Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, III – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati videosuyla ilgili şimdilik yazacağım son yazı bu. Açıkçası bunca şeyi tane tane açıklayarak kendisine hak ettiğinden fazla itibar ettiğim zehabına kapılmamak zor. Heyhat, “rage-bait”inin kurbanı oldum. Varsın öyle olsun, en azından meraklısı için Şeriati’yle ilgili yalanlarının ifşası internette asılı kalmış olur.

Allah İnsanı İddiasından Vuruyor!

Konumuza dönelim. Kendini olduğundan büyük sanmanın insanı düşürdüğü ibretlik çukurlardan birini Altay Cem Meriç’in Şeriati’yi eleştirmeyi denerken müracaat ettiği mefhum-kelime argümanında görüyoruz. Meriç, “adeta 4 yaşında bir çocuk” olmakla suçladığı Şeriati’yi, kelime ile mefhumu ayıramamakla ve bu yüzden tevhidin aslında “kader” inancını gerektirdiğini fark edememekle suçluyor. Ancak ilahi adaletten midir bilmem, aynı bahiste bizzat kendi koyduğu kriterin altında kendisi eziliyor.

Çünkü Şeriati’nin o satırlarda “kader” diye isimlendirerek Emevilere nispet edip eleştirdiği şey, Meriç’in de tevhidin mantıksal zorunluluğu olmadığını kabul ettiği cebriye inancından başka bir şey değil. Üstelik Şeriati, bugün bizim anladığımız manada kaza ve kader Muaviye’nin ürünüdür” diyerek Emevi uydurması olan bu cebriyeciliği kastettiğini açıkça aşikar ediyor. Şaşırtıcıdır, Altay Cem Meriç de “bugün bizim anladığımız manada” şerhi dahil bu sözlerini tamı tamına alıntılıyor.

Ama bir kez “kaza ve kader” kelimeleri geçti ya, Meriç “adeta 4 yaşında bir çocuk gibi” bu kelimelerin işaret ettiği mefhumun kendi tasavvurundaki şey olmak zorunda olduğu zehabından bir türlü kendini sıyıramıyor. Şeriati’nin, şerh de düşerek ve neredeyse açıkça cebriye inancını işaret etmiş olmasına rağmen, kendi kafasındaki kaderi kastettiğini varsaymaktan ayrılamıyor. Yani, tam da alay ederek Şeriati’nin terimler ile kavramları ayırma becerisinden mahrumiyetini vurguladığı safhada kendisi bunları ayırmakta zaafa düşerek rezil oluyor. Allah’ın sopası yok!

Şirine’nin Etek Giymesi Fenomeni Olarak Toplumsal Ayrımcılık

Videoda benzeri bir niteliksizlik, ayrımcılık terimi dolayımında da cereyan ediyor. Bu defaki şaşırtıcı derecede komik: Şeriati, metinde tevhid dininin ayrımcılığı meşrulaştıran tağutları yok edeceğini zikretmiş. Meriç büyük bir dikkat ve rikkatle derhal bilgeliğini gösterip “Hangi cihetten ayrımcılık?” diye soruyor. Sonraki açıklamaları evlere şenlik. Bizlere ayrımcılığa karşı olmanın saçma olduğunu kanıtlamak için, en ideal düzende dahi, insanların doktorlar ve hastalar, öğretmenler ve öğrenciler olarak “ayrışmaya” devam edeceğini; Şirinler Köyü’nde Şirine’nin etek giymesinin bile ayrımcılık olduğunu anlatıyor. Bu faslı hepten şaşkınlık içinde izlediğimi itiraf etmeliyim.

Garip ama, Altay Cem Meriç’in daha ayrımcılık teriminden kavramın kendisine gitme hüneri yok. Bu terimle hukuki/sosyal kavrama gideceğine, tüm ayrımların ortadan kaldırılmasının kastedildiğini sanacak kadar hayattan bihaber. Bereket hukukla iştigal etmiyor. Yoksa özgürlükten başkasına vurabilmeyi, eşitlikten herkesin aynı saatte zorla uyandırılmasını anlardı.

