Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Devamını Okuyun

Yazılar

Vahyin Hakiki Niteliği – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Vahiy, tarihe mahkûmluğundan kurtulmalı, ontolojik (varoluş) amacını yerine getirmek için serbest kalmalıdır.

Bu eylem ne reform, ne yenilemek, ne düzeltmek, ne de duruma uydurmak değil bireysel ve toplumsal anlamda mutlaka olması gereken, kaçınılmaz olan bir sorumluluk olarak Allah’ın verdiği bilgileri insanlığa indirmektir.

İslam’ı şimdiye kadar tarih çöplüğünde  bulduğumuz, gerçek olup olmadığını belirleyemediğimiz, bildirenlerin amacının doğru/yanlış testini yapamadığımız verilerle anlamaya çalıştık ancak sonuca varamadık. Her bilgi ve hareketi, bölünmeye, gerçekliğin dışına çıkmaya mukadder; hayalî, işe yaramayan, çözüm bulamayan, eklenen, kullanılan bir yapı haline getirdik.

Anlatırken mutlak doğru, kesin çözüm veren, her şeyin onda olduğu söylenen yapı/bilgi kendi inananlarına sorun olmaktan öteye gidemeyen, herkesin kafasına göre sunduğu ve benim dediğim doğrudur “sahibi benim” din haline geldi.

İçimizdeki vahiy (akıl) inip işlerlik kazanacaksa, tekrar insanın kurtuluşu olacaksa
otantik (gerçek) haline gelmesi için ilk dönemlerde yaşamış sistemi idare eden kutsal kişilik ve bilgilerin esas olmasından çıkarılması gerekir. “Altın zaman” olarak adlandırılan tarih kesitini örnek almaktan ve ona mahkûm olmaktan çıkılmalı, özgür olunmalıdır.

Vahiy; insanın gerçekliğidir, cennetidir.
Vahiy; zaman, mekân, ırk tanımaz. Amacı insanı onur ve haysiyetiyle emanetini koruyarak tekrar çıktığı bahçesine döndürmektir.

Vahiy özgürlüğüne kavuşmalı, insanlığa yol gösteren “yol işaretlerini” bize vermelidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM