Connect with us

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

Yazılar

BISMILLAH, C’EST LES TÉNÈBRES – Fatima Zahra Ghazli

Yayınlanma:

-

Aksâ Tûfânı’nın Şekillendirdiği Kuşak ve Fransa’nın Okul Kapılarında Yükselen Filistin Sembolleri

Sivil polis, Z kuşağının dilinden konuşmaya çalışıyor: Başarısız. Mem (sosyal medyada dolaşıma giren yazılı görsellere, çizimler) durumu: Güvende.

“Bismillah, c’est les ténèbres.” Kabaca çevrildiğinde, “Allah’ın adıyla, işte karanlık/her yer karanlık” gibi bir anlama geliyor. “Bismillah” Arapçada “Allah’ın adıyla” anlamına gelen ve genellikle bir işe başlarken kullanılan bir ifade. “C’est les ténèbres” ise Fransızcada “karanlık” demek ancak bu iki ifadeyi bir araya getirmek ne doğal bir söyleyiş oluşturuyor ne de bilinen bir kültürel göndermeye karşılık geliyor. Zaten bu tuhaflığın kendisi de tam olarak meselenin özü.

Ekim ayında, Fransa’da okul işgalleri ve boykotları düzenleyen lise öğrencilerinin kullandığı Snapchat gruplarına sızmaya çalışan kişilerin gönderdiği iddia edilen mesajlar internette dolaşıma girdi. İddiaya göre bu mesajlar, gençlerden biriymiş gibi görünmek amacıyla başka kişiler tarafından gönderiliyordu ve Mağrip bölgesini çağrıştıran isimler, Kuzey Afrika’ya yapılan göndermeler ve iç içe geçmiş Arapça-Fransızca ifadeler içeriyordu. [1]

Bu olay elbette komik ancak aynı zamanda, yetişkinlerin gençlerin dilini taklit etmekte zorlanmasından çok daha rahatsız edici bir durumu gözler önüne seriyor.

Bu sözü geçen kimliğe bürünme girişimi, tanıdık bir ırksal stereotipe dayanıyordu: Arap kökenli gençler, tahmin edilebilen isimler, bayraklar, dinî ifadeler ve ödünç alınmış kültürel referanslardan tanınabilir. Bu varsayımın ardında, okul işgallerinin arkasındaki gençlerin siyasî talepler etrafında birleşmiş daha geniş bir hareketin parçası olmaktan ziyade, ağırlıklı olarak banliyölerde yaşayan Arap veya Müslüman öğrenciler olduğu düşüncesi yatıyor gibiydi.

Filistin sembollerini yalnızca Arap gençlere ait etnik işaretler olarak yorumlamak, bu sembollerin ifade etmeye başladığı siyasî bilinci yanlış anlamak demektir.

Protestoların kendisi de bu dar çerçeveye sığmıyor.

Fransa genelinde okul girişleri barikatlarla kapatıldı, öğrenciler çevik kuvvet polisleriyle karşı karşıya geldi ve Filistin bayrakları, Fransız bayraklarının yanında dalgalandı. Paris’in merkezindeki ayrıcalıklı okullardan öğrenciler de banliyölerdeki yaşıtlarına katıldı. Beyaz Fransız bir genç olan Elwan, sınıf arkadaşlarının karşı karşıya olduğu eşitsiz koşullardan söz ederken kefiye takıyordu.

Sızma girişimleriyle ilişkilendirilen mesajlarda, Filistin sembolleri, belirli bir etnik kimliğe işaret eden ipuçları olarak ele alınıyor gibiydi. Oysa protestolar tam tersini ortaya koydu: Bu semboller toplumsal sınırları aşıyor, direnişin, özgürlüğün ve dayanışmanın ortak bir siyasi dilinin parçası hâline geliyordu.

Böylece “Bismillah, c’est les ténèbres”, başarısız bir sızma girişiminin internette mizah malzemesine dönüşmesinden daha fazlası oldu. Filistin direnişini dar bir kimlik meselesine indirgemeye çalışan zihniyetin karikatürüne dönüştü. Bu ifade, protesto pankartlarında yer aldı ve bir mem olarak yayıldı. Öğrenciler, kendilerini taklit etmeye çalışanlarla alay ederek söz konusu operasyon iddiasını bir şakaya dönüştürdüler. [1]

İşte tam da bu nedenle, Fransa’daki lise protestolarında ortaya çıkan Filistin sembolizmi dikkate alınmayı hak ediyor.

6 Ekim 2026’da Fransa İçişleri Bakanlığı, ülke genelindeki gösterilere yaklaşık 266.000 kişinin katıldığını belirtti. The New Yorker, okul girişlerindeki barikatlarda Filistin bayraklarının Fransız bayrakları kadar görünür hâle geldiğine dikkat çekti. [2, 3]

Burada mesele, sokaklardaki her öğrencinin bir Filistin aktivistine dönüşüp dönüşmediği değil. Asıl soru, Filistin sembollerinin kendi gelecekleri için mücadele eden bir kuşak arasında neden böylesine elverişli bir zemin bulduğudur.

Aksâ Tûfânı’nın en umut verici siyasî sonuçlarından birine tanıklık ettiğimize inanıyorum: Tek tip bir ideolojiye sahip bir kuşağın ortaya çıkışına değil, kendi ülkelerinde adalet talep etmekle Filistin’in özgürlük mücadelesi arasında bir ayrım yapmayı giderek daha fazla reddeden gençlerin yükselişine!

1. Elwan ve Direnişin Evrenselliği

Paris’in merkezindeki Lycée Jacques-Decour’da öğrenim gören on yedi yaşında bir öğrenci olan Elwan’ı ele alalım.

Fransa’daki aşırı sağla ilişkili bir medya figürü olan Vincent Lapierre ile yaptığı röportajda Elwan, Paris’in banliyölerinde yaşayan öğrencilerin karşı karşıya olduğu koşullardan söz etti. Video X’te 10,3 milyondan fazla görüntülenmeye ulaştı. Elwan, eğitimdeki eşitsizlikleri anlattı ve kendi gençlerinin bir bölümünü ihmal ederken vatanseverlik söyleminde bulunan devleti eleştirdi. [4]

Boynunda bir kefiye vardı.

Bu ayrıntı önemli. Elwan, Paris’in merkezindeki bir okulda öğrenim gören beyaz bir genç. Kendi koşullarından daha elverişsiz şartlarda yaşayan öğrencilere dikkat çekmek için sahip olduğu görünürlüğü kullandı. Onların adına konuştuğunu iddia etmiyordu yalnızca, onların içinde bulunduğu koşulların kendisini de ilgilendirmesi gerektiğini vurguluyordu.

Bu tür bir dayanışmada gerçekten dokunaklı bir yan var. İnsanları eşitsizliğin sonuçlarından çoğu zaman koruyan ayrıcalık, rahatını bozmadan yaşamayı sürdürmek için bir bahaneye dönüşmek yerine, harekete geçmek için bir nedene dönüşüyor.

Üstelik kefiye, bu hareketi yalnızca ülke içini ilgilendiren siyasî bir açıklama olmaktan çıkarıyor.

Karşımızda, Filistin kimliğinin ve direnişinin sembolünü taşıyarak kendi okul arkadaşlarını savunan genç bir Fransız var, Filistinli olması gerekmiyor. Bir halkın özgürlük mücadelesinin meşruiyetini tanımak için işgalle kişisel bir bağının bulunması da gerekmiyor.

Fransa’nın en prestijli liselerinden biri olan Henri-IV’teki öğrenciler de benzer bir düşünceyi dile getirdi: “On est privilégiés, on veut partager!”, “Ayrıcalıklıyız, paylaşmak istiyoruz!” Seçkin okullarda öğrenim gören öğrenciler, çok daha kötü koşullarda eğitim alan yaşıtlarıyla dayanışma göstermek amacıyla eylemlere katıldı. [3]

Bunlar tesadüfî ayrıntılar değil. Sınıf, coğrafya ve ayrıcalık sınırlarını aşan; Filistin sembolü aracılığıyla ulusal kimlik sınırlarını da geçen bir siyasî kültüre işaret ediyorlar.

Bu durum, Filistin açısından özellikle önemli.

Filistinliler onlarca yıldır mücadelelerinin dayanışmayı hak ettiğini kanıtlamak zorunda bırakıldı. Dayanışma gösterenler de çoğu zaman kendilerini gerekçelendirmeye, niyetlerini açıklamaya ya da ezilen bir halkın yanında yer alma haklarını savunmak durumunda bırakıldı. Elwan’ın yaptığı şey ise, söz konusu mantığı tersine çevirdi. Filistin mücadelesinin meşruiyetini tanımak için Filistin kimliğini paylaşması gerekmiyordu.

Direniş evrenseldir; her mücadele birbirinin aynısı olduğu için değil, hiçbir halk özgürlüğünü savunabilmek için önce insanlığını kanıtlamak zorunda kalmaması gerektiği için.

Kutlamamız gereken şey tam da bu: Filistinlilerin yaşadığı acıların her türlü toplumsal mağduriyetin bir benzetmesi olarak kullanılması değil, Filistin’le dayanışmanın aksi hâlde birbirinden kopuk kalabilecek mücadelelere yayılmasıdır.

Kefiye, sınırları aştı. Onun temsil ettiği siyasî bilinç de aynı şekilde sınırları aştı.

2. Köprü Zaten Buradaydı

Elwan kefiye takmadan çok önce Filistin, Fransa’da zaten vardı. Mağrip ve Afrika kökenli Fransızların kuşaklar boyunca sürdürdüğü Filistin dayanışması; aile hikâyeleri, kültürel göndermeler ve sömürgecilik ile direnişe ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan hafızalar aracılığıyla varlığını sürdürdü.

Bu gençler, Fransız siyasî söyleminin çoğu zaman birbirinden ayrı tutmakta ısrar ettiği dünyaların kesişiminde büyüdüler. Onlar Fransız ancak kendi ülkelerinde sıklıkla yabancı muamelesi görüyorlar. Mağrip, Afrika ve daha geniş Arap dünyasıyla olan aile bağları, onları Fransız toplumunun diğer kesimlerinin yalnızca medya aracılığıyla tanıyabildiği tarih ve mücadelelere daha yakın kılabiliyor.

Bu, bölünmüş bir kimlik değil. Aksine, kültürel bir zenginlik: insanların kendilerine yuva olarak gördükleri yere bağlı kalırken sınırları aşan bağlarını da sürdürebilmeleri!

Le Monde gazetesinin 2025 yılında Filistin yanlısı öğrenci aktivistlerin yeni kuşağı üzerine yürüttüğü bir araştırma, aileden aktarılan değerlerin rolünü ve Gazze’de yaşananlara tanıklık etmenin gençlerin siyasî katılımı üzerindeki etkisini ortaya koydu. Direniş, yalnızca Arap veya göçmen kökenli öğrencileri değil, farklı geçmişlerden gelen öğrencileri de bir araya getirdi. [5]

Bu gençler yalnızca kökenlerine indirgenmemeli veya bütün bir topluluğu temsil etmeleri de beklenmemeli. Bununla birlikte birçoğu, Filistin’in gündemde kalmasına, tarihinin anlatılmasına ve Filistin’i çarpıtarak sunan söylemlere karşı çıkılmasına katkıda bulundu çünkü Fransa politikasında Araplar, çok uzun zamandır sürekli tehdit oluşturan ve Cumhuriyet’le bağdaşmayan yabancı kişiler olarak tasvir edildi.

Oysa bu stereotipin ardında sınıf arkadaşları, komşular, meslektaşlar ve dostlar var. Bunlar, Filistin hakkında konu, manşetlere taşınmadan çok önce konuşmaya başlamış ve onun tarihini, çoğu zaman dışlandığı sohbetlere taşıyan insanlar!

Araplar zaten en başından beri Fransa’ya yabancı değildi. Değişen şey, bu aidiyetin artık daha görünür hâle gelmesi!

Bazen siyaset, gerçeğin inkâr edilmesini zorlaştırır.

Artık Arap, yalnızca televizyondaki göç veya güvenlik tartışmalarında çerçevelenen bir figür değil. O, sınıf arkadaşınız, komşunuz, dostunuz… Filistin’i her manşetin konusu hâline gelmesinden çok önce anlatan, sınıfınızdaki kız öğrenci… Yanınızda eylem düzenleyen, bilgi paylaşan, bayrak taşıyan ve sizi kendi gözlerini ayıramadıkları görüntülere bakmaya çağıran öğrenciler…

Onlar, Fransa’dan Filistin aracılığıyla insanlıklarını keşfetmesini istemiyorlar. Kendi insanlıkları ile savundukları davalar arasında bir ayrım yapılmasını reddediyorlar.

Sevran’daki Lycée Blaise-Cendrars’da protestolar sırasında Filistin bayrakları, Fransız bayraklarının yanında dalgalandı. Le Monde ayrıca Fransa’da doğmuş bir öğrenci olan Mohamed’in, kendisine Fransız olmadığı söylendikten sonra Fransız bayrağına sarıldığını aktardı. [6]

Aksâ Tûfânı bu köprüyü inşa etmedi. Onu görmezden gelmeyi zorlaştırdı.

Okul kapılarında Fransız bayraklarının yanında Filistin bayrakları görünmeye başladığında, bu bayraklar Fransa’nın içinde uzun zamandır varlığını sürdüren, faaliyet gösteren ve örgütlenen bir dayanışmayı da beraberinde taşıyordu. Elwan, bu köprüyü inşa etmedi; onun üzerinden geçti ve başkalarını da aynısını yapmaya davet etti.

3. Aksâ Tûfânı’nın Ardından Kalanlar

Bugün Fransa’da protestolara katılan öğrencilerin çoğu, Ekim 2023’te Aksâ Tûfânı başladığında on iki ile on beş yaşları arasındaydı. Gazze’deki soykırım, ekranlarda her gün karşılarına çıkan bir gerçekliğe dönüşürken onlar da siyaset, tarih ve iktidar hakkındaki düşüncelerini henüz şekillendiriyorlardı.

Hastanelerin yıkıldığını, ailelerin yerlerinden edildiğini ve çocukların enkaz altından çıkarıldığını gördüler. Dünya olup bitenleri izlerken Filistinlilerin kendi yaşamlarını anlattıklarını duydular. Aynı zamanda, evrensel insan haklarına bağlı olduklarını ileri süren hükümetlerin ve kurumların bu bağlılıklarının sürekli sorgulandığına tanıklık ettiler.

Tek bir olay, bütün bir kuşağın siyasi görüşlerini belirleyemez ancak bazı tarihsel kırılmalar, kolayca bir kenara bırakılamayacak soruları beraberinde getirir.

Filistin, bu gençler için böyle sorulardan biri hâline gelmiş olabilir.

Bir halkın özgürlüğü kuşaklar boyunca elinden alınabiliyorsa özgürlük ne anlama gelir? Uluslararası hukukun koruması bu kadar eşitsiz görünüyorsa uluslararası hukuk ne anlama gelir? İnsan haklarından söz edenlerin eylemleri kendi sözleriyle çeliştiğinde, söylediklerinin inandırıcılığına ne olur?

Burada önemli olan, her gencin aynı sonuçlara ulaşmış olması değil. Asıl mesele, Aksâ Tûfânı’nın ve ardından gelen yıkımın, milyonlarca genç için Filistin’i kendi ahlâkî ve siyasî yaşamlarından kopuk, uzaktaki bir jeopolitik mesele olarak görmeyi çok daha zor hâle getirmiş olmasıdır.

Le Monde gazetesinin 2025 yılında Fransa’daki öğrenci aktivizmi üzerine yürüttüğü bir araştırma, siyasî katılımları Gazze’den gelen görüntüler ve Batılı hükümetlerin tepkilerine duydukları öfkeyle şekillenen yeni bir genç kuşağı ele aldı. Araştırmada yer verilen tanıklıklar, bu olayların öğrencilerin düşünsel ve siyasî gelişimlerinin şekillendiği bir dönemde onları nasıl etkilediğini ortaya koydu. [5]

Aksâ Tûfânı’nın üzerinde durulmayı hak eden siyasî mirası budur.

Bu olayın önemi, yalnızca tek bir günde yaşanan askerî gelişmelere indirgenemez. Olayın önemi, ardından gelen ve küresel bilinçte bir kırılma yaratan süreç üzerinden de anlaşılmalıdır: Tanıklıklar, hakikatin ne olduğu üzerine yaşanan çatışmalar ve Filistinlilerin acılarının görünmez kalmasını kabullenmeyi reddeden milyonlarca insan…

Gazze’yi izleyen bir öğrenci, kendi toplumuna dönüp kimin hayatının değerli sayıldığı, kimin sesinin duyulduğu ve kimin adalet taleplerinin meşru kabul edildiği konusunda farklı sorular sormaya başlayabilir.

Fransız bir öğrencinin karşı karşıya olduğu koşullar, bombardıman altındaki Filistinli bir çocuğun yaşadıklarıyla aynı değildir ancak bu farkı kabul etmek, bir deneyimin başka yerlerdeki adaletsizliklere karşı, kişinin duyarlılığını nasıl artırabileceğini anlamamıza engel olmaz.

Fransa’daki protestolar, bu etkinin görünür hâle geldiği alanlardan biri. Filistin, bazı gençlerin kendi taleplerini ifade etmek için kullandıkları dilin bir parçası hâline geldi. Bunun nedeni, mücadelelerinin birbirinin aynısı olması değil, onları birbirine bağlayan ortak bir ilkeyi tanımaları.

Bir kuşak olup bitenleri izledi. İzleyenlerden bazıları, tanık olduklarını şimdi sokaklara taşıyor!

4. Hasbara’nın Yenilgisi: Filistin’i Yalnızlaştırmayı Başaramadılar

İsrail’in hasbara mekanizması (İsrail Devleti’nin ve İsrail yanlısı grupların uluslararası kamuoyunda kendi politikalarını, duruş ve eylemlerini savunmak amacıyla yürüttükleri diplomasisi ve her türlü propaganda faaliyeti) yıllarca dünyaya aynı hikâyeyi anlattı: İsrail, demokrasi; Filistin ise bir güvenlik tehdidiydi. İşgal, gözlerden uzak tutuldu; Filistin direnişi tarihsel bağlamından koparılarak terörizm söylemine hapsedildi ve Filistinlilerin tanıklıkları itibarsızlaştırıldı. Amaç, yalnızca İsrail’in eylemlerini aklamak değil, aynı zamanda Filistin’i susturmak ve onun özgürlük mücadelesini küresel vicdanın sınırlarının dışına itmekti.

Aksâ Tûfânı, bu anlatıyı sarstı. Gazze’deki soykırım, hasbaranın yıllar boyunca inşa ettiği cephenin ardındaki çelişkileri açığa çıkardı.

Ekim 2023’te Fransa İçişleri Bakanı, bölgesel valilere Filistin yanlısı gösterileri yasaklamaları yönünde talimat verdi. Fransa’nın en yüksek idari yargı mercii ise 18 Ekim’de bu talimatın otomatik bir yasak anlamına gelemeyeceğini açıkladı: Her gösteri, kendi koşulları çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmeliydi. [8]

Şimdi üç yıl sonrasındaki Fransa’ya bakalım.

Ekim 2026’da Filistin bayrakları Fransız bayraklarının yanında dalgalanıyor. Üstelik yalnızca Filistin’e adanmış gösterilerde değil, eğitimdeki eşitsizliklere karşı düzenlenen lise protestolarında da! Bir zamanlar kamu düzenine yönelik bir tehdit olarak gösterilen dayanışma artık daha geniş kapsamlı bir gençlik hareketinin görsel dilinin parçası hâline geldi. [2]

Üç yıl önce Filistin’le dayanışmayı sokaklardan uzaklaştırmaya çalıştılar. Bugün ise Filistin bayrağı, yeni bir kuşağın aynı sokaklarda taşıdığı direniş sembollerinden biri hâline geldi.