Anlattıklarımın iyice karikatürleştiğinin farkındayım, fakat sahiden bunları laf olsun diye bol keseden sallamıyorum. Gerçekten de ayrımcılıktan öğretmen-hasta arasındaki ayrımları anlıyor; toplumsal sınıf kavramıyla tabipler odasına gönderme yapıldığını sanıyor, orduda bir komutan olmasını eşitliğe aykırı telakki ediyor. Bu gibi argümanları kendince havalı bir biçimde art arda sıralayıp, kendinden emin ve sorgulayıcı bakışlar atarak Ali Şeriati’yi çürüttüğünden komik derecede emin görünüyor. Şaşırmamak mümkün mü? Bir insan bu kadar az şey bildiği hususlarda nasıl bu kadar özgüvenli konuşabilir? İtiraf etmeliyim, kendimi maruz bıraktığım bu video beni sürekli özne ve benlik konusunda düşünmeye sevk ediyor. Ama şimdilik devam edelim.

“Hani Ya, Nerede Bu Sömürüyü Meşrulaştıran Din?”

Altay Cem Meriç videonun başka bir yerinde, Şeriati’nin şirk dininin haksız hiyerarşileri ve sömürüyü meşrulaştırdığı argümanını aktarıyor. Belki de videonun en trajikomik yeri burası. Zira cüretle “Kim meşrulaştırmış ya eşitsizliği?” diye soruyor. Ona sorarsak İslam tarihinde kimse dini kullanarak haksızlıkları, adaletsizlikleri, gerekçesiz eşitsizlikleri meşrulaştırmamış. Muaviye’nin “ısırıcı saltanata” geçerken yaptığı “Bana bu gömleği Allah giydirdi” konuşmasını boş verelim. Sormak lazım bu atanamamış Bel’am gibi konuşan kişiye: Türkiye’de birilerinin açlıktan kırıldığı başkalarının tokluktan öldüğü bu düzen nelere dayanarak ayakta kalıyor? Milyonlarca insanın, bir avuç insanın düzenli işçisi olmasını sürdürebilir kılan şeyler neler? Yüz binlerce ev boşken, binlerce evsizin sokaklarda yatmasına karşı çıkmak neyle yanlış hale geliyor? Din adına konuşanlar mülkiyete dokunmayı, egemenle zayıf arasında yapılmış olsa da sözleşmeyi ihlal etmeyi, iktidara baş kaldırmayı günah olarak etiketlemiyorlar mı?

Şeriati zımnen, kapitalist düzenin ana damarlarını teşkil eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, birilerinin diğerlerine kalıcı ve düzenli biçimde hizmet etmesini sağlayan modern iş sözleşmelerinin ve tüm sistemi koruyan iktidara başkaldırı yasağının şirk dini tarafından meşrulaştırılarak desteklendiğini öne sürüyor. Ya kapitalist sömürü yok, ya sayılanlar gibi toplumsal kurumlara dayanmıyor, ya da din adına konuşanlar bu kurumları desteklemiyor. Hangisi doğru? Eğer etrafta “topuklarını ıslatmadan” gezip dolanmayı maharet sanıyor ve ekonomi politikten tamamen bihaberseniz, o zaman “Ben zulüm haktır” diyen alim duymadım dersiniz. Bir de öyle mi deselerdi?

Şeriati Batılı Aydınlarla Peygamberleri Bir mi Tutuyor?

Meriç’in son bir saptırmasından bahsetmezsem olmaz. Sorarsanız, Şeriati Batılı her şeyi iyi ve güzel buluyormuş, Müslümanlara dair her şeye savaş açmış. Bu saçma görüşlerle didişecek değilim. Marksizmin etkisindeki İslamcı bir aydından bahsediyoruz. Kitaplarından iki satır okuyan rahatlıkla görür ki Şeriati’nin projesi hiç kuşkusuz Müslüman toplumların güçlenerek Batı emperyalizminin tahakkümünden kurtulmasıdır. Bu o kadar aşikar ki izah etmek için klavyede basılan her tuş israf olur.

Öte yandan, Meriç Şeriati’ye daha somut bir iftira da atıyor. İddiaya göre Şeriati, Batılı aydınlarla peygamberleri birbirine eşitliyormuş. Videonun başında zikrettiği bu büyük “cürmü” açmasını merakla beklemişken görüyoruz ki, kastettiği şey Şeriati’nin şu cümleleriymiş: “Netice olarak şunu ifade etmek istiyorum: Kiliseye ve Orta Çağ’da hâkim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından …Avrupalı aydınların ve özgürlükçülerin misyonu, tarih boyunca bizim peygamberlerimizin üstlendikleri misyonun aynısıdır.”

Altay Cem Meriç işine gelmediği için izleyicisinden kaçırıyor ama, Şeriati’nin cümlesinde çok belirgin bir tahsis ibaresi var. Batılı aydınlar, yalnızca ve yalnızca “hakim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından” peygamberlerle aynı misyonu üstleniyorlar. Hemen sonrasında Şeriati ekliyor, garip ama Meriç de zikrediyor: “Ancak onların algılamalarının ve vardıkları sonucun doğru olduğunu söylemiyorum.

Yani argüman şu: Batılı aydınlar ve özgürlükçüler, karşı karşıya oldukları sömürü ve tahakküm üreten, haksızlıkları meşrulaştıran, ayrıcalıklı bir grubun elinde oyuncağa dönüşmüş olan şirk dinine karşı dövüşmekte haklılardı. Buradaki “lâ” kısmında peygamberler ile ortak bir işi yapıyorlardı. Fakat bu yeterli değildi. Yıkım sürecini tevhid diniyle taçlandırmadıkları için şirk dininde yaşamaya devam ediyorlar. Şeriati’ye göre bunun önemli göstergelerinden birisi toplumlarındaki sınıflar ve tabakalaşmadır. Hatırlayın, bunlar şirk dininin emareleridir.

Altay Cem Meriç ise buradaki benzerlik iddiasını alıyor, Şeriati’nin Batıyı hiç eleştirmediği, Batılı aydınlara Allah dese rahatlayacağı (evet bunu diyor!), işinin gücünün Müslümanlarla didişmek olduğu gibi baştan sona iftira teşkil edecek sonuçlara bağlıyor. Şeriati hakkında hiçbir şey duymamışsanız belki inanabileceğiniz, büyük, çocukça ve kasıtlı iftiralar. Sahiden insanı dermansız bırakan bir kötülük.

Sonuç Yerine

Kapatırken aşikar olanı hatırlatayım: Kimse eleştirilmez değil. Fakat Altay Cem Meriç eleştirmiyor, beceriksizce saldırıyor. Zira, muhatabını kendi içinden kavramaya talip değil, en ufak bir saygı emaresi göstermiyor. Aşağılıyor, alay ediyor, yapay kahkahalar atıyor, kendisiyle çelişme pahasına yaftalar asıyor, gizliyor, yanlış aktarıyor ve çarpıtıyor. Beceriksizliğinin en büyük sebebi de hırs ve hıncı. O kadar büyük bir coşkuyla ve tavizsiz saldırıyor ki, komik bir karikatüre dönüşüyor.

Eh… Biz çıkaracağımız derse odaklanalım. Bir insan nasıl bu hale gelebilir diye sorup durdum. Bu durum, günahların en büyüklerinden birini istikrarla icra etmenin kaçınılmaz neticesi gibi görünmüyor mu? Anlaşılan, uyaracak eş dost, selim bir vicdan, kendini dışarıdan görecek bir istidat yoksa insanın kibri kontrolden çıkabiliyor. Kibri paçalarından akmaya, kulaklarından fışkırmaya başladığı zaman da insan işte böyle zelil hale geliyor demek ki. Şaşkına çeviren bir küstahlık, kendini alçaltıcı bir tahkir etme çabası, komik duruma düşüren bir alaycılık ve bol miktarda hınç, kin, nefret ve enaniyet. Korkunç bir bileşim. Rabbim bu arazları salih kullarından beri tutsun.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.

Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği

Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.

Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.

Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.

Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.

Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak

Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.

Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.

İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.

“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak

Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.

Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?

Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Ali Şeriatî’yi Yeniden Hatırlamak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Bugün Youtube’da (ve daha sonra ücreti mukabilinde katıldığı programlarda) dinî konularda konuşmasıyla nam salmış Altay Cem Meriç isimli şahsın Ali Şeriatî’nin “Dine Karşı Din” kitabı hakkındaki eleştiri videosunu izleme talihsizliğine uğradım. Doğrusu benim için sahiden ilginç bir deneyimdi. Zira barındırdığı saçmalıkların tiksindirici bir kibirle fâş edilmesine sabretmek zorsa da alaycı şen kahkahalarla cûş u hurûşa gelen bu zâtın daha ne kadar çirkinleşebileceğine duyduğum merak, videoyu kapatmama mâni oldu.

Aslında videodaki performansı bugünlerin tabiriyle “rage-bait” kavramının adeta ete kemiğe bürünmüş hâlinden ibaretti. İnsanları ABD’ye karşı direndiği için sempati duyulan İran’dan soğutmak ve bu sırada kişisel şöhretini arttırmak için birilerini kışkırtmaya çalıştığı aşikâr. Bunun farkında olmama rağmen, bu yemi adeta kendi rızamla yutarak okuduğunuz satırları karalamaya karar verdim. Zira sanırım bu kibir ve küstahlık dolu yalan ve saçmalıklara verilecek cevaplar aracılığıyla üstad Şeriatî’nin yeniden gündeme gelmesinde hayırlar olabilir.

Şeriatî kimdir, niçin önemlidir? Hükümet yanlısı ekran vaizlerinin ödemeyi aklının ucundan geçiremeyeceği ne gibi bedellere gönül rızasıyla talip olmuştur? Tarihin zorlu dönemeçlerinden birinde, ne kadar çok insanın fikir dünyasına derin bir şekilde tesir etmiştir? Daha önce çokça anlatılan tüm bunlar başka bir yazının konusu olsun. Bunun yerine burada, videodaki eleştirilerin nasıl ağır ve adeta komik kusurlarla malul olduğunu tarifle yetinmemi mazur görün.

Bir Konuşmada Doktora Tezi Biçimselliği Aramak

Meriç’in düşmanlık hınç, kin ve nefretle hazırladığı bu video, sıradan insanlara hitap eden bir konuşmayı adeta bir doktora tezi ya da bir akâid metniymiş gibi okumaya çalışmanın gülünç bir örneği. Oysa Şeriatî’nin Dine Karşı Din’inin halka yönelik bir konuşmanın deşifresinden ibaret olduğunu bilmemesi imkânsız. Fakat buna rağmen kullanılan her tabir için tam da ilk kullanıldığı yerde ince eleyip sık dokunmuş bir tanım ve bahsi geçen her ilişkinin tafsilatlı biçimde gösterilen bir gerekçesini arıyor ve bunların yokluğunu büyük bir kabahat olarak etiketliyor. Bu tip gerekçeler veya ansiklopedik tarifler göremeyince metni saçmalığa indirgeyip, kamera karşısında attığı şov amaçlı kahkahalarla kendini alçaltıyor. Başkası adına utanmak çok yıpratıcı!

Tevhid Dini “Ali Şeriati’nin Sevdiği Şeyler” mi?

Meriç’in saptırıcı entelektüel erdemsizliğinin tezahürlerinden biri, Şeriatî’yi “tevhid dinini kavramsal olarak tarif etmemekle” ve “bu dinin neden devrimci olduğunu analitik olarak gerekçelendirmemekle” suçlayıp alaya aldığı kısımlar. Hatta Meriç, tevhid dininin bir sabitesinin bulunmadığı ve Şeriatî’nin “kendi sevdiği şeyler” olduğunu öne sürecek kadar ileri gidiyor. Oysa Şeriatî’nin konuşmasının künhüne bakıldığında tevhid dini ile neyi kastettiği gayet aşikâr. Adem’den Muhammed’e kadar tüm hak peygamberlerin yeryüzünde vazettiği, insanları tâğûta kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmaya çağıran dinin tevhid dininin ta kendisi olduğu belli. İşin en trajikomik yanı, videonun başlarında “Tevhid dini sadece Şeriatî’nin kafasındadır, yeryüzünde hiç vaki olmamıştır!” diye alay eden Meriç, ilerleyen dakikalarda Şeriatî’nin tevhid dininin pratik yansıması olarak “Medine’deki 10 yıllık İslam toplumunu” örnek verdiğini bizzat kendi ağzıyla okuyor. Neticede o utanmadan methettiği entelektüel melekelerine rağmen ele aldığı metni bütüncül kavrama yetisinden mahrum olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Tevhid Dininin Devrimciliği

