Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

GÜNDEM