Connect with us

Köşe Yazıları

Zalimlerden Berî Olmak – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bir türlü üstesinden gelinemeyen o derin unutuluş veya insanlık haysiyetinden yoksunlaşmışlık, Kur’ân’ı ölülerin gözüyle okumanın yarattığı o travmatik bilinç kaybı, nasıl bir (zihinsel) sefalete yol açmıştır ki dünyanın en büyük petrogelirleri bile bu açığı kapatamaz! Müslüman ülkelerde kilise gibi devlete karşı özerk cemaatleşme modelleri vücut bulmadığı gibi, belirgin bir siyasal özgürlük ve farklılıklarla iş birliği modeli de olmadığından kapitalizme karşı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sosyalistlerle ortaklaşa direniş biçimlerini esas alan hareketler yerine bölünmüş ve birbirlerine karşı saha üstünlüğü sağlamayı esas alan çatışmalar yürütülmüş; bu ise cârî bağımlılık ilişkilerinin daha da derinleşmesine yol açmıştır. Filistin mücadelesinin bölünmesi ve ortaya çıkan vahim sonuç, bunun en bariz örneğidir.

Küresel sömürgeciliğin Ortadoğu’yu güvence altına almak için bölgeye yerleştirdiği İsrail’den istediği verimi alamaması nedeniyle bölgede eşgüdümlü yerellikleri de sürece dahil etmesi, paydaşları değişse de değişmeyen oyunun yeni bir uyarlamasıdır. İsrail, vahşî ve hoyrat bir ortak; akıldışı emelleri nedeniyle öyle de olmak zorunda! Sömürgeciliğin o ağır ve acı deneyimini yaşamış İran ise sadece tarihsel birikimiyle değil, gücüyle de orada; bölgenin tam merkezinde. Şiiliğe karşı silahlandırılacak olan Sünnilik(!) ise Ali Şeriatî’nin deyişiyle dîne karşı din savaşı adına sahaya sürülen yapay bir karakteristik. Cârî gerçeklik, İsrail’i perdeleyen ve dolaylı bir biçimde korumaya alan bir kurgu… Pastadan pay kapma çabasıyla birlikte bölgedeki yerel çatışmada İsrail’i biraz geriletmek biraz da dinlendirmek için sahaya sürülmüş piyonların oyunu ne kadar sürdürebileceği ise belirsiz.

Her ne kadar bu oyun defalarca tekrarlansa da her defasında değişen mizansenler balık hafızalılar için yeterli bir yem. Bu kez ölçek biraz genişletilerek, İran’ı çevrelemek için işin içerisine Pakistan da katılmış bulunmakta. Böylece Hindistan’a da küçük bir kılçık atılmakta. Yerel ölçekli çıkarlarının peşinde koşan ulusal devletçikler adeta bu sömürgeci güçlerin piyonu olarak, sahada arz-ı endam etmekte ama bir kez dönüp de kendilerinin ortaya sürüldükleri oyunun bir önceki sürümüne bakma ve oradan dersler çıkarma zahmetine katlanmamaktalar. Üstelik bu muhterisler, öylesine deneyim yoksunları ki ne yapacaklarına dair sürekli tâbi oldukları aklın eline bakmaktalar!

Günümüzde insanlık, tarihin farklı bir aşamasında; kapitalist küreselciliğin üretimsel ve tüketimsel baskısının altında biçimlendirilmek ve kalbi sökülerek yerine tüm duyarlılıklarını yitirmiş bir makine (üretim ve tüketim aygıtı) yerleştirilmek istenmekte. Bu şartlar ise geçmiş dönemlerde peygamberlerin tarihe müdahil olduğu, Allah’ın vahyi ile hareket ederek insanlığın kurtuluş mücadelesini başlattıkları şartlara benzemekte. Son Peygamber’in insanlığa söylediği son sözlerle sorumluluk artık özellikle de âlim (aydın) ve fâzıl (erdemli) şahsiyetlere, dahası ise tüm ezilenlere (mustazaflara) bırakılmıştır. Aslında bu sorumluluk, temelde insanlığın ortak sorumluluğudur ancak köprülerin altından çok sular akmış ve maalesef erdemlilik ile zulüm, birbirine karışmıştır. Küreselleşen günümüz dünyasında egemenler, parçalanarak ulusallaştırılmış halklarla belirli bir bağımlılık ilişkisi oluşturarak bu toplumları sömürmekte ve mustazaflaştırmaktadır. Mustazaflar ise tarihin her döneminde olduğu gibi el ve gönül birliği yapmak yerine birbirleriyle didişmekten ve yer yer egemenlerle de bu yerel konumlarını pekiştirmek için iş birliği yapmaktan geri durmamaktalar! Kendilerine özgü bir akıldan yoksun oldukları için çoğu kez piyon işlevi görmekte, kimi yerel çıkarlar karşılığında küresel stratejilere boyun eğmekteler.

Aslına bakılırsa Ukrayna-Hürmüz Boğazı hattında doğu ile batıyı ayıran bir eksen üzerinde adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı sürmekte. Bu savaşı çetrefil kılan ise İsrail’in oynadığı roldür. Destekçileri olan Siyonist Hıristiyanlarla birlikte, kendilerine vâdedildiğini ileri sürdükleri topraklarda yurtlanma kurgusunun kurbanları ise Filistinliler. İsrail’in asıl işlevi ise sömürgeciliğin bölgedeki yerel işbirlikçiliği. Oysa yurt, tıpkı zeytin ağaçları gibi toprağı derinlemesine kavrayarak orada köklenen ve bunu onurla savunanlarındır. Kaldı ki kutsal olan bu toprak değil, o toprağı sıkıca sarmalayan yürekte atan duygulardır.

Bir türlü İsrail’i mûkimleştiremeyen ABD ise Filistin’e olan yerel desteği kesebilmek için farklı senaryolarla Filistin halkıyla Müslümanların (Şiilerin, Sünnilerin, yeryüzünün her yerine dağılmış duyarlı yüreklerin) arasını aralamaya çalışmakta. Öyle ki yerel ve küresel tüm aktörler bunun için seferber kılınmış durumda! NATO gösterilerinden mezhepçi tuluatlara değin içerisinde bir yığın figüranın rol aldığı şaşaalı oyunlar sanki sahici olgularmış gibi ısrarla sahneye sürülmekte. Askere yazılanından tutun da seferber olanına değin adları bir kuşak sonra unutulacak bir yığın aktör, bu kirli oyunda rol kapmak için hevesler içinde.

Yeni sürüm bu oyunu kavramak için sadece kimlerin içlendiğini değil, dışlanmaları da dikkate almak gerekir ki kurgulanmaya çalışılan siyasî mekân kavranabilsin. Zira cârî savaşı sürdüren iki temel aktör, İsrail ve İran dışlanmış durumda ama İsrail kenara alınırken İran, karşıya oturtulmakta. Bu ise kurgunun sınırlarını belirlediği gibi riske de etmekte! İran’ın dışlanması sadece mezhebî değil, siyasî bir dışlanma; Avrasyacı bir siyasetin dışında durmaya dair stratejik bir kararlılık. İran zaten tarihinin en başından beri Asyatik mekânına sabitlenmiş ve bu konumu savunmaya dair bir kararlılık içerisinde ve bu tür bir dışlama onu rahatsız etmez, tam aksine yerine daha da sabitler. İsrail’in dışlanması ise onu sınırlamaya dair taktik bir tutum. Demek isteniyor ki “Bölgede kalmak istiyorsan sınırlarını bileceksin!” Tabii bu, açık seçik bir biçimde söylenmiyor. İsrail’in ise “temel karakteristiği” kendi kurucu ütopyasının tahayyülüne dayanıyor ve oraya varıncaya kadar durdurulması zor göründüğünden bu kurguyu zorlayacağı açık.