Dahası Meriç, Şeriatî’nin tevhid dininin neden inkılâbî olduğunu açıklamadığını iddia ederek yine metni alaya alıyor. Oysa “Dine Karşı Din”i okuyan herhangi biri, Şeriatî’nin tarih felsefesindeki ana iskeleti rahatlıkla görebilir: İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca sürekli bozulmaya, yozlaşmaya ve haksız çıkarları meşrulaştıran “şirk dinine” geri dönmeye mütemayildir. Yani, daha sonra, coşkuyla anlamsız kahkahalar attığı fasılları unutmasının ardından bizzat kendisinin de alıntıladığı gibi, Şeriatî’ye göre tevhid dininin egemen olduğu dönemler çok azdır. Bu dönemlerin hemen ardından bozulma gerçekleşir, şirk dinine geri dönülür. Fakat Şeriatî’ye göre tevhid dini; resûl, nebî ve sâlihlerin mücadelesiyle her defasında tekrar tekrar küllerinden doğar ve toplumda kapsamlı/radikal bir değişikliği, yani bir devrimi tetikler. İşte tevhid dinine inkılâbî karakterini veren budur. Hızla sönümlenmesi, kurumsallaşarak yozlaşması ve her defasında küllerinden yeniden doğarak yeni bir devrim gerçekleştirmekle yazgılı olmasıdır. Şeriatî, göründüğü gibi tevhid dininin devrimci karakterini güçlü biçimde gerekçelendirir. Meriç, kahkahalarıyla süslediği eleştirisinde bunu sahiden mi anlamadı, kasten mi çarpıttı? Karar sizin olsun.

Egemen Olanın Batıl Olduğu Sanrısı

Bununla ilgili olarak videodaki entelektüel sığlığın zirve yaptığı anlardan bir diğeri de Altay Cem Meriç’in Şeriatî’nin “tevhid dininin inkılâbî (devrimci) bir yapısı olduğu” tezi üzerinden ürettiği ucuz ve çirkin demagoji. Meriç, Şeriatî’nin “Tevhid dini, bâtıl olanı yıkıp yerine hakkı tesis etme misyonu yükler” şeklindeki devrimci din tarifini okuduktan sonra aklı sıra büyük bir mantık açığı yakaladığını sanarak tevhid dininin sadece egemen hâle geldiğinden dolayı bâtıl olacağını varsayıyor. Meraklı ortaokul öğrencilerinin düşmeyeceği bu gülünç hatasını Şeriatî’ye nispet ederek kahkahalar eşliğinde çekiştirdikçe çekiştiriyor.

Oysa kendisi pek farkında görünmüyor ama birazcık siyasal kültürü olan herkesin bileceği çok basit ve yaygın bir kullanım mevcut: Devrimi korumaktan da “devrimcilik” diye bahsedilir. Tevhid dini yokkenki inkılabilik onu getirmektir. Tevhid dininin yerleşmesinden sonraki inkılâbîlik ise tam da o devrimi koruma iradesidir. Bu kadar temel bir siyasi mefhumu dahî kavrayamayan ve devrimci bir tarih felsefesini “iktidara gelince kendi kendisiyle savaşacak olmak” yüzeyselliğine indirgeyen Meriç’in, “çok derin çelişkiler yakaladığını” sanarak ekranlarda kahkahalar atması gerçekten utandırıcı değil mi?

Dehşetle vurgulamalıyım ki beni asıl hayrete düşüren şey, Altay Cem Meriç’in sözlerindeki hamâkat değil, benliğini esir almış kibrin derinliği oldu. Bir insanın bu kadar komik duruma düşmesi ve bunun farkında bile olmaması gerçekten sarsıcı! Nasıl bu hâle gelir insan ve buradan nasıl çıkar acaba?

Her neyse… Şimdilik bunlarla iktifa edeyim. Sonraki yazılarda Meriç’in Allah’ı birlemekle toplumu birlemek arasındaki açıklanmadığını varsaydığı ilişkiyi; Şeriatî’nin Müslüman toplumlar adına özeleştirisini tekfir gibi resmetmesini; atanamamış bir Bel’am olduğundan mıdır bilmem, zımnen “Sömürü mü? Hani nerede? Kim kimi sömürüyor? Din ne zaman buna payanda kılınmış?” diyerek saf saf etrafına bakınmasını ve Şeriatî’nin “Batılı aydınları peygamberlerle eşitlediği” yollu iftirasını ele almayı plânlıyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x