsallaştırmadır. Hicret kavramıyla birlikte okunduğunda fevkalâde devrimci bir pozisyonu karşılar fakat mültecilik sığınma maksatlıdır. Kurucu bir öz taşımaz. Güvende olana kadar sığınmaya dönük arayışın peşinden gitmeyi, o menzile varıncaya değin hareketli olmayı ifade eder. Muhacir, ileri ya da geri; olmadı başka bir tarihsel misyon, ayrım gözetmeyen bir bilinçliliği ifade eder. Yerellerdeki devrimci güçlerle irtibatlıdır. Onları da başka küresel direniş ağlarına bağlar, hepsini birbiriyle irtibatlandırır. İşte az önce bahsettiğim kitapta da bu yetersizlik vardı ve “devrim” diye nitelediği şey kendiliğinden gerçekleşen birtakım güzelliklerdi ve onlar da çoğu zaman sistem içi değişim ve dönüşümlerdi.

Mülteciliğin muhacirliğe evrildiği aşama bambaşka bir geleceğin işaret fişeği olacaktır. Bu, unutulmasın. Bunun mümkün pek çok yol ve usûlü vardır.  Mültecilik bahsinde bu perspektifin derinlemesine, etraflıca tartışılmasını ilgili taraflardan bekliyorum doğrusu.

Ülke içi ve dışında mülteci ya da muhacir kitle, grup ya da kişilerle ortak iş yapanların, farklı çalışmalar yürütenlerin bu siyasal hedefi nazar-ı dikkate almaları lüzumu vardır. Suriye savaşının yarattığı yıkımın faturasının hesabını ilgili mercilerden sormayı da ihmal etmeyecek mülteci veya muhacir çalışmalarına ihtiyacımız var. Buralardan yola çıkarak bu vesilelerle dünyanın nasıl değiştirilip dönüştürüleceğine dâir yol haritaları oluşturmaya gayret eden perspektifler olmazsa onca emek yine egemenlerin inisiyatiflerine bırakılmış olacaktır. Memleketteki organizasyon ve saha gerçekliği bunu bize bağıra bağıra söylemektedir.

İslami hareket(ler) dolayımında irade beyan etmek isteyenlerin yerel ve küresel sorumluluğu bu mesele çerçevesinde oldukça ağırdır ancak buradan bunca ağırlığa rağmen bütün yeryüzü halklarını rahatlatacak ve gerçekten “devrim” diye anılabilecek büyük neticeler devşirilebilir. Bunun için titiz çaba ve organizasyonlara ihtiyacımız var.

[1] Marc Engelhardt, Sığınmacı Devrimi – Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?, YKY, 2020

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yozlaşma ve Çürümeye Karşı İmanî Gerilim ve Hassasiyet

Yayınlanma:

-

Allah bu ilâhî kelamda size buyurmuştur ki ne zaman Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız, başka şeyler konuşmaya başlayıncaya kadar bunu yapanların yanından ayrılmalısınız, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah, ikiyüzlüleri hakikati inkâr edenlerle birlikte cehennemde toplayacaktır, onlar ki, sadece başınıza gelecekleri görmeyi beklerler: Böylece, eğer Allah’tan size bir zafer ihsan edilirse, “Sizin yanınızda değil miydik?” derler; hakikati inkâr edenlerin şanslarının yaver gittiğini görünce de [onlara dönüp]: “Şu müminlere karşı sizi savunarak sevginizi hak etmedik mi?” derler. Ama Allah, Kıyamet Günü aranızda hükmünü verecek; ve hakikati inkar edenlerin müminlere zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. (Nisâ Sûresi, 140-142)

Daha çok siyasal bir tavır olarak algılanan bu ayetler hakikatte bambaşka bir bağlama işaret etmektedir.

Kur’an mesajının alaya alınması nasıl mümkün olmaktadır? Elbette farklı usullerle…

Doğrudan, hakaretâmiz beyanlarla yapılabileceği gibi bu eylemler, birçok dolaylı usulle de yapılabilir, dünya tarihi boyunca da yapılagelmiştir.

Cenâb-ı Hak, neyi vurguluyor peki burada? Meselenin künhü nedir?

Yozlaşma ve çürümeye karşı Müslümanca bir duruşa davet ediyor Kur’an. İç içe geçilmiş toplumsallıklarda dikkat edilmesi gereken çok temel bir hususiyetle karşı karşıyayız burada ve tam olarak da içinden geçtiğimiz dönemselliğe esastan bir dokunuş yapılıyor vahiy tarafından.

İdeolojik/itikadî hassasiyet ve gerilim, yoz ve çürümüş ortamların tesiriyle aşınabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bunu iliklerimize kadar hissettik, ikna olacak seviyede gözlemlerde bulunduk.

Ayet, siyasal bir tepki ve tavrı fazlasıyla elbette içkin ancak burada bambaşka bir pozisyona işaret edilmektedir. Çok daha kuşatıcı bir çerçevede akıp giden egemen çürüme ve yozlaşı havasının, yaşam tarzının Müslümanları içten içe nasıl zayıf düşürebileceği, düşürdüğü gerçeğini tesirli bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir yandan da toplumsal münasebetleri kökten ve hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde yasaklamıyor ayetler, buna dikkat edilmeli. Belli bir ölçüye davet ediyor. O ideolojik/akidevî gerilim ve duyarlılığa… O tutumun kaybedilmesinin neticesinde vahiy, mü’minlerin, -Allah muhafaza- “kesinlikle onlar gibi olacağına” işaret ediyor.

Münafıklar ya da başkaları, hiç önemli değil. Bu kişilerin niyet ve amaçlarını kestiremediğimiz durumlar olabilir ancak “Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız” hâlini pek kolay bir şekilde tespit edebiliriz.

Bu hâl, alternatif siyaset diye tanımlanan siyasi hareketler bünyesinde, farklı platformlarda, gündelik hayatın herhangi bir ânında karşımıza çıkabilir. Bu hâllere karşı büyük bir hassasiyet ve özen sahibi olunmalıdır. İslami söylemin, mesaj ve ilkelerin aldığı her yara hakikatsizlik çukuruna yuvarlanmak demektir. Bunun tarihsel aşamalarda tecrübe edildiğini okuyup öğrendik, şimdi de kendi hayatımızda bizler tecrübe etmekteyiz.

Müslümanların siyasal pozisyonlarındaki netlik ve kararlılığın nasıl mümkün olabileceğine dair temel ölçütlerden birini vermektedir bu ayetler. Allah’ın mesajlarının inkâr edilmesi ya da hafife alınmasının biliyoruz ki farklı yöntemleri vardır. Bunlar fevkalâde ciddi usullerle de mümkün olabilir, icra edilebilir.

Tevhid-şirk, iman-küfür, adalet-zulüm çelişkilerinin neşv ü nemâ eylediği zeminlerde vahiyle donanmış bilinçlerin yapması gerekenler bellidir. Vahyî ilkelerin aşındırılmasına izin verildiği ya da o süreçlerin bir şekilde meşrulaştırıldığı dönemler mü’minler için yıkımın başladığı anlar olacaktır.

Siyasal alandaki teorik ve pratik çabalardan başlayıp çürümüş, ilkesiz ve sorumsuz ortamlara/münasebetlere uzanan geniş yelpazenin her bir katmanı bu yazıdaki endişenin muhatabıdır ve yozlaşmanın bir bütün olarak vücut bulduğu açıkça görülebilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM