Connect with us

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Fıtrata Yolculuk

Yayınlanma:

-

Kur’an ve Hz. Peygamber’in pratiğine birlikte odaklanıp ortaya çıkan hakikati tarihsel malzeme ile mukayese ettikçe bugün elde avuçta olanın çok da bir şey ifade etmediğini hatta saptırıcı bir mahiyete sahip olduğunu görebiliyorsunuz.

Bütün bir İslam tarihi denen toplam, devlet-egemenlik ekseninde meydana gelmiş durumda. Tarih, geriye doğru inşa edilen bir alan olduğundan geçmiş, egemenlik ilişkilerinin perspektifiyle illetlidir. Bu illet, bugün de yakamıza yapışık olduğundan lâyık-ı veçhile bir özgürleşme ve adalet arayışı biz Müslümanlardan yana maalesef ortaya çıkamıyor. Şûrâ sûresi 40. ayette buyurulan ifadeye dikkat etmeli: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir.” İslam tarihinin çokça mühim bir kısmı bu ayeti kavrayamamaktan mülhem talihsizliklerle doludur.

O talihsizliği hâl-i hazırımızda yaşamadığımızı elbette söyleyemiyoruz. O nedenle bu yazı yazılmaktadır. Kavrayışlarımıza bugünden geriye doğru müdahil olunmak sûretiyle vurulan darbeyi görmek zorundayız.

Mü’min ve Müslümanların tarihsel ödevi nedir?

Şûrâ sûresi 40. ayetteki uyarıyı çok boyutlu algılarsak ufkumuz aydınlanabilir. Ne yapsak, nasıl yapsak da kaş yaparken göz çıkarmasak? Benzeri var mı? Örnek gösterilebilecek bir pratik, teorik bir zemin tecrübe edilmiş mi?

Evet, çok şükür; ayrıca olmaz olur mu? Zaten vahiy ve resuller ne için gönderilmiştir?

Müslümanın tarihsel ödevi zulme karşı çıkmaktır. Onun kimliğini inşa eden özün kendisine yüklediği en büyük sorumluluk zulüm mekanizmalarını parçalamak ve dağıtmaktır. Sonra hayat, akacak ve yolunu bulacaktır. Yeni zulüm organizasyonlarının ortaya çıkması durumunda mezkûr sorumluluğun mü’min ve Müslümanları harekete geçirmesi beklenir. Kulluğun gereği elbette budur.

Hayatın akıp yolunu bulmasının en iyi örneklerinden biri olarak Kur’an’da Zülkarneyn kıssasına bakılmalıdır.[1]  Zülkarneyn peygamberin belirtilen kıssanın özellikle 90-92. ayetlerde anlatılan temas ve tavrı çarpıcıdır:

Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı;] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu.

Bu anlatı, Hz. Peygamber’in siyerine dâhil olsaydı bambaşka bir hâl alır, sondan başa doğru yazılırken yapı bozumuna uğrar ve o topluluğa bir vali atanır, sonra vergi memurları gönderilirdi. Dört halife döneminde olsa zaten egemenlik kapışması sürecinde kılıç çeken taraflardan biri olarak İslam tarihi kitaplarının sayfalarında kendilerine epeyce yer bulurlardı.

İslam tarihinde ganimet ve devlet ideolojisinin baskın bir yer tutuşu bütün hikâyemizi özetlemektedir. Câbirî’nin de üzerinde çalışıp işaret ettiği[2] bir bahis olarak “imanı henüz kalplerine yerleşmeyenler”in[3] bayraktarı olduğu akışın fetihçi ideolojisi özgürleşmeyi bütün tarafları olumsuz etkileyecek bir biçimde akamete uğratmıştır.

Hz. Peygamber ve arkadaşlarının mücadelesini modern devlet yapısı içinde yetişen, o çerçeveyi teorik olarak tartışıp besleyen kuram yığınlarını tedris ederek geçiren kuşaklarla tarihsel olarak Bizans-Sâsâni siyaset felsefelerini siyasetname[4] formunda içselleştiren asırların birlikte ürettiği neticenin İslam olmadığını idrak etmek gerekiyor.

İslam’ın hızlı ve mevcut yayılış biçiminin tarihi bir kırılmayı müslüman halkların bilincine acı bir armağan olarak sunduğu söylenebilir. Otonom bile değil, alabildiğine özgür küçük yerleşim ve toplulukların imani tercihlerinin inşa edeceği bir tarihsel yürüyüş yerine imparatorlukların, fetihçi ve hatta yağmacı/talancı devlet yapılarının felsefe olarak İslam’a transferi tevhidin toplam mahiyetine ağır bir darbe vurmuş ve özgürleşme çağrısı hâl-i hazırdaki egemen yapıların ağır siyasal-bürokratik işleyişine kurban edilmiştir.

Zengin Mekke ulularıyla fetihçi-ganimetçi süreçte yeni yeni boy veren diğer ticaret burjuvazisinin tarihsel ticaret kanallarının İslam sıfatlı yeni egemen devlet(ler) bünyesi içinde boy veren görülmemiş çeşitliliği dudak uçuklatıcıdır ve yeni yönelimin istikameti hakkında yeterince fikir vermektedir.[5] Hâlbuki Hz. Peygamber ve arkadaşlarının izleği bambaşka bir dünya içindi, bunu Kur’an’dan ve dikkatli bir siyer okumasından kolayca tespit etmek mümkündür. [6]

İçinde yaşadığımız (boğulduğumuz da denebilir) dünyaya alternatif olabilecek şey egemenlerin tasallut ettiği ahir zamanların sosyal yapılarını tekrar etmek değildir.[7] Şûrâ sûresi 38. ayete göre “şûrâ” bütün mü’minler için yakınî ve doğrudan emir olduğundan başka bir siyaset biçimi çıkmıştır ortaya. Çok fazla dallanıp budaklanıcı, gelişip yayılıcı, dolayısıyla da imparatorluk ya da diktatörlükle birlikte hanedanlık biçimlerini zorunlu olarak peşi sıra sürükleyici bir usûl tevhidin tarihsel perspektifiyle bağdaşmaz.

Saydığımız olumsuz yönetim biçim ve organizasyonlarının İslami kılıfları bulunabilir, tarih boyunca çokça da bulunmuştur. Modern dönemlerde bunun yeni örnekleri elbette vardır ancak bütün bunlar derdimize deva olabilmiş midir?

Özellikle son dönemlerde İslami hattın bu açmazlardan çıkmak için teklif ettiği çıkış kapıları çaresizlik kaynaklıdır. Devasa devlet ve toplum yapıları kaçınılmaz kabul edilirse demokratik, adil, tarafsız devlet önerileri havada uçuşacaktır çünkü “başkalarının başkalarına tahakkümü” meselesini çözmek başka türlü mümkün olmamaktadır, bu durumda da kimse kendi hukuku/şeriatıyla var olamayacaktır.

Küçük topluluklar hâlinde vâr olmaya bakmak, savunma ve gıda gerekleri gibi muhtemel bütün problemli durumlarda îlâf(lar)la yol almak mümkündür. Zalim(ler)in “öteki” olarak kodlanacağı ve bütün müntesipleriyle tevhid ilkeleri doğrultusunda bireysel ve toplumsal bir hayatı ikâme edecek ve “şûrâ”yı[8] esas alarak başka topluluklarla “sözleşme” temelli bir birlikte yaşamı hayata geçirecek bu model için Medine Sözleşmesi coşkun bir ilham kaynağıdır.[9] O ilhamın söylediği şey esasen şudur: İnsanları rahat bırakın, kimseye musallat olmayın!

Özellikle siyerin problemli yazımı[10], İslam tarihinin hanedancıAllah’ın gölgesi’ci-saltanatçı oluşturucularının, ganimet ve fetih iştihasının tevhidin mesajını gömen karakteri ile hesaplaşmak mümkündür. Vahyin gayesi insana ve tabiata musallat olan kötülükleri bertaraf etmektir. Zülkarneyn örneği, açıklığıyla bu meyanda fazlasıyla anlamlıdır. Muhakkak ki bütün resullerin sünnetleri de oraya doğru ilerlemektedir.

Osteopat bir arkadaşın “Bizim yaptığımız vücudu olması gereken hâle getirmek, gerisini o hâlleder.” değerlendirmesi bana bu çerçevede ilham vermişti. Mühim olan zulmü def etmektir, insan ve tabiat işleri yoluna koyacak, tam bu özgür aşamada fıtrata yolculuk[11] başlayacaktır. Zulmün ve ifsadın tekrarı hâlinde aynı çevrime tanık olmuştur zaten tarih, en fazla biz de ona tanık oluruz.

Devrimler mutlak ve değişmez bir sonuç vâr etmezler mesela. İnsan yapımı her şey bozulur. O nedenle korumacı dev bürokratik yapılar, egemenliği pekiştirici kurumlar ve kutsalca korunan sınırlar anlamsızdır, vahyî mesajın akışkanlığına en büyük darbeyi onlar vurur ve kapıyı muhafazakâr intihar çalar.

Bu yazı, değindiği mevzulara ancak giriş mahiyetindedir. İşaret edip kapalı bıraktığı yerleri açmak da bizim zamana yayılan ödevimiz olsun.

[1] Kehf sûresi, 18/83-98

[2] M. A. el-Câbirî, Arap Siyasal Aklı, Mana Yay.

[3] Hucurât sûresi, 49/14

[4] Siyasetname: İslami Bir Devlet İdaresi Teorisi, Ed.: Mehrzad Boroujerdi, alBaraka yay.

[5] Tüccar Sermayesi ve İslam, Mahmood İbrahim, alBaraka yay.

[6] İlk Bahar, Wadah Khanfar, Vadi yay.

[7] Wael b. Hallaq, İmkânsız Devlet, Babil kitap

[8] İslam ve Siyaset, Ümit Aktaş, Mana yay.

[9] Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç, Çıra yay.

[10] Mukayese için bkz: Siyerin Gölgesinde 1-2-3, Hüseyin Alan, Beyan yay; Hz. Muhammed Mekke’de – Hz. Muhammed Medine’de, w. Montgomery Watt, KURAMER yay.; Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutup, (muhtelif yay.)

[11] Devlete Karşı Toplum, Pierre Clastres, Ayrıntı yay.

Devamını Okuyun

Yazılar

Sızma – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

Hiçbir problem yüzeye vurduğundan ibaret değildir. Her problemin yüzeyin altında onu var kılan bir süreç yaşar, demlenir. Fırsat bulduğunda yüzeye çıkar.

Yapısal çözümler üretmek yerine lokal, semptomik önlemler alınmaya devam edildiği sürece her tür sızma mümkün dairededir.

Evrensel vicdanı ve hakikati tahkim etmeyen her şey bir sızmadır.

Yerellikler bir sızmadır.

Ulusmilliyetçilikler bir sızmadır.

İnsanı yok saymak bir sızmadır.

Hamaset bir sızmadır.

Nepotizm bir sızmadır.

Coğrafyacılık bir sızmadır.

Sünnilik-Şiilik sopalaştırıldıgında bir sızmadır.

Öteki inşa eden her tür söz ve eylem bir sızmadır.

Romantizmler üretmek bir sızmadır.

Hırsızlık ve yolsuzluklara geçit vermek sızmadır.

En küçük bir sızmaya müsaade edildiğinde oradan sızan şeyden kurtulmak mümkün değildir.

Bu mesele sadece KPSS meselesi değildir.

Ne diyordu Konfüçyüs: Bir mıhı yitirirsen naldan olursun, bir nalı yitirirsen attan olursun, bir atı yitirirsen ordudan olursun, orduyu yitirirsen ülkeden olursun!

Devamını Okuyun

Yazılar

Müslüman, İslam’ı Temsil Etmelidir – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Günümüzde Müslümanları ve İslami düşünce hayatını, İslam’ı ve İslamcılığı sömürgeci yapının ürettiği bilginin, sömürgeci dünya görüşünün belirlediği sınırlar içerisinde tartışabiliyoruz, bunu maalesef İslami bilgi ve bilinçle yapamıyoruz.

İslam toplumları ve düşünce bahsinde kapitalizm/sekülerizm/liberalizm gibi sahte, ırkçı, sömürgeci yapıların nasıl otorite ve meşru belirleyici olduğunu; İslam kimlikli toplumlarda İslam’ın otorite ve meşruiyetinin otorite ve iktidar kaybına nasıl uğradığını konuşmuyor, tartışmıyoruz.

Kapitalist/seküler/liberal otoritenin belirleyici olduğu bir toplumda İslam’ın nasıl ve hangi ölçüde yaşanabileceğine dair tutarlı, ikna edici hiçbir İslami cevap yoktur, bulunamaz. İslam’ın, müslüman kimliklerin sahte yapılarla iç içe yaşıyor oluşu hastalıklı/kabul edilemez bir birlikteliktir.

İslami varoluş, her tür yapı ve iktidar karşısında onlara eklenmemiş bir duruş sahibi olmamızı gerektirir. Eklemlenme, kısıtlanma ve sınırlandırılmayı kabul etmek demektir. Bu yapı İslam’ın/müslüman kimliklerin, insanların sorunlarının, sınıfsal yapının  üretim araçları ve doğanın yağmalanmasının farkına varılmasını engeller, onları içselleştirir.

İslami temellere, temel ilke ve sorumluluklara, değerlere yabancılaşan dünyada/toplumda, kişi tek başına olsa da İslam’ı temsil mücadelesini sürdürebilmelidir, sürdürmelidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM