Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Yazılar

Raiyyetten İnsaniyete – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.

Machiavelli’ye göre amaca götüren her yol mubahtır. Siyasetin ilkeleri güç/şiddet ve kurnazlık/’aldatma’dır. Batı toplumu ahlâkîliğin dışlandığı bu tutumun akıl ve merhamet dışı sonuçlarını sömürgeci süreçlerde yaşadıysa da giderek kendi içeresine de sirayet eden vahşi sonuçlarıyla özellikle yirminci yüzyılda yüzleşir.

Bu tür ırksal, sınıfsal, dinsel ya da siyasal bir sabitlenmenin sonuçlarına karşı uyarı, Haşr Sûresi 7. ayetinde yapılmaktadır. Burada, toplumsal imkânların yalnızca belli bir kesim arasında dönüp dolaşan (dûvle) bir güç hâline gelmemesi için bunların dezavantajlı kesimlerle paylaşılması gereği vurgulanır. Ne var ki bu dönüp dolaşma ifadesi zamanla tam da bu sakındırılan duruma sabitlenmeyi ifade eden ve özenilen bir kavram ve kurum (devlet) hâline gelir.  Sakındırılan bu durum, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir oluş ve devinim hâlinde olmasının ketlenmesine karşı giderek dikkatten kaçırılan bir uyarıdır.

Avrupa siyasetinin serencamını inceleyen Michel Foucault ise süreci Atina-Roma geleneği üzerinden anlamaya çalışsa da giderek eksik kalan bir taraf olduğunun farkına vararak araştırmasını genişletir ve bakışını cumhuriyetçi laisizmin sarfı nazar ettiği bir yöne yöneltir: pastoralliğe. Pastoral yönetim, nübüvvet havzasına dayanan bir toplumculuk iken, Atina-Roma geleneği seçkinci bir cumhuriyetçiliğe dayanır. Öyle ki Atina ve Roma’nın da dâhil olduğu Avrupa pagan dinlerinde tapınaklar bile şapel tipindedir ve oralarda toplu ibadet yapılmaz, ibadet bireyseldir. Birlikte yani cemaat olarak ibadet yapma geleneği Hıristiyanlık tarafından Avrupa’ya taşınmıştır ki toplumculuğun kökleri de buraya dayanır. Ekklesia (kilise) zaten toplum/toplanma anlamına gelmektedir.

Atina demokrasisi ve aynı izleğe dayanan Roma cumhuriyeti sadece mülk sahibi olan erkeklerin seçimlere katıldığı ve egemen olduğu bir anlayışa sahipken, pastoral siyasete (topluma) herkes dahildir. İbrahim peygambere dayanan bu anlayış, özünde bir cemaatçiliktir ama o da bir çoban-sürü ilişkisi içerisinde olmakla maluldür. Orada yönetici/yol gösterici (peygamber) toplumun tüm bireylerine aynı ihtimamı gösterir ama bu ilişki biçimi de cemaatsel bir kapalılığın kısıtlılığı içerisindedir. Atina demokrasisini eleştiren Sokrates ise aslında dostluğa dayanan bir eşitlikçiliğin (İyonya’da uygulanmakta olan izonominin) peşindedir ve onun dostları arasında köleler, kadınlar ve işçiler de vardır. Atina demokrasisi Sokrates’i işte bu tutumundan (gençleri baştan çıkardığından, ataların dininden/örfünden uzaklaştırdığından) ötürü idam eder.

Batı siyasallığının bu ırkçı ve sınıfsal tutumunun zamanla, o da belli bir kertenin akabinde ve bazı ayrıksı düşünürler tarafından, bu aksamaları dile getirilmeye çalışılır. Bunları dillendirdiği bir süreçte yalnızlaşan F. Nietzsche de devlet’in yani state’in bireyi bastırıp yerine sürekli şiddet üreten ve ancak bu yolla varlığını sürdürebilen mekanik bir bireyciliği ikame ettiğini söyler. Ona göre devlet ne kadar güçlüyse birey o kadar ölgündür. Benzeri eleştirileri Marx da -ama toplumcu ve eşitlikçi bir yordamla- dile getirir. O ise kapitalist devlete karşı sınıfsız bir toplumculuğu savunur. Frankfurt Okulu düşünürleri Adorno ve Horkheimer’a göre de mevcut devlet yapısı, Atina’dan beri süregelen kapitalist bir tahakkümün küreselleştirilmesidir. Simgesel bir isim olan Odysseus ise ilk kapitalist fetihçidir.

Batı siyaseti kendi geleneği içerisinde cezalandırma (krallık), disiplin ve denetim (panoptikon), biyopolitika (nüfusu dikkate alma ve arzuları yönetme), neoliberalizm (tahakkümün içselleştirilmesi) gibi aşamalardan geçerken, bu ayrıksı uyarılar çok da etkili olmaz. Neoliberal siyasetler bir yandan arzuların önünü açarak insanı serbestleştirirken öte yandan hayatı sıradanlaştırır. Biyopolitika yaşamı politik kurumlarca örgütlerken baskıyı rafineleştirir ve piyasa ekonomisinin ilkelerini yönetime yansıtır. Serbestlikle denetim, iktidarla toplum arasında karşılıklı bir oyun, bir strateji rejimidir. Savaşın oyunlaştırılarak içselleştirildiği bu durumun araçları ideoloji veya ekonomi olabileceği gibi şiddet de olabilir. Toplumun da bir ölçüde katıldığı siyasetin tavrı, doğrudan hükmetmekten giderek yönetime ve hatta yönetişime evrilir. Demokrasi eşitlikçiliği bozulmuş bir yönetimse pastorallik, bireylere ihtimam gösterilen bir cemaattir. Bir siyasal maneviyat arayışı…

Michel Foucault, hayatının ancak son yıllarında pastoralliği incelemeye yöneldiğinden bakışını Avrupa’nın Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ileri götüremez. Kaldı ki İran İslam Devrimine ilgisi bile sert bir tepkiyle karşılanır. Ömrü vefa etse ve İslam kaynaklarına da eğilse Muhammed (as)’in pastoral gelenekteki bu çoban-sürü ilişkisini aşma çabasının da farkına varabilirdi. Gerçi bu çabanın üstü daha Resul’ün ölümünün hemen ardından itibaren örtülmeye ve yerine ataların örfü ikame edilmeye başlanmıştı. Henüz bir kuşak sonrasında şûraya dayanan yönetim ve eşitlikçi bir toplum anlayışı yerini Emevici bir imparatorluğa yani bir tahakküm rejimine bırakır ki yönetsel merkezin örneği Peygamberin çizgisi değil, Bizans ve Sasani saraylarıdır.

Öyle ki Kuran’ın özgün kavramları da güncel çekişmelere araçsallaştırılarak asli anlamlarından uzaklaştırılır. Sözgelimi iki ayrı sûrede zikredilen raina ve unzurna kavramlarının asli anlamları da bu tür çekişmelere araçsallaştırılarak mesele Yahudilerle sürdürülmekte olan güncel polemiklere, cemaatsel çekişmelere indirgenir. Oysa asıl amaç Yahudileri içerisine kapandıkları cemaatsellikten çıkararak diyaloğa açmaktır. Nitekim raina kavramı raiyyet yani çobanlığa, çoban-sürü ilişkisine atıfta bulunurken toplumun bu durumdan çıkış içinse unzurna kavramı, yani nazariyat (düşünümsellik) önerilir. Bütünsel bir okumada amaçlanan anlama ise sadece Hamdi Yazır işaret eder: raiyyetten insaniyete geçiş.

Yani siyasal ve toplumsal ilişkilerde cemaatsel duyarlılık korunulsa da orada kalınmamalı, raiyyetten insaniyete geçilmeli, toplumla birey arasındaki o hassas denge korunmalı, her iki olgu da birbirini hiçe saymadan ve ezmeden oluşumunu sürdürmeli, farklılıklar diyaloğa geçmeli, birlikte düşünülmeli ve birlikte eylemelidir. Zira asıl olan devlet değil, bireylerin teşkil ettiği toplumdur ve gerek toplum gerekse birey baskılanarak karar verme özgürlüğü/özerkliği askıya alınmamalıdır. Karar alma süreçlerinin ise devletsel buyruklarla önü kesilmemeli, uzlaşı tabandan itibaren başlayan istişarelerle sağlanmalıdır.

Hilafet ise özünde siyasi değil insani bir haslet, erdem ve ödevdir. Kendi öncesinden gelen iyiliklerin devralındığı, tüm toplumun katılması gereken temel bir ödevdir: iyiliğin savunulması ve kötülüğün önlenmesi! Ama kutsalcı bir maske altında meşrulaştırılan zorbalık/iktidar, zamanla kendi ilahiyatını da oluşturur. Emevî zorbalığına karşı direnen Hasan b. Sabit, Ömer b. Abdülaziz gibi isimler etkisizleştirilirken hem Emevî hem de Abbasî zorbalığına karşı direnen Ebu Hanife ise zindanda öl(dürül)ür.

Abbasî bürokratı İbnü’l Mukaffa’nın Sasani siyasal genetiğinden taşıdığı dinin ve ulemanın devlete bağlanması çabasına karşı mücadele eden Ebu Hanife, toplumsal özerkliklerin devletleştirilmesine karşı itirazını ölümüne dek sürdürür. Bunlar ise zekât gelirlerinin topluma aitliği ve vergileştirilemeyeceği, eğitim faaliyetlerinin (ilmin) ve fıkhın/hukukun özerkliği ve yargının bağımsızlığıdır. Ulemanın özerkliğini yani içtihat ve düşünce özgürlüğünü savunan Ebu Hanife, ibadetin kişinin kendi ana diliyle, yani bildiği ve düşündüğü dille yapılabileceğini söyler. Dolayısıyla da İslam’a dahil olanlar doğal kültürünü koruyabilecek, verili uygulamada olduğu gibi mevali olarak ikincil bir soy ve sınıf hâline getirilemeyecektir.

Ebu Hanife’nin bireysel özgürlüğü ve toplumsal özerkliği savunan ve baskıcı/mezhepçi/ırkçı devlete karşı koyan bu simgesel tavrı, karşılığını başka bir simgesel isimde bulur: Gazalî. Şii/Fatımî Ezher’e karşı Abbasî devletinin ideolojisinin (Eş’ârîliğin) okutulduğu Nizamiye medreseleri, ulema-devlet ittifakının sağlanmaya çalışıldığı ideolojik bir aygıttır. Şiiliğe karşı Eş’ârî Sünniliğinin savunusu… Dolayısıyla nasıl ki Ebu Hanife özerk âlimliğin sonunu simgeliyorsa Gazalî de bağımlı devlet âlimliğinin başlangıcını simgeler.

Gazalî’nin bu tip bir araçsallaştırılmadan pişmanlık duyduğu ve bir bunalım geçirerek medreseyi terk ettiği söylenir ki sadece biyografisine bir göz atmak bile gerçek sebebin bundan ibaret olmadığını ortaya koyar. Evet, 1096 yılı başında bir bunalım geçirerek Bağdat’ı terk eder ve bir sene sonra “el-Halil’deki Hz. İbrahim’in kabri başında bir daha asla ‘hiçbir yöneticiye gitmemeye, hiçbir yöneticiden para almamaya ve hiçbir yöneticinin devletle ilgili tartışmalarına katılmamaya’ yemin eder.”[1] Ne var ki kırk yaşındaki bu Bağdat’ı terk edişi manevi bir bunalıma mı, Bağdat’ta süregiden bir tedhişten, Melikşah ve Nizamülmülk’ün de katledildiği İsmailî saldırılardan kaçışa mı yoksa iktidar çatışmalarının gerilimine mi dayanır, belli değildir. Nitekim arasının iyi olmadığı Berk Yaruk’un vefatı ve Sencer’in iktidara gelmesiyle 1106 yılında (on yıl sonra) Nişabur’da yeniden ders vermeye başlar.

[1] Frank Griffel, Gazali’nin Felsefi Kelamı, Klasik Y. s. 24, 25.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ahlâksızlık Çağında Yaşamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk düşünün.

Gece yarısı, yeryüzünün bütün masalları uykuya çekilmişken, o enkazın altında annesinin sesini arıyor. Tozun, betonun ve barutun birbirine karıştığı karanlıkta, dünyanın en eski duasını fısıldıyor belki de:

“Anne…”

Fakat ses gelmiyor.

Gökyüzü sessiz. Yeryüzü sessiz. İnsanlık sessiz.

Ve o çocuğun üzerine çöken şey yalnızca bir binanın enkazı değil; insanlığın çökmüş vicdanıdır.

Bugün Gazze’de ölen çocuklar, yalnızca bir savaşın kurbanları değildir. Onlar, çağımızın ahlak iflasının mezar taşlarıdır. Her biri, modern dünyanın alnına kazınmış birer utanç cümlesidir. Çünkü insanlık bugün teknoloji bakımından zirveye çıkarken, ahlâk bakımından mağaralara geri dönmüştür.

Bize sürekli ilerlediğimizi söylediler.

Daha hızlı uçaklarımız var dediler.

Daha akıllı telefonlarımız var dediler.

Yapay zekâlarımız, süper bilgisayarlarımız, uzay programlarımız, dijital devrimlerimiz var dediler.

Ama kimse şunu sormadı:

Bir çocuğun açlıktan ölmesini canlı yayında izleyip kahvesini yudumlamaya devam eden insan gerçekten ilerlemiş midir?

Belki de çağımızın en büyük yalanı budur.

Teknolojik gelişmişlik ile ahlâkî gelişmişliğin aynı şey olduğu yalanı.

Oysa Gazze’nin harabeleri arasında dolaşan rüzgâr başka bir hakikati fısıldıyor:

İnsanlık ilerlemedi.

Sadece araçlarını değiştirdi.

Bir zamanlar kılıçlarla öldürenler vardı, bugün akıllı bombalarla öldürenler var.

Bir zamanlar işgal emirleri at sırtında gelirdi, bugün diplomatik açıklamalar eşliğinde geliyor.

Bir zamanlar barbarlık çığlık atardı, bugün takım elbise giyiyor.

Gazze’de yıkılan her hastane, aslında insan hakları söylemlerinin yıkıntısıdır.

Bombalanan her okul, medeniyet iddialarının enkazıdır.

Aç bırakılan her çocuk, uluslararası hukukun ölüm ilanıdır.

Ve bütün bunlar olurken dünyanın büyük kısmı yalnızca seyretmektedir.

Daha korkuncu ise seyretmeyi normalleştirmiş olmasıdır.

Çünkü çağımızın hastalığı yalnızca zulüm değildir.

Zulme alışmaktır.

Ali Şeriatî yıllar önce insanın kendi özüne yabancılaşmasından söz etmişti. Bugün bu yabancılaşma yeni bir biçim aldı. İnsan artık yalnızca kendine değil, başkasının acısına da yabancıdır.

Bir ekran açılıyor.

Bir çocuk cesedi görülüyor.

Ekran kaydırılıyor.

Bir yemek videosu çıkıyor.

Bir sonraki videoda tatil görüntüleri.

Sonra bir futbol maçı.

Sonra bir reklam.

Sonra unutuluş.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, acıyı bu kadar yakından görüp bu kadar hızlı unutma yeteneğine sahip olmamıştı.

Gazze’de insanlar ölürken dünyanın geri kalan kısmı algoritmaların yönettiği bir uyuşukluk içinde yaşamaya devam ediyor.

Acı, dijital bir içerik haline geliyor.

Vicdan ise birkaç saniyelik bir reaksiyona dönüşüyor.

Sonra hayat devam ediyor.

Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur.

Kalbi ölmeden önce vicdanının ölmesi.

Gazze yalnız değildir.

Lübnan’ın üzerinde dolaşan savaş uçakları da aynı hikâyenin başka bir bölümüdür.

İran’a yönelen saldırılar da aynı karanlık senaryonun devamıdır.

Bölge ateş çemberine dönüşürken dünya barıştan söz etmektedir.

Nasıl tuhaf bir çağda yaşıyoruz!

Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunuyor.

Krizi derinleştirenler istikrar konferansları düzenliyor.

Silah satanlar barış ödülleri dağıtıyor.

Ve insanlar bu tiyatroyu gerçek sanıyor.

Belki de çağımızın en büyük başarısı hakikati öldürmek değil, hakikatin yerine iyi organize edilmiş bir gösteri koymaktır.

Bu yüzden bugün yalnızca şehirler bombalanmıyor.

Kelimeler de bombalanıyor.

Gerçekler de bombalanıyor.

Vicdanlar da bombalanıyor.

Küresel medya bu çağın en etkili savaş alanlarından biri haline gelmiştir.

Bir çocuk öldürülür.

Ama haber metni şöyle yazar:

“Çatışmalarda hayatını kaybetti!”

Kim öldürdü?

Belirsiz.

Nasıl öldü?

Belirsiz.

Fail kim?

Belirsiz.

Sanki bombalar gökten değil, boşluktan düşmüştür.

Sanki ölümün bir sahibi yoktur.

Sanki katilin adı anıldığında gazetecilik ölecektir.

Bu dil yalnızca gerçeği gizlemiyor.

Aynı zamanda ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor.

Fail görünmez olduğunda vicdan da sessizleşiyor.

İşte bu yüzden bugün savaş yalnızca toprak üzerinde değil; dil üzerinde de sürmektedir.

Birleşmiş Milletler toplantılar yapıyor.

Kararlar alıyor.

Endişelerini ifade ediyor.

Kaygılarını bildiriyor.

Fakat Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor.

O halde insanlığın sorması gereken soru şudur:

Bu kurumlar neden var?

Eğer en temel insan hakları ihlalleri karşısında etkisiz kalacaklarsa, eğer güçlü olanın karşısında susacaklarsa, eğer adaleti güçten değil de gücü adaletten üstün tutacaklarsa, insanlığa ne vaat etmektedirler?

Belki de sorun kurumların başarısız olması değildir.

Belki de sorun, onların tam olarak bu sistemin istediği gibi çalışıyor olmalarıdır.

Çünkü ahlâksızlık artık bireysel bir kusur değil.

Kurumsallaşmış bir düzendir.

Devletleşmiş bir çıkar sistemidir.

Uluslararasılaşmış bir vicdansızlıktır.

Bugün dünyanın büyük güçleri insan haklarından söz ediyor.

Demokrasiden söz ediyor.

Özgürlükten söz ediyor.

Hukuktan söz ediyor.

Fakat aynı kelimeler Gazze söz konusu olduğunda anlam değiştirmeye başlıyor.

İnsan hakları seçici hale geliyor.

Hukuk coğrafyaya göre uygulanıyor.

Özgürlük pasaport rengine göre dağıtılıyor.

Acıların bile bir hiyerarşisi oluşuyor.

Bazı ölümler manşet oluyor.

Bazıları dipnot bile olamıyor.

İşte ahlaksızlık tam burada başlıyor.

Bir insanın değerini insan olmasıyla değil, ait olduğu tarafla ölçtüğünüz anda.

Bir çocuğun ölümüne siyasi kimlik yüklediğiniz anda.

Bir annenin gözyaşını milliyetine göre tarttığınız anda.

İslam dünyası ise ayrı bir trajedidir.

Çünkü bazen ihanet düşmanın saldırısından değil, dostun sessizliğinden doğar.

Milyarlarca insanı temsil ettiği söylenen ülkeler var.

Devasa ordular.

Devasa bütçeler.

Devasa saraylar.

Devasa zirveler.

Ama bütün bu büyüklüklerin ortasında küçülen bir şey var:

Ahlâkî cesaret.

Gazze yanarken yapılan açıklamalar çoğu zaman yangını söndürmeye değil, sorumluluğu ertelemeye yarıyor.

Çocuklar ölürken diplomatik dengeler korunuyor.

Şehirler yıkılırken ticaret anlaşmaları sürüyor.

Çünkü çağımızda petrolün değeri çoğu zaman insan hayatının önüne geçiyor.

Ticaret vicdanı satın alıyor.

İktidar ahlâkı susturuyor.

Konfor hakikati boğuyor.

Ve bu yalnızca yöneticilerin sorunu değil.

Hepimizin sorunu.

Çünkü ahlâksızlık çağını yaratan yalnızca zalimler değildir.

Sessiz kalanlar da bu düzenin görünmez ortaklarıdır.

Bir paylaşım yapıp rahatlayanlar.

Bir öfke cümlesi kurup görevini tamamladığını düşünenler.

Vicdanı eylem yerine duyguya indirgeyenler.

Hepimiz bu büyük aynanın karşısındayız.

Ve aynadaki görüntü pek iç açıcı değil.

Belki de bugün yaşadığımız kriz siyasi değildir.

Belki ekonomik de değildir.

Belki askeri hiç değildir.

Asıl kriz ahlâkî bir krizdir.

Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk da çöker.

Vicdan öldüğünde kurumlar da ölür.

Hakikat kaybolduğunda medeniyet yalnızca süslü bir kabuktan ibaret kalır.

Bugün insanlık tam da böyle bir eşikte durmaktadır.

Bir tarafta yapay zekâlar.

Diğer tarafta açlıktan ölen çocuklar.

Bir tarafta uzay programları.

Diğer tarafta enkaz altında kalan anneler.

Bir tarafta insanlığın teknolojik gururu.

Diğer tarafta insanlığın ahlaki utancı.

Ve tarih günün birinde bizim hakkımızda hüküm verecek.

Ne kadar hızlı internet kullandığımızı yazmayacak.

Kaç megapiksel kameramız olduğunu yazmayacak.

Hangi teknolojileri geliştirdiğimizi de yazmayacak.

Şunu yazacak:

Çocuklar ölürken ne yaptınız?

Adalet boğulurken neredeydiniz?

Hakikat susturulurken hangi tarafta durdunuz?

Belki o gün verecek cevabımız olmayacak.

Çünkü insanlık bugün teknoloji çağında yaşamıyor.

Dijital çağda da yaşamıyor.

Uzay çağında da yaşamıyor.

İnsanlık bugün, bütün ilerleme masallarının altında saklanan korkunç bir çağda yaşıyor.

Adı konulmamış fakat her enkazda görülen…

Her sessizlikte hissedilen…

Her çocuğun gözlerinde yankılanan bir çağda:

“Ahlâksızlık Çağı”nda!

Devamını Okuyun

Yazılar

Mutlak Butlan ve Change.Org – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Hukukun siyasete müdahil olduğu mutlak butlan hükmü, siyasetin sıfır noktası! Meselenin ayrıntılarına ve gerekçelerine girmeksizin siyasetin yerine hukukun işlevselleştirilmesi, siyasal oyunların daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirilmesidir. Oysa hayatın çoğu kez yasalarla düzenlenemeyecek olan uzlaşısal ve diri bir yönü vardır ki bir toplumsal dinamizm de ancak bununla sağlanabilir. Yaşanılanların ahlâkîlikten uzaklığı ise Türkiye siyasetinin en başından beri pek de dikkate almadığı bir teamül. Siyaset, genel olarak çıplak bir güç meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanıyor. Bunu önleyecek veya dengeleyecek bir güç veya denetim mekanizması ise ortada yok çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojisi, halkın mümkün olduğu kadar siyasetin dışında tutulmasına ve seçkinlerin adımlarının izlenmesine ayarlı.

