Connect with us

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Devamını Okuyun

Yazılar

8 Bölümü İzledik ve Her Şey Bize Apaçık Göründü, Öyle mi?” Kübra Dizisi Hakkında – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

Bir dizi hakkında spoylır vermek günümüzün en büyük günâhlarından sayıldığı için en baştan uyarayım: Spoylır nerede başlıyor nerede bitiyor, dikkat etmeyeceğim ve dolayısıyla bundan başka uyarı da yapmayacağım. “Kübra” dizisinin sekiz bölümünü de bitirmeyen bence okumasın.

Bilinen hikâyedir/kıssadır: Hz. Musa, peşlerinde Firavun ordusu varken İsrailoğullarını Kızıldeniz’den karşıya geçirmek için asasını yere vurur ve deniz ikiye yarılır. Modern zamanlarda Kızıldeniz’de belli dönemlerde gelgitlerin yaşandığı ve denizin darlaştığı bölgelerde suyun iyice sığlaştığı gibi gözlemler üzerinden Kızıldeniz kıssasının bir mucize içermediği, fizik kurallarıyla açıklanabilecek bir niteliğinin olduğu yorumları yapılabilmiştir. “Peki, ya zamanlama?” diye sorsak herhalde ona da “Öyle denk gelmiş!” denirdi.

Keza Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinden beri yapılan biyoloji araştırmalarıyla günümüze kadar -elbette 150 yılı aşkın süredir teori üzerinde yapılan bir sürü tadilatla- geçerliliğini sürdürmüş evrim teorisi de benzer bir bilim-inanç dikotomisinin konusu haline gelmiştir. Bu cepheleştirme eğer laboratuvarda bir bakteri üzerinde yapılan gözlemler sonucunda evrimin varlığı tespit edilebiliyorsa orada herhangi bir ilâhîlikten bahsedilemeyeceği kabûlü üzerinden temellenir.

Anlaşılamayanlar anlaşılabildiği, açıklanamayanlar açıklanabildiği ölçüde Tanrı’nın gölgesinin insanların bilincinin üzerinden kalkacağına yönelik Aydınlanmacı kabûlün tecessüm ettiği iki örnekten bahsettik. Ancak Hz. Musa, kavmiyle Kızıldeniz’den geçerken bir doğa olayı olarak gelgit yaşanmış olabileceğini, Tanrı’nın yaratma mekanizmasının evrim teorisinin kastettiği biçimde işlediğini düşünerek de inancını devam ettirenler var. Allah “Ol!” der ve oluverir ancak ne dünyanın oluşumu, ne de bir çocuğun dünyaya gelişi bir anda gerçekleşir; insanın içinde bulunduğu mekân ve zaman uzamında bir sürece ve başkalaşıma tekâbül eder. Dolayısıyla bir olgunun bilimsel düzlemde açıklanabiliyor oluşu onun ‘kutsal’dan tamamen arındırılabilir oluşuna otomatik olarak tahvil edilemez.

Peki, bu bahsettiklerimizin Kübra dizisi ile alâkası nedir? Diziyle ilgili yapılan yorum ve eleştirilerde iki temel paradigma göze çarpıyor. İlk kanatta teknolojinin, “big data”nın ve yapay zekânın eriştiği düzeyle ilgili değinilere yoğunlaşanlar var. İkinci kanatta ise daha çok kitle manipülasyonu ve dinî kültler meselesi üzerinden anlatıyı kavramaya çalışanlar bulunuyor. Dolayısıyla birisi dizinin ortaya koyduğu teolojik ve politik sorunlarla hiç ilgilenmezken diğeri anlatıyı tamamen saptırılmış kolektiviteler/sapkın cemaatler düzeyine hapsediyor. Bunda dizinin sekizinci bölümünde seyirciyi bu yöne doğru ittirmesinin de önemli bir payı var. Çünkü Semavi (Gökhan) aslında kendisine verilen bütün mesajların yapay zekâ ürünü olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına ve iman çöküntüsüne uğramalıydı, katı olan her şey buharlaşmalıydı. En azından seyircide bu yönde bir beklenti inşa ediliyor. Fakat Semavi bunun tam tersine bütün süreci, teknolojinin gelişmişlik düzeyini, yapay zekânın gücünü “Sünnetullah” yani Allah’ın dünyevî mekânizmalara uyarak iş görme biçimi olarak değerlendirdiğinde ve mesajını kendisine yapay zekâyla ulaştırdığını söylediğinde seyirciden beklenen, Semavi’nin imanının artık içinden çıkmasının mümkün olmadığı bir girdaba dönüştüğüne tanık olmasıdır. Dolayısıyla diziyi izleyenlerin çoğunun gözünde Semavi, kontrolden çıkmış ve iflah olmaz bir mü’mindir artık; yeterli bilgi kendisine sunulmasına rağmen aydınlanmayı reddetmektedir.

Ben bu noktada Semavi’nin algılayışının Hz. Musa kıssasındaki gelgiti, evrim teorisini kabul edip bunlarda Tanrı’nın yaratmasını görmeye devam edenlerin tavrıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün bir peygamber gelse Tanrı’dan nasıl vahiy alırdı? Soultouch uygulaması üzerinden onunla iletişime geçen yapay zekâ Kübra, modern Cebrail olarak düşünülemez mi? Şüphesiz bunların hepsi birtakım spekülasyonlar fakat en azından Kübra dizisinde anlatılan hikâyenin bilim-din, teknoloji-manipülasyon ikilileri üzerinden tüketilemeyeceğini gösteriyor.

Öte yandan dizinin sonlarına kadar tanık olduğumuz mukaddes duygular, adalete yönelik tutkular, inanmanın sağladığı coşku yabana atılmayacak sorular üretiyor. Hı hı, tamam; Kübra yapay zekâymış ama… Semavi’de ve ona inananlarda gerçek olan hiçbir şey yok muydu? Maddiyatın köle ediciliğine ve yoksun bırakılmışlığa karşı öfke, kolektivitenin, dayanışmanın ve paylaşmanın yüceltilmesi, dünyanın değişmesi gerektiğine dair inanç ve umut… Bunlar bir çırpıda “karizmatik bir dinî lider etrafında bir araya gelen manipüle edilmiş kitlelerin yarattığı bir dinî kült” olarak yaftalanıp kenara atılacak gündemler değil.

Belki işin bu kısmını da başka bir yazıda açarım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM