Connect with us

Köşe Yazıları

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x