Connect with us

Köşe Yazıları

İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık

Yayınlanma:

-

İslam toplumunun başlangıçtaki giderek her açıdan beklenmedik bir gelişme gösteren açılımı (ilkbahar), dört yüzyıl kadar bu olumlu hâlini sürdürdükten sonra giderek ivmesini yitirecek ve bir daha da benzeri bir ivme yakalayamayacaktır. Gerçi evet, on beş-on altıncı yüzyıllarda dünyanın geniş bir kesiminde hükümran olanlar Müslüman imparatorluklardı ama bu, başlangıçtaki o ivmenin verimine dayanan adeta artçı bir sıçrayıştı (sonbahar) ve dolayısıyla da geride önemli bir etki bırakmaksızın, Batı’daki o kapsamlı yükseliş karşısında sömürgeciliğe boyun eğecek ve trajik bir şekilde sönümlenecektir.

Doğal olarak bu görkemli yükseliş kadar bu hüzünlü geri çekiliş üzerinde de uzun zamandır düşünülmekte, çözümlemeler yapılmakta ve hep o muhayyel yeniden diriliş umudu aranmakta. Bir dönem, tarihin İbn Halduncu döngüsel okuması çerçevesinde, atlatılması mümkün bir krizdi belki söz konusu olan veya bir talihsizlik olduğu düşünülmekteydi. Gelgelelim süreç içerisinde sorunun daha kapsamlı olduğu fark edildi; salt siyasî veya iktisadî bir mevzu olmanın ötesinde, toplumsal ve hatta yapısal bir sorun! Dolayısıyla da tahayyül edilen bu döngüden çıkışın yolu bir türlü bulunamadı. Başlangıçta farkına varılamayan veya hafifsenen bu mesele üzerinde zamanla önemli çalışmalar da yapılmadı değil. Hindistan’da, Mısır’da, İran’da ve Türkiye’de; özellikle de Osmanlı merkezli çalışmalar: Hem üstelik sadece Cemaleddin Efgânî, Muhammed Abdûh, Mehmet Akif, Muhammed İkbal, Ali Şeriatî gibi İslamcı aydınlar değil; İsmail Cem, İdris Küçükömer, Stefanos Yerasimos, Hikmet Kıvılcımlı, Taner Timur, Çağlar Keyder, Fikret Başkaya gibi aydınlar ve düşünürler de bu meseleye kafa yordular. Şimdilerde ise meseleyi daha küresel bir düzlemde irdeleyen akademisyenler, bu konu üzerinde yeni çalışmalar ve tahliller yapmaktalar.

Ahmet Kuru’nun İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık başlıklı kitabı da konuya daha çok şiddet, geri kalmışlık ve otoriterlik üzerinden yaklaşan eleştirel bir çalışma. Tarihsel bir anlatı yerine temel sorunsalı saptayarak oradan doğru çözümleme yapmaya çalışan bir kitap. Bu meseleler üzerinde öteden beri sürdürülen çabalara eklenen bu katkı, üzerinde durulmayı da hak ediyor.

“Müslüman ülkelerdeki şiddet, otoriterlik ve azgelişmişlik sorunlarına ilişkin olarak literatürde iki ana teorik yaklaşım söz konusu. Birincisi, İslam’ı işaret eden özcü yaklaşım. İkinci yaklaşım ise daha uluslararası bir yaklaşımı esas alan post-kolonyal veya anti-kolonyal (sömürgecilik karşıtı) yaklaşımdır.”[1]

Bu yaklaşımları değerlendiren yazar, “Müslüman toplumlar 8. ve 12. yüzyıllar arasında büyük felsefî ve ekonomik başarılar sergilediğinden”, söz konusu sorun için özellikle bu başlangıca işaret eden özcü yani sorunun doğrudan İslam’da olduğunu varsayan yaklaşımı eleştirir. Batılı güçlerin İslam coğrafyasını işgal ettiği sömürgecilik döneminde ise Müslümanlar zaten bir kriz dönemine girmiş olduklarından, sorunu salt sömürgecilik çerçevesinde irdelemek de hatalıdır. Yani Müslümanlar başlangıçta özgün ve özgül bir ivme yaratarak birkaç yüzyıl içerisinde tüm dünyayı etkileyen bir değişimi gerçekleştirdikleri hâlde daha sonra, özellikle de otokrat bir baskıcılık evresiyle bu ivmeyi yitirmişlerdir. Sömürgeciliğe maruz kaldıkları evrede ise tüm etkinliklerini yitirmiş ve Malik bin Nebi’nin söylediği gibi zaten sömürgeleşmeye uygun bir hâle gelmişlerdi.

Sorunun ortaya çıkışı ise halifelik maskeli otokrat yönetimlerle başlayan sürecin 11. yüzyıldan itibaren “ulema-devlet ittifakının ortaya çıkması”yla ve toplumsal etkinliğin entelektüeller ile tüccarların dışlandığı dar bir mütehakkim zümrenin (halife, ulema ve askerlerin) inisiyatifine girmesiyledir. Özellikle de Bizans ve Sâsânî otokratik geleneğinin içselleştirilme süreciyle geliştirilen ve halifelik adı altında kendisini kutsallaştırıp meşrulaştıran bir otokrasi, günümüz otoriter rejimlerinin de selefidir.[2] Gerçi bu yönlü eleştiriler bütünüyle halifelik ve geleneksel yapılar üzerinde yoğunlaşınca bu kez de savunmacı yaklaşımlar öne çıkmakta ve bu eleştiriler, sömürgeciliği görmezlikten gelmekle hatta ideolojik bir aldanmışlıkla suçlanmaktadır.

Savunmacıların bir başka tezi ise yazarın öne çıkardığı “demokrasi ve kalkınmanın,” aslında “Batı emperyalizminin birer aracı olduğu ve bu nedenle analizin Müslüman ülkelerdeki Batı ajandasına hizmet edeceği”dir. “Bu meydan okuma”yı ise şöyle cevaplandırır yazar: Batılıların “Müslüman ülkelerde demokrasi ve kalkınmayı teşvik etme konusunda tutarlı politikaları olmasını isterdim lâkin bu yönde bir Batı politikası bulunmamakta. İkincisi, anketler Müslüman toplumlardaki insanların ezici çoğunluğunun demokrasiyi en iyi yönetim biçimi olarak gördüğünü göstermekte. Müslüman ülkelerdeki insanların çoğu şiddeti, otoriterliği ve azgelişmişliği zaten bir sorun olarak görüyor; bu kitap da onlara Batılı bir bakış açısı dayatmıyor.”[3]

Buradaki ikircim ise esas olarak Müslüman ülkelerin kendi gerçeklikleriyle dört başı mâmur bir yüzleşmeye girmemeleri ve bundan çıkışa dair aklı başında çözümlemeler yapıp çıkış yolları oluşturamamalarıdır. İşin tuhaf tarafı ise buna engel olan sömürgeci ülkelerden çok kendi iç çekişmeleri, muhafazakâr ve tepkici tutumları, Batı’ya bağımlı aydınları ve baskıcı yönetimleridir.

İslam’ın başlangıçta yarattığı ivmenin nihâî ismi İbn Rüşd’dür ve onun müktesebatı Batı aydınlanmasının zeminini oluşturmuştur. İslam dünyasındaki genel eğilim ise hâlâ buna aksi bir yöndedir: Tepkisel, eleştirellikten ve istişareden uzak, otoriterci bir içe kapanmışlık! Öyle ki günümüzün görkemli devrimleri bile sonuçta geleneksel otokrasilerin yarattığı toplumsal kültür tarafından asimile edilmekte. Elbette ki sömürgeci güçler de bölge ülkeleri üzerindeki inisiyatiflerini korumak için çeşitli savaş biçimleri kadar işbirlikçi aparatları kullanmaktan kaçınmamakta.

Muhafazakârlığın gelişmeye açık düşünceler karşısında ağır basmaya başladığı “11. asır öncesinde filozofları ve bilim insanlarını destekleyen yönetimler, ulema-devlet ittifakının pekişmesi sonucu, ulemanın devletçe istihdam edildiği farklı bir siyasal anlayışa yöneldiler.” Öyle ki Ebu Hanife kuşağı âlimlerinin tasfiye edilmesiyle birlikte başlayan süreci filozofların tasfiyesi takip edecek, yerlerini hiziplere bölünmüş coğrafyaların elde tutulmasına yoğunlaşan ve bu tutumları destekleyecek Ezher ve Nizâmiye gibi Şii ya da Sünnî devlet medreselerinin ideolojik teçhizatını sağlayan Gazalî kuşağı âlimler ve fakîhler alacaktır.

Elbette ki sorun salt filozoflarla ulema, imamlarla sultanlar arasındaki bir gerilim veya bir evriliş meselesi de değildir. Başlangıçtaki ivmenin hızı o kadar yüksektir ve bu ivmeyi taşıyan o çekirdek sosyoloji, çeperlerdeki o hızlı katılım karşısında o kadar seyrelir ki hakikatin taşıyıcılığı giderek azın azı bir zümrenin omuzlarında kalır! Ebu Hanife kuşağı işte bu kuşağın artçı mensuplarından birisidir. Aslında ulema kuşağı da tasfiye edilen filozofların bıraktığı eksiltiyi gidermek için sahneye girer ama korumacılık güdüsü, tüm ümmetlerin ya da yükselen sosyolojilerin de başına geldiği gibi içe kapanmacı bir savunmacılık tepkisine dönüşür ve bu tepki giderek ideolojikleşir ki bu ideolojilerin o günün diliyle ifadesi mezheplerdir.

Bu iki dönem arasında “iki temel fark vardı. Birincisi, filozoflar merkezî bir eğitim kurumları olmayan, farklı düşüncelere sahip bireylerdi. 11. yüzyıl sonrasında devlet ile ittifak kuran ulema ise tersine merkezîleşme eğiliminde bir medrese sisteminde yetişmiş ve nispeten homojen bir düşünce sistemini halka dayatan bir sınıf hâline gelmişti. İkincisi, filozofların halk nazarında etkileri yoktu. Ulema ise halk nazarında dinî ve sosyal meşruiyete sahipti. Bu nedenle ulemanın 11. asır öncesi yöneticilerden bağımsız olması Müslümanların altın çağını mümkün kılmış; 11. asır sonrasında devlet ile kurdukları ittifak ise onun sonunu getirmiştir.”[4]

İktidar yapısının değişimi, kendisine kadar gelen tarihsel evrimi de yeniden biçimlendirerek iktidarın çıkarlarına özgüleştirecek; eğitim, fıkıh ve iktidar ilişkileri de buna özgü olarak yeniden biçimlendirilecektir. Buradaki en temel değişim, siyasal kurgudaki toplumsal inisiyatiflerin ve özerkliklerin giderek eksiltilmesi ve kurgunun bütünüyle iktidara/muktedire özgüleştirilmesidir.

“Başlangıçta, Şafii’nin usûlü alternatif fıkıh yöntemlerinden biriydi. Ancak, 11. yüzyıldan itibaren ulema-devlet ittifakının kurulmasıyla hâkim Sünnî anlayışın temel taşı haline geldi. Nihayetinde Hanefîler, Malikîler ve Hanbelîler de bu yöntemi benimsediler.”[5] Bu ise bir bakıma homojenliğini yitiren bir sosyolojinin parçalarını rasyonalize etme girişimiydi. Bu rasyonelliğin çerçevesi mezheplerdi ki her sosyolojik bütünlük, kendi imamını çıkararak ve bunun çerçevelediği ideolojiyi benimseyerek aslî (iç) sınırlarını çizeceklerdi. Bu tür bir parçalanma süreci ise aklın alanının giderek daraltıldığı ve parçalandığı bir gelenekçiliği ilkeselleştirecekti.

Bu ilkenin somut biçimselliği, bir açıdan dinin cemaatselleşmesi, diğer açıdan ise İbn Mukaffa’nın girişimiyle devlete bağımlanmasıdır. Böylece başlangıcın itici ivmesi olan din, bu ivmesini yitirdikçe devlet öne çıkacak ve toplumsal iç dinamizmin yerini ise iktidar ve onun yarattığı sosyoloji alacaktır. Müslümanların doğudan ve batıdan Avrupa’ya nüfûz ettiği bu kritik süreçte İslam dünyası, giderek düşünsel ve bilimsel etkinliğini yitirirken bu kez Avrupa toplumları özerkleşmeye, bilim insanları devletin baskısından çıkmaya ve kökeni İslam dünyasındaki örneklere (Palermo, Kayrevan, Zeytûne, Kurtuba, Ezher…) dayanan üniversiteler kurulmaya başlanacaktır.

İbn Mukaffa’nın açtığı çığırı daha da derinleştiren Gazalî, İtikadda İtidal‘de şöyle yazar: “Din ve melik ikizdir. Din temeldir, melik ise muhafız. Temeli olmayan çöker ve muhafızı olmayan yok olur.”[6] Bunları yazan Gazalî artık bir alimden ziyade, devletin ideolojisini üreten bir angaje aydındır. Her ne kadar bu taraflılığı belli bir sorumluluk endişesi taşısa da temel olarak toplumsal bir taahhütten ziyade iktidarın egemenliğini ideolojik olarak güçlendirmek gibi bir endişeye hatta görevlendirilmeye dayanmaktadır. Sonuçta, üretilen bu sloganvâri sözler, olgusal dünyayı pekiştiren ama düşünsel derinleşmelerden ve ilme sadakatten de uzak tutan retorik laflardır.

Nasrin Askarî’ye göre ise Razî de benzeri bir slogan olan “Din ve melik ikizdir.” sözünü, Hz. Muhammed’e atfeder. Bu ise “Kadîm Pers siyasî özdeyişlerini Müslüman dinî figürlere atfederek onlara meşruiyet kazandırmanın bir başka örneğidir.”[7]

“Hayyim Cohen, 8. yüzyıldan 11. yüzyılın ortalarına kadar, Mısır’dan doğuya doğru uzanan coğrafyada yaklaşık 3.900 İslam âliminin biyografilerini analiz etti. Bu dönemde ulemanın, kadılar gibi bazı istisnalar dışında, Hristiyan din adamlarından çok farklı olduğunu belirtmektedir. Ulema, ‘siyasi otorite veya herhangi bir dinî kurum tarafından atanmamaları … maaş almamaları ve kendi geçimlerini kendileri sağlamak zorunda kalmaları, bunu çeşitli yollarla yapmaları’ anlamında tamamen özel şartlarda faaliyet göstermekteydi. Çoğu âlim veya aileleri, ticaret ve üretim sektöründe çalışıyordu: tekstil endüstrisinde tüccar veya zanaatkârlar (yüzde 22), gıda işleyen veya satanlar (yüzde 13 ), çeşitli sektörlerde tüccarlar (yüzde 11 ); deri, metal, ahşap veya kil satan veya yapanlar (yüzde 9); süs eşyaları (örneğin mücevherciler) ve/veya parfümlerle uğraşanlar (yüzde 8); bankerler, sarraflar ve malî aracılar (yüzde 5); sahaflar, müstensihler ve kâğıt satıcıları (yüzde 4,5). Bazıları öğretmen olarak (özel dersler vererek) (yüzde 8) veya tezkire (biyografi) yazarı olarak (yüzde 3) çalışmaktaydı. Sadece küçük bir kısmı (yüzde 8,5) kadılık gibi resmî görevlerde çalışmıştır.”[8]

Bu profil bilgileri ulemayı bağımsızlaştıran temel etkenin onların bir devlet kurumuna, özellikle de medreselere bağımlanmamasıyla ilgisini de ortaya koymaktadır ama belli ki onların bağımsızlığını sürdürmelerini sağlayan piyasa şartları kadar ilmî özerklikleri de sürdürülebilir durumdadır. Daha sonraki dönemlerde, özellikle de iktidar ve mezhep çatışmalarının etkisiyle her iki imkân da ortadan kalkacaktır.  Yine bu süreçte özellikle de filozoflar veya karşıt mezhep mensupları sapkınlık ya da dinsizlikle de suçlanabilecektir. “Gutas, özellikle İbn Sîna ve genel olarak filozoflar hakkındaki biyografik bilgilerin, onları dinsiz ve ahlâksız göstermek amacıyla rakipleri tarafından manipüle edildiğini belirtir.”[9]

