Connect with us

Köşe Yazıları

“Teknik mi Teknoloji mi?” ya da İktidar Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Bazen ayrıntılar, esası kaçırmaya neden olur. Faruk Yeşil’in yazısı için kaleme aldığım yazımın sonuna eklediğim ve Akif üzerinden yaptığım eleştiri, ne yazık ki esası gözden kaçırmamıza neden olmuş. Arkadaşımızın cevabî yazısı ise esasa dair ve teknoloji ekseninde insanın vâr oluşuna dair önemli soruları merkeze alıyor yani bence “teknoloji” ile “ontoloji”yi ilişkilendiriyor. Bu bakımdan önemli ve böylesine önemli bir konuyu tartışma imkânı oluşturduğu için ben de kendisine teşekkürü borç bilirim.

Öte yandan cevabın niteliği bizim ülkemizdeki üslûpsal facialarla dolu “dalaşma” zihninin tersine, kalitesi ile de çok değerli. Farklı düşündüğümüz noktalar var ama mevcut YZ teknolojisinin silikon vadisi elitleri ve devlet tarafından insanlığın aleyhine kullanılması konusunda hemfikirim. “Büyük veri” dediğimiz olgu ise bir iç istihbarat boyutu da taşıyor zaten ve temel kaygımızın da ortak olduğu kanısındayım ki Palantir yazımda algoritma temelli yönetim olgusuna değindim. Belki şu nüans söz konusu: Henüz bulut tabanlı devletin erken aşamalarındayız. Şu an, hibrit dediğimiz bir konum söz konusu. Toprak merkezli ulus-devlet ile ağ tabanlı küresel devlet arasında bir konumlanış ama yönelim ikinciye doğru!

Hâkeza anlamla ilgili tespitlerine de katılmakla beraber nüansımız var çünkü ben onun kaygılandığı gibi tümü ile nihilistik bir uygarlık modelinin söz konusu olduğu kanısında değilim. Anlam olgusu, nereden baktığımıza göre değişir. Bana göre anlamsız bir insan yaşamı söz konusu olamaz ama bu anlam metafizik bir anlam mı, seküler bir anlam mı derseniz elbette seküler! Bununla birlikte materyalizm olgusunu da abartmamak gerek! UFO’lar bile bir seküler olmayan anlam arayışının ürünü… Bunların her birisi derinlemesine ele alınacak önemli konular ve Faruk Yeşil buna kapı aralayarak önemli bir şey yapmış hâlde!

Mamafih değerli yazar benim esasa dair yaptığım eleştiriyi ve Akif üzerinden “teknolojinin neliği”ni esasa almayan araçsal bakış temelinde yaptığım İslamcılık eleştirimi ne yazık ki yanlış anlamış çünkü benim asıl itirazım düşmanın silahları ile silahlanmanın sizi düşmana benzeteceğiydi! Bu anlamda Akif ekseninde ve -tekrar ediyorum- Yeşil’in yazısında da esas mesele aslında güç yani İktidar meselesi! Bu bakış açısıyla Faruk Yeşil, İslam dünyasının teknolojik ve bilimsel atılım yapamaması hâlinde Batının kölesi hâline geleceğini düşünüyor. Ben ise meseleye daha esastan bakıyorum. Teknoloji algısı Akif’te de İslamcılıkta da yazarda da bence ortak: Batı karşısında güç olmak! Burada farklı düşündüğümüz kesin çünkü yapabilme erki anlamında güç ile iktidar anlamında güç, benim siyasal tahayyülümde net bir biçimde ayrı! İslamcılığın temelde sömürgecilik karşıtı ulusçuluk olduğunu düşünme nedenim de bu çünkü Faruk Yeşil de Mehmet Akif de Müslüman Kardeşler İslamcılığı da bağımsızlık ve ulus-devlet konusunda benzerler! Ulus-devletin ulus tahayyülü, İslamcılıkta din odaklı iken Kemalizm’de seküler ama neticede İslamcı tahayyülde de bağımsız modern devlet ortak nokta ve ulus inşası laik değil, dinî eksende. Teknoloji, bu modern devletin bağımsızlığını sağlayacak önemli bir araç. Burada meşrep farkı açık: Ben, “sûfiyâne ve anarşizan bir maneviyat” odaklı düşündüğümden devlet de güç de benim için günden dışı ancak bu sömürge karşıtı ulusçuluğu da modern devleti de kapsayan İslamcı tahayyülün teknolojiye güç temelinde bakmasını, tarihsel nedenlere dayanarak anlıyorum lâkin anlamak elbette onaylamak değildir.

İslam dünyası, 16. yüzyıla dek zirve medeniyetti ve Akdeniz’in tartışılmaz süper gücüydü. Bu güç, Osmanlının farkında olmadığı bir kibre yol açtı. Bu kibir, ölümcül bir hataya; akstaki değişimi ve hâkim olduklarının ondan farklı bir yönelişe doğru ilerlediğini gözden kaçırmasına yol açtı. Sonuçta Osmanlı, düne kadar egemen olduğu Avrupa’ya ya da “küffâra” yenildi ve bu yenilginin sonucunda da Osmanlı çöktü.

Osmanlıdaki çöküşün nedenleri üzerine çok şey söylenebilir ancak Osmanlı hatta İslam dünyasındaki münevverler, bu yenilgiyi teknolojiye bağladı. Osmanlı, Batının teknolojisine yeniliyordu ve kalkış da buradan olabilirdi. Bu bakımdan Akif, meseleye tam da buradan baktı ve İslam dünyasının teknik üstünlüğü tekrar ele geçirmesi durumunda Batı karşısında yaşanan yenilginin son bulacağını düşündü. Fenni alır da kültürü/ahlâkı dışarıda bırakırsak meseleyi çözeceğimizi düşünüyordu. Benim “Akif Nerede Yanıldı?” sorusunu sorma nedenim de teknoloji meselesinin bu şekilde okunmasından dolayı idi. Yazıda da “Temel sorun, teknoloji tarafsız bir alet, bir araç meselesi değil!” diye belirttim ve teknolojiyi, kendisini üreten kültürden ayıramayacağımızı söyledim. Bıçak örneğim de bundan dolayı idi: İster soğan doğrayın ister insan; bıçak, eninde sonunda kesmek ve delmek için icad edilmiş bir şeydir yani onun esas fonksiyonu budur. Bu nedenle onu tutan elin farklılaşması, bıçağın bu niteliğini değiştirmez.

Ben meseleye buradan baktığım için İslam dünyasının da veri, yazılım üretmesini teklif eden ama öte yandan da algoritmalarca yönetilen insan üzerinden kaygılanarak Müslüman dünyanın daha ahlâklı bir veri, yazılım üreteceği zannına kapılmasına itiraz ettiğimi ne yazık ki anlamamış yazar. Faruk Yeşil’in “İslam dünyası yazılım üretmezse yazılımın esiri olur!” mantığı, Akif’le aynı çünkü güçlü olmayı eksene alıyor. Belki bana kızacaktır ama AKP ve Erdoğan da buradan bakıyor ve o yüzden silah teknolojisine yatırım yaparak bu konuda ileri gitmeyi hedefliyorlar. SİHA üretmekle Mekke Anlaşması ve dahası Osmanlı okuması aynı düzlemde! Yeşil’in bu eksenden bir cevap üretmesini ummuştum ama o, “Palantir tartışılmadıkça İslamcılık tartışması beyhûde olur!” diyerek esası ıskalamış. Faruk Yeşil, teknoloji meselesini ve onun ayartıcı vaadi olan güç meselesini masaya hiç yatırmamış. Oysaki asıl bunu tartışmadan Palantir’i tartışmak beyhûdedir! O yüzden yazara tavsiyem, “Ulu Çınar ve Kasırga” yazısını bir kez daha okuması olacak çünkü o yazı, yazarın istediği gibi “Palantir”i tartışıyor.

Gelgelelim ben, yazardan farklı olarak meseleyi ontolojik hatta metafizik bir düzlemden ele alıp ilerleyeceğimi îma ederek hattımı “transhümanizm”e doğrulttum. Kanaatimce “Palantir”i tartışmak; yazarın düşündüğü gibi yazılımı, algoritmaları değil metafiziği, varlığı vâr oluşu tartışmak demektir.  Palantir, kelimenin tam anlamı ile şirki temsil ediyor, ilahî yaratımın kusurlu ve eksik olduğunu düşünerek onun yerine geçmeyi amaçlıyor. Mesele, insanın algoritmalarca yönetilmekten çok daha fazlası! İlahî yaratım olan organiğin yerini “yapay”ın, yaratımın yerini “üretim”in ve sonluluk yerine “sonsuzluk”un alması yani ilahî olanın yerine geçmek! Palantir, Thiel hatta Silikon Vadisinin esas meselesi Tanrı olmak! Tam da bu nedenle Thiel, Gnostik Evanjelizme dayalı Laveyan Satanik Kilisesi eksenli olarak Deccal’i öne sürüyor ama o konuşmada Deccal’in esasında kendisi, Silikon Vadisi olduğunu da gösterdi! Tam da bu nedenle yazıyı “Sâhi; Allah, Âdem’e/ Âdemlere neden “Şecereye yaklaşmayın!” dedi?” sorusu ile bitirmiştim. Faruk Yeşil, bu soruya cevap vermemiş. O yüzden bu yazıda hem o sorunun cevabına kısaca değineceğim hem de yazarın yeterince anlamadığını düşündüğüm veri ve algoritma meselesinin esasını ele alacağım çünkü algoritma, metafizik meselesidir yani insanların yönetilmesi değil de insanın “ne”liği meselesidir. Yine bu soruyla yakından ilişkili olarak teknoloji meselesi, güç meselesidir. İşte bunları tartışmadıkça Palantir’i tartıştığımızı sanırız ancak tartışmayız!

Şecere meselesinin özünü ise başka bir yazıda ele alacağım ama şimdiden ipucunu vereyim: Şecere, iktidarın ve nefsin sembolüdür benim okumamda. Neden bu sonuca vardığımı ise kendimce Kur’an okumaları yapan başka bir paradigma ile Kur’ân’ın bazı ayetlerini yorumlamak istediğim yazıların ikincisinde, derinlemesine ve gerekçeleri ile izah edeceğim. Bu bağlamda güç arzusunun, iktidarın Rahmânî değil Şeytânî olduğunu ifade ederek Allah’ın nefs sahibi varlıklar olarak bizim ayartılmaya müsait olduğumuzu bilerek bizi bundan menettiğini ve o sınıra yaklaşmamayı, o sınırı geçmememiz gerektiği, şeklinde düşünüyorum. Elbette bunun gerekçelerini ve bu gerekçelere kanıt teşkil eden okuma biçimini o yazıda ortaya koyacağım. O nedenle “şecere” meselesini bu kadarla bırakıp algoritma, yazılım ve yapay zekâ ekseninde teknolojinin mahiyetini, onun özünü ele almak istiyorum ama bu yazıyı, mevzubahis yazının bir parçası olarak okumanızı da bekliyorum çünkü bu yazı da esasında egemenlik, güç gibi meseleleri ele alıyor.

Teknoloji ve Tanrı Benzeri İnsan

Algoritma bıçaktır, o bıçağın sapı ve o sapı kavrayan el ise zihniyettir. Bu bakımdan teknoloji meselesi metafizik bir meseledir de! Teknolojiyi üreten zihin dünyaya hesapçı bir şekilde yaklaşan bir zihindir. Bu bağlamda bu yazıda esas amacım fikirlerinden oldukça istifade ettiğim ustam Jünger ve Heidegger’den hareketle teknolojiyi, üretimi, onun karşısına ise Mumford ve Ivan Illich ekseninde “teknik”i koyacağım.[1]

Hesapçı aklı ve elbette teknolojiyi üreten zihniyeti, hümanizm olgusundan başlayarak onun başka bir biçimi olan özne meselesini masaya yatırmak gerekiyor.

Rönesans düşünürleri, İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilah olması anlamına gelen enkarnasyon kavramı üzerine sık sık derinlemesine kafa yordular; bu da ilahî nitelikleri insan deneyimine daha da yaklaştırdı. Hristiyan hümanistleri, insanı, eşsiz yetenekleri ile -bunların başında akıl geliyordu- Tanrının vekili kabul ediyordu ama daha laik düşünenler bir adım daha ileri gittiler. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse insanın aşkın bir Tanrı’ya bağımlı olduğu fikrini reddeden Rönesans hümanizmi, “Peki, o zaman vâr oluşumuzun amacı nedir? Neyin iyi, neyin kötü olduğuna kim, hangi kriterlere göre karar verir? Evreni yaratmamış olan bizler, nesnelere nasıl nesnel bir değer atfederiz? Vâroluş hakkındaki fikirlerimizi nasıl düzenleriz?” soruları ile insanın evrendeki yerini yükselterek insanı, varlık zincirinde Tanrıdan sonra gelen bir yere koydular.

Sekülerleşmeye eğilimli hümanizmle birlikte ise insan, varlığın ölçüsü hâline geldi hatta ünlü “İnsan, her şeyin ölçüsüdür!” fikri de bu zihinsel yapıya uygundu. Antik Yunan’daki düşünürlerden Protogoras’a ait bu sözle insan, varlığın mihenk taşı olur. Bu yaklaşım, dış dünyadaki gerçeği veya kutsal yasaları silip insanın algısını referans alarak insanı bir nevî anlam ve değer mercii (alternatif odak) yapar. “İnsan-Tanrı benzeri” kavramı; nihaî otoriteyi, ahlâkı ve anlamı, aşkın bir ilahtan insan aklına ve iradesine kaydırır. Rönesans hümanizminden kaynaklanan ve Aydınlanma döneminde tam anlamıyla ortaya çıkan bu insan merkezli dünya görüşü, insan potansiyelini, bilimi ve kendi kaderini tayin etme hakkını vâroluşun yeni ölçütleri olarak yüceltir. Görüldüğü üzere bu İnsan algısı İnsanı Tanrının tahtına oturtmaya adaydır. İnsan, bu kadar üstün bir varlık olunca varlık âlemini de keyfince kullanma hakkına sahip olur. Bunun bir adım ötesi varlık âlemini yeniden biçimlendirebileceğidir ki bugün geldiğimiz nokta budur!

