Connect with us

Köşe Yazıları

Sınır Tanımaz, Mekânlar ve Zamanlar Üstü Bir Çerçeve

Yayınlanma:

-

“İslâmî Hareket” tamlamasını kullanmayı tercih ediyorum “İslamcılık” tabiri yerine ama çok da problem etmiyorum çünkü Türkiye’deki pek çok çevreye mensubiyeti olan kişilerin dilin kullanımı ile ilgili fazlaca kafa yordukları söylenemez.

İslamcılık ya da İslâmî hareket, tam manasıyla dinamik süreçleri ifade ediyor benim için. Bu dinamizm, vahyin işaret ettiği doğrultunun ikâme çabalarından besleniyor. Vahiyle bağlantı kuran ve ona iman edip teslim olan kişilerin, toplulukların ilerlediği güzergâh bu tamlama ya da kavramlarla tanımlanabilir.

Kısa yoldan gidersek, İslamcılığın Türkiye seyrine bakarak çok rahat ve çabucak hükümler verebiliriz. Allah’tan resmî ideolojide ya da İsmet Özel’in kurgusunda olduğu ya da son yirmi-otuz yılda İslâmî çevrelerde pekiştiği gibi İslamcılık veya İslâmî hareket bir Mîsâk-ı Millî meselesi ya da mahkûmu değil! Belki İslamcılık tartışmalarına tam da buradan başlamak gerekiyor: İslamcılığa, bir egemenlik havzası olarak Osmanlı’nın düştüğü çukurdan kendini kurtarma arayışlarında bir proje olarak bakmaktan kendimizi sıyırdığımız ve İslamcılığın kökleri bağlamında yolumuzun kaçınılmaz olarak “gayba iman”la kesişeceği hakikatine muttali olduğumuz anda hakikatin asıl veçhesiyle temas kurmuş olacağız.

İslamcılığın diğer bütün ideolojilerden farklı bir zeminden neş’et ettiği açıktır lâkin pek çok kişi onun bu orijinal ve eşsiz mahiyetini göz ardı eder. İslam ve iman ile kul yapımı ideolojilerin birlikte anılamayacağına dair itirazlar yapılacaktır ancak en nihayetinde iman, yine insan yorumu ile yaşamsal bir vücûdiyet sahibi olacağından bence burada bir çelişki yoktur. İslâmî hareketin gayba ve imana yaslanan varlığının lâyıkıyla ayırt edilmesi, her türlü Mîsâk-ı Millîci çıkarımı baştan devre dışı bırakacağından pek çok tartışmanın daha sağlıklı istikametlere yönelebilmesi açısından lüzumludur.

Türkiye’de iddia sahibi olmak isteyen bütün farklı ideolojik çevrelerin yaşadığı birtakım ortak sorunların İslamcılık için de geçerli olduğu açıktır. Enteresan ve eşsiz örnekliği ile ülkemiz, yüksek kavrayış ve eyleyişlerin toplumsallaşma şansının yüksek olmadığı bir tecrübeler tarihidir. Bunun sebepleri üzerine ehli çokça yazıp çizmiştir ancak “İyi ki Mîsâk-ı Millî kapsamına sığmayacak bir seyyâliyet gerçeği ile karşı karşıyayız!” diyerek başka bir aşamayı adımlayalım.

İnsanlığın büyük bir anlamsızlık batağında çırpındığı evreyi Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler kitabının ilk cümlesine kazımıştı. O günden bugüne bu bataklığın daha da derinleştiği söylenebilir. Nuri Pakdil’in “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” seslenişi her dâim kulaklarımda çınlamaktadır. Modern kapitalist medeniyetin hiçleştirdiği insanın öze dönüş niyetiyle onarılmasından başka bir şey değildir İslamcılık ve kendini diğer başka ideolojik hatlardan farklı olarak buradan kurar: Sınır tanımaz, mekânlar ve zamanlar üstü bir çerçeveye sahiptir; her şeyden önce nesnel-reel bir çıkış noktasına sahip değildir. İnsanın varlığını tehdit eden şeytanî kurguları tanımlar, onların ürettiği şirk alanlarının insanı nasıl muhasara ettiğini tespit eder ve belirlediği o tuğyânî merkezlerle kapışır.

Modern kapitalist medeniyet, insanlığın rûhunu/özünü çaldı ya da yapıbozuma uğrattı. Varlığın sınırlarını dünyaya, Kur’an’ın ifadesiyle söyleyecek olursak “yakîn olan”a raptetti. Bu müdahale, insanlığın topyekûn başka bir vâroluş istikametinde sevkine sebebiyet verdi. Görünür dinî çerçevelerin içi boşaldı. Rasyonellikler imanın yerini çoktan devşirdi. Kuşaklar arası değişimle de gözlenebilen bu dönüşümünün İslamcılığı da doğrudan etkilememesi mümkün değildi ancak insanın vâroluşsal göbek bağı ile gayb arasındaki mutlak temas, modern kapitalist medeniyet tarafından imhâ edilemeyecek bir mâhiyete sahip olduğundan İslamcılık ya da İslâmî hareketler kesin olarak mağlup edilemedi, bütün bu nedenlerden dolayı da edilemeyecektir!

Galibiyet ve mağlubiyet, gerçekliğin lügatlarında farklı tanımlarla karşılanırken gaybî/vahyî/imanî zeminde çok daha farklı anlamlara sahiptir ve kesin olarak âhirete mütealliktir. Belki de egemen nefislerin ayartısının hızlandırıldığı dönüm noktası neoliberalizmin bütün alanları gözüne kestirdiği 1980’lerin başıdır ve yavaş yavaş örülen ağlar bugünkü rasyonelliklerin inşasını sağlamış ve kazanç-kayıp çelişkisi kadim İslami anlamından sıyrılmıştır.

İslamcılık, modern dönemlerin bir ideolojisi olarak pek çok ma’lûliyete sahiptir ancak onur ve haysiyet mücadelesinin diğer adı olarak vâr olmuştur. Özellikle emperyalizm karşıtı duruşu kıymetlidir. Sahih kaynaklara dönüş idealine paha biçilemez ancak bugün kendisinden epeyce şikâyet olunan entelektüel zaafiyetlere dönük eleştirilerin, başlangıç aşamalarında ilgiye abartılı mazhar oluşu pratik mücadele ayaklarının kadük kalmasına sebebiyet vermiştir. İslamcılığın salt düşünsel bir hareket olarak ikâmesi kendi ipini çeken; yine, kendini hayatın dışına iten bir neticeyi kaçınılmaz kılmıştır. Elbette bu değerlendirme her coğrafya ve her hareket için geçerli değildir.

Egemen dünya düzeninin şekillendiği modern dönemdeki siyasal dayatmalardan, ulus devletlerin boy verdiği dönemlerin güçlü tahakkümünden örgütlenme ve düşünsel tekâmülünü tamamlama alanlarındaki eksiklikleri nedeniyle İslamcılık, fazlasıyla etkilenmiştir. Türkiye’den Pakistan’a kadar nitelikleri tartışmaya açık olan popüler siyasal hareketlerin görece başarılarının zaafların üzerini örtmede yetersiz kaldığı aşikârdır. Moro’dan Eritre’ye, Afganistan’dan Filistin’e, Bosna’dan Çeçenistan’a uzanan geniş bir coğrafyada sıcak çatışmaların enerjisiyle niceliksel sıçrama yapan İslâmî hareketlerin en göz alıcı başarısı açık ara ile İran İslam Devrimi olmuştur.

İslâmî hareketlerdeki niceliksel parlayış, Ali Şeriatî, Seyyid Kutup ve burada adını sayamayacağımız diğer pek çok karizmatik teorisyenlerle nitel bir renk kazanmaya niyet etse de sürecin derinleşmeye vakti olmadan güçlü müdahalelerle akâmete uğratılıp saptırıldığı pekâlâ söylenebilir.

Pek tercih etmediğim ancak yaygın ifade olması nedeniyle kullandığım “İslam dünyası” tamlamasıyla işaretlediğimiz halkların, ezen-ezilen kavgasında dört başı mamur bir çerçeve ile örgütlenip mücadeleye sevk edilmesi önemli oranlarda mümkün olmasa da bu alanda önemli örnekliklerden bahsetmek elbette mümkündür. Bugünden geriye bakınca mezhebî çatışmalara sürüklenerek önü kesilen, saptırılan ve yalnızlaştırılması hedeflenen dinamizme İran-Irak savaşının, Irak işgâlinin, Yemen ve Suriye savaşlarının etkisi örnek olarak verilebilir. 12 Eylül darbe sürecinin o dinamizmi Türk-İslamcı devlet tezleriyle nasıl hedeflediği açıkça görülebilirken 28 Şubat tabii olarak buna eklenebilir. D-8 oluşumuna bile tahammül edemeyen egemen dünya düzeninin sekiz ülkeden altısında aynı yıl içinde darbe tertip ettirdiği bu bahiste anılabilir.

Düşe kalka ilerleyen ve bizim “esas”tan beğenmediğimiz bu gidişâtın bir yandan yok edilemeyen ve arızalarıyla da olsa hep bir şekilde kendini üreten bir süreç olduğu gerçeği bir hak olarak teslim edilmelidir. Son Aksâ Tûfânı da bu bağlamda ilginç ve ileri derecede etkileyici bir örnektir. Egemen dünya düzeninin belini doğrultmasına fırsat vermek istemediği coğrafya ve halkların doğrudan ve öncelikli olarak müslüman halklar ve onların coğrafyaları olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Dediğimiz gibi düşe kalka ilerleyen direniş hat ve öbekler hakkında Türkiye’de yaşayan entelektüel çevrelerin, siyasal analistlerin lâyıkıyla kafa yorduğunu ve bağlantılı olarak gidişâtı kavradığını düşünmüyorum. Mîsâk-ı Millî’yi aşarak evrensel bir muhâtabiyet iddiasına sahip olduğunu ardı sıra saydığımız örneklerle kanıtlayan küresel İslâmî hareketin özellikle Türkiye’de içi çoktan boşaltılan İslamcılık iddialarını ciddiye almayacak bir adanmışlığa sahip olduğunu belirtmek isterim.

Çürüme, yozlaşma ve çaresizlik ile her şeye rağmen irade ve umut üretebilme uçlarında salınan bir sarkaç olarak görebiliriz bu çizgiyi. Sınırları anlamsız kılar çünkü gayba iman temellidir. İfsâda karşı ıslah mücadelesinden yana saf tutar. Düşmanları, kendisine karşı amansız ittifaklar üretebilmeye pek heveslenirler. Geniş bir muârız cephesine sahiptir. Kur’an’da dillendirilen “topukları üzerine geri dönenler”den bahisle bağlılarını her ihtimale sükûnetli bir hazırlayışa sahiptir. Sadece kendi yaşadığımız ülkeden başlayarak bir İslamcılık değerlendirmesi yapma talihsizliğine düşmeyeceksek bu geniş yelpazeyi ve bunun muhtemel yeni etkilerini de görmek durumundayız.

İslamcılığın “projecilik” baskısı altında rasyonelleştirildiğini, bu sûretle modern kapitalist medeniyete katmaya çalışıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ezilenden, yoksuldan, hürriyeti gasp edilenden yana olması gerektiğini Kur’an’dan rahatlıkla çıkarabileceğimiz İslamcılığa da hangi hareket ve çevrelerin dahil edilebileceğini artık kestirebileceksek AKP tecrübesiyle bütün hücreleri bir kez daha ve etkili bir şekilde tahrip olan Türkiye tecrübesi üzerinden bütün bir yeryüzünü şâmil değerlendirmeler yapmanın yanlışlığını da bu vesileyle vurgulamış olalım.

Kur’an’da “bir oyun ve eğlence” olarak vasfedilen dünya hayatının imtihanın gerçekleştiği bir saha olarak devamı söz konusuysa eğer ifsâda karşı ıslahın, zulme karşı adaletin, şirke karşı tevhidin savunulması da devam edecektir. Projeci dayatmaların nihâî bir cenneti yeryüzünde gerçekleştirme baskısı açıkça vahye mugâyirdir. Zulme/karanlığa karşı nûrun/aydınlığın ulaşılması gereken hedef olduğu; nihâî zafer ve kurtuluşun yalnızca Allah katında olabileceği; en büyük irade ve muzafferiyetin yolda olmada sebatla mümkün olabileceği hakikatinin İslamcılığın/İslâmî hareketlerin temel şiârlarından olduğunu biz de bu yaşımızda anlamış olduk.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022), 35C (roman)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Kur’an Sahîfeleri Takılı Mızraklar

Yayınlanma:

-

İmam, cemaat, cihad, furkan ve sıralanabilecek diğer pek çok İslâmî kavram, pek çok çizginin problemli din anlayışı, birçok muhafazakâr-sağcı yazar çizer takımının zayıf/hatalı kavrayışları nedeniyle iyice aşındı, yıprandı. “Furkan Günleri” tamlaması, Atasoy Müftüoğlu’nun bir kitabı olarak hatıra gelip hem yazarı hem de mesajı dolayısıyla bambaşka bir zihinsel alanı imlerken mezkûr aşınmanın son halkası olarak dolaşıma girdi.

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki “Hayırdır, siz?”[1] başlıklı yazısı muhafazakâr/sağcı tutumların bir dışavurumu olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir. İşin ironik yanı yazar, “Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler.” sözleriyle kendini hakikatin merkezine yerleştirirken meselelere hangi siyasal/toplumsal konumdan baktığını, neyin kendine sağladığı konforla konuştuğunu tartışmaz. Bir Türk sosyolojisi içinde vâr olan birinin pek çok meselede Kürt sosyolojisi ile aynı konfor içerisinde konuşabileceğini, tavır üretebileceğini sorunsallaştirebilenler söylemek istediğimi daha rahat anlayacaklardır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisine de isim kabul ettiği ve yine Kur’an’a göre Müslümanlara, Rableri tarafından bağışlanacak bir yeti olarak sunulan ve özü itibariyle “Hakk’ı bâtıldan ayıran ince/hassas ölçü”[2] anlamına gelen “furkan” kavramı ayrıca Allah Resûlünün mücadelesinin en kritik aşamalarından biri olan Bedir savaşı dolayımında Kur’an’da yer alır.[3] Ulus devlet ideallerini İslâmî kavramlarla teolojik bir kılıfla sarıp sarmalayarak sunmak, öteden beri pek çok egemen siyasal iradenin aslî tutumlarından olsa da AKP iktidarının İslam’ı bütün alanlarda alabildiğine yağmalayıp adeta temellük etmesine sözüm ona kimi Müslüman aydının gönüllüce ve sorgulamadan onay vermesi hatta o uğurda ön cephelerde savaşması, Seyyid Kutub’un işaret ettiği modern cahiliyenin[4] açık alâmetlerinden olsa gerektir.

Taha Kılınç, yazısında hakikat temsiliyetinde merkezî bir muvazzaf sanısıyla pek çok alanda büyük bir özgüvenle hüküm dağıtıyor. Marksist-Leninist olmak ona göre şeytânî kimliklerdendir. Türkiye tarihinde milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin alâmet-i fârikalarının zirvesi olan bu iddianın, Müslümanlığını her şeyin önünde tuttuğu savlamasıyla ne denli çeliştiğinin farkında değil. Batı Asya temelli bütün tartışmalardan âzâde olarak Kılınç, böyle bir iddianın hem bölge hem dünya tarihi hem de müslüman halkların, hareketlerin ve entelektüellerin idrakinde nasıl bir karşılığa gelebileceğini kestirme zahmetinde bile bulunmuyor. Mesela Marksizm, Taha Kılınç’a göre neden şeytânîdir? Herhangi bir çevre ya da hareket, Marksist olduğu için neden linçi hak etmektedir? Bunu yazması icap eder. Türkiye’de son dönemde yürütülen “barış süreci”ndeki muhatabın da Taha Kılınç’ın lânetlediği örgütün gerçek karar vericisi/yönlendiricisi olduğu iddia edilmiyor mu? Aynı yapı olduğu sık sık tekrarlanmasına rağmen içerideki muhatap için yüceltme ve övgü, “teröristlikten kurucu önderlik”e terfi ettiriş; dışarıdakine şeytanlaştırma! Sadece bu çelişki bile Taha Kılınç ve benzerlerine samimiyet testi için fazlasıyla yeter!

Kanayan asırlık bir yara olarak Kürt meselesinin esasına bile değinmekten sakınan, resmî ideolojinin karşısında herhangi bir dönemde, herhangi bir risk alıp tavır üretmeyenlerin mesele ulus devlet çıkarlarına gelince İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullanmaları, zihinsel pozisyonlarına muvafıktır.

Şimdi, hakikî “Furkan Günleri”nde neler olmuş, bir hatırlayalım:

Aksâ Tûfânı boyunca İsrail, petrol ihtiyacının yarısından fazlasını “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı” üzerinden ve Azerbaycan’daki Aliyev hanedanlığının SOCAR şirketi marifetiyle Hazar denizi petrollerinden karşıladı. Türkiye’de 1000 kilometreden daha fazla bir mesafe kat ederek Ceyhan’a ulaşan petrol, Siyonist savaş makinesine ulaştırıldı ve 500 ilâ 700 bin kardeşimizi katledip yerleşimleri yıkarak soykırım savaşına can suyu oldu.[5] İşte o günlerde biz Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” vurgusu işitmedik.[6]

AKP, iktidara geldiği yıl 1.5 milyar dolar olan İsrail’le ticaret hacmini 2022 sonu itibariyle 9.5 milyar dolara çıkarıp[7] işgal devletini tahkim ederken de Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” uyarısını görmedik. Siyonist cumhurbaşkanı Herzog, bütün Ankara’nın Siyonist bayraklarla süslendiği, atlı birliklerin seferber edildiği şaşaalı törenlerle karşılanırken de “furkan günleri” uyarısıyla rastlaşmadık. New York’ta katil Netanyahu ile heyetler hâlinde sarmaş dolaş buluşmalarda Filistin halkından çalınan doğal gazın Avrupa’ya taşınması plânları yapılırken de Taha Kılınç henüz furkan günleriyle ilgili ayetleri okumamış olmalıydı!

“İsrail’le Ticaret, Filistin’e İhanet!” diyen Gazze dostları yaka paça göz altın alınıp mahkeme ve hapishanelerde süründürülmek istenirken “İsrail’le ticaret koca bir yalan!”[8] diyenlere; sonra “İsrail’le ticarete kısıtlama getirdik.”[9] diye övünenlere de “Furkan günlerindeyiz. Katliama değil, direnişe ortak ol, tarafını belirle!” diye meydan okuduklarını da görmedik! “İncirlik ve Kürecik’i kapat, furkan günlerindeyiz; ya ABD-İsrail hattından ya da direnen halklarımızdan yana ol!” diye bir çıkışlarına da rastlamadık.

Golan’ı verip ABD ve İsrail’den Kürtleri yaşadıkları yerden sürme izni alanlar, “Taha Kılınç ve benzerlerinin furkan günleri”nde muvahhid damarı temsil ediyor olmalılar! “Bölgede pek çok aktör ABD ile çalışıyor, hepsini bağımsız, devrimci, ortak bir direniş çizgisine davet ediyoruz!” deseler tarihe eşsiz bir not düşecekler lâkin Şeyh Sait ve Seyit Rıza’dan bugüne İslamcısı ya da seküleriyle ayrımsız bir şekilde bizatihi Kürt’ün kendisine karşı olunca bunlar mümkün olmuyor elbette.

Taha Kılınç, “Furkan Günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınların çok iyi bildiklerini söyledikten ve bu tamlamanın İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biri olduğunu söyleyip Kur’an’ı mızrağının ucuna takarak “Ya sev ya terk et!” tehdidini sözüm ona yine İslami terminoloji kılıfıyla Kürtlere doğru ve fevkalâde üstenci bir üslûpla savuruyor: “Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.” Böyle bir pervasızlık ancak her mel’aneti kendine hak görüp başkalarına, uçlarına Kur’an sahîfeleri takılı mızrakları gösterenlere yaraşır.