Bu koşullar altında, tıpkı resûllerin ve yetkinleşmiş düşünsel öncülerin yaptığı gibi biçimsel ayrımlara bakmaksızın erdemli toplulukların bir araya gelerek bir cephe oluşturması, yerel ve küresel ölçekte bir kurtarıcı ümmet/toplum sözleşmesiyle harekete geçmesi gerekmekte. Medine Sözleşmesi’nde de olduğu gibi bu ümmet; farklı inançlar, ırklar ve kültürlerden oluşabilir. Önemli olan insanlığın temel ortak paydasına aitliktir. O da erdemlilerin dayanışması ve küresel zorbalığa karşı hakkaniyetin yanında saf tutabilmesiyle gerçekleşir. Bu koşullar içerisinde saflar sürekli yeniden belirlenir, cepheler yeniden oluşur, düşünceler ve duyarlılıklar yeni baştan gözden geçirilir. Öyle ki Gandi, Abdulgaffar Han, Gustave Guiterrez, Edward Said, Ali Şeriati, Zapatista lideri Marcos, Seyyid Kutub, Garaudy, Aliya ve Nelson Mandela gibi isimler ve onların temsil ettiği eğilimler, zulme ve sömürüye karşı ve insanların bir kere daha aydınlatılması ve özgürleşmesi için aynı safta yer alır.

Özgürleşmeci ya da kurtuluşçu bir dinî söylem ise öncelikle buna uygun bir okuma sürecinden geçmelidir. Zira imanın ve erdemi savunmanın farklı yolları ve katmanları vardır; ittifakların ve selametlerin, ubudiyetin ve velayetin, cehaletin ve zaaflara yenik düşmenin de! Bütün bu okumalar, oluşturacağı eylemlerle bireyi ve toplumu farklı güzergâhlara taşıyacaktır. Pratiklerin gerçekleşmediği yerde, okumalar da anlamına ve amacına kavuşmadığından yenilenmeli, her daim yeni sularda arınılmalıdır. Sözgelimi İbn Haldun, Marx’la; Foucault, Seyyid Kutub’la; Aliya, Kant’la; Molla Sadra, Hegel’le; İkbal, Bergson’la; Şeriatî, Sartre’la; Humeynî, Gandi’yle; Malcolm X, Mandela’yla; Tolstoy, Bookchin’le birlikte okunabilmelidir.

Anlamaların ve eylemelerin katmanlılığına binaen bir ümmet olmanın farklılıklarla birlikte çoğul bir yaşama olduğu asla unutulmamalıdır. Yoksulları muhtaçlığa düşürmeyen bir adalet ve varsılları kibirlendirmeyen bir eşitlik çizgisi gözetilmeli; tıpkı Muhammed (as)’in Medine’yi kabile tahakkümünden kurtardığı gibi sömürge halklar da farklı maskelerle sömürüsünü sürdüren kolonyalizmin tahakkümünden, yani farklılıkların kozmopolitizmi yerine ikame edilmeye çalışılan birörnek mekânların ve sömürgen zorbalıkların tahakkümünden/faşizminden kurtarılmalıdır. Eğitim özgürleştirilmeli, fıkıh sivilleştirilmeli, askerî fütuhatçılık arzuları yerini düşünsel derinleşmelere bırakmalıdır. Mülkiyetçilik daraltılarak kamusal yararlanma alanları genişletilmelidir. Siyaset ise otokrat zorbalıklardan ve güç metafiziğinin etkilerinden kurtarılarak toplumsal ilişkiler, aileden itibaren başlayan ve etkinleşen istişârî ve eleştirel düşünceyle müzakerelere yöneltilmeli ve çoğulculaştırılmalıdır.

*Yazı görseli: Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girerek müşriklerin putlarını yıkması (Bazil’in Hamla-i Haydarî’si, 1808)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x