Rönesans hümanizmi, yeniden keşfedilen klâsik Yunan ve Roma metinleri aracılığıyla entelektüel odağı, ilahî öbür dünyadan yeryüzündeki insanın refahına kaydırdı. Aydınlanma çağı ise Kilise dogmaları ve ilahî hak kavramına karşı insan aklını ve bilimsel yöntemi savundu. Radikal Fransız aydınlanmasının ürünü olan sekülerleşme ile etkin ve müdahale eden bir Tanrı’nın yerini pasif doğa kanunları aldı; böylece insanlık, kendi ilerlemesinden sorumlu hâle geldi ve kendi kaderinin efendisi oldu. [2]

Hümanizm, neticede Batıda olduğu kadar Yahudi coğrafyasında veya İslam coğrafyasında da çıkabilirdi çünkü üç dinde de insan, Tanrısal nitelik taşıyan bir varlıktır. Bu noktada, İbrahimî dinlerin insan merkezci yapısını netleştirmek gerekir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta insan, “Tanrı’nın sûretinde” (Tselem Elohim /Imago Dei) yaratılmıştır. İslam’da ise -Kur’an doğrudan “sûret” ifadesini kullanmasa da- Allah’ın Âdem’e “kendi rûhundan üflemesi” (Secde, 9; Hicr, 29; Sâd, 72), insanı diğer tüm varlıklardan ayıran ve ona ayrıcalıklı bir konum bahşeden temel etkendir. Bu ilahî nefha (üfleme), insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığını, aynı zamanda ilahî bir cevher taşıdığını gösterir. Nitekim meleklerin Âdem’e secde etmesi de bu ayrıcalığı teyit eder. (Bakara, 34; Kehf, 50) Bu bağlamda, İslam’daki “halife” kavramı da insanın yeryüzünde bir tasarruf ve hâkimiyet yetkisine sahip olduğunu ifade eder. İnsan bir anlamda yeryüzünün hâkimidir; diğer tüm her şey, insana hizmet etmek ve onun yararlanması içindir.

Teknoloji de burada önemli bir yere oturur ve meşruiyetini bu faydalanmadan alır. Dolayısıyla insan, halife olarak varlık âleminde Tanrı vekili ise ve yeryüzünden istediği gibi faydalanmak da meşru ise işte teknoloji ile tam da bunu yapar! Genetik mühendislik ya da bir miktar daha ölçülü bir transhümanizm bile üç İbrahimî dîne tam anlamı ile ters düşmez çünkü neticede insanın doğaya egemen olmak hakkı var ve bir hükümdar, tebaasına egemenliğinin gereği bir hükmetme eyleminde bulundu diye sorgulanamaz ise teknolojiyi sınırsızca uygulama hakkı vardır! Bu bağlamda Faruk Yeşil de bir insan merkezci bakışla egemenliğin insana doğru genişlemesine itiraz ediyor yoksa maden çıkarılması, ormanların insana fayda sağlasın diye kesilmesi bu bakışta çok da dert edilesi değil! Benim meselem tam olarak burada başlıyor: Ben, bu vekil harçlık meselesini sorunlu görüyorum. Dediğim gibi bu ayrı bir yazı konusu ama Palantir’le bu olgu arasında da çok da uzaklık yok nâçizane görüşümce. Sonuç olarak teknoloji, bir hâkimiyet mantığı içerir ve bu Palantir’in dayandığı esas zemin, bu bağlamda hâkimiyet modelini, onun zihinsel dayanaklarını ele almadan Yapay Zekâ ve onun egemenlik aracı olmasını tartışmak meselenin özünü kaçırmak olur.

Asıl teistik kayma Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamaya çalışan Descartes’la geldi. Onun Rex Cogitans yani Düşünen Özne felsefesiyle Aklî Varlık insanın fiilleri adeta bir hükümdar hatta Tanrı gibi oldu. Descartes’a göre bir düşünen özne vardır (Rex Cogitans) bir de düşünülen nesne yahut varlık (Rex Exitans). Düşünen Öznenin (ya da Özne Ben) düşünülen nesne üzerinde sınırsız bir gücü vardır çünkü nesne, tamamı ile pasif ölü bir madde yığınıdır. Özne olan insanın -adeta bir despot ilah gibi- kulu olan pasif nesneye istediğini yapma hakkı vardır. Bir internet makalesinin sınırlarını çok fazla zorlamak istemediğimden özne meselesini çok ayrıntılandırmak istemiyorum ama emperyalizm olgusunun temel taşı budur. Özne, adeta bir ilah gibi olduğundan bu ultra-hâkimiyet mantığı üzerinde yükselen teknoloji de buna dayanır. Özünde bu mantığa dayanan bir sistemin nasıl İslamlaştırılacağının cevabını Faruk Yeşil’e bırakıyorum.

