Connect with us

Köşe Yazıları

“Teknik mi Teknoloji mi?” ya da İktidar Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Bazen ayrıntılar, esası kaçırmaya neden olur. Faruk Yeşil’in yazısı için kaleme aldığım yazımın sonuna eklediğim ve Akif üzerinden yaptığım eleştiri, ne yazık ki esası gözden kaçırmamıza neden olmuş. Arkadaşımızın cevabî yazısı ise esasa dair ve teknoloji ekseninde insanın vâr oluşuna dair önemli soruları merkeze alıyor yani bence “teknoloji” ile “ontoloji”yi ilişkilendiriyor. Bu bakımdan önemli ve böylesine önemli bir konuyu tartışma imkânı oluşturduğu için ben de kendisine teşekkürü borç bilirim.

Öte yandan cevabın niteliği bizim ülkemizdeki üslûpsal facialarla dolu “dalaşma” zihninin tersine, kalitesi ile de çok değerli. Farklı düşündüğümüz noktalar var ama mevcut YZ teknolojisinin silikon vadisi elitleri ve devlet tarafından insanlığın aleyhine kullanılması konusunda hemfikirim. “Büyük veri” dediğimiz olgu ise bir iç istihbarat boyutu da taşıyor zaten ve temel kaygımızın da ortak olduğu kanısındayım ki Palantir yazımda algoritma temelli yönetim olgusuna değindim. Belki şu nüans söz konusu: Henüz bulut tabanlı devletin erken aşamalarındayız. Şu an, hibrit dediğimiz bir konum söz konusu. Toprak merkezli ulus-devlet ile ağ tabanlı küresel devlet arasında bir konumlanış ama yönelim ikinciye doğru!

Hâkeza anlamla ilgili tespitlerine de katılmakla beraber nüansımız var çünkü ben onun kaygılandığı gibi tümü ile nihilistik bir uygarlık modelinin söz konusu olduğu kanısında değilim. Anlam olgusu, nereden baktığımıza göre değişir. Bana göre anlamsız bir insan yaşamı söz konusu olamaz ama bu anlam metafizik bir anlam mı, seküler bir anlam mı derseniz elbette seküler! Bununla birlikte materyalizm olgusunu da abartmamak gerek! UFO’lar bile bir seküler olmayan anlam arayışının ürünü… Bunların her birisi derinlemesine ele alınacak önemli konular ve Faruk Yeşil buna kapı aralayarak önemli bir şey yapmış hâlde!

Mamafih değerli yazar benim esasa dair yaptığım eleştiriyi ve Akif üzerinden “teknolojinin neliği”ni esasa almayan araçsal bakış temelinde yaptığım İslamcılık eleştirimi ne yazık ki yanlış anlamış çünkü benim asıl itirazım düşmanın silahları ile silahlanmanın sizi düşmana benzeteceğiydi! Bu anlamda Akif ekseninde ve -tekrar ediyorum- Yeşil’in yazısında da esas mesele aslında güç yani İktidar meselesi! Bu bakış açısıyla Faruk Yeşil, İslam dünyasının teknolojik ve bilimsel atılım yapamaması hâlinde Batının kölesi hâline geleceğini düşünüyor. Ben ise meseleye daha esastan bakıyorum. Teknoloji algısı Akif’te de İslamcılıkta da yazarda da bence ortak: Batı karşısında güç olmak! Burada farklı düşündüğümüz kesin çünkü yapabilme erki anlamında güç ile iktidar anlamında güç, benim siyasal tahayyülümde net bir biçimde ayrı! İslamcılığın temelde sömürgecilik karşıtı ulusçuluk olduğunu düşünme nedenim de bu çünkü Faruk Yeşil de Mehmet Akif de Müslüman Kardeşler İslamcılığı da bağımsızlık ve ulus-devlet konusunda benzerler! Ulus-devletin ulus tahayyülü, İslamcılıkta din odaklı iken Kemalizm’de seküler ama neticede İslamcı tahayyülde de bağımsız modern devlet ortak nokta ve ulus inşası laik değil, dinî eksende. Teknoloji, bu modern devletin bağımsızlığını sağlayacak önemli bir araç. Burada meşrep farkı açık: Ben, “sûfiyâne ve anarşizan bir maneviyat” odaklı düşündüğümden devlet de güç de benim için günden dışı ancak bu sömürge karşıtı ulusçuluğu da modern devleti de kapsayan İslamcı tahayyülün teknolojiye güç temelinde bakmasını, tarihsel nedenlere dayanarak anlıyorum lâkin anlamak elbette onaylamak değildir.

İslam dünyası, 16. yüzyıla dek zirve medeniyetti ve Akdeniz’in tartışılmaz süper gücüydü. Bu güç, Osmanlının farkında olmadığı bir kibre yol açtı. Bu kibir, ölümcül bir hataya; akstaki değişimi ve hâkim olduklarının ondan farklı bir yönelişe doğru ilerlediğini gözden kaçırmasına yol açtı. Sonuçta Osmanlı, düne kadar egemen olduğu Avrupa’ya ya da “küffâra” yenildi ve bu yenilginin sonucunda da Osmanlı çöktü.

Osmanlıdaki çöküşün nedenleri üzerine çok şey söylenebilir ancak Osmanlı hatta İslam dünyasındaki münevverler, bu yenilgiyi teknolojiye bağladı. Osmanlı, Batının teknolojisine yeniliyordu ve kalkış da buradan olabilirdi. Bu bakımdan Akif, meseleye tam da buradan baktı ve İslam dünyasının teknik üstünlüğü tekrar ele geçirmesi durumunda Batı karşısında yaşanan yenilginin son bulacağını düşündü. Fenni alır da kültürü/ahlâkı dışarıda bırakırsak meseleyi çözeceğimizi düşünüyordu. Benim “Akif Nerede Yanıldı?” sorusunu sorma nedenim de teknoloji meselesinin bu şekilde okunmasından dolayı idi. Yazıda da “Temel sorun, teknoloji tarafsız bir alet, bir araç meselesi değil!” diye belirttim ve teknolojiyi, kendisini üreten kültürden ayıramayacağımızı söyledim. Bıçak örneğim de bundan dolayı idi: İster soğan doğrayın ister insan; bıçak, eninde sonunda kesmek ve delmek için icad edilmiş bir şeydir yani onun esas fonksiyonu budur. Bu nedenle onu tutan elin farklılaşması, bıçağın bu niteliğini değiştirmez.

Ben meseleye buradan baktığım için İslam dünyasının da veri, yazılım üretmesini teklif eden ama öte yandan da algoritmalarca yönetilen insan üzerinden kaygılanarak Müslüman dünyanın daha ahlâklı bir veri, yazılım üreteceği zannına kapılmasına itiraz ettiğimi ne yazık ki anlamamış yazar. Faruk Yeşil’in “İslam dünyası yazılım üretmezse yazılımın esiri olur!” mantığı, Akif’le aynı çünkü güçlü olmayı eksene alıyor. Belki bana kızacaktır ama AKP ve Erdoğan da buradan bakıyor ve o yüzden silah teknolojisine yatırım yaparak bu konuda ileri gitmeyi hedefliyorlar. SİHA üretmekle Mekke Anlaşması ve dahası Osmanlı okuması aynı düzlemde! Yeşil’in bu eksenden bir cevap üretmesini ummuştum ama o, “Palantir tartışılmadıkça İslamcılık tartışması beyhûde olur!” diyerek esası ıskalamış. Faruk Yeşil, teknoloji meselesini ve onun ayartıcı vaadi olan güç meselesini masaya hiç yatırmamış. Oysaki asıl bunu tartışmadan Palantir’i tartışmak beyhûdedir! O yüzden yazara tavsiyem, “Ulu Çınar ve Kasırga” yazısını bir kez daha okuması olacak çünkü o yazı, yazarın istediği gibi “Palantir”i tartışıyor.

Gelgelelim ben, yazardan farklı olarak meseleyi ontolojik hatta metafizik bir düzlemden ele alıp ilerleyeceğimi îma ederek hattımı “transhümanizm”e doğrulttum. Kanaatimce “Palantir”i tartışmak; yazarın düşündüğü gibi yazılımı, algoritmaları değil metafiziği, varlığı vâr oluşu tartışmak demektir.  Palantir, kelimenin tam anlamı ile şirki temsil ediyor, ilahî yaratımın kusurlu ve eksik olduğunu düşünerek onun yerine geçmeyi amaçlıyor. Mesele, insanın algoritmalarca yönetilmekten çok daha fazlası! İlahî yaratım olan organiğin yerini “yapay”ın, yaratımın yerini “üretim”in ve sonluluk yerine “sonsuzluk”un alması yani ilahî olanın yerine geçmek! Palantir, Thiel hatta Silikon Vadisinin esas meselesi Tanrı olmak! Tam da bu nedenle Thiel, Gnostik Evanjelizme dayalı Laveyan Satanik Kilisesi eksenli olarak Deccal’i öne sürüyor ama o konuşmada Deccal’in esasında kendisi, Silikon Vadisi olduğunu da gösterdi! Tam da bu nedenle yazıyı “Sâhi; Allah, Âdem’e/ Âdemlere neden “Şecereye yaklaşmayın!” dedi?” sorusu ile bitirmiştim. Faruk Yeşil, bu soruya cevap vermemiş. O yüzden bu yazıda hem o sorunun cevabına kısaca değineceğim hem de yazarın yeterince anlamadığını düşündüğüm veri ve algoritma meselesinin esasını ele alacağım çünkü algoritma, metafizik meselesidir yani insanların yönetilmesi değil de insanın “ne”liği meselesidir. Yine bu soruyla yakından ilişkili olarak teknoloji meselesi, güç meselesidir. İşte bunları tartışmadıkça Palantir’i tartıştığımızı sanırız ancak tartışmayız!

Şecere meselesinin özünü ise başka bir yazıda ele alacağım ama şimdiden ipucunu vereyim: Şecere, iktidarın ve nefsin sembolüdür benim okumamda. Neden bu sonuca vardığımı ise kendimce Kur’an okumaları yapan başka bir paradigma ile Kur’ân’ın bazı ayetlerini yorumlamak istediğim yazıların ikincisinde, derinlemesine ve gerekçeleri ile izah edeceğim. Bu bağlamda güç arzusunun, iktidarın Rahmânî değil Şeytânî olduğunu ifade ederek Allah’ın nefs sahibi varlıklar olarak bizim ayartılmaya müsait olduğumuzu bilerek bizi bundan menettiğini ve o sınıra yaklaşmamayı, o sınırı geçmememiz gerektiği, şeklinde düşünüyorum. Elbette bunun gerekçelerini ve bu gerekçelere kanıt teşkil eden okuma biçimini o yazıda ortaya koyacağım. O nedenle “şecere” meselesini bu kadarla bırakıp algoritma, yazılım ve yapay zekâ ekseninde teknolojinin mahiyetini, onun özünü ele almak istiyorum ama bu yazıyı, mevzubahis yazının bir parçası olarak okumanızı da bekliyorum çünkü bu yazı da esasında egemenlik, güç gibi meseleleri ele alıyor.

Teknoloji ve Tanrı Benzeri İnsan

Algoritma bıçaktır, o bıçağın sapı ve o sapı kavrayan el ise zihniyettir. Bu bakımdan teknoloji meselesi metafizik bir meseledir de! Teknolojiyi üreten zihin dünyaya hesapçı bir şekilde yaklaşan bir zihindir. Bu bağlamda bu yazıda esas amacım fikirlerinden oldukça istifade ettiğim ustam Jünger ve Heidegger’den hareketle teknolojiyi, üretimi, onun karşısına ise Mumford ve Ivan Illich ekseninde “teknik”i koyacağım.[1]

Hesapçı aklı ve elbette teknolojiyi üreten zihniyeti, hümanizm olgusundan başlayarak onun başka bir biçimi olan özne meselesini masaya yatırmak gerekiyor.

Rönesans düşünürleri, İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilah olması anlamına gelen enkarnasyon kavramı üzerine sık sık derinlemesine kafa yordular; bu da ilahî nitelikleri insan deneyimine daha da yaklaştırdı. Hristiyan hümanistleri, insanı, eşsiz yetenekleri ile -bunların başında akıl geliyordu- Tanrının vekili kabul ediyordu ama daha laik düşünenler bir adım daha ileri gittiler. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse insanın aşkın bir Tanrı’ya bağımlı olduğu fikrini reddeden Rönesans hümanizmi, “Peki, o zaman vâr oluşumuzun amacı nedir? Neyin iyi, neyin kötü olduğuna kim, hangi kriterlere göre karar verir? Evreni yaratmamış olan bizler, nesnelere nasıl nesnel bir değer atfederiz? Vâroluş hakkındaki fikirlerimizi nasıl düzenleriz?” soruları ile insanın evrendeki yerini yükselterek insanı, varlık zincirinde Tanrıdan sonra gelen bir yere koydular.

Sekülerleşmeye eğilimli hümanizmle birlikte ise insan, varlığın ölçüsü hâline geldi hatta ünlü “İnsan, her şeyin ölçüsüdür!” fikri de bu zihinsel yapıya uygundu. Antik Yunan’daki düşünürlerden Protogoras’a ait bu sözle insan, varlığın mihenk taşı olur. Bu yaklaşım, dış dünyadaki gerçeği veya kutsal yasaları silip insanın algısını referans alarak insanı bir nevî anlam ve değer mercii (alternatif odak) yapar. “İnsan-Tanrı benzeri” kavramı; nihaî otoriteyi, ahlâkı ve anlamı, aşkın bir ilahtan insan aklına ve iradesine kaydırır. Rönesans hümanizminden kaynaklanan ve Aydınlanma döneminde tam anlamıyla ortaya çıkan bu insan merkezli dünya görüşü, insan potansiyelini, bilimi ve kendi kaderini tayin etme hakkını vâroluşun yeni ölçütleri olarak yüceltir. Görüldüğü üzere bu İnsan algısı İnsanı Tanrının tahtına oturtmaya adaydır. İnsan, bu kadar üstün bir varlık olunca varlık âlemini de keyfince kullanma hakkına sahip olur. Bunun bir adım ötesi varlık âlemini yeniden biçimlendirebileceğidir ki bugün geldiğimiz nokta budur!