Abbasi halifesi “Kadir, 1029’da, Bağdat’ta, değişik ehl-i sünnet mezheplerinden ulemayı toplayarak daha kapsamlı ve sonradan ‘Kadirî akidesi’ adı verilecek olan bir açıklamada bulunarak: a) Kur’ân’ı yaratılmış/mahlûk olarak niteleyenlerin (yani Mûtezîlîlerin) kafir olduklarını ve öldürülebileceklerini; b) Dört Halife’nin dinî fazilet açısından sıralamasının kronolojik sıraya göre olduğunu ve Peygamber’in eşi Ayşe’ye hakaret edenlerin (yani Şiilerin) İslam’la hiçbir ilgisinin olmadığını ve c) vakit namazlarını kılmayanların kâfir olduklarını ilan etti.”[10]

Mâverdî’nin Ahkâmü’s-Sultaniye’si de bu durumu meşrulaştırmak üzere yazılan bir kitaptır. Bu durumun Türklerin siyasete dahil olmalarıyla koşut olduğu da dikkatten kaçırılmamalı. Lapidus‘a göre Selçuklu döneminde ulema-devlet ittifakının oluşumu, Müslüman dünya üzerinde kalıcı bir etki yarattı: Bağdat ve İran’da uygulanan Selçuklu tarzı ulema-devlet ilişkileri sistemi, Selçuklu fetihleriyle batıya, Suriye ve Mısır’a taşındı ve daha sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’nun kalan kısımlarında benimsendi. Benzer bir sistem, Safevîler tarafından İran’da oluşturuldu: Selçukluların sonraki yüzyıllardaki Müslümanlar üzerindeki kalıcı tesiri, fikrî bir boyuta da sahipti ve bunun en önemli kaynağı Gazalî’nin eserleriydi.”[11]

Müslüman toplumların bilim tarihini mukayeseli olarak anlatan George Sarton‘a göre, “8. yüzyılın ikinci yarısından 11. yüzyılın sonuna kadar Arapça, insanlığın bilimsel ve ilerici diliydi. Bilimsel gelişme gösterilen her bir yarım yüzyıla, dünya çapında şöhrete sahip bir âlimin adını verir. 8. yüzyılın ikinci yarısından 11. yüzyılın ikinci yarısına kadar seçtiği isimlerin -sırasıyla Câbir, Harezmî, Razî, Mesudî, Ebu’l-Vefa, Birunî ve Ömer Hayyam- hepsi Müslüman dünyasındandır. Daha sonra ise Sarton‘ın sözleriyle, Müslüman toplumların bilimlerdeki ‘altın çağı’ ve ‘tekel konumu’ sona ermiştir.”[12]

Temel sorun ise genel anlamda kitabî bir toplum olmaktan uzaklaşılmasıdır. Kitabî derken bu, kitaba değer verilmesi, yaygınlaştırılması, okunması, tartışılması, onun üzerinde düşünülerek yeni fikirler geliştirilmesi, bilimsel ve düşünsel topluluklar oluşturulması ve üretilen fikirlerin düşünsel ve bilimsel alanda işlevselleştirilmesi gibi oldukça karmaşık etkileşim süreçlerinin harekete geçirilmesidir. Bu ise temelde kitaba kıymet verilmesini gerektirir. Gelin görün ki İslam dünyasında iktidarlar yükseldikçe bu kıymet de azalır.

“15. yüzyıl Paris’inde yazıcı loncası, matbaaya şiddetle karşı çıkmış ancak matbaanın kurulmasını yalnızca ‘yirmi yıl’ geciktirmişken”[13] Osmanlılarda -o da sınırlı konularda- matbaaya izin verilen “1727 yılından 1745 yılına kadar 17 başlıkta ve tahminen 12.000 kadar kitap basılmıştı. Dolayısıyla, 18. yüzyılda basılan toplam kitap sayısının 50.000’den az olduğu tahmin edilebilir. Buna karşılık, aynı yüzyılda Avrupa’da 1 milyar civarında kitap üretilmiştir.”[14]

“1897 yılında yazılan ilk Osmanlı istatistik yıllığına göre 324 halk kütüphanesinde toplamda sadece 193.000 kitap vardı (74.000 el yazması, 49.000 basılı kitap; geri kalanı belirtilmemiştir). Buna karşılık Avrupa’nın en büyük kütüphane koleksiyonuna sahip olan Fransa’da, 1880 yılında 505 kütüphanede 7.298.000 kitap vardı.”[15]

İslam dünyası büyük ölçüde mezhep çatışmaları, iktidar kavgaları ve sivil toplumun zayıflaması sonucu eğitim kadar kitapla haşır neşir olmaktan da uzaklaşacaktır. Eğitim ise sadece bürokratik işlevleri göz önünde tutan bir sınırlılıktadır ve devletin kontrolündedir. Sivil kültürel alanlar hatta dergâhlar bile büyük ölçüde çökmüştür. Dolayısıyla Avrupa’da okuma ve kitaba verilen kıymet hızla artarken Doğuda ise bu, bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır çünkü buna yöneltecek bir ideal kalmamıştır. Standartlaştırılan dinî bilgiler için camiler yetmektedir. Buraların ise bir kültür üretme kapasitesi bulunmamaktadır.

“İslamî aktörler büyük ölçüde çözümleri, İslam’ın kutsal ve zaman-üstü ilkelerine dayandığını sandıkları, 11. ve 14. asırlar arasında yazılmış siyasî teorilerden beklemeye devam etmektedirler. Hâlbuki bu siyasî düşünce kitapları, kendi dönemlerinin politik ve ideolojik koşullarını yansıtmaktadır.”[16] Yine genel kanıya göre Müslümanların bir zamanlardaki üstünlüğü savaşa ve bu anlama indirgenmiş olan cihada dayanmaktadır. Oysa ne o zamanki Müslüman üstünlüğü doğrudan savaşa ne de şimdiki Batı üstünlüğü silaha dayanmaktadır. Bu üstünlüğü sağlayan; kitaba, okumaya, düşünmeye ve bilime verilen önemdir. Genel toplumsal kalitenin yükselmişliğidir ki bunun özü de okumaya, düşünmeye ve üretmeye dayanır.

“Maverdî’nin ideal sistemi, bir halifenin meşruiyeti elinde topladığı ve yürütme, yasama ve yargı yetkilerini vezirlere, valilere ve yargıçlara devrettiği bir sistemi savunuyordu. Sonrasında İbn Teymiye, umera ve ulema yönetimini, tek halife yönetimi yerine önerdi. Bu fikirler ise tek adam yönetiminin tehlikeleri, yöneticilerin hesap verebilirliği veya meşru muhalefet hakkında hiçbir tartışma içermez. Açıkça otoriter ve ataerkil olan bu siyasî teoriler, yalnızca tarihsel metinler olarak dikkatimizi çekmeye değerdir ve 21. yüzyılda Müslümanların siyasal düşüncesi üzerinde daha fazla bir etkileri olmamalıdır. Bu fikirleri savunmak, İslamî aktörleri günümüz gerçeklerinden uzak tutar ve seküler kesimlerin onlar hakkındaki endişelerini daha da artırır.”[17]

Bu tür tartışmalarda İbn Haldun’dan İbn Teymiyye’ye değin şûrâ yönetimine hiçbir atıfta bulunulmaması da ilginçtir ki bundan söz eden yegâne isim de Ömer b. Abdülaziz’dir. Günümüzdeki asıl sorun ise Müslümanların hayata bakışlarının bin yıldır neredeyse hiç değişmemişliğiyle ilgilidir. Öyle ki neredeyse her kuşak bin yıl önce yazılmış kitapların tasvir ettikleri bir âlemde yaşamakta ve oradaki tartışmalarla vücut bulmaktadır. Sözgelimi “sultan”ın Tanrı’nın yeryüzünde halifesi, yani hükümran olması gibi ki bu hükümranlığın neliği, nasıl seçileceği, kimlerin seçeceği, tâbîlerin siyasete katılımı ve hakları gibi meseleler neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Öyle ki buna görece olarak değişmiş Türkiye, İran, Pakistan gibi toplumlar da dahildir.

[1] Ahmet Kuru; İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık, Ayrıntı yay. s. 13

[2] Age, s. 14.

[3] Age, s. 15.

[4] Age. s. 20.

[5] Age. s. 26.

[6] Age. s. 153.

[7] Age. s. 155

[8] Age, s. 106.

[9] Age. s. 120.

[10] Age. s. 135.

[11] Age, s. 142.

[12] Age. s. 147

[13] Age. s. 275.

[14] Age. s. 277.

[15] Age. s. 27

[16] Age. s. 305

[17] Age. s. 306

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x