Jünger ve Heidegger Bağlamında Teknoloji ve Dünyanın/İnsanın Stoklaşması

“Heidegger‘e göre Batı’nın tarihi, kadîm Greklerin prodüksiyonist/üretim için üretim metafiziğinin zamanla modern teknolojiye dönüşerek dejenere olma tarzının tarihidir. Ona göre metafiziğin Grek kurucu babaları entitelerin varlığını önce teknolojik bir tarzda tanımlamıştı. Onlar için “olmak”, “üretilmiş olmak” demekti. Bu sebeple Heidegger’e göre metafiziğin tarihi prodüksiyonist metafiziğin kendisini serimlemesinin tarihidir. Varlığın/oluşun teknolojik kavranışı yani her şeyin sonu gelmez bir üretim ve tüketim süreci için hammadde olmak dışında hiçbir şey olmadığı görüşü, prodüksiyonist metafiziğin tarihindeki son aşamadır sadece. Heidegger, Platon‘u bu metafiziğin kurucusu olarak okur. Diğer Grekler gibi insanî imal ve üretimle büyülenen Platon, entitelerin varlığını/oluşunu insanî imalat kaynaklı terimlerle anlıyordu. Gerçekten de Heidegger, onun ideal “form” (ezeli ve ebedi olarak mevcut ve nihaî reel şey) kavramını, kopya ya da modelin zanaatkârın faaliyetinde oynadığı rolden türettiğini öne sürer. Zanaatkârın modeli nasıl yaptığı şeye yapısını veriyor ise aynı şekilde ezelî ve ebedî form da zamansal-empirik dünyada varlığa gelen şeylere yapılarını sağlar. Platon ezelî ve ebedî, empirik-olmayan formun şeylerin değişmeyen, daima mevcut temeli ya da payandası olduğunu düşünüyordu. O, prodüksiyonist metafiziğin tarihinin tümü için kesinlik sağlayacak şekilde, bir şeyin “olması” için bir “nihaî” temele dayanması gerektiğini öne sürer. Böylece prodüksiyonist metafizik, aynı zamanda bir temel arayıcı metafizik haline gelir.”[3]

Bugünkü İslam dünyası da -hatta Faruk Yeşil’in zihniyet dünyası da- bu üretimci metafizik tarafından ayartılmış durumda. Akif’e göre İslam dünyasını vîrane kılan üretememesi; sanayi, teknoloji ve bilim üretememesiydi. İşte bu yetersizlik onu vîrane kılmış, buna karşılık mâmur[4] edilmiş Batıda kâşâneler görmüştür. Akif’in ve İslamcılığın modernistliği üzerine söylenecek çok şey var ve ben de söylüyorum; dahası, söylemeye de devam edeceğim.[5]

Heidegger’in tilmizi sayılan Hannah Arendt, modern Batı uygarlığı için Homo Faber kavramını kullanır. Heidegger’in[6] teknoloji eleştirisinin esin kaynağı ise Ernst Jünger’dir. Onun seferberlik kavramı ve üretimci metafizik üzerine saptamalarına dair görüşlerine çok kısaca yer verdikten sonra Heidegger’in Gestell kavramını açacağım, müteakip yazıda ise algoritma meselesine bir giriş yapacağım. Böylece Müslümanların neden yapay zekâ üretmemesi gerektiğini ifade etmiş olacağımı düşünüyorum.

Jünger, insanlığa işçi-asker modunda “damgasını vurmakta olan şey”e ismini verir: İşçi Gestaltı. Bu, yeryüzünü adeta bir endüstriyel tesise dönüşmeye mecbur bırakan üretimci zihniyetin temsiliydi. İşçi, yeryüzünü bir hammadde deposuna dönüştüren üretim seferberliğinin adıydı. İşçi Gestaltı denilen şey Nazım’ın ünlü “Trrrrum,/ trrrrum,/ trrrrum!/ trak tiki tak!/ makinalaşmak istiyorum!” dediği sanayicilik ideolojisinin ta kendisidir! İnsanın kendisini de bir hammaddeye, Heidegger’in deyimi ile “elde hazır tutulan şey”e dönüştüren şey buydu.

“Heidegger‘e göre teknolojik insanlık, doğanın teknolojik fethini kontrolü altında bulunduran özerk fail olmaktan çok uzak, modern teknolojinin kendi kendisine yön veren iş sürecinin “kölesi” hâline gelmiştir. Tümüyle manipüle edilen bir dünyada bireysel “otonomiden/özerklikten” veya “özgürlükten” söz etmek hiç de anlamlı değildir çünkü böyle bir dünyada insanlar, endüstriyel üretim taleplerinin şekillendirdiği fark edilemez sıradan şeylere dönüşmüştür. Ayrıca, üretim araçlarının “mülkiyeti”ndeki hiçbir değişme, endüstriyel işin yabancılaştırıcı ve yıkıcı karakterini değiştiremez; Heidegger‘in görüş noktasından kapitalizm ve sosyalizm de aynı şekilde sınırsız güç/iktidar tutkusunun (Will to Power), şeylerin teknolojik ifşâsına eşlik eden tezahürleridir.”[7]

Heidegger, bu teknolojik bağımlılığın ya da teknolojiyle damgalanmış bir dünyanın aynı zamanda “vâr oluşun unutulmasıyla karakterize edilen bir dünya” olduğunu belirtir çünkü teknoloji, esas olarak bir çerçevelemedir: Almancasıyla Ge-stell. Bu kavram, şeylerin gizini kaybedip açığa çıktığı, görünürleşmesini ifade eder. Varlığın unutulmasının nedeni de budur Teknoloji dibine kadar materyalist bir etkinliktir. Bu, vâr olan her şeyin bir hammadde, hazırda bulundurulan bir şey olmasıdır. İnsan da dâhil hiçbir şey, varlık kazanamaz; deyim yerinde ise ancak “nesne” hâlini alır.

Akif’in ve İslamcı zihniyetin en büyük yanılgısı da buradan doğuyor Teknolojiyi ait olduğu bu bağlamdan kurtarıp insanlığa faydalı bir araç hâline getireceklerini, böylece ilahî amaca uyumlandırabileceklerini sanmalarıdır. Teknolojiyi bir araç olarak düşünen bu bakış, onun bir sistem ve bir kültürel evren içinde hayat bulduğunu unutur. Geçen yazıda dediğimi tekrar edeyim: “Cep telefonuyla birlikte TikTok da gelir çünkü bu ikisi birbirinden kopuk değildir; aynı sistemin, aynı mantığın tezahürleridir.” Birine sahip olup diğerini reddeden anlayışın yanılgısı işte buradadır.

Meselem, müşahhas olarak Akif değil. Meselem, kültürel modernlik olarak Kemalizm’in alternatifinin kalkınmacı modernlik sanılması. Kemalizm, insanları zihinsel olarak sekülerize eder ve bu nedenle bu pozitivist, maddeci anlayışa itiraz eden sağcılığın aynı şeyi çok daha sinsice yaptığını, mesela İbn-i Arabî’ye atfedilen ilah olarak paranın, Kemalizm’den çok daha sinsi bir şirki Müslüman zihinle bütünleştirebilmesidir. Teknoloji tam da bunu yapan bir sistem! Dolayısıyla Müslüman Algoritma farklı bir şey yapmaz çünkü mesele sanıldığı gibi algoritmanın Palantir’in emrinde olursa kötü olması değildir, algoritmanın kendisi kötüdür: Dünyayı niceleştirir, her şeyi hesap edilen bir sayıya indirger. Algoritma; dünyayı hesaplanabilir, sayısallaşabilir bir nicelik hâline sokar. Var olan her şeyi, bir “veri” noktasına, bir “sayı”ya dönüştürür. Bu, onun doğasıdır. Ağacı, “odun”; nehri, “su kaynağı”; insanı ise “kullanıcı verisi” olarak görmek, bu nicelikleştirme eyleminin ta kendisidir! Oysa bir ağaç, bir nehir, bir insan sadece bir sayıdan ibaret değildir. Algoritmanın yaptığı, bu niteliği (kaliteyi) yok sayarak vâr olanı kendi dar kalıbına (hesaplanabilir olana) hapsetmektir. Bu, onun metafizik kötülüğüdür. Bu kötülük, Müslümanların elinde de değişmez çünkü algoritmanın özü, sayısallaştırmak ve hükmetmektir. Onun bu vasfı, Müslümanların elinde olunca da aynı kalır.

Bu anlamda sizi yok etmek isteyene karşı silah kullanmak, silahın niteliğini değiştirmez. Onun kötü olduğunu bilirsiniz ama onu amaç edinmeden zorunlu bir kötülük olduğunu bilerek mümkün olduğunca farkında bir bilinçle dikkatle kullanabilirsiniz. Herkesin silahlı olduğu bir yerde “Hayır, siz silah sahibi olmayın!” demek elbette gerçekçi değil ama saldırmak, fethetmek için silah sahibi olmakla varlığınızı korumak için sadece ve sadece savunma için silah sahibi olmak ve bu aracın rezil, berbat bir şey olduğunu bilerek mecburen kullanmak farklıdır. Müslümanlar algoritma yazmak yerine algoritmayı felç edici bir araca yöneldiğinde teknolojinin olumsuzluğu değişmez ama o olumsuzluğu bilerek siz farklı bir çözümle, olabildiğince ona esir ve akla aykırı bir iyimserliğe sahip olmadan bunu yaparsanız bu, kısmen de olsa iyi bir şeydir. Bu anlamda teknolojiye eleştirel bakarken bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Elbette bu sistemin şeytanî tabiatını unutmayıp bu gerçeği bilerek ve o şeytanî etkiden de mümkün olduğunca kaçınarak bu sistemle ilişkilenmek elbette mümkündür.  Bu, ahlâkî ve politik bir tercihtir.

Teknolojinin “sıfır” olmadığı bir dünyada sizin “sıfır” teknoloji ile yaşamanız olanaklı değildir. Teknolojinin tahakküm üreten aslî niteliği, bu seçimlerle değişmez ama bu dikkatli kullanım sizi teknolojinin kölesi yapmaz, onu ahlâkî amaçlarınıza yaklaştırır. (Teknolojiye hâkim olunmaz ama onun zararı azaltılabilir. Bu, bilinçli bir çaba gerektirir. Dahası, teknoloji yerine sizin insanî kapasite olarak erişiminizi çoğaltan, eksiğinizi tamamlayan aletler yapılabilir ama bu, bambaşka bir politik tercihtir. Bu politik tercihe uygun bir Müslüman toplum inşa etmeye de kimsenin bir itirazı olmaz ki bu, esasta, bugün medeniyet dediğimiz şeye en yakın durumdur ama İslamcılık, İslamcılık olarak kaldığı sürece yani köklü bir değişim geçirmedikçe böylesi bir tercihin öznesi olamaz!

Gelecek yazıda bu ayrımı yaparak “algoritma” meselesine değineceğim ve Müslümanlara, teknoloji yerine tekniği esas alan bir çabayı önereceğim ama ondan önce şimdi, şu Palantir bahsinde, kalanları yazıya dökme zamanı!

Dipnotlar: 

Not: Bu, Faruk Yeşil’e ilk ve son cevabım çünkü bu işi bir düelloya dönüştürmek istemiyorum. Ben hakkımı kullandım, sıra Faruk Yeşil arkadaşta. Cevabıyla konuda netlik kazanacağınızı, pozisyonlarımızın daha çok belli olacağını düşünmekteyim. Bu noktadan sonra tartışmayı sürdürmek, istesek de istemesek de kabak tadı verir. Bu durumda en uygun çözüm, kendi fikrî tercihlerimizi pekiştirecek yazılarla meseleyi derinleştirmek olur. Bence Faruk arkadaş, bu konuya dair düşüncelerini daha derinleştirerek sürdürmeli. Yazısı, itiraz ettiğim noktalar olsa da yaklaşmakta olan tehlikeye dönük bir imdat freni ve bu meseleyi ele almamıza vesile oldu. Bu nedenle teşekkürü de takdiri de ziyadesi ile hak ediyor bence. Tartışmamız bence konunun değişik açılarını ele almak için bir fırsat oldu kanımca. Yeni Pencere’de bu konuyu derinleştirmemiz de iyi oldu, güncele teslim olmadan güncel meselelere dair derinleşme oldukça önemli! Dahası, bu tartışma bence ülkemizde kötü şöhrete sahip polemiğin kişiselleştirilip birbirini ezmeye dönük bir ego tatmini yerine eksiğimizi tamamlamaya vesile olacak kapıları arayan, fikir ekseninde derinleşen bir tez – antitez düşünce satrancı örneği oldu. Faruk Yeşil arkadaş, yaptığım eleştiriyi nefsanî bir mesele olarak ele almak yerine tam bir olgunluk gösterdi ve gayet nitelikli bir karşı itiraz yaptı. Kendi adıma bu tartışmadan keyif aldım.

[1] Uluçınar ve Kasırga alt başlıklı yazıda Batılı muhaliflere nereden ve nasıl baktığımı yazmıştım ama bir kez daha tekrar edeyim. O yazıda, “Batı karşıtlığı da Batılıdır ve Batı uygarlığının eleştirisini yapan İslamcıların muhaliflerin esas derdini anlamadan onlar üzerinden Batı karşıtlığı yaptığını” söylemiştim. Buna ek olarak şunu da söyleyeyim: İslamcılar, o yazarların esasa dair soruların, esasa yönelen tartışmalarını anlamadan bunu Batı sömürgeciliğinin eleştirisine çeviren bir Anti-Batıcılık olarak oksidentalizme dönüştürdüler. Oysa mesele doğru anlaşılsaydı İslamcılık, Batıya karşı İslam medeniyetinin yeniden doğuşunun öncüleri olurdu ama o yazarlar doğru anlaşılmadı. Anlaşılmadığı için de alternatif bir karşı yaşama biçimi üretilemedi. Ümit Aktaş’ın Mekke Anlaşmasını eleştiren yazısı bence çok elverişli bir yazı; İslamcılığın nerede yanlış yaptığını, neyi yanlış anladığını masaya yatırmaya yönelik verimli tartışmalara çok müsait. Umarım Ümit abi bu tartışmayı açar. Bana göre bu tartışmayı açacak meselenin derinde yatan esasını ele alacak bakış açısı onda ziyadesi ile mevcut.

[2] Good without God: Understanding the Case of Humanism (Tanrısız İyilik: Hümanizmin Gerekçesini Anlamak) https://traversingtradition.com/2024/11/20/good-without-god-understanding-the-case-of-humanism/

[3] Michael E. Zimmerman, Heidegger Moderniteyle Hesaplaşma Teknoloji, Politika, Sanat, Çev, Hüsamettin Aslan, Paradigma Yayınları-2011, s:5

[4] Bu üretimci metafiziğin ve sağcı dünya görüşünün karşısında rahmetli Turgut Cansever’in İbn-i Arabî metafiziğinden türetilmiş îmar etme, tezyin etme olgusunun bilgi kavrayışı bakımından bariz farkı ve medeniyet meselesi açısında değerine dair sayfalarca yazsak değer! “İslamcılık medeniyet üretemez!” diye düşünme nedenim de budur. İslamcılık, bu güç metafiziği tarafından ayartıldığı için güç ekseninde düşünmeyen bir medeniyet tasavvur edemiyor. “Dünyayı olduğu gibi bırakmayı” savunan Merkez Efendi gibi düşünmediğimiz müddetçe medeniyet lâfını boşa etmenin gereği yok. Sûfilikten beslenmedikçe Batının kötü bir taklidi olmaktan çıkamayacağımız için İslamcılığa diyorum ki: “Mecnûn olup çöle düşmedikçe ne Leyla’yı çağır ne çölü incit!” Bu bakımdan İslamcılığa karşı Ulu Çınar dediğim “medeniyet” meselesi yazılmayı bekliyor. Keşke bunun üzerine yazsa birileri. Bu bağlamda İslamcılık eleştirim; İslamcılık krizde olduğu için değil, dayandığı zihinsel zemin çürük olduğu için yapılan bir eleştiridir. İslamcılığın bırakalım salt yapay zekâ karşısında bir şey önerememesini, bence Batı karşısında hakikî bir karşı iddiası da yok! Burada, Faruk Yeşil arkadaştan farklı düşünüyorum: İslamcılık tam da onun istediğini yapıyor ve dron, yapay zekâ ve yazılım üretmek için yola çıkmış durumda! Benim nezdimde skandal, tam da burada! İslamcılığın yaralı zihni iktidar olgusundan şifa bulamayacak kadar damgalanmış hâlde. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaşımız, benim İslamcılık eleştirimin zeminini tam anlamamış gibi görünüyor.

[5] Faruk Yeşil’e göre İslamcılık gibi mevcut seküler ideolojiler de krizde ve onların da yapay zekâya, insanın algoritmalarca yönetilmesine cevabı yok. Faruk Yeşil’e Siber Marx’ı öneririm ya da keşke tercüme etseler Marx ve Robot’u önerirdim; yani diğer seküler ideolojilerin de algoritmanın hâkimiyetine dair ciddî itirazları var. Yazar, bunları okumadığı için sanırım buna dair söz üretilmediği, buna yönelik bir mücadele verilmediği kanısına varmış ama yapılıyor. Her ideolojide güce inananlar ile ona karşı çıkanlar var. İslamcılık ise bu ideolojilerin güç kanadı ile aynı çünkü İslamcılık, artık iyice bir tür milliyetçilik biçimine dönüştü. Bu nedenle bu eleştirilerim tam da İslamcılığın modernistliğini hedef alıyor. Bu minvaldeki eleştirilerim sürecek. Krizde dedikleri -velev ki krizde olsalar- modernitenin kendisine, dayanaklarına itirazları yok. Liberalizm de Sosyalizm de modernitenin çocukları ama İslamcılık, moderniteye karşı alternatif bir uygarlık üretme iddiasını taşıyor, tıpkı yazarın Palantir yazısı gibi. O zaman zehre karşı panzehir olma iddiasındakinin zehir bulaşmış olduğu için panzehir olamayacağını söylemek en doğru yaklaşım. Bu bakımdan arkadaşımızın hoşuna gitmese de bu eleştiriler sürecek. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaş, kendisine yönelttiğim eleştiriye Faruk Yeşil eleştirilerime, onun söylediklerini kendi gündemime eklediğim iddiasıyla karşı çıkıyor. Ben onun yazmadığı hiçbir şeye tek bir söz söylemedim, yazımda onun yazdıklarını alıntıladım. Eleştirilerimi de bu alıntılara dayandırdım. Bu bakımdan bu itirazını haksız bulduğumu belirtmem gerekiyor. İkincisi ben o yazıda, ümmet meselesine bir şey demedim ya da bu konuyu odağa alan bir ifadem yoktu. Bunu nereden çıkardığını merak ettim. Madem bunu açtık, İslam dünyasının -sanırım onun ümmet deyimi ile kastı bu olsa gerek- aslî derdinin İslam olduğu yönünde kuvvetli şüphem var. Eğer ümmet diye bir mesele olsaydı sokakların isyanını kimse durduramazdı hatta bu da o sözde ümmetin utancı olsun! Bugün İsrail, dünyada ciddî itibar kaybına uğradı ise bunda zerre ümmet sayılmayacak ve içinde Siyonist karşıtı Yahudilerin de olduğu, başını solun çektiği savaş karşıtı hareketin kararlı tutumu etkili oldu. Ümmet ise soykırıma karşı çok da kararlı duruş göstermeyen bir tutum içinde oldu. İsrail karşısında Batı solunun onda biri bile denemeyecek bir karşı koyuş geliştiremeyen ümmetin ümmetliğinden söz edilebilir mi, bunu da yazara bırakıyorum. Ulus-devletlerin paramparça yaptığı İslam dünyasından “Ümmet” çıkacağını düşünmek ütopyanın bile ötesinde bir durum bence! İslamcılık denen ideolojiden kurtulmadıkça bir medeniyet tahayyül etmek pek de olanaklı olmayacak, bu nedenle benim yaptığım bir alan temizliği!

[6] İslam dünyasından onun çapında bir düşünür çıkmadıkça İslam dünyasının kurtuluşu bence mümkün değil hatta ben Heidegger’in birçok noktada Müslümanca bir zihne oldukça yakın durduğu kanısındayım, buna dair yazacağım bazı yazılarla neden böyle düşündüğümü gösterme fırsatım olacak. Bizim Batıya karşı alternatif önerebilmemiz için o ve onun gibi çaplı düşünürlere gereksinmemiz var, düşünce üretebilmemiz üstelik de çok sağlam düşünce üretebilmemiz gerek.

[7] Zimmerman, Heidegger ve Modernite, s:11

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x