Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x