Connect with us

Köşe Yazıları

“Teknik mi Teknoloji mi?” ya da İktidar Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Bazen ayrıntılar, esası kaçırmaya neden olur. Faruk Yeşil’in yazısı için kaleme aldığım yazımın sonuna eklediğim ve Akif üzerinden yaptığım eleştiri, ne yazık ki esası gözden kaçırmamıza neden olmuş. Arkadaşımızın cevabî yazısı ise esasa dair ve teknoloji ekseninde insanın vâr oluşuna dair önemli soruları merkeze alıyor yani bence “teknoloji” ile “ontoloji”yi ilişkilendiriyor. Bu bakımdan önemli ve böylesine önemli bir konuyu tartışma imkânı oluşturduğu için ben de kendisine teşekkürü borç bilirim.

Öte yandan cevabın niteliği bizim ülkemizdeki üslûpsal facialarla dolu “dalaşma” zihninin tersine, kalitesi ile de çok değerli. Farklı düşündüğümüz noktalar var ama mevcut YZ teknolojisinin silikon vadisi elitleri ve devlet tarafından insanlığın aleyhine kullanılması konusunda hemfikirim. “Büyük veri” dediğimiz olgu ise bir iç istihbarat boyutu da taşıyor zaten ve temel kaygımızın da ortak olduğu kanısındayım ki Palantir yazımda algoritma temelli yönetim olgusuna değindim. Belki şu nüans söz konusu: Henüz bulut tabanlı devletin erken aşamalarındayız. Şu an, hibrit dediğimiz bir konum söz konusu. Toprak merkezli ulus-devlet ile ağ tabanlı küresel devlet arasında bir konumlanış ama yönelim ikinciye doğru!

Hâkeza anlamla ilgili tespitlerine de katılmakla beraber nüansımız var çünkü ben onun kaygılandığı gibi tümü ile nihilistik bir uygarlık modelinin söz konusu olduğu kanısında değilim. Anlam olgusu, nereden baktığımıza göre değişir. Bana göre anlamsız bir insan yaşamı söz konusu olamaz ama bu anlam metafizik bir anlam mı, seküler bir anlam mı derseniz elbette seküler! Bununla birlikte materyalizm olgusunu da abartmamak gerek! UFO’lar bile bir seküler olmayan anlam arayışının ürünü… Bunların her birisi derinlemesine ele alınacak önemli konular ve Faruk Yeşil buna kapı aralayarak önemli bir şey yapmış hâlde!

Mamafih değerli yazar benim esasa dair yaptığım eleştiriyi ve Akif üzerinden “teknolojinin neliği”ni esasa almayan araçsal bakış temelinde yaptığım İslamcılık eleştirimi ne yazık ki yanlış anlamış çünkü benim asıl itirazım düşmanın silahları ile silahlanmanın sizi düşmana benzeteceğiydi! Bu anlamda Akif ekseninde ve -tekrar ediyorum- Yeşil’in yazısında da esas mesele aslında güç yani İktidar meselesi! Bu bakış açısıyla Faruk Yeşil, İslam dünyasının teknolojik ve bilimsel atılım yapamaması hâlinde Batının kölesi hâline geleceğini düşünüyor. Ben ise meseleye daha esastan bakıyorum. Teknoloji algısı Akif’te de İslamcılıkta da yazarda da bence ortak: Batı karşısında güç olmak! Burada farklı düşündüğümüz kesin çünkü yapabilme erki anlamında güç ile iktidar anlamında güç, benim siyasal tahayyülümde net bir biçimde ayrı! İslamcılığın temelde sömürgecilik karşıtı ulusçuluk olduğunu düşünme nedenim de bu çünkü Faruk Yeşil de Mehmet Akif de Müslüman Kardeşler İslamcılığı da bağımsızlık ve ulus-devlet konusunda benzerler! Ulus-devletin ulus tahayyülü, İslamcılıkta din odaklı iken Kemalizm’de seküler ama neticede İslamcı tahayyülde de bağımsız modern devlet ortak nokta ve ulus inşası laik değil, dinî eksende. Teknoloji, bu modern devletin bağımsızlığını sağlayacak önemli bir araç. Burada meşrep farkı açık: Ben, “sûfiyâne ve anarşizan bir maneviyat” odaklı düşündüğümden devlet de güç de benim için günden dışı ancak bu sömürge karşıtı ulusçuluğu da modern devleti de kapsayan İslamcı tahayyülün teknolojiye güç temelinde bakmasını, tarihsel nedenlere dayanarak anlıyorum lâkin anlamak elbette onaylamak değildir.

İslam dünyası, 16. yüzyıla dek zirve medeniyetti ve Akdeniz’in tartışılmaz süper gücüydü. Bu güç, Osmanlının farkında olmadığı bir kibre yol açtı. Bu kibir, ölümcül bir hataya; akstaki değişimi ve hâkim olduklarının ondan farklı bir yönelişe doğru ilerlediğini gözden kaçırmasına yol açtı. Sonuçta Osmanlı, düne kadar egemen olduğu Avrupa’ya ya da “küffâra” yenildi ve bu yenilginin sonucunda da Osmanlı çöktü.

Osmanlıdaki çöküşün nedenleri üzerine çok şey söylenebilir ancak Osmanlı hatta İslam dünyasındaki münevverler, bu yenilgiyi teknolojiye bağladı. Osmanlı, Batının teknolojisine yeniliyordu ve kalkış da buradan olabilirdi. Bu bakımdan Akif, meseleye tam da buradan baktı ve İslam dünyasının teknik üstünlüğü tekrar ele geçirmesi durumunda Batı karşısında yaşanan yenilginin son bulacağını düşündü. Fenni alır da kültürü/ahlâkı dışarıda bırakırsak meseleyi çözeceğimizi düşünüyordu. Benim “Akif Nerede Yanıldı?” sorusunu sorma nedenim de teknoloji meselesinin bu şekilde okunmasından dolayı idi. Yazıda da “Temel sorun, teknoloji tarafsız bir alet, bir araç meselesi değil!” diye belirttim ve teknolojiyi, kendisini üreten kültürden ayıramayacağımızı söyledim. Bıçak örneğim de bundan dolayı idi: İster soğan doğrayın ister insan; bıçak, eninde sonunda kesmek ve delmek için icad edilmiş bir şeydir yani onun esas fonksiyonu budur. Bu nedenle onu tutan elin farklılaşması, bıçağın bu niteliğini değiştirmez.

Ben meseleye buradan baktığım için İslam dünyasının da veri, yazılım üretmesini teklif eden ama öte yandan da algoritmalarca yönetilen insan üzerinden kaygılanarak Müslüman dünyanın daha ahlâklı bir veri, yazılım üreteceği zannına kapılmasına itiraz ettiğimi ne yazık ki anlamamış yazar. Faruk Yeşil’in “İslam dünyası yazılım üretmezse yazılımın esiri olur!” mantığı, Akif’le aynı çünkü güçlü olmayı eksene alıyor. Belki bana kızacaktır ama AKP ve Erdoğan da buradan bakıyor ve o yüzden silah teknolojisine yatırım yaparak bu konuda ileri gitmeyi hedefliyorlar. SİHA üretmekle Mekke Anlaşması ve dahası Osmanlı okuması aynı düzlemde! Yeşil’in bu eksenden bir cevap üretmesini ummuştum ama o, “Palantir tartışılmadıkça İslamcılık tartışması beyhûde olur!” diyerek esası ıskalamış. Faruk Yeşil, teknoloji meselesini ve onun ayartıcı vaadi olan güç meselesini masaya hiç yatırmamış. Oysaki asıl bunu tartışmadan Palantir’i tartışmak beyhûdedir! O yüzden yazara tavsiyem, “Ulu Çınar ve Kasırga” yazısını bir kez daha okuması olacak çünkü o yazı, yazarın istediği gibi “Palantir”i tartışıyor.

Gelgelelim ben, yazardan farklı olarak meseleyi ontolojik hatta metafizik bir düzlemden ele alıp ilerleyeceğimi îma ederek hattımı “transhümanizm”e doğrulttum. Kanaatimce “Palantir”i tartışmak; yazarın düşündüğü gibi yazılımı, algoritmaları değil metafiziği, varlığı vâr oluşu tartışmak demektir.  Palantir, kelimenin tam anlamı ile şirki temsil ediyor, ilahî yaratımın kusurlu ve eksik olduğunu düşünerek onun yerine geçmeyi amaçlıyor. Mesele, insanın algoritmalarca yönetilmekten çok daha fazlası! İlahî yaratım olan organiğin yerini “yapay”ın, yaratımın yerini “üretim”in ve sonluluk yerine “sonsuzluk”un alması yani ilahî olanın yerine geçmek! Palantir, Thiel hatta Silikon Vadisinin esas meselesi Tanrı olmak! Tam da bu nedenle Thiel, Gnostik Evanjelizme dayalı Laveyan Satanik Kilisesi eksenli olarak Deccal’i öne sürüyor ama o konuşmada Deccal’in esasında kendisi, Silikon Vadisi olduğunu da gösterdi! Tam da bu nedenle yazıyı “Sâhi; Allah, Âdem’e/ Âdemlere neden “Şecereye yaklaşmayın!” dedi?” sorusu ile bitirmiştim. Faruk Yeşil, bu soruya cevap vermemiş. O yüzden bu yazıda hem o sorunun cevabına kısaca değineceğim hem de yazarın yeterince anlamadığını düşündüğüm veri ve algoritma meselesinin esasını ele alacağım çünkü algoritma, metafizik meselesidir yani insanların yönetilmesi değil de insanın “ne”liği meselesidir. Yine bu soruyla yakından ilişkili olarak teknoloji meselesi, güç meselesidir. İşte bunları tartışmadıkça Palantir’i tartıştığımızı sanırız ancak tartışmayız!

Şecere meselesinin özünü ise başka bir yazıda ele alacağım ama şimdiden ipucunu vereyim: Şecere, iktidarın ve nefsin sembolüdür benim okumamda. Neden bu sonuca vardığımı ise kendimce Kur’an okumaları yapan başka bir paradigma ile Kur’ân’ın bazı ayetlerini yorumlamak istediğim yazıların ikincisinde, derinlemesine ve gerekçeleri ile izah edeceğim. Bu bağlamda güç arzusunun, iktidarın Rahmânî değil Şeytânî olduğunu ifade ederek Allah’ın nefs sahibi varlıklar olarak bizim ayartılmaya müsait olduğumuzu bilerek bizi bundan menettiğini ve o sınıra yaklaşmamayı, o sınırı geçmememiz gerektiği, şeklinde düşünüyorum. Elbette bunun gerekçelerini ve bu gerekçelere kanıt teşkil eden okuma biçimini o yazıda ortaya koyacağım. O nedenle “şecere” meselesini bu kadarla bırakıp algoritma, yazılım ve yapay zekâ ekseninde teknolojinin mahiyetini, onun özünü ele almak istiyorum ama bu yazıyı, mevzubahis yazının bir parçası olarak okumanızı da bekliyorum çünkü bu yazı da esasında egemenlik, güç gibi meseleleri ele alıyor.

Teknoloji ve Tanrı Benzeri İnsan

Algoritma bıçaktır, o bıçağın sapı ve o sapı kavrayan el ise zihniyettir. Bu bakımdan teknoloji meselesi metafizik bir meseledir de! Teknolojiyi üreten zihin dünyaya hesapçı bir şekilde yaklaşan bir zihindir. Bu bağlamda bu yazıda esas amacım fikirlerinden oldukça istifade ettiğim ustam Jünger ve Heidegger’den hareketle teknolojiyi, üretimi, onun karşısına ise Mumford ve Ivan Illich ekseninde “teknik”i koyacağım.[1]

Hesapçı aklı ve elbette teknolojiyi üreten zihniyeti, hümanizm olgusundan başlayarak onun başka bir biçimi olan özne meselesini masaya yatırmak gerekiyor.

Rönesans düşünürleri, İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilah olması anlamına gelen enkarnasyon kavramı üzerine sık sık derinlemesine kafa yordular; bu da ilahî nitelikleri insan deneyimine daha da yaklaştırdı. Hristiyan hümanistleri, insanı, eşsiz yetenekleri ile -bunların başında akıl geliyordu- Tanrının vekili kabul ediyordu ama daha laik düşünenler bir adım daha ileri gittiler. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse insanın aşkın bir Tanrı’ya bağımlı olduğu fikrini reddeden Rönesans hümanizmi, “Peki, o zaman vâr oluşumuzun amacı nedir? Neyin iyi, neyin kötü olduğuna kim, hangi kriterlere göre karar verir? Evreni yaratmamış olan bizler, nesnelere nasıl nesnel bir değer atfederiz? Vâroluş hakkındaki fikirlerimizi nasıl düzenleriz?” soruları ile insanın evrendeki yerini yükselterek insanı, varlık zincirinde Tanrıdan sonra gelen bir yere koydular.

Sekülerleşmeye eğilimli hümanizmle birlikte ise insan, varlığın ölçüsü hâline geldi hatta ünlü “İnsan, her şeyin ölçüsüdür!” fikri de bu zihinsel yapıya uygundu. Antik Yunan’daki düşünürlerden Protogoras’a ait bu sözle insan, varlığın mihenk taşı olur. Bu yaklaşım, dış dünyadaki gerçeği veya kutsal yasaları silip insanın algısını referans alarak insanı bir nevî anlam ve değer mercii (alternatif odak) yapar. “İnsan-Tanrı benzeri” kavramı; nihaî otoriteyi, ahlâkı ve anlamı, aşkın bir ilahtan insan aklına ve iradesine kaydırır. Rönesans hümanizminden kaynaklanan ve Aydınlanma döneminde tam anlamıyla ortaya çıkan bu insan merkezli dünya görüşü, insan potansiyelini, bilimi ve kendi kaderini tayin etme hakkını vâroluşun yeni ölçütleri olarak yüceltir. Görüldüğü üzere bu İnsan algısı İnsanı Tanrının tahtına oturtmaya adaydır. İnsan, bu kadar üstün bir varlık olunca varlık âlemini de keyfince kullanma hakkına sahip olur. Bunun bir adım ötesi varlık âlemini yeniden biçimlendirebileceğidir ki bugün geldiğimiz nokta budur!

Rönesans hümanizmi, yeniden keşfedilen klâsik Yunan ve Roma metinleri aracılığıyla entelektüel odağı, ilahî öbür dünyadan yeryüzündeki insanın refahına kaydırdı. Aydınlanma çağı ise Kilise dogmaları ve ilahî hak kavramına karşı insan aklını ve bilimsel yöntemi savundu. Radikal Fransız aydınlanmasının ürünü olan sekülerleşme ile etkin ve müdahale eden bir Tanrı’nın yerini pasif doğa kanunları aldı; böylece insanlık, kendi ilerlemesinden sorumlu hâle geldi ve kendi kaderinin efendisi oldu. [2]

Hümanizm, neticede Batıda olduğu kadar Yahudi coğrafyasında veya İslam coğrafyasında da çıkabilirdi çünkü üç dinde de insan, Tanrısal nitelik taşıyan bir varlıktır. Bu noktada, İbrahimî dinlerin insan merkezci yapısını netleştirmek gerekir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta insan, “Tanrı’nın sûretinde” (Tselem Elohim /Imago Dei) yaratılmıştır. İslam’da ise -Kur’an doğrudan “sûret” ifadesini kullanmasa da- Allah’ın Âdem’e “kendi rûhundan üflemesi” (Secde, 9; Hicr, 29; Sâd, 72), insanı diğer tüm varlıklardan ayıran ve ona ayrıcalıklı bir konum bahşeden temel etkendir. Bu ilahî nefha (üfleme), insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığını, aynı zamanda ilahî bir cevher taşıdığını gösterir. Nitekim meleklerin Âdem’e secde etmesi de bu ayrıcalığı teyit eder. (Bakara, 34; Kehf, 50) Bu bağlamda, İslam’daki “halife” kavramı da insanın yeryüzünde bir tasarruf ve hâkimiyet yetkisine sahip olduğunu ifade eder. İnsan bir anlamda yeryüzünün hâkimidir; diğer tüm her şey, insana hizmet etmek ve onun yararlanması içindir.

Teknoloji de burada önemli bir yere oturur ve meşruiyetini bu faydalanmadan alır. Dolayısıyla insan, halife olarak varlık âleminde Tanrı vekili ise ve yeryüzünden istediği gibi faydalanmak da meşru ise işte teknoloji ile tam da bunu yapar! Genetik mühendislik ya da bir miktar daha ölçülü bir transhümanizm bile üç İbrahimî dîne tam anlamı ile ters düşmez çünkü neticede insanın doğaya egemen olmak hakkı var ve bir hükümdar, tebaasına egemenliğinin gereği bir hükmetme eyleminde bulundu diye sorgulanamaz ise teknolojiyi sınırsızca uygulama hakkı vardır! Bu bağlamda Faruk Yeşil de bir insan merkezci bakışla egemenliğin insana doğru genişlemesine itiraz ediyor yoksa maden çıkarılması, ormanların insana fayda sağlasın diye kesilmesi bu bakışta çok da dert edilesi değil! Benim meselem tam olarak burada başlıyor: Ben, bu vekil harçlık meselesini sorunlu görüyorum. Dediğim gibi bu ayrı bir yazı konusu ama Palantir’le bu olgu arasında da çok da uzaklık yok nâçizane görüşümce. Sonuç olarak teknoloji, bir hâkimiyet mantığı içerir ve bu Palantir’in dayandığı esas zemin, bu bağlamda hâkimiyet modelini, onun zihinsel dayanaklarını ele almadan Yapay Zekâ ve onun egemenlik aracı olmasını tartışmak meselenin özünü kaçırmak olur.

Asıl teistik kayma Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamaya çalışan Descartes’la geldi. Onun Rex Cogitans yani Düşünen Özne felsefesiyle Aklî Varlık insanın fiilleri adeta bir hükümdar hatta Tanrı gibi oldu. Descartes’a göre bir düşünen özne vardır (Rex Cogitans) bir de düşünülen nesne yahut varlık (Rex Exitans). Düşünen Öznenin (ya da Özne Ben) düşünülen nesne üzerinde sınırsız bir gücü vardır çünkü nesne, tamamı ile pasif ölü bir madde yığınıdır. Özne olan insanın -adeta bir despot ilah gibi- kulu olan pasif nesneye istediğini yapma hakkı vardır. Bir internet makalesinin sınırlarını çok fazla zorlamak istemediğimden özne meselesini çok ayrıntılandırmak istemiyorum ama emperyalizm olgusunun temel taşı budur. Özne, adeta bir ilah gibi olduğundan bu ultra-hâkimiyet mantığı üzerinde yükselen teknoloji de buna dayanır. Özünde bu mantığa dayanan bir sistemin nasıl İslamlaştırılacağının cevabını Faruk Yeşil’e bırakıyorum.

Jünger ve Heidegger Bağlamında Teknoloji ve Dünyanın/İnsanın Stoklaşması

“Heidegger‘e göre Batı’nın tarihi, kadîm Greklerin prodüksiyonist/üretim için üretim metafiziğinin zamanla modern teknolojiye dönüşerek dejenere olma tarzının tarihidir. Ona göre metafiziğin Grek kurucu babaları entitelerin varlığını önce teknolojik bir tarzda tanımlamıştı. Onlar için “olmak”, “üretilmiş olmak” demekti. Bu sebeple Heidegger’e göre metafiziğin tarihi prodüksiyonist metafiziğin kendisini serimlemesinin tarihidir. Varlığın/oluşun teknolojik kavranışı yani her şeyin sonu gelmez bir üretim ve tüketim süreci için hammadde olmak dışında hiçbir şey olmadığı görüşü, prodüksiyonist metafiziğin tarihindeki son aşamadır sadece. Heidegger, Platon‘u bu metafiziğin kurucusu olarak okur. Diğer Grekler gibi insanî imal ve üretimle büyülenen Platon, entitelerin varlığını/oluşunu insanî imalat kaynaklı terimlerle anlıyordu. Gerçekten de Heidegger, onun ideal “form” (ezeli ve ebedi olarak mevcut ve nihaî reel şey) kavramını, kopya ya da modelin zanaatkârın faaliyetinde oynadığı rolden türettiğini öne sürer. Zanaatkârın modeli nasıl yaptığı şeye yapısını veriyor ise aynı şekilde ezelî ve ebedî form da zamansal-empirik dünyada varlığa gelen şeylere yapılarını sağlar. Platon ezelî ve ebedî, empirik-olmayan formun şeylerin değişmeyen, daima mevcut temeli ya da payandası olduğunu düşünüyordu. O, prodüksiyonist metafiziğin tarihinin tümü için kesinlik sağlayacak şekilde, bir şeyin “olması” için bir “nihaî” temele dayanması gerektiğini öne sürer. Böylece prodüksiyonist metafizik, aynı zamanda bir temel arayıcı metafizik haline gelir.”[3]

Bugünkü İslam dünyası da -hatta Faruk Yeşil’in zihniyet dünyası da- bu üretimci metafizik tarafından ayartılmış durumda. Akif’e göre İslam dünyasını vîrane kılan üretememesi; sanayi, teknoloji ve bilim üretememesiydi. İşte bu yetersizlik onu vîrane kılmış, buna karşılık mâmur[4] edilmiş Batıda kâşâneler görmüştür. Akif’in ve İslamcılığın modernistliği üzerine söylenecek çok şey var ve ben de söylüyorum; dahası, söylemeye de devam edeceğim.[5]

Heidegger’in tilmizi sayılan Hannah Arendt, modern Batı uygarlığı için Homo Faber kavramını kullanır. Heidegger’in[6] teknoloji eleştirisinin esin kaynağı ise Ernst Jünger’dir. Onun seferberlik kavramı ve üretimci metafizik üzerine saptamalarına dair görüşlerine çok kısaca yer verdikten sonra Heidegger’in Gestell kavramını açacağım, müteakip yazıda ise algoritma meselesine bir giriş yapacağım. Böylece Müslümanların neden yapay zekâ üretmemesi gerektiğini ifade etmiş olacağımı düşünüyorum.

Jünger, insanlığa işçi-asker modunda “damgasını vurmakta olan şey”e ismini verir: İşçi Gestaltı. Bu, yeryüzünü adeta bir endüstriyel tesise dönüşmeye mecbur bırakan üretimci zihniyetin temsiliydi. İşçi, yeryüzünü bir hammadde deposuna dönüştüren üretim seferberliğinin adıydı. İşçi Gestaltı denilen şey Nazım’ın ünlü “Trrrrum,/ trrrrum,/ trrrrum!/ trak tiki tak!/ makinalaşmak istiyorum!” dediği sanayicilik ideolojisinin ta kendisidir! İnsanın kendisini de bir hammaddeye, Heidegger’in deyimi ile “elde hazır tutulan şey”e dönüştüren şey buydu.

“Heidegger‘e göre teknolojik insanlık, doğanın teknolojik fethini kontrolü altında bulunduran özerk fail olmaktan çok uzak, modern teknolojinin kendi kendisine yön veren iş sürecinin “kölesi” hâline gelmiştir. Tümüyle manipüle edilen bir dünyada bireysel “otonomiden/özerklikten” veya “özgürlükten” söz etmek hiç de anlamlı değildir çünkü böyle bir dünyada insanlar, endüstriyel üretim taleplerinin şekillendirdiği fark edilemez sıradan şeylere dönüşmüştür. Ayrıca, üretim araçlarının “mülkiyeti”ndeki hiçbir değişme, endüstriyel işin yabancılaştırıcı ve yıkıcı karakterini değiştiremez; Heidegger‘in görüş noktasından kapitalizm ve sosyalizm de aynı şekilde sınırsız güç/iktidar tutkusunun (Will to Power), şeylerin teknolojik ifşâsına eşlik eden tezahürleridir.”[7]

Heidegger, bu teknolojik bağımlılığın ya da teknolojiyle damgalanmış bir dünyanın aynı zamanda “vâr oluşun unutulmasıyla karakterize edilen bir dünya” olduğunu belirtir çünkü teknoloji, esas olarak bir çerçevelemedir: Almancasıyla Ge-stell. Bu kavram, şeylerin gizini kaybedip açığa çıktığı, görünürleşmesini ifade eder. Varlığın unutulmasının nedeni de budur Teknoloji dibine kadar materyalist bir etkinliktir. Bu, vâr olan her şeyin bir hammadde, hazırda bulundurulan bir şey olmasıdır. İnsan da dâhil hiçbir şey, varlık kazanamaz; deyim yerinde ise ancak “nesne” hâlini alır.

Akif’in ve İslamcı zihniyetin en büyük yanılgısı da buradan doğuyor Teknolojiyi ait olduğu bu bağlamdan kurtarıp insanlığa faydalı bir araç hâline getireceklerini, böylece ilahî amaca uyumlandırabileceklerini sanmalarıdır. Teknolojiyi bir araç olarak düşünen bu bakış, onun bir sistem ve bir kültürel evren içinde hayat bulduğunu unutur. Geçen yazıda dediğimi tekrar edeyim: “Cep telefonuyla birlikte TikTok da gelir çünkü bu ikisi birbirinden kopuk değildir; aynı sistemin, aynı mantığın tezahürleridir.” Birine sahip olup diğerini reddeden anlayışın yanılgısı işte buradadır.

Meselem, müşahhas olarak Akif değil. Meselem, kültürel modernlik olarak Kemalizm’in alternatifinin kalkınmacı modernlik sanılması. Kemalizm, insanları zihinsel olarak sekülerize eder ve bu nedenle bu pozitivist, maddeci anlayışa itiraz eden sağcılığın aynı şeyi çok daha sinsice yaptığını, mesela İbn-i Arabî’ye atfedilen ilah olarak paranın, Kemalizm’den çok daha sinsi bir şirki Müslüman zihinle bütünleştirebilmesidir. Teknoloji tam da bunu yapan bir sistem! Dolayısıyla Müslüman Algoritma farklı bir şey yapmaz çünkü mesele sanıldığı gibi algoritmanın Palantir’in emrinde olursa kötü olması değildir, algoritmanın kendisi kötüdür: Dünyayı niceleştirir, her şeyi hesap edilen bir sayıya indirger. Algoritma; dünyayı hesaplanabilir, sayısallaşabilir bir nicelik hâline sokar. Var olan her şeyi, bir “veri” noktasına, bir “sayı”ya dönüştürür. Bu, onun doğasıdır. Ağacı, “odun”; nehri, “su kaynağı”; insanı ise “kullanıcı verisi” olarak görmek, bu nicelikleştirme eyleminin ta kendisidir! Oysa bir ağaç, bir nehir, bir insan sadece bir sayıdan ibaret değildir. Algoritmanın yaptığı, bu niteliği (kaliteyi) yok sayarak vâr olanı kendi dar kalıbına (hesaplanabilir olana) hapsetmektir. Bu, onun metafizik kötülüğüdür. Bu kötülük, Müslümanların elinde de değişmez çünkü algoritmanın özü, sayısallaştırmak ve hükmetmektir. Onun bu vasfı, Müslümanların elinde olunca da aynı kalır.

Bu anlamda sizi yok etmek isteyene karşı silah kullanmak, silahın niteliğini değiştirmez. Onun kötü olduğunu bilirsiniz ama onu amaç edinmeden zorunlu bir kötülük olduğunu bilerek mümkün olduğunca farkında bir bilinçle dikkatle kullanabilirsiniz. Herkesin silahlı olduğu bir yerde “Hayır, siz silah sahibi olmayın!” demek elbette gerçekçi değil ama saldırmak, fethetmek için silah sahibi olmakla varlığınızı korumak için sadece ve sadece savunma için silah sahibi olmak ve bu aracın rezil, berbat bir şey olduğunu bilerek mecburen kullanmak farklıdır. Müslümanlar algoritma yazmak yerine algoritmayı felç edici bir araca yöneldiğinde teknolojinin olumsuzluğu değişmez ama o olumsuzluğu bilerek siz farklı bir çözümle, olabildiğince ona esir ve akla aykırı bir iyimserliğe sahip olmadan bunu yaparsanız bu, kısmen de olsa iyi bir şeydir. Bu anlamda teknolojiye eleştirel bakarken bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Elbette bu sistemin şeytanî tabiatını unutmayıp bu gerçeği bilerek ve o şeytanî etkiden de mümkün olduğunca kaçınarak bu sistemle ilişkilenmek elbette mümkündür.  Bu, ahlâkî ve politik bir tercihtir.

Teknolojinin “sıfır” olmadığı bir dünyada sizin “sıfır” teknoloji ile yaşamanız olanaklı değildir. Teknolojinin tahakküm üreten aslî niteliği, bu seçimlerle değişmez ama bu dikkatli kullanım sizi teknolojinin kölesi yapmaz, onu ahlâkî amaçlarınıza yaklaştırır. (Teknolojiye hâkim olunmaz ama onun zararı azaltılabilir. Bu, bilinçli bir çaba gerektirir. Dahası, teknoloji yerine sizin insanî kapasite olarak erişiminizi çoğaltan, eksiğinizi tamamlayan aletler yapılabilir ama bu, bambaşka bir politik tercihtir. Bu politik tercihe uygun bir Müslüman toplum inşa etmeye de kimsenin bir itirazı olmaz ki bu, esasta, bugün medeniyet dediğimiz şeye en yakın durumdur ama İslamcılık, İslamcılık olarak kaldığı sürece yani köklü bir değişim geçirmedikçe böylesi bir tercihin öznesi olamaz!

Gelecek yazıda bu ayrımı yaparak “algoritma” meselesine değineceğim ve Müslümanlara, teknoloji yerine tekniği esas alan bir çabayı önereceğim ama ondan önce şimdi, şu Palantir bahsinde, kalanları yazıya dökme zamanı!

Dipnotlar: 

Not: Bu, Faruk Yeşil’e ilk ve son cevabım çünkü bu işi bir düelloya dönüştürmek istemiyorum. Ben hakkımı kullandım, sıra Faruk Yeşil arkadaşta. Cevabıyla konuda netlik kazanacağınızı, pozisyonlarımızın daha çok belli olacağını düşünmekteyim. Bu noktadan sonra tartışmayı sürdürmek, istesek de istemesek de kabak tadı verir. Bu durumda en uygun çözüm, kendi fikrî tercihlerimizi pekiştirecek yazılarla meseleyi derinleştirmek olur. Bence Faruk arkadaş, bu konuya dair düşüncelerini daha derinleştirerek sürdürmeli. Yazısı, itiraz ettiğim noktalar olsa da yaklaşmakta olan tehlikeye dönük bir imdat freni ve bu meseleyi ele almamıza vesile oldu. Bu nedenle teşekkürü de takdiri de ziyadesi ile hak ediyor bence. Tartışmamız bence konunun değişik açılarını ele almak için bir fırsat oldu kanımca. Yeni Pencere’de bu konuyu derinleştirmemiz de iyi oldu, güncele teslim olmadan güncel meselelere dair derinleşme oldukça önemli! Dahası, bu tartışma bence ülkemizde kötü şöhrete sahip polemiğin kişiselleştirilip birbirini ezmeye dönük bir ego tatmini yerine eksiğimizi tamamlamaya vesile olacak kapıları arayan, fikir ekseninde derinleşen bir tez – antitez düşünce satrancı örneği oldu. Faruk Yeşil arkadaş, yaptığım eleştiriyi nefsanî bir mesele olarak ele almak yerine tam bir olgunluk gösterdi ve gayet nitelikli bir karşı itiraz yaptı. Kendi adıma bu tartışmadan keyif aldım.

[1] Uluçınar ve Kasırga alt başlıklı yazıda Batılı muhaliflere nereden ve nasıl baktığımı yazmıştım ama bir kez daha tekrar edeyim. O yazıda, “Batı karşıtlığı da Batılıdır ve Batı uygarlığının eleştirisini yapan İslamcıların muhaliflerin esas derdini anlamadan onlar üzerinden Batı karşıtlığı yaptığını” söylemiştim. Buna ek olarak şunu da söyleyeyim: İslamcılar, o yazarların esasa dair soruların, esasa yönelen tartışmalarını anlamadan bunu Batı sömürgeciliğinin eleştirisine çeviren bir Anti-Batıcılık olarak oksidentalizme dönüştürdüler. Oysa mesele doğru anlaşılsaydı İslamcılık, Batıya karşı İslam medeniyetinin yeniden doğuşunun öncüleri olurdu ama o yazarlar doğru anlaşılmadı. Anlaşılmadığı için de alternatif bir karşı yaşama biçimi üretilemedi. Ümit Aktaş’ın Mekke Anlaşmasını eleştiren yazısı bence çok elverişli bir yazı; İslamcılığın nerede yanlış yaptığını, neyi yanlış anladığını masaya yatırmaya yönelik verimli tartışmalara çok müsait. Umarım Ümit abi bu tartışmayı açar. Bana göre bu tartışmayı açacak meselenin derinde yatan esasını ele alacak bakış açısı onda ziyadesi ile mevcut.

[2] Good without God: Understanding the Case of Humanism (Tanrısız İyilik: Hümanizmin Gerekçesini Anlamak) https://traversingtradition.com/2024/11/20/good-without-god-understanding-the-case-of-humanism/

[3] Michael E. Zimmerman, Heidegger Moderniteyle Hesaplaşma Teknoloji, Politika, Sanat, Çev, Hüsamettin Aslan, Paradigma Yayınları-2011, s:5

[4] Bu üretimci metafiziğin ve sağcı dünya görüşünün karşısında rahmetli Turgut Cansever’in İbn-i Arabî metafiziğinden türetilmiş îmar etme, tezyin etme olgusunun bilgi kavrayışı bakımından bariz farkı ve medeniyet meselesi açısında değerine dair sayfalarca yazsak değer! “İslamcılık medeniyet üretemez!” diye düşünme nedenim de budur. İslamcılık, bu güç metafiziği tarafından ayartıldığı için güç ekseninde düşünmeyen bir medeniyet tasavvur edemiyor. “Dünyayı olduğu gibi bırakmayı” savunan Merkez Efendi gibi düşünmediğimiz müddetçe medeniyet lâfını boşa etmenin gereği yok. Sûfilikten beslenmedikçe Batının kötü bir taklidi olmaktan çıkamayacağımız için İslamcılığa diyorum ki: “Mecnûn olup çöle düşmedikçe ne Leyla’yı çağır ne çölü incit!” Bu bakımdan İslamcılığa karşı Ulu Çınar dediğim “medeniyet” meselesi yazılmayı bekliyor. Keşke bunun üzerine yazsa birileri. Bu bağlamda İslamcılık eleştirim; İslamcılık krizde olduğu için değil, dayandığı zihinsel zemin çürük olduğu için yapılan bir eleştiridir. İslamcılığın bırakalım salt yapay zekâ karşısında bir şey önerememesini, bence Batı karşısında hakikî bir karşı iddiası da yok! Burada, Faruk Yeşil arkadaştan farklı düşünüyorum: İslamcılık tam da onun istediğini yapıyor ve dron, yapay zekâ ve yazılım üretmek için yola çıkmış durumda! Benim nezdimde skandal, tam da burada! İslamcılığın yaralı zihni iktidar olgusundan şifa bulamayacak kadar damgalanmış hâlde. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaşımız, benim İslamcılık eleştirimin zeminini tam anlamamış gibi görünüyor.

[5] Faruk Yeşil’e göre İslamcılık gibi mevcut seküler ideolojiler de krizde ve onların da yapay zekâya, insanın algoritmalarca yönetilmesine cevabı yok. Faruk Yeşil’e Siber Marx’ı öneririm ya da keşke tercüme etseler Marx ve Robot’u önerirdim; yani diğer seküler ideolojilerin de algoritmanın hâkimiyetine dair ciddî itirazları var. Yazar, bunları okumadığı için sanırım buna dair söz üretilmediği, buna yönelik bir mücadele verilmediği kanısına varmış ama yapılıyor. Her ideolojide güce inananlar ile ona karşı çıkanlar var. İslamcılık ise bu ideolojilerin güç kanadı ile aynı çünkü İslamcılık, artık iyice bir tür milliyetçilik biçimine dönüştü. Bu nedenle bu eleştirilerim tam da İslamcılığın modernistliğini hedef alıyor. Bu minvaldeki eleştirilerim sürecek. Krizde dedikleri -velev ki krizde olsalar- modernitenin kendisine, dayanaklarına itirazları yok. Liberalizm de Sosyalizm de modernitenin çocukları ama İslamcılık, moderniteye karşı alternatif bir uygarlık üretme iddiasını taşıyor, tıpkı yazarın Palantir yazısı gibi. O zaman zehre karşı panzehir olma iddiasındakinin zehir bulaşmış olduğu için panzehir olamayacağını söylemek en doğru yaklaşım. Bu bakımdan arkadaşımızın hoşuna gitmese de bu eleştiriler sürecek. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaş, kendisine yönelttiğim eleştiriye Faruk Yeşil eleştirilerime, onun söylediklerini kendi gündemime eklediğim iddiasıyla karşı çıkıyor. Ben onun yazmadığı hiçbir şeye tek bir söz söylemedim, yazımda onun yazdıklarını alıntıladım. Eleştirilerimi de bu alıntılara dayandırdım. Bu bakımdan bu itirazını haksız bulduğumu belirtmem gerekiyor. İkincisi ben o yazıda, ümmet meselesine bir şey demedim ya da bu konuyu odağa alan bir ifadem yoktu. Bunu nereden çıkardığını merak ettim. Madem bunu açtık, İslam dünyasının -sanırım onun ümmet deyimi ile kastı bu olsa gerek- aslî derdinin İslam olduğu yönünde kuvvetli şüphem var. Eğer ümmet diye bir mesele olsaydı sokakların isyanını kimse durduramazdı hatta bu da o sözde ümmetin utancı olsun! Bugün İsrail, dünyada ciddî itibar kaybına uğradı ise bunda zerre ümmet sayılmayacak ve içinde Siyonist karşıtı Yahudilerin de olduğu, başını solun çektiği savaş karşıtı hareketin kararlı tutumu etkili oldu. Ümmet ise soykırıma karşı çok da kararlı duruş göstermeyen bir tutum içinde oldu. İsrail karşısında Batı solunun onda biri bile denemeyecek bir karşı koyuş geliştiremeyen ümmetin ümmetliğinden söz edilebilir mi, bunu da yazara bırakıyorum. Ulus-devletlerin paramparça yaptığı İslam dünyasından “Ümmet” çıkacağını düşünmek ütopyanın bile ötesinde bir durum bence! İslamcılık denen ideolojiden kurtulmadıkça bir medeniyet tahayyül etmek pek de olanaklı olmayacak, bu nedenle benim yaptığım bir alan temizliği!

[6] İslam dünyasından onun çapında bir düşünür çıkmadıkça İslam dünyasının kurtuluşu bence mümkün değil hatta ben Heidegger’in birçok noktada Müslümanca bir zihne oldukça yakın durduğu kanısındayım, buna dair yazacağım bazı yazılarla neden böyle düşündüğümü gösterme fırsatım olacak. Bizim Batıya karşı alternatif önerebilmemiz için o ve onun gibi çaplı düşünürlere gereksinmemiz var, düşünce üretebilmemiz üstelik de çok sağlam düşünce üretebilmemiz gerek.

[7] Zimmerman, Heidegger ve Modernite, s:11

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x