Bu, protestolarda kullanılan sembollerin basitçe değişmesinden ibaret değil. Siyasî ve kültürel bir tersine dönüş söz konusu. Filistin’i yalnızlaştırmayı, destekçilerini susturmayı ve direnişini gayrimeşru göstermeyi amaçlayan anlatı, Filistin sembollerinin toplumsal sınırları aşarak benimsenmesini engelleyemedi. Beyaz bir Fransız genç, sınıf arkadaşlarını savunmak için kefiye takıyor; ayrıcalıklı okullardan öğrenciler dayanışma amacıyla sokaklara çıkıyor. Filistin artık yalnızca Araplara ve Müslümanlara ait olduğu varsayılan dar bir kimlik kategorisine hapsedilemiyor.

Kamuoyu araştırmaları da İsrail’in uluslararası imajının ciddi zarar gördüğüne işaret ediyor. Pew Research Center’ın 2026 yılında 36 ülkeyi kapsayan bir araştırmasında, ankete katılan ülkelerdeki katılımcıların medyan olarak yüzde 67’sinin İsrail hakkında olumsuz görüşe sahip olduğu tespit edildi. [7] Bu oran tek başına değişime neyin yol açtığını açıklamasa da hasbaranın inşa etmeye çalıştığı imaja karşı uluslararası tepkinin boyutunu ortaya koyuyor.

Hasbaranın en büyük yenilgisi, dünyanın artık Filistin’in hikâyesini yalnızca İsrail’in dayatmak istediği çerçeveden dinlemiyor olmasıdır. Filistinli gazeteciler, doktorlar, aileler ve sıradan insanlar kendi hikâyelerini anlattılar. Tanıklıkları sınırları aştı; resmî açıklamalar ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum, milyonlarca insanın gözleri önüne serildi. Filistin’in özgürlük talebi, artık yalnızca kontrol altına alınması gereken bir güvenlik meselesi olarak değil, dünyanın yüzleşmek zorunda kaldığı bir adalet sorunu olarak çok daha geniş kitlelere ulaştı.

Hasbara, gerçeği susturmayı başaramadı. Filistin’i yalnızlaştırmayı başaramadı. Bütün bir kuşağın vicdanını kendi anlatısına teslim etmeyi de başaramadı.

İsrail hâlâ muazzam bir siyasi ve askerî güce sahip. Propaganda mekanizması da hâlâ işliyor ancak bu gücün varlığını sürdürmesi, anlatısının üstün geldiği anlamına gelmiyor. Bir propaganda mekanizması en büyük yenilgisini yalnızca insanlar ona karşı çıktığında değil, milyonlarca insanın alternatif bir gerçeği kendi gözleriyle görmesini artık engelleyemediğinde yaşar.

Aksâ Tûfânı, Filistin gerçeğini yaratmadı. Gazze’deki soykırım, dünyanın bu gerçekle yüzleşmekten kaçmasını çok daha zor hâle getirdi.

Filistin’i dünyanın vicdanından silmeyi başaramadılar. Şimdi o vicdan, susturmaya çalıştıkları sembolleri bizzat kendi toplumlarının sokaklarına taşıyor.

5. Adaletsizliği Normalleştirmeye Yanaşmayan Bir Kuşak

Diplomatik normalleşmenin kendine özgü, tanıdık bir ritüeli vardır: Yetkililer el sıkışır, kamera flaşları patlar, anlaşmalar imzalanır ve herkesten bunu yeni bir başlangıç olarak adlandırması istenir.

Özgürlükleri söz konusu olan insanlardan ise çoğu zaman ortaya çıkan sonucu kabullenmeleri beklenir ancak Gazze’nin gözlerinin önünde, gerçek zamanlı olarak yıkıma uğratılışını izleyen bir kuşağı, el sıkışmanın adaletin yerini tutabileceğine inandırmak çok daha zor olabilir.

Bu, her gencin aynı görüşü benimseyeceği ya da insanların bir devletin eylemlerine indirgenmesi gerektiği iddiası değildir. Burada söz konusu olan, diplomatik bir töreni uzlaşmayla; çatışmayı yönetmeyi ise çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmakla karıştırmayı reddetmektir.

Bu, Filistinliler özgürlükten ve adaletten mahrum bırakılmaya devam ederken İsrail devletinin temsilcileriyle el sıkışmayı, fotoğraf çektirmeyi ve buna barış demeyi reddeden bir kuşak olabilir.

Barış, Filistinlilerden şiddetin sonuçlarıyla yaşamaya devam etmelerini beklerken herkesin yoluna devam etmesi anlamına gelemez. Hesap verebilirliğin yerine uzlaşma talep edilemez. Diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması da tek başına, temelindeki adaletsizliğin giderildiğini gösteremez.

Gazze’ye verilen tepki, barış söylemi ile barışı mümkün kılmak için gereken koşullar arasındaki mesafeyi gözler önüne serdi. Filistin sembollerini kendi siyasî mücadelelerine taşıyan öğrenciler, bu mesafeyi sorgulamayı öğrenen daha geniş bir kuşağın parçası hâline geldi.

Bu gençlerin gelecekte hangi tutumları benimseyecekleri önceden belirlenmiş değil ancak Filistin, onlar için siyasî gelişimlerini şekillendiren bir deneyime dönüştüyse bu deneyim; hükümetlerinden, medyadan ve uluslararası kurumlardan neyi kabul etmeye razı olacaklarını etkileyebilir.

Protestoların Fransa sınırlarını aşan öneminin nedenlerinden biri de bu! Bu protestolar, Filistin’in özgürlüğüne verilen desteğin yalnızca yıkım görüntüleri gündeme geldiğinde ortaya çıkan geçici bir duygu olmaktan çıkıp kalıcı bir siyasî kimliğin parçası hâline gelebileceğine işaret ediyor.

Asıl mesele, bu dayanışmanın onu ortaya çıkaran an geçtikten sonra da sürmesini sağlamak olmalı.

6. Hareketin Kendisi Bir Derstir

Dünyanın dört bir yanındaki aktivistler için görev, yalnızca bu görüntüleri kutlamak değildir. Asıl mesele, bunları mümkün kılan koşulları anlamak ve temsil ettikleri değerleri nasıl güçlendirebileceğimizi kavramaktır.

Elwan’ın örneği bir ilkeye işaret ediyor: Görünürlüğünü, görmezden gelinen insanların sesini daha güçlü duyurmak için kullan! Ayrıcalıklı okullardan gelen öğrenciler ise başka bir ders veriyor: İnsanlar başkalarının mücadelelerini kendi sorumlulukları olarak gördüklerinde bir hareket güçlenir. Kefiye de üçüncü bir ders sunuyor: Semboller, siyasî hafızayı sınırların ötesine taşıyabilir ve insanlara aynı koşulları paylaşmalarını gerektirmeden ortak bir dil kazandırabilir.

Elbette en önemli ders, bütün bu unsurları birbirine bağlayan yapıda yatıyor.

Dayanışma, ekrandan çıkıp kolektif eyleme dönüşmelidir. Viral olan bir röportaj, uzun vadeli örgütlenme için fırsatlar yaratmalıdır. Filistin sembolleri, insanların Filistinlilerin seslerine, tarihine ve siyasî taleplerine yönelmesini sağlamalı; bunların yerini soyut sloganlarla doldurmamalıdır. İnternetteki öfkeye somut destek, siyasî eğitim, kurumlar üzerinde baskı ve baskıyla karşı karşıya kalanların korunması eşlik etmelidir.

Her şeyden önemlisi dayanışma, gündem değiştikten sonra da sürmelidir.

Çevremizde örgütlenen gençleri desteklemeli, tek tek gösterilerin ötesinde varlığını sürdürebilecek ağlar kurmalarına yardımcı olmalı ve kendi imkânlarımızı onların çalışmalarını güçlendirmek için kullanmalıyız. Filistin davasının geçici bir trende dönüşmesine izin vermeden çeviri yapmalı, belgelemeli, örgütlenmeli ve Filistin hakkında konuşma hakkını savunmalıyız.

Amaç, her hareketi Fransa’daki protestolara benzetmek değildir. Amaç, sınırları ve toplumsal ayrımları aşan dayanışmanın istisnaî değil, sıradan hâle geldiği bir siyasî kültür oluşturmaktır.

