Connect with us

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x