Köşe Yazıları
Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil
Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.
Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.
Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:
Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?
Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.
Hicret; bir yürüyüştür.
Bâtıldan hakikate…
Korkudan cesarete…
Konfordan sorumluluğa…
Putlardan tevhide…
En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!
Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.
Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.
Bir düzeni reddediyordu.
Bir ekonomik sistemi reddediyordu.
Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.
Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.
Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.
Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.
Bugün de soru aynıdır:
Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?
Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?
Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?
Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?
Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?
Gazze yanıyor.
Çocuklar enkaz altında büyüyor.
Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.
Hastaneler bombalanıyor.
Açlık bir silah olarak kullanılıyor.
Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:
Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.
Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.
Bir milyarı aşkın Müslüman…
Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…
Trilyonlarca dolarlık servet…
Stratejik boğazlar…
Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…
Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:
Güçlü görünen ama etkisiz,
Kalabalık görünen ama dağınık,
Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.
Bu nasıl bir paradokstur?
Bu nasıl bir felç hâlidir?
Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.
Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.
Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.
Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.
Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.
Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.
Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.
Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.
Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.
Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.
Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.
Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.
Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?
Makamlarımız mı?
Konforumuz mu?
İtibar kaygımız mı?
Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?
Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?
Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?
Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?
Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:
Bugün Medine nerede?
Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.
Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.
Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.
Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.
Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.
Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.
Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.
Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.
Yeni sloganlar da değildir.
Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.
Korkularımızdan hicret etmek…
Konforumuzdan hicret etmek…
Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…
Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…
İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!
Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.
Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.
Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.
Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.
Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.
Sonra kendimize şu soruyu soralım:
Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?
Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.
İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.




