Connect with us

Yazılar

Alternatif “Dinî İçerikli” Eğitim Olgusu ve AK Parti Sürecindeki Serencâmı – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Önce bir arka plan…

Öteden beri, Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan harf inkılâbı neticesinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların kahir ekseriyetinin, bir gecede cahil bırakıldığı söylenir ki, bu ifade, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruyu işaret ettiği halde, genel anlamda ise hakikati içermemektedir.

Doğruya işaret etmektedir, zira zor yoluyla Arapça orijinli Osmanlı alfabesi ile yazılı bulunan bütün bir külliyat adeta “bir daha” ele alınmamak, okunmamak üzere rafa kaldırılmıştı. Rafa kaldırılmakla kalınmamış yok edilmiş, imhasına karar verilmişti.

Modern dönemde seküler temelli bir anlayışın ikamesi, hayat bulması için Türkçeye uyarlanan Latin alfabesi, eski -daha doğrusu eskimeyen- alfabenin yerine kullanılmaya başlanmıştı.

Öyle ki, yetişen yeni nesil açısından bırakın eski metinleri, dönemi açısından yakın denilebilecek bir zaman diliminde Namık Kemallerin de için içerisinde olduğu eski ve ağdalı olarak tanımlanan dönemin Osmanlıcasının yerine büyük oranda Türkçeleşmiş Osmanlıca ile kaleme alınan metinlerin dahî okunamadığı söz konusu idi.

Hal böyle olunca, çeşitli konuları içeren dinî/lâ-dinî metinler, işin mahiyetine ve eserlerin içeriğine bakılmaksızın gözden çıkarılınca, ya da sahipleri tarafından “bir yerlere” saklandığından olsa gerek, ortada “eskiye dair” okunacak bir metin kalmamıştı.

Hal böyle olunca, insanlar, hiç olmazsa ölüleri için bir Fatiha okumak, onunla namaz kılmak vb. için Kur’an’ın ellerinden alınmamasını arzulamışlardı.

Listenin başında Kur’an ve hadis (külliyatı) vardı ve bir de “iş görmek açısından” meseleleri özetleyen ilmihal gibi kitaplar bulunuyordu.

Bu tür okumalarda, dönemin kendine özgü zor şartlarında gizli mahfillerde, kırsal alanlarda, mağara gibi yerlerde başta Kur’an olmak üzere diğer kitapların talimi yapılmaktaydı.

Bugün de bilindiği üzere bunun en çok bilineni bir Kur’an hocası olan ulemadan Süleyman Hilmi Tunahan’ın zorlu bir şekilde, çeşitli meşakkatlere katlanılarak talebeleriyle yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilirdi.

Yirmi yedi yıllık tek parti (CHP) diktası döneminde resmi anlamda izin verilmeyen dini çalışmalar, okumalar, DP iktidarı ile birlikte ellili yıllardan itibaren görece de olsa başlamış, ivme kazanmıştı.

Daha sonra bir-iki yayınevinin az sayıda da olsa çoğu “din içerikli” kitap basmalarına koşut olarak birçok dergi yayını da (ör. Büyük Doğu, İslam’ın Nuru) bu ortamda kendine yer bulmuştu.

Ağır aksak süren bu işleyiş, 12 Eylül darbesi sonrasında, temeli bir açıdan yetmişlerde atılan birkaç kişiden oluşan küçük gruplar nezdinde yürütülen Kur’an çalışmaları, zamanla tefsir, siyer, İslam tarihi, fıkıh okumaları ile uzun bir süre devam etti.

Neredeyse ülke sathına yayılan bu çalışmaların temeli Kur’an’a, onunla  ilgili çalışmalara dayanıyordu.

Yani, ana mihver Kur’an idi. Onun sayesinde tefsir çalışmaları ortaya çıkmış ve akabinde diğer ilmi disiplinler o mihvere bağlı olarak gelişmişti.

Çağdaş Müslüman kuşak da aynı silsileyi takip etmiş, işe Kur’an’dan başlamış ve diğer alanlarla bu çalışmaları yıllarca sürdürmüşlerdi. Hatta öyle ki, tabiri caizse resmi olarak hiçbir medrese, ilahiyat eğitimi almadığı halde, işin uzmanı birçok kişi var olmuştu.

Bu güzel bir gelişmeydi, ama onlarca yıl gruplar, hatta cemaat bazında süren bu çalışmalar -istisnaları olmakla birlikte- elde edilen bilgilerin dökümünün yapılarak bir ilmi geleneğe dönüşememişti.

Yine işin var olan istisnası ile birlikte bu “dinî” çalışmalara ek olarak düşünsel planda entelektüel okumalar, siyasi mülahazalar ise kendine bir hiç mesabesinde dahi yer bulamamıştı.

Bu kimlik ibrazında, şu ya da bu gerekçeyle de olsa -hatta çizgisi bu cenah açısından pek itibar görmemiş olsa da- neticede Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği çizgiden etkilenme söz konusu idi.

Buna bir de olayın sıcaklığıyla İran İslam devrimi süreci ile Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi; İran’da Şahlığa karşı mücadele ile mücahitlerin Afganistan’da “komünist” düşmana karşı vermekte oldukları mücadeleye ek olarak, İslam dünyasının birçok yerinde bölgesel ve küresel emperyalist güçlere karşı mücadele de, kimlik ibrazında önemli bir yer almıştı.

Hem bunların toplam ve hem de bu ülkede usul yavaş yürüyen “yeniden Müslümanlaşma” süreci, tabloyu tamamlıyordu.

İşte bunlardan dolayı o dönemler, birtakım haklı gerekçelere bağlı olarak söylersek, “yeniden Müslümanlaşma” tevhidî gerçekliğe uygun bir kimlik ibrazı, dönemin alâmet-i fârikası kabilinden tağuta karşı çıkmak gibi kendine özgü sebepler muvacehesinde bakıldığında şimdiki durumlardan farklı durumlar söz konusu idi.

Yetmişleri, bir an, kendine özgü şartlardan hareketle işin dışında tutalım. Seksenlerde yeniden Müslümanlaşma olgusu öne çıkmaktaydı. Doksanlarda ise, doğrusu ve yanlışıyla, genelde tüm Müslümanların, özelde ise İslamcıların; Milli Görüş açısından iktidar özleminin dile geldiği, geri kalan esas kitlenin ise, “netlik ve muğlaklık” paralelinde, demokratik alanda iktidar hırsıyla var olan davadan olmamak, muhayyelde kurulacak olan iktidarın ve tesis edileceğine inanılan İslam devletinin sağlam temellere irca edilmesi düşüncesinden hareketle, bu cenahı oluşturan aydınından entelektüeline, yazarından çizerine, hatta sıradan olan “samimi” bir ferdine kadar geniş bir çerçevede mücadeleye omuz verildiği gerçeği söz konusuydu.

Hangi form’a bağlı olursa olsun, her ne yapıyorsa, işlerini -ortada ciddi engeller pek bulunmadığı halde- gizlilik içerisinde ve “bilinmeyen” mekânlarda yürütmeye çalışan çevreleri bir tarafa bırakalım; yeniden Müslümanlaşmanın, kendi kimliğini oluşturmanın ve elde edilen verileri tebliğ etmenin gereğine inanan büyük İslamcı çoğunluğun buluştuğu ilk adres çay ocakları, daha sonra kitabevleri, ardı sıra dergi büroları, nihayetinde -meşruluğuna inanıldıktan sonra ise- dernek ve vakıf türü yapılar bünyesinde yapılmaya başlanmıştı.

Doksanlarda kendini toplum üzerinde alabildiğine hissettiren, baskı oluşturan laik oligarşiye karşı mücadele meydanlara taşmıştı.

Adeta, “her gün eylem, her yer mücadele alanı” olmuştu. Buna bir de, başta Bosnalı Müslümanlar (Boşnaklar) olmak üzere Müslüman toplumlara karşı işlenen cinayetlere, katliamlara ve sürgünlere yönelik destek yürüyüşleri, mitingleri, toplantıları ve ülkede var olan kötü gidişata yönelik karşı çıkışlar da eklenince İslamcı cenah kendiliğinden ivme kazanmıştı.

Bu genel durum dışında bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şey, bu olup bitenleri de kapsayan, kapsamasını düşündüğümüz “İslamî, dinî çalışmaların” AK Parti iktidarı sürecinde gelmiş olduğu noktaya işaret etmekti.

Bir silsile içerisinde meal, tefsir, hadis, İslam fıkhı gibi temel disiplinleri kapsayan bu çalışmalar, en az on kişilik gruplarca, zamanla sayıları giderek artan insan sayısı oranında devam etti.

Bu çalışmalar, ilk önceleri evlerde başladı ve oralarda devam etti. Daha sonra ise, dernekleşme, hatta vakıflaşma yolu “İslam’a göre” meşru olarak kabul görünce, bu çalışmaların mekanı da haliyle değişmiş oldu. Bu tarz çalışma grupları bayanlar tarafından da kuruldu ve bayan grupları çalışmalarına devam emektedirler.

Dönemi açısından söylersek, bu yeni yapılar bir STK olarak anılmaktan ziyade, öncelikle var olan cemaatlerin kendi meşruiyetlerinin/yasallıklarının temini için düşünüldü. Kaldı ki, istisnaları olmakla birlikte ezici çoğunluğun kendini bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirmesi, hem zamanı açısından, hem de kuşanılmış bulunan mantık açısından pek olası değildi.

Hatta bugün gerek kendi dışındakilerin ve gerekse de kendilerinin, yine kendilerini, bir STK olarak tanımlamaları, büyük oranda AK Parti iktidarının orta dönemlerinde vuku bulduğu söylenebilirdi.

Farklı İslami fraksiyonlara bağlı bu yapılar, başta ister bir devlet talepleri olsun, ya da olmasın, kendi kimliklerini oluşturma, o kimliği koruyup devam ettirme suretiyle İslami/dini çalışmalarını, 28 Şubat süreci gibi kritik dönemlerde askıya almakla birlikte, AK Parti döneminde kaldığı yerden sürdürmüşlerdi.

AK Parti’nin, ilk dönemlerde, geldiğimiz süreçte özgürlüklere yönelik yanlış icraatlarının aksine alabildiğine demokratik haklara vurgu yaptığı özgürlük alanını nispeten genişlettiği bir vasatta, oluşan bu vasatın imkânlarından -hâliyle- istifade eden bu yapıların büyük çoğunluğunun, normalde hak ve hürriyetlere ve demokrasiye pek de iyi gözle bakmadıkları ama o ortamlardan alabildiğine yararlandıkları da bir vakıa idi.

İnsanlar, birçok konuya motamot, birilerinin baktığı gibi bakmak zorunda değil elbet. Keza demokrasiye de, ama konumuz gereği demokrasiye, şu uygulamaya, bu uygulamaya karşı isek, o uygulamadan doğan bazı “hakların da” kullanılması icap ederdi.

Bir de şu var ki, ortaya siyasi bir şekil, yönetmeye ve yönetilmeye (yönetişim) mebni bir usul, bir yöntem konulmamışa, konulmayacaksa, daha doğrusu öyle bir şeyin hayatımızda zerre kadar bir yeri yoksa dahi, anayasal haklarımızın elden gitmesini arzulamamakla birlikte yönetim alanı tümden boş bırakır ve kendi işimize bakardık.

O zaman da ya hiç sızlanmayacaktık ya da belli bir usul içre; 1- Bir yol, yöntem bulacaktık, 2- Bulunan yol ve yöntemlerde, yanlıştan ziyade işin doğrusunu ve hikmet arayacaktık. Başka türlüsü olmazdı zaten…

Ki, belirtmiş olalım, bu ifadeleri suçlama niyetiyle değil, var olan olguyu ortaya koyma, olaya neşter vurmaya yönelik tanım ve tespitlerde bulunma şeklinde değerlendirerek, bir istifhama yol açmadan belirtmemiz gerekir ki, maksat hâsıl olsun, konu yanlış anlaşılmasın.

Osmanlının son döneminde baştan beri salt din eğitimi veren medresenin yerine batılı anlamda eğitim kurumları ihdas edilmişti. Bu tarz eğitimin içine din eğitimi de dâhil edilmişti. Osmanlı medresesinin aksine din eğitimi vermek için kurulan Darulfünûn’da, hem çağın gerekleri ve hem de hikmet arama sevdasıyla salt din eğitiminin yanında, o güne dek pek gündemde olmayan İçtimaiyat (sosyoloji), ruhiyat (psikoloji), dinler tarihi ile birlikte felsefe türü dersler de ilahiyat eğitimi alan öğrencilere verilmişti. Cumhuriyetle birlikte Darulfünûn’un yerine İlahiyat fakülteleri açılmıştı.

Bu fakültelerde verilen bilgiler uzun bir dönem büyük oranda halka ulaşmamış, ulaşmadığı gibi de bir açıdan “devlet ve onun din politikaları adına” resmileştirilmişti.

İşte, İslamcı öbeklerin, ders gruplarının yetmişlerin sonu ile seksenlerin başında, ev çalışmaları yoluyla başlatıp elde ettiği, etmeye çalıştığı “dinî” bilgiler, resmiyete, yani bir açıdan ilahiyatlara karşı ama ona düşman olmayan alternatif, özgün ve “bağımsız” eğitim olgusu içerisinde değerlendirilmeyi hak ediyordu.

Birbirleri arasında, o da insana hitap ettiği için olsa gerek, bazı açılardan İslamcı/Müslüman öbeklerin sürdürdüğü alternatif eğitim ile bilumum sol, liberal grupların, öbeklerin ideolojik alternatif eğitimi ile kıyaslandığında; Müslümanların bu tür uğraşlarının ana eksenini başta Kur’an’ı anlama ve bu sayede Allah rızasını temin etmeye yönelik olduğu söylenebilir.

İşin içerisinde Kitab’ı anlama ve O’nu rızasını kazanma düşüncesi iyi ve hayırlı bir düşünce olmakla birlikte, kademe, kademe evden sokağa, oradan meydana ulaşmayınca toplumsallaşamaz ve maksat da hâsıl olmazdı. Yani, kuvveden fiile huruç etmezdi, edemezdi.

Sol cenahta ise, bu tür ev, ya da hücre tipi çalışmalar elde tutulan değerlerden hareketle “devrim bilinci içerisinde” kendine yer bulur, giderek toplumsallaşır ve belli bir hedefe yönelirdi. Bu yolla bırakınız devrimi, iktidara gelemeyecek olsa dahi, belli bir dönem, o da var olduğu düşünülen zamanın ruhu gereği toplum katmanında kendine bir yer bulurdu.

Konumuz sol değildi, sadece alternatif eğitim açısından kısa bir değerlendirme ve mukayese yapmak istemiştik.

İslamcı cenahta ev ortamlarında başlayan, daha sonra evrilerek dernek türü yapılar çatısı altında yapılan alternatif “dinî” eğitimin, hayata dokunan ve onun hayat dini olarak fert, toplum ve dolayısıyla devletin hayatında belirleyici konumu bulunan bir olgu olarak yer bulup değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi tamamen, işin esprisi yok olmamakla ve bu tür çalışmaların, istisnaları da var olmakla birlikte, din eğitiminin yanında sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanları pek kapsamayan bu tür bir eğitimin, zamanla işin olgunlaşmasını umarak söylersek eğer, kırk küsur yıldır devam eden çalışmalar, peyderpey AK Parti iktidarı döneminde parti politikalarına angaje edilmiş oldu.

Kur’an okuduk, ondan azami oranda yararlandık, yararlanmaya çalıştık; metinden hareketle onun mesajına kulak kabarttık, Allah’ın ne demek istediğini anlamaya, onunla amel edip yaşamaya çalıştık, Arap dilinin nice inceliklerine, belagatine şahit olduk, onun sayesinde iyi bir dil eğitimi de tahsil etmiş olduk.

Keza, Kur’an’ın yorumu olan tefsirle işi daha ileri boyutlara taşımaya çalıştık. Aramızdan meal çalışması yapıp da eser ortay koyanımız oldu. Yine, keza, Hz. Peygamber’in(s) hayatını okuduk, etüt ettik, onun söz ve fiillerini sünnet ve hadis formu altında önce öğrenme ve sonradan da yaşama cihetine gittik. Ardından, nefesi gayet yeterli olanlarımız kelam gibi din ile bağlantılı disiplinleri de elde etmeye çalıştık.

Bir de bu tür çalışmalara, çağın dilini anlama ve bu çağa bir şeyler söyleme ve hem de onda ilerlemek, amaca ulaşmak için sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi çalışmalar yapmak ve ortaya bir şeyler koymak için, işin biraz daha dışına çıkanlarımız oldu.

Salt alternatif anlamda da olsa, dini eğitime, yukarıda saymaya çalıştığımız disiplinleri de eklemeye çalışan kişi ve -eğer varsa- grup ve öbeklerin, çağdaş dünyaya söz söylemeye yönelik düşünsel uğraşıları bir noktaya yoğunlaştığı halde, alternatif dini eğitim tahsil eden ana kitlenin görünür İslami kaygısı bir hayli fazla olan Milli Görüş’e meyletmediği kadar AK Parti’ye meyletmesi; birtakım kazanımlara sahip olma isteğinin yanında, onu ilerisi için alternatif olmaktan çıkarıyor, onu ve söylemini öteliyordu.

Sonuçta AK Parti demokratik kulvarda seyreden bir parti idi. Ona meyleden kitle içerisinde, demokrasiye az, çok eleştirisi bulunan ama o yöntemi kabul etmiş bulunanlar dışında kalan insanların büyük bölümünün demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri olmasına rağmen, gelecek kaygısı ve kazanımları kaybetme korkusu, onların AK Parti saflarında bulunmalarına temel teşkil etmişti.

Alternatif yollarla elde edilen bilgileri, yine alternatif yollarla insanlara anlatmak, onunla hayatı tekrardan tanzim etmek ne kadar zor ise, kendi alternatifliğini öne almadan, onları, hayatın inşasında değerlendirmeye tabi tutmadan, onları en azından bir denemeden geçirmeden, o tezlerden vazgeçmek daha kolay ve daha zahmetsiz olmalıydı ki, Müslüman kitle fevc, fevc AK Partili olmuştu.

AK Parti öncesine kadar kendilerini -haklı olarak- rejimden sakınan Müslümanların/İslamcıların büyük bölümü, henüz meşruluğu konusunda emin olmadıkları parti ve dernek gibi yapılarının STK olarak kabul edilmesini akıllarının ucundan dahî geçirmiyordular. Zamanla cemaat vb. yapıları baki kalmak şartıyla, ortada yapıp ettikleri engellenmesin, çalışmalar kesintiye uğramasın diye STK olarak kabulünü kerhen uygun görmüşlerdi.

Hepsi olmamakla birlikte, “ülkenin zencileri olmaktan çıkıp esas sahibi olduğu savıyla STK’lar birden SDK’lara, yani sivil devlet kuruluşları”na dönüşmüş oldu.

Devlete düşmanlık üzerine değil, sadece “özgün kalma adına devlet dışında durma” esprisine uygunluğu söz konusu olması gereken STK gerçeğini ıskalama yoluyla dindar STK’ların büyük bölümünün bir araya gelerek oluşturdukları “gönüllü STK’lar” ağırlıklı üst çatı yapıları, beraberinde küllî bir teslimiyeti de teyit ediyordu. Biz, bu STK’lardan İslam devrimi falan beklemiyorduk, keza devlete karşı bir düşmanlığı da!

Yapılması gereken ise gayet açık ve berraktı, o da uzunca sürelerde tahsil edilen ilmî, bilimsel disiplinlerden elde edilen bilgileri toplumun yararına, hizmetine sunmak için çalışmalara imza atmak; dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, dernek türü yapılar oluşturmak, araştırma merkezleri açmak; bu yolla geleceğin “İslam” dünyasının oluşumuna mütevazı da olsa bir katkı sunmak…

Kendi yuvamızdan çıktık bir yuvaya girdik. Bir sürü tecrübeler elde ettik, yandık, yanıldık, piştik, küllî bir teste tabi tutulduk, para kazandığında biz de kazandık”, o olası bir kaybedişe uğradığında ise bizim de kaybetme ihtimalimiz söz konusu. Eğer, salt bir cemaat, özgün bir yapı ve STK olduğumuz gerçeğini göz ardı edip, AK Parti, ya da farklı ideolojiye mensup herhangi bir partiden yana tavır almaya devam edeceksek, bu alternatif işe niye ve ne diye girişmiş olduk ki!

Tamam, kabul edelim, isteyen herkesin bir partisi olsun, oyunu da versin, olabilir ama ana kimliği, yani Müslümanlığı geçici kimliklerle değiştirmek kime, ne kazandırırdı? Sorgulamak gerekir, sahil-i selamete ulaşmak için.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Ruhullah Sinan Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşa işaret etmedi. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralayabilmesinin izahı buydu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız” pazarlığını kabul ettirmişti.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi Mücadele

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendisini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği olacak.

Tüm bunları beraberce değerlendirdiğimizde Türk dış politikası ve Türkiye – NATO ilişkileri açısından yeni bir eşiği geçtiğimizi söylemek herhalde yanlış olmaz. Sadece Türkiye İsrail’e karşı ittifak içinde gerçek bir rekabete girişmiyor, aynı zamanda ittifakla olan ilişkisini de eski gerilimlerinden ve şaibelerinden arındırarak, ittifak içindeki konumunu yeniden teyit ediyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil bizle çalışmalısınız.

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligahı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki, fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek, Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x