Sanki tüm bunlar bilinmiyormuş veya müşteki olanların bunda hiçbir payı yokmuş gibi salt maruz kalınan tutumla sınırlı tikel bir adalet arama çabası da başka bir sorun hatta garabet! Haksızlıklar ve mağduriyetler karşısında yıllardır sus pus olanların şimdiki çabalarının toplumda bir karşılık bulmaması biraz da bununla ilgili değil mi? Yıllardır dindarlara yapılanlar karşısındaki sessizlikleri bir yana, Kürtler ve Aleviler konusunda bile hâlâ açık seçik bir dille konuşulamaması, temeldeki bu demokrasi/çoğulculuk çekincesinden kaynaklanmıyor mu?

Temel sorun Türkiye’nin hâlâ Kemalist, yani bir insanın, bir generalin adıyla anılan bir ideolojiye dayanan bir Cumhuriyet olmasıdır. Öyle ki sözüm ona muhalif bir eğilime dayanan Ak Parti bile bu Cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı. Kimsenin taşları yerinden oynatmaya da niyeti yok!

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine yapılanlara karşı çıkmakta haklı olsa da bu sadece ahlâkî bir haklılık ki bunun da Türkiye siyasetinde bir karşılığı yok çünkü Türkiye siyasetinde ahlâkîlik, bir meziyet addedilmediği gibi bu konudaki söylemler hemen dine ve laikliğe yapılan göndermelerle kuşkuyla da karşılanıyor. Özgür Özel ekibi ise siyaseten haklı olsa da kararı yargı tarafından verilen haksızlıkları, yolsuzluklara dayandı(rıldı)ğı için kendilerini savunulamaz kılmakta.  Daha belediye yönetimlerinde bunca yolsuzluk şaibesi ile sarmalanmış bir parti iktidara geldiğinde neler yapmaz ki? Doğal olarak denilecek ki “İktidardakilerin onlardan bir farkı mı var?” Doğru ama bu doğruluk hiç kimseyi haklı kılmıyor. Şayet kötü hasletlerde eşitseniz o zaman da halk bilgeliği devreye giriyor ve bir riske girilmektense statüko devam ediyor. Kısacası CHP, iktidara gelebilmek için bir meziyet ortaya koymalıyken ya kendini ya da verili yolsuzluklar düzenini tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

Kurucu bir parti olarak CHP’nin en önemli sorunu, Kemalist ideolojiyle mâlul bir sistemi demokratikleştirmeye dair hiçbir adım atmamış olması. Atılan yarım yamalak adımlar da beğenilmeyen o sağcı partilerce ama Kemalist ilkeler korkusuyla eksik, insicamsız, yetersiz adımlardı ki bunlar da sistemi demokratikleştiremedi. Sistem değiştirilse de çok şeyler değişmeyecek belki ama en azından bir başlangıç noktası yakalanacak. Sözgelimi Alevilerin bir Cemevine sahip olamaması sağcı partilerin bir kabahati miydi? Bir başka mesele olarak Kürt sorununun çözülememesi ve Kürtçenin bir eğitim dili olma haysiyetine kavuşamamasının kabahati sağcı partilerde mi? Eminim ki bu konularda CHP cesaretli bir adım atsa hiç kimse buna karşı çıkamaz ama çözüm süreçlerinde de ayağını sürüyen hep CHP (Kemalist çizgi) oldu.

CHP, Anayasa’da, özellikle de ilk dört maddede özetlenen kurucu ulusalcı çizgiyi tartışmaya bile açtırmıyor. Hâlbuki aradan yüz yıl geçti ve artık bambaşka bir dünyada yaşamaktayız. Ne var ki Türkiye, bırakın bir demokratikleşme adımı atmayı, siyaseti daha da otokratlaştırma peşinde! Bunun kabahatini ise sadece Ak Partiye yüklemek kolaycılık değil mi? Hatta Türkiye, cumhuriyetin de temel koşulu olan tam anlamıyla seçimli bir sisteme bile ancak sağcı partilerle kavuşabildi. Bu sistemin sahiciliği, tarafsızlığı ve adilliği ise her seçimde tartışılsa bile o da her mesele gibi bir süre sonra unutulup gitmekte!

