Köşe Yazıları
Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak
Dilaver Demirağ’ın “Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur?” başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.
Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.
Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.
Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:
“Teknoloji nötr müdür?”
Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.
Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.
Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.
Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.
Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.
Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.
Benim söylediğim bundan farklı.
Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.
Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.
1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir
Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.
Tarih bize şunu gösterdi:
Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.
Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.
Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.
Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.
Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.
Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.
Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.
Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!
Burada kendisine katılıyorum.
Meseleyi biraz daha ileri götürelim:
Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!
Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.
Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.
Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.
Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!
2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor
Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.
Peki bundan hangi sonuç çıkar?
Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.
Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.
Tam tersine;
Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.
Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.
Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.
Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?
Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?
Bulut altyapılarını kim işletiyor?
Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?
Finansal akışları kim izliyor?
Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?
Sosyal davranışları kim analiz ediyor?
Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?
Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.
Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!
Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.
“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.
Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!
3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil
Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:
Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.
Hayır!
Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.
Benim kastettiğim bu değil.
Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.
Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!
Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!
Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!
İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!
İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!
Asıl soru;
Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?
İnsanı özgürleştiriyor mu?
Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?
İnsanın mahremiyetini koruyor mu?
Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?
İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?
Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?
İnsana hizmet mi ediyor?
Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?
Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.
4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?
Demirağ çok önemli bir soru soruyor:
“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”
Elbette var!
Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.
Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.
Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.
Birincisi, bedenleri yok edebilir.
İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.
Biri patlar.
Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.
Biri, şehrinizi yok edebilir.
Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.
Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.
Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!
Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.
Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.
Veri, doğru ellerde güçtür.
Daha doğrusu:
Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!
İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.
Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!
5. “Güç kıskançlığı” mı?
Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.
Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.
Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…
Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…
Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…
Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.
Ben de buna itiraz ederim.
Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!
Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!
Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!
Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!
Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:
“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?
Bence değildir.
İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!
Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!
Sorun, teknoloji değildir.
Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!
Sorun, devlet değildir.
Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!
Sorun, bilgi değildir.
Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!
6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor
Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.
Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.
Bu, çok yerinde bir itirazdır.
Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.
İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.
Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.
Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.
Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.
Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!
Devletin mutlaklaştırılmasından…
Paranın mutlaklaştırılmasından…
Milletin mutlaklaştırılmasından…
Mezhebin mutlaklaştırılmasından…
Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…
Liderin mutlaklaştırılmasından…
İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…
Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…
Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.
Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.
Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.
Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!
7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor
Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.
Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:
Peki, İslam dünyası ne yapacak?
Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.
Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.
Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.
İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.
Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.
Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?
“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?
Bence değil!
Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.
Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.
İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.
Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.
Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.
Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!
8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil
Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.
Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.
İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:
“Batı bizi geçti.”
“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”
“Batı güçlü.”
“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”
Ve sonunda:
“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”
Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.
Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.
Benim itirazım tam da buradadır.
Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.
Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.
Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.
Ama ayrıldığımız yer şurası:
Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.
Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz
Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.
“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.
Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.
Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:
İslamî teknoloji ahlâkı.
Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:
İnsan nedir?
Bilgi nedir?
Kişisel bilgi nedir?
Mahremiyet nedir?
Adalet nedir?
Mülkiyet nedir?
Özgür irade nedir?
Sorumluluk kime aittir?
Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?
Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?
İnsanları puanlama hakkınız var mı?
Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?
Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?
İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?
İşte benim görmek istediğim tartışma budur!
Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.
Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.
10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir
Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.
“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.
Biri bize:
“Biz neyiz?”
diye soruyor;
diğeri,
“Bizi kim yönetecek?”
Diye!
Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.
İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.
İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!
Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.
Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.
Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.
Tam tersine;
Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!
Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.
11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?
İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.
Demirağ haklı olarak soruyor:
“Son söz ne olacak?”
Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.
Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.
Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.
Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.
Son sözümüz şu olacak:
İnsanı yeniden özne yapmak!
Fakat bunu söylemek yetmez.
İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.
İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.
İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.
Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.
Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.
Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!
İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.
12. İktidar neyimiz olur?
Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:
İktidar neyimiz olur?
Benim cevabım şudur:
İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.
İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.
Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!
Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…
Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…
Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…
Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…
Ve en önemlisi:
Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!
Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.
13. Son olarak
Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.
O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.
Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.
O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.
Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.
O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.
Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.
Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:
Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!
Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!
İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:
İnsanın araç hâline getirilmesi…
İnsanın veriye indirgenmesi…
İktidarın kutsallaştırılması…
Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…
Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…
İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:
“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”
Benim cevabım bu konuda nettir:
Hayır!
Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.
Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.
Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.
Palantir yalnızca bir şirket değildir.
O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:
İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?
Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.
Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!
İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:
Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!
Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:
İnsan, kuldur!
Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