Rönesans hümanizmi, yeniden keşfedilen klâsik Yunan ve Roma metinleri aracılığıyla entelektüel odağı, ilahî öbür dünyadan yeryüzündeki insanın refahına kaydırdı. Aydınlanma çağı ise Kilise dogmaları ve ilahî hak kavramına karşı insan aklını ve bilimsel yöntemi savundu. Radikal Fransız aydınlanmasının ürünü olan sekülerleşme ile etkin ve müdahale eden bir Tanrı’nın yerini pasif doğa kanunları aldı; böylece insanlık, kendi ilerlemesinden sorumlu hâle geldi ve kendi kaderinin efendisi oldu. [2]

Hümanizm, neticede Batıda olduğu kadar Yahudi coğrafyasında veya İslam coğrafyasında da çıkabilirdi çünkü üç dinde de insan, Tanrısal nitelik taşıyan bir varlıktır. Bu noktada, İbrahimî dinlerin insan merkezci yapısını netleştirmek gerekir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta insan, “Tanrı’nın sûretinde” (Tselem Elohim /Imago Dei) yaratılmıştır. İslam’da ise -Kur’an doğrudan “sûret” ifadesini kullanmasa da- Allah’ın Âdem’e “kendi rûhundan üflemesi” (Secde, 9; Hicr, 29; Sâd, 72), insanı diğer tüm varlıklardan ayıran ve ona ayrıcalıklı bir konum bahşeden temel etkendir. Bu ilahî nefha (üfleme), insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığını, aynı zamanda ilahî bir cevher taşıdığını gösterir. Nitekim meleklerin Âdem’e secde etmesi de bu ayrıcalığı teyit eder. (Bakara, 34; Kehf, 50) Bu bağlamda, İslam’daki “halife” kavramı da insanın yeryüzünde bir tasarruf ve hâkimiyet yetkisine sahip olduğunu ifade eder. İnsan bir anlamda yeryüzünün hâkimidir; diğer tüm her şey, insana hizmet etmek ve onun yararlanması içindir.

Teknoloji de burada önemli bir yere oturur ve meşruiyetini bu faydalanmadan alır. Dolayısıyla insan, halife olarak varlık âleminde Tanrı vekili ise ve yeryüzünden istediği gibi faydalanmak da meşru ise işte teknoloji ile tam da bunu yapar! Genetik mühendislik ya da bir miktar daha ölçülü bir transhümanizm bile üç İbrahimî dîne tam anlamı ile ters düşmez çünkü neticede insanın doğaya egemen olmak hakkı var ve bir hükümdar, tebaasına egemenliğinin gereği bir hükmetme eyleminde bulundu diye sorgulanamaz ise teknolojiyi sınırsızca uygulama hakkı vardır! Bu bağlamda Faruk Yeşil de bir insan merkezci bakışla egemenliğin insana doğru genişlemesine itiraz ediyor yoksa maden çıkarılması, ormanların insana fayda sağlasın diye kesilmesi bu bakışta çok da dert edilesi değil! Benim meselem tam olarak burada başlıyor: Ben, bu vekil harçlık meselesini sorunlu görüyorum. Dediğim gibi bu ayrı bir yazı konusu ama Palantir’le bu olgu arasında da çok da uzaklık yok nâçizane görüşümce. Sonuç olarak teknoloji, bir hâkimiyet mantığı içerir ve bu Palantir’in dayandığı esas zemin, bu bağlamda hâkimiyet modelini, onun zihinsel dayanaklarını ele almadan Yapay Zekâ ve onun egemenlik aracı olmasını tartışmak meselenin özünü kaçırmak olur.

Asıl teistik kayma Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamaya çalışan Descartes’la geldi. Onun Rex Cogitans yani Düşünen Özne felsefesiyle Aklî Varlık insanın fiilleri adeta bir hükümdar hatta Tanrı gibi oldu. Descartes’a göre bir düşünen özne vardır (Rex Cogitans) bir de düşünülen nesne yahut varlık (Rex Exitans). Düşünen Öznenin (ya da Özne Ben) düşünülen nesne üzerinde sınırsız bir gücü vardır çünkü nesne, tamamı ile pasif ölü bir madde yığınıdır. Özne olan insanın -adeta bir despot ilah gibi- kulu olan pasif nesneye istediğini yapma hakkı vardır. Bir internet makalesinin sınırlarını çok fazla zorlamak istemediğimden özne meselesini çok ayrıntılandırmak istemiyorum ama emperyalizm olgusunun temel taşı budur. Özne, adeta bir ilah gibi olduğundan bu ultra-hâkimiyet mantığı üzerinde yükselen teknoloji de buna dayanır. Özünde bu mantığa dayanan bir sistemin nasıl İslamlaştırılacağının cevabını Faruk Yeşil’e bırakıyorum.