Yine de bunlar işin biçimsel yanları. Asıl önemli olan, cumhuriyetin de gereği olduğu hâlde halkın/toplumun siyasete doğrudan katılımının engellenmişliği, daha doğrusu buna dair hiçbir teamülün, yasanın, geleneğin olmayışı. Zaman zaman buna yönelik bazı adımlar atılmış olsa da sonuçta ağır basan hep nepotizm yani yakın/tanıdık kayırmacılığı oldu. Demokratik ülkelerde yerel yönetimlerin etkinliğine ve siyasetin denetlenebilir olmasına karşı Türkiye’de bu tip mekanizmalar hiçbir zaman oluşturulamadı veya işlemedi. Sonuçta ise geleneksel padişahçılık eğilimleri ağır basarak siyasal partilerimizin her biri kendi iktidar alanlarını bu yöndeki eğilimlere göre örgütlediler.

Bir de doğrudan partilerle ilgili olmayan ya da onların doğrudan üstlenmedikleri bürokratik sorunlar var: toplumsal, hukukî, meslekî, etik hatta siyasî sorunlar… Yakınları olanlar bir şekilde siyasî/bürokratik yetkililere ulaşabilseler de toplumun geniş kesimi bu imkândan yoksun! Giderek daha da genişleyen bir kesim ise özellikle sorun çözme yöntemi olarak Change.Org ve benzeri kampanya sitelerine başvuruyor. Gün geçmiyor ki bu tip bir talebi imzalamayayım!  Bu, çoğu günler birkaç imzayı bile buluyor!

Sanırım bu sadece bir çaresizliği yansıtmaktan öte, bir tür toplumsal/demokratik tepkinin de bir göstergesi çünkü toplumun hemşehri derneklerinin ötesinde toparlanacağı, dertlerini paylaşacağı ve çareler arayacağı başka da mekanizmaları yok! Öyle ki bu kampanyalar kimi zaman oldukça etkili de oluyor. Cumhurî ve demokratik hak arama ve örgütlenme imkânlarından yoksun olan toplumun bu yola yönelmesi, buradan doğru daha esaslı çarelere yol açar mı, bilinmez.

Görünen o ki Türkiye siyaseti kadar toplumu da daha uzun süre demokratik teamüllere yönelemeyecek çünkü öncelikle böylesi bir geleneğimiz yok. Belki bin yıl önce bir ölçüde de olsa vardı (Ahiler, Loncalar, Dergâhlar, imece kültürü…) ama bin yıllık Bizantinist otokrasi/padişahlık bu toplumun dayanışmacı kültürünü meflûç hâle getirmiş durumda. Yüz yıllık cumhuriyet de buna dair bir umut yaratamadı. Aslına bakılırsa İslamî şûra geleneğinin ömrü bile Muhammed (as)’dan sonra otuz yıl bile sürmedi. Onun da önünü Sâsânî-Bizans otokrasisi kesti. Gereksiz ayrıntılarla boğuşan Müslümanlar ise bu aslî ilkeyi, onun yarattığı boşluğu ve eksikliği pek de umursamakta değiller.

Avrupa’yı iktisadî olduğu kadar siyasî olarak da üretken kılan ise toplumun bütününü etkinleştiren, hayata katan, sorumluluğu paylaştıran tutumudur lâkin bizler, bundan oldukça uzağız ve üstelik bunu varoluşsal bir meziyet hâline de getirmişiz. Oysa bu, kendi otokratik geleneğimizle de örtüşen bir tür faşizmden başka bir şey değil. Dolayısıyla da çoğulculuktan uzak olduğu gibi katılımcılıktan da yoksun! Buna dair bir özeleştiri, yüzleşme ve buradan çıkış için bir çare üretmek ise hiç kimsenin umurunda değil. Herkes içine gömüldüğü o tarihsel ve kültürel barikatlarını korumakla yetinmekte.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x