Fransız öğrenciler, bize ait değil ve onların hareketini sahiplenmek de bize düşmez ancak kendi yakınlarındaki mücadeleleri daha geniş bir adalet meselesiyle ilişkilendirme konusundaki kararlılıklarından öğrenebiliriz.

Okullarındaki barikatlar, Filistin direnişinin yerine geçmiyor. Bunlar, Filistin direnişinin siyasî etkisinin görünür hâle geldiği alanlardan yalnızca biridir.

Bismillah, c’est les ténèbres

Belki de bir şaka olarak başlayan bu ifade, yazıyı bitirmek için oldukça uygun.

Bir düzen, anlamadığı bir kuşağı taklit etmeye çalışıyor. Bu taklit bir “mem”e dönüşüyor; “mem” ise hareketin dilinin bir parçası hâline geliyor. Bu sırada bir Fransız okulunun kapısında bir kefiye beliriyor; ayrıcalıklı bir genç, sahip olduğu platformu eşitsizliklerden söz etmek için kullanıyor ve öğrenciler, yaşıtlarının karşı karşıya olduğu koşulların kendilerini de ilgilendirdiği konusunda ısrar ediyor.

Bunların hiçbiri tek başına dünyayı değiştirmez ancak hepsi bir araya geldiğinde, savunmaya değer bir siyasî olasılığa işaret ediyor.

Aksâ Tûfânı, bir kırılma yarattı. Gazze halkı bu kırılmanın içinden gerçeği anlatmayı sürdürdü. Bir kuşak izledi. Şimdi o izleyenlerden bazıları, tanık oldukları gerçeği sokaklara taşıyor.

Biz de onların yanında yer almalıyız:

Yalnızca alkışlayarak değil! Adanmışlıkla! Örgütlenerek! İnşa etmek için gereken sabırla, konuşmak için gereken cesaretle ve bir adaletsizliğin uzun süredir devam ediyor olmasının onu kaçınılmaz kıldığı düşüncesini reddederek!

Bismillah.

Karanlık gerçek ama gelecek kuşağın nasıl bir kuşak olacağına karar verecek olan o değil.

Şimdi bizim görevimiz bu!

 

Kaynaklar ve referanslar:

[1] Anadolu Agency — “France: ‘Bismillah c’est les ténèbres’, des messages attribués à des policiers infiltrés deviennent un mème”, 10 October 2026. Reports on the alleged infiltration attempts, the use of stereotypical names and cultural references, and the phrase becoming a meme.

[2] The New Yorker — “What’s Driving the French Student Protests”, October 2026. The development of the protests, Palestinian flags alongside French tricolours, and solidarity across social classes.

[3] Associated Press — “French riot police fire tear gas as more than 250,000 rally nationwide for school funding”, 6 October 2026. Nationwide turnout estimates and the protests’ immediate education-related demands.

[4] Télérama — “Blocus des lycées : Elwan, un visage qui tombe à pic pour le récit médiatique”, 9 October 2026. Elwan’s interview, his use of the keffiyeh, his comments on inequality and the video’s reported reach.

[5] Le Monde — “Sur les campus en France, comment une nouvelle génération de militants ‘propalestiniens’ a émergé”, 8 March 2025. The emergence of a new generation of pro-Palestinian student activists in France, family transmission and the influence of witnessing Gaza.

[6] Le Monde — “Paroles de lycéens participant aux blocages : ‘Je suis inquiet pour mon avenir et pour celui de tous les lycéens de France’”, 6 October 2026. Palestinian and French flags at Lycée Blaise-Cendrars in Sevran, Mohamed’s account of belonging and solidarity across social backgrounds.

[7] Pew Research Center — “Most people across 36 countries have negative views of Israel”, 4 June 2026. International public-opinion findings on Israel’s deteriorating image. These data demonstrate a broader shift in public opinion but do not establish that Tufan al-Aqsa directly caused individual French students to adopt particular political positions.

[8] Conseil d’État — Decision No. 488860, 18 October 2023. France’s highest administrative court clarified the legal limits of the interior minister’s 12 October 2023 instruction concerning pro-Palestinian demonstrations, requiring authorities to assess each demonstration individually rather than impose an automatic blanket prohibition.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x