Jünger ve Heidegger Bağlamında Teknoloji ve Dünyanın/İnsanın Stoklaşması

“Heidegger‘e göre Batı’nın tarihi, kadîm Greklerin prodüksiyonist/üretim için üretim metafiziğinin zamanla modern teknolojiye dönüşerek dejenere olma tarzının tarihidir. Ona göre metafiziğin Grek kurucu babaları entitelerin varlığını önce teknolojik bir tarzda tanımlamıştı. Onlar için “olmak”, “üretilmiş olmak” demekti. Bu sebeple Heidegger’e göre metafiziğin tarihi prodüksiyonist metafiziğin kendisini serimlemesinin tarihidir. Varlığın/oluşun teknolojik kavranışı yani her şeyin sonu gelmez bir üretim ve tüketim süreci için hammadde olmak dışında hiçbir şey olmadığı görüşü, prodüksiyonist metafiziğin tarihindeki son aşamadır sadece. Heidegger, Platon‘u bu metafiziğin kurucusu olarak okur. Diğer Grekler gibi insanî imal ve üretimle büyülenen Platon, entitelerin varlığını/oluşunu insanî imalat kaynaklı terimlerle anlıyordu. Gerçekten de Heidegger, onun ideal “form” (ezeli ve ebedi olarak mevcut ve nihaî reel şey) kavramını, kopya ya da modelin zanaatkârın faaliyetinde oynadığı rolden türettiğini öne sürer. Zanaatkârın modeli nasıl yaptığı şeye yapısını veriyor ise aynı şekilde ezelî ve ebedî form da zamansal-empirik dünyada varlığa gelen şeylere yapılarını sağlar. Platon ezelî ve ebedî, empirik-olmayan formun şeylerin değişmeyen, daima mevcut temeli ya da payandası olduğunu düşünüyordu. O, prodüksiyonist metafiziğin tarihinin tümü için kesinlik sağlayacak şekilde, bir şeyin “olması” için bir “nihaî” temele dayanması gerektiğini öne sürer. Böylece prodüksiyonist metafizik, aynı zamanda bir temel arayıcı metafizik haline gelir.”[3]

Bugünkü İslam dünyası da -hatta Faruk Yeşil’in zihniyet dünyası da- bu üretimci metafizik tarafından ayartılmış durumda. Akif’e göre İslam dünyasını vîrane kılan üretememesi; sanayi, teknoloji ve bilim üretememesiydi. İşte bu yetersizlik onu vîrane kılmış, buna karşılık mâmur[4] edilmiş Batıda kâşâneler görmüştür. Akif’in ve İslamcılığın modernistliği üzerine söylenecek çok şey var ve ben de söylüyorum; dahası, söylemeye de devam edeceğim.[5]

Heidegger’in tilmizi sayılan Hannah Arendt, modern Batı uygarlığı için Homo Faber kavramını kullanır. Heidegger’in[6] teknoloji eleştirisinin esin kaynağı ise Ernst Jünger’dir. Onun seferberlik kavramı ve üretimci metafizik üzerine saptamalarına dair görüşlerine çok kısaca yer verdikten sonra Heidegger’in Gestell kavramını açacağım, müteakip yazıda ise algoritma meselesine bir giriş yapacağım. Böylece Müslümanların neden yapay zekâ üretmemesi gerektiğini ifade etmiş olacağımı düşünüyorum.

Jünger, insanlığa işçi-asker modunda “damgasını vurmakta olan şey”e ismini verir: İşçi Gestaltı. Bu, yeryüzünü adeta bir endüstriyel tesise dönüşmeye mecbur bırakan üretimci zihniyetin temsiliydi. İşçi, yeryüzünü bir hammadde deposuna dönüştüren üretim seferberliğinin adıydı. İşçi Gestaltı denilen şey Nazım’ın ünlü “Trrrrum,/ trrrrum,/ trrrrum!/ trak tiki tak!/ makinalaşmak istiyorum!” dediği sanayicilik ideolojisinin ta kendisidir! İnsanın kendisini de bir hammaddeye, Heidegger’in deyimi ile “elde hazır tutulan şey”e dönüştüren şey buydu.

“Heidegger‘e göre teknolojik insanlık, doğanın teknolojik fethini kontrolü altında bulunduran özerk fail olmaktan çok uzak, modern teknolojinin kendi kendisine yön veren iş sürecinin “kölesi” hâline gelmiştir. Tümüyle manipüle edilen bir dünyada bireysel “otonomiden/özerklikten” veya “özgürlükten” söz etmek hiç de anlamlı değildir çünkü böyle bir dünyada insanlar, endüstriyel üretim taleplerinin şekillendirdiği fark edilemez sıradan şeylere dönüşmüştür. Ayrıca, üretim araçlarının “mülkiyeti”ndeki hiçbir değişme, endüstriyel işin yabancılaştırıcı ve yıkıcı karakterini değiştiremez; Heidegger‘in görüş noktasından kapitalizm ve sosyalizm de aynı şekilde sınırsız güç/iktidar tutkusunun (Will to Power), şeylerin teknolojik ifşâsına eşlik eden tezahürleridir.”[7]

Heidegger, bu teknolojik bağımlılığın ya da teknolojiyle damgalanmış bir dünyanın aynı zamanda “vâr oluşun unutulmasıyla karakterize edilen bir dünya” olduğunu belirtir çünkü teknoloji, esas olarak bir çerçevelemedir: Almancasıyla Ge-stell. Bu kavram, şeylerin gizini kaybedip açığa çıktığı, görünürleşmesini ifade eder. Varlığın unutulmasının nedeni de budur Teknoloji dibine kadar materyalist bir etkinliktir. Bu, vâr olan her şeyin bir hammadde, hazırda bulundurulan bir şey olmasıdır. İnsan da dâhil hiçbir şey, varlık kazanamaz; deyim yerinde ise ancak “nesne” hâlini alır.

Akif’in ve İslamcı zihniyetin en büyük yanılgısı da buradan doğuyor Teknolojiyi ait olduğu bu bağlamdan kurtarıp insanlığa faydalı bir araç hâline getireceklerini, böylece ilahî amaca uyumlandırabileceklerini sanmalarıdır. Teknolojiyi bir araç olarak düşünen bu bakış, onun bir sistem ve bir kültürel evren içinde hayat bulduğunu unutur. Geçen yazıda dediğimi tekrar edeyim: “Cep telefonuyla birlikte TikTok da gelir çünkü bu ikisi birbirinden kopuk değildir; aynı sistemin, aynı mantığın tezahürleridir.” Birine sahip olup diğerini reddeden anlayışın yanılgısı işte buradadır.

Meselem, müşahhas olarak Akif değil. Meselem, kültürel modernlik olarak Kemalizm’in alternatifinin kalkınmacı modernlik sanılması. Kemalizm, insanları zihinsel olarak sekülerize eder ve bu nedenle bu pozitivist, maddeci anlayışa itiraz eden sağcılığın aynı şeyi çok daha sinsice yaptığını, mesela İbn-i Arabî’ye atfedilen ilah olarak paranın, Kemalizm’den çok daha sinsi bir şirki Müslüman zihinle bütünleştirebilmesidir. Teknoloji tam da bunu yapan bir sistem! Dolayısıyla Müslüman Algoritma farklı bir şey yapmaz çünkü mesele sanıldığı gibi algoritmanın Palantir’in emrinde olursa kötü olması değildir, algoritmanın kendisi kötüdür: Dünyayı niceleştirir, her şeyi hesap edilen bir sayıya indirger. Algoritma; dünyayı hesaplanabilir, sayısallaşabilir bir nicelik hâline sokar. Var olan her şeyi, bir “veri” noktasına, bir “sayı”ya dönüştürür. Bu, onun doğasıdır. Ağacı, “odun”; nehri, “su kaynağı”; insanı ise “kullanıcı verisi” olarak görmek, bu nicelikleştirme eyleminin ta kendisidir! Oysa bir ağaç, bir nehir, bir insan sadece bir sayıdan ibaret değildir. Algoritmanın yaptığı, bu niteliği (kaliteyi) yok sayarak vâr olanı kendi dar kalıbına (hesaplanabilir olana) hapsetmektir. Bu, onun metafizik kötülüğüdür. Bu kötülük, Müslümanların elinde de değişmez çünkü algoritmanın özü, sayısallaştırmak ve hükmetmektir. Onun bu vasfı, Müslümanların elinde olunca da aynı kalır.

Bu anlamda sizi yok etmek isteyene karşı silah kullanmak, silahın niteliğini değiştirmez. Onun kötü olduğunu bilirsiniz ama onu amaç edinmeden zorunlu bir kötülük olduğunu bilerek mümkün olduğunca farkında bir bilinçle dikkatle kullanabilirsiniz. Herkesin silahlı olduğu bir yerde “Hayır, siz silah sahibi olmayın!” demek elbette gerçekçi değil ama saldırmak, fethetmek için silah sahibi olmakla varlığınızı korumak için sadece ve sadece savunma için silah sahibi olmak ve bu aracın rezil, berbat bir şey olduğunu bilerek mecburen kullanmak farklıdır. Müslümanlar algoritma yazmak yerine algoritmayı felç edici bir araca yöneldiğinde teknolojinin olumsuzluğu değişmez ama o olumsuzluğu bilerek siz farklı bir çözümle, olabildiğince ona esir ve akla aykırı bir iyimserliğe sahip olmadan bunu yaparsanız bu, kısmen de olsa iyi bir şeydir. Bu anlamda teknolojiye eleştirel bakarken bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Elbette bu sistemin şeytanî tabiatını unutmayıp bu gerçeği bilerek ve o şeytanî etkiden de mümkün olduğunca kaçınarak bu sistemle ilişkilenmek elbette mümkündür.  Bu, ahlâkî ve politik bir tercihtir.

Teknolojinin “sıfır” olmadığı bir dünyada sizin “sıfır” teknoloji ile yaşamanız olanaklı değildir. Teknolojinin tahakküm üreten aslî niteliği, bu seçimlerle değişmez ama bu dikkatli kullanım sizi teknolojinin kölesi yapmaz, onu ahlâkî amaçlarınıza yaklaştırır. (Teknolojiye hâkim olunmaz ama onun zararı azaltılabilir. Bu, bilinçli bir çaba gerektirir. Dahası, teknoloji yerine sizin insanî kapasite olarak erişiminizi çoğaltan, eksiğinizi tamamlayan aletler yapılabilir ama bu, bambaşka bir politik tercihtir. Bu politik tercihe uygun bir Müslüman toplum inşa etmeye de kimsenin bir itirazı olmaz ki bu, esasta, bugün medeniyet dediğimiz şeye en yakın durumdur ama İslamcılık, İslamcılık olarak kaldığı sürece yani köklü bir değişim geçirmedikçe böylesi bir tercihin öznesi olamaz!

Gelecek yazıda bu ayrımı yaparak “algoritma” meselesine değineceğim ve Müslümanlara, teknoloji yerine tekniği esas alan bir çabayı önereceğim ama ondan önce şimdi, şu Palantir bahsinde, kalanları yazıya dökme zamanı!

Dipnotlar: 

Not: Bu, Faruk Yeşil’e ilk ve son cevabım çünkü bu işi bir düelloya dönüştürmek istemiyorum. Ben hakkımı kullandım, sıra Faruk Yeşil arkadaşta. Cevabıyla konuda netlik kazanacağınızı, pozisyonlarımızın daha çok belli olacağını düşünmekteyim. Bu noktadan sonra tartışmayı sürdürmek, istesek de istemesek de kabak tadı verir. Bu durumda en uygun çözüm, kendi fikrî tercihlerimizi pekiştirecek yazılarla meseleyi derinleştirmek olur. Bence Faruk arkadaş, bu konuya dair düşüncelerini daha derinleştirerek sürdürmeli. Yazısı, itiraz ettiğim noktalar olsa da yaklaşmakta olan tehlikeye dönük bir imdat freni ve bu meseleyi ele almamıza vesile oldu. Bu nedenle teşekkürü de takdiri de ziyadesi ile hak ediyor bence. Tartışmamız bence konunun değişik açılarını ele almak için bir fırsat oldu kanımca. Yeni Pencere’de bu konuyu derinleştirmemiz de iyi oldu, güncele teslim olmadan güncel meselelere dair derinleşme oldukça önemli! Dahası, bu tartışma bence ülkemizde kötü şöhrete sahip polemiğin kişiselleştirilip birbirini ezmeye dönük bir ego tatmini yerine eksiğimizi tamamlamaya vesile olacak kapıları arayan, fikir ekseninde derinleşen bir tez – antitez düşünce satrancı örneği oldu. Faruk Yeşil arkadaş, yaptığım eleştiriyi nefsanî bir mesele olarak ele almak yerine tam bir olgunluk gösterdi ve gayet nitelikli bir karşı itiraz yaptı. Kendi adıma bu tartışmadan keyif aldım.

[1] Uluçınar ve Kasırga alt başlıklı yazıda Batılı muhaliflere nereden ve nasıl baktığımı yazmıştım ama bir kez daha tekrar edeyim. O yazıda, “Batı karşıtlığı da Batılıdır ve Batı uygarlığının eleştirisini yapan İslamcıların muhaliflerin esas derdini anlamadan onlar üzerinden Batı karşıtlığı yaptığını” söylemiştim. Buna ek olarak şunu da söyleyeyim: İslamcılar, o yazarların esasa dair soruların, esasa yönelen tartışmalarını anlamadan bunu Batı sömürgeciliğinin eleştirisine çeviren bir Anti-Batıcılık olarak oksidentalizme dönüştürdüler. Oysa mesele doğru anlaşılsaydı İslamcılık, Batıya karşı İslam medeniyetinin yeniden doğuşunun öncüleri olurdu ama o yazarlar doğru anlaşılmadı. Anlaşılmadığı için de alternatif bir karşı yaşama biçimi üretilemedi. Ümit Aktaş’ın Mekke Anlaşmasını eleştiren yazısı bence çok elverişli bir yazı; İslamcılığın nerede yanlış yaptığını, neyi yanlış anladığını masaya yatırmaya yönelik verimli tartışmalara çok müsait. Umarım Ümit abi bu tartışmayı açar. Bana göre bu tartışmayı açacak meselenin derinde yatan esasını ele alacak bakış açısı onda ziyadesi ile mevcut.

[2] Good without God: Understanding the Case of Humanism (Tanrısız İyilik: Hümanizmin Gerekçesini Anlamak) https://traversingtradition.com/2024/11/20/good-without-god-understanding-the-case-of-humanism/

[3] Michael E. Zimmerman, Heidegger Moderniteyle Hesaplaşma Teknoloji, Politika, Sanat, Çev, Hüsamettin Aslan, Paradigma Yayınları-2011, s:5

[4] Bu üretimci metafiziğin ve sağcı dünya görüşünün karşısında rahmetli Turgut Cansever’in İbn-i Arabî metafiziğinden türetilmiş îmar etme, tezyin etme olgusunun bilgi kavrayışı bakımından bariz farkı ve medeniyet meselesi açısında değerine dair sayfalarca yazsak değer! “İslamcılık medeniyet üretemez!” diye düşünme nedenim de budur. İslamcılık, bu güç metafiziği tarafından ayartıldığı için güç ekseninde düşünmeyen bir medeniyet tasavvur edemiyor. “Dünyayı olduğu gibi bırakmayı” savunan Merkez Efendi gibi düşünmediğimiz müddetçe medeniyet lâfını boşa etmenin gereği yok. Sûfilikten beslenmedikçe Batının kötü bir taklidi olmaktan çıkamayacağımız için İslamcılığa diyorum ki: “Mecnûn olup çöle düşmedikçe ne Leyla’yı çağır ne çölü incit!” Bu bakımdan İslamcılığa karşı Ulu Çınar dediğim “medeniyet” meselesi yazılmayı bekliyor. Keşke bunun üzerine yazsa birileri. Bu bağlamda İslamcılık eleştirim; İslamcılık krizde olduğu için değil, dayandığı zihinsel zemin çürük olduğu için yapılan bir eleştiridir. İslamcılığın bırakalım salt yapay zekâ karşısında bir şey önerememesini, bence Batı karşısında hakikî bir karşı iddiası da yok! Burada, Faruk Yeşil arkadaştan farklı düşünüyorum: İslamcılık tam da onun istediğini yapıyor ve dron, yapay zekâ ve yazılım üretmek için yola çıkmış durumda! Benim nezdimde skandal, tam da burada! İslamcılığın yaralı zihni iktidar olgusundan şifa bulamayacak kadar damgalanmış hâlde. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaşımız, benim İslamcılık eleştirimin zeminini tam anlamamış gibi görünüyor.

[5] Faruk Yeşil’e göre İslamcılık gibi mevcut seküler ideolojiler de krizde ve onların da yapay zekâya, insanın algoritmalarca yönetilmesine cevabı yok. Faruk Yeşil’e Siber Marx’ı öneririm ya da keşke tercüme etseler Marx ve Robot’u önerirdim; yani diğer seküler ideolojilerin de algoritmanın hâkimiyetine dair ciddî itirazları var. Yazar, bunları okumadığı için sanırım buna dair söz üretilmediği, buna yönelik bir mücadele verilmediği kanısına varmış ama yapılıyor. Her ideolojide güce inananlar ile ona karşı çıkanlar var. İslamcılık ise bu ideolojilerin güç kanadı ile aynı çünkü İslamcılık, artık iyice bir tür milliyetçilik biçimine dönüştü. Bu nedenle bu eleştirilerim tam da İslamcılığın modernistliğini hedef alıyor. Bu minvaldeki eleştirilerim sürecek. Krizde dedikleri -velev ki krizde olsalar- modernitenin kendisine, dayanaklarına itirazları yok. Liberalizm de Sosyalizm de modernitenin çocukları ama İslamcılık, moderniteye karşı alternatif bir uygarlık üretme iddiasını taşıyor, tıpkı yazarın Palantir yazısı gibi. O zaman zehre karşı panzehir olma iddiasındakinin zehir bulaşmış olduğu için panzehir olamayacağını söylemek en doğru yaklaşım. Bu bakımdan arkadaşımızın hoşuna gitmese de bu eleştiriler sürecek. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaş, kendisine yönelttiğim eleştiriye Faruk Yeşil eleştirilerime, onun söylediklerini kendi gündemime eklediğim iddiasıyla karşı çıkıyor. Ben onun yazmadığı hiçbir şeye tek bir söz söylemedim, yazımda onun yazdıklarını alıntıladım. Eleştirilerimi de bu alıntılara dayandırdım. Bu bakımdan bu itirazını haksız bulduğumu belirtmem gerekiyor. İkincisi ben o yazıda, ümmet meselesine bir şey demedim ya da bu konuyu odağa alan bir ifadem yoktu. Bunu nereden çıkardığını merak ettim. Madem bunu açtık, İslam dünyasının -sanırım onun ümmet deyimi ile kastı bu olsa gerek- aslî derdinin İslam olduğu yönünde kuvvetli şüphem var. Eğer ümmet diye bir mesele olsaydı sokakların isyanını kimse durduramazdı hatta bu da o sözde ümmetin utancı olsun! Bugün İsrail, dünyada ciddî itibar kaybına uğradı ise bunda zerre ümmet sayılmayacak ve içinde Siyonist karşıtı Yahudilerin de olduğu, başını solun çektiği savaş karşıtı hareketin kararlı tutumu etkili oldu. Ümmet ise soykırıma karşı çok da kararlı duruş göstermeyen bir tutum içinde oldu. İsrail karşısında Batı solunun onda biri bile denemeyecek bir karşı koyuş geliştiremeyen ümmetin ümmetliğinden söz edilebilir mi, bunu da yazara bırakıyorum. Ulus-devletlerin paramparça yaptığı İslam dünyasından “Ümmet” çıkacağını düşünmek ütopyanın bile ötesinde bir durum bence! İslamcılık denen ideolojiden kurtulmadıkça bir medeniyet tahayyül etmek pek de olanaklı olmayacak, bu nedenle benim yaptığım bir alan temizliği!

[6] İslam dünyasından onun çapında bir düşünür çıkmadıkça İslam dünyasının kurtuluşu bence mümkün değil hatta ben Heidegger’in birçok noktada Müslümanca bir zihne oldukça yakın durduğu kanısındayım, buna dair yazacağım bazı yazılarla neden böyle düşündüğümü gösterme fırsatım olacak. Bizim Batıya karşı alternatif önerebilmemiz için o ve onun gibi çaplı düşünürlere gereksinmemiz var, düşünce üretebilmemiz üstelik de çok sağlam düşünce üretebilmemiz gerek.

[7] Zimmerman, Heidegger ve Modernite, s:11

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x