Dipnotlar: 

[1] Taha Kılınç, Hayırdır, siz? https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/hayirdir-siz-4788098

[2] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı

[3] Mehmet Durmuş, Gazze Furkan Günü: https://iktibasdergisi.com/2023/12/02/gazze-furkan-gunu/

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

[5] Türkiye, İsrail ve BOTAŞ: Filistin’de Soykırımı Besleyen Hat-Direniş Çadırı BTC Raporu: https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[6] Mehmet Durmuş, agy

[7] AK Parti Döneminde ‘İsrail’ ile Ticaret Yüzde 532 Arttı: https://kokludegisim.net/haberler/ak-parti-doeneminde-israil-ile-ticaret-yuezde-532-artti

[8] Şaban Turhal, Hani İsrail’le ticaret koca bir yalandı! https://www.milligazete.com.tr/hani-israille-ticaret-koca-bir-yalandi

[9] “İsrail ile ticaret koca bir yalandan”, “ticaret kısıtlandı”ya dönüş: https://www.evrensel.net/haber/515434/israil-ile-ticaret-koca-bir-yalandan-ticaret-kisitlandiya-donus

Devamını Okuyun

Haberler

Metin Yeğin, ÖYB’de Konuştu: Venezuela’da Neler Oluyor?

Yayınlanma:

-

Latin Amerika hakkındaki çok boyutlu vukûfiyetiyle bilinen gazeteci, yazar ve sinema yönetmeni Metin Yeğin, 07 Ocak 2026 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği‘nde “Venezuela’da Neler Oluyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Metin Yeğin’in konuşmasından notlar şu şekilde:

Bir gün bir kapı açılır ve her şey değişir. Bugün devletler üçe ayrılıyor: kötü devletler, daha kötü devletler, daha daha kötü devletler. Bugün bir devlet gelip sizin devletinizin başkanının kapısından girip onu kaçırabilir. Maduro ve eşine Amerika’nın yaptığı buydu. Aslında eşi demek de sıkıntılı bir durum çünkü Maduro’nun eşi “Cilia Flores” olduğu için kaçırıldı zaten. Eşi diyerek onu kimliksizleştirmemek gerekiyor.

Bugün olan şey tabii ki uluslararası hukuka aykırı. Zaten son yıllarda olan birçok şey ikinci dünya savaşından sonra şekillenen uluslararası hukuka aykırı bir şey. Trump; kaçırmakla yetinmedi, diğer bölge ülkelerine de ayaklarını denk almaları konusunda göz dağı verdi. Bununla da yetinmedi, aslında konuşmasında çekilen fotoğrafların hepsi de verilmek istenen korku mesajına hizmet ediyor; arkasında CIA başkanın olması gibi!

Herkes bu kaçırılma olayını, bu faşizm pornografisi ve propagandası doğrultusunda korkutucu buldu ve dehşete kapıldı. Aslında doğru soruları sormak gerekiyor. “Trump’ın plânı başarılı oldu mu?” sorusu, asıl sorulması gereken sorudur. Bana soracak olursanız başarılı olmadı. Venezuela’ya baktığımızda bir değişiklik görebiliyor muyuz? Venezuela sadece Maduro ya da eşinden mi ibaret? Geriye kalanlar aynen kaldılar. Delcy Rodriguez yardımcıydı, şimdi Maduro’nun yerine geçti. Ben bütün bunları bir iyimserlik tablosu üzerinden değerlendirmiyorum, birer olgu bunlar. Trump da tam bu yüzden “Her şey devam ederse ikinci bir müdahale yaparız!” diyor.

Amerika’nın Venezuela petrolünde gözü olması meselesi de çok gerçekçi değil. Çünkü zaten Venezuela’nın petrol rafirenerisi yok, hepsi Amerika’nın elinde. Elbette bunu söylemek, Amerika’nın oradaki emellerinin yok olduğu anlamına gelmiyor. Petrol dışında talan edilmemiş değerli madenler, su ve Amazon’un bir kısmı da hala Venezuela’da. Bunun gibi birçok değerleri de ele geçirmeye çalışıyor. Yani sadece petrolü ele geçirmesi meselesi değil.

Bütün bunların ardından şunu düşünüyorum: Trump acaba bu eyleminde tuzağa mı düşürüldü? Çünkü Venezuela’da hiçbir şey değişmedi. Rodrigez’in “Amerika ile masaya oturabiliriz.” demesi aslında hiç de yeni bir şey değil. Venezuela zaten 15 yıldır Amerika ile masaya oturuyor. Maduro da kaçırılmadan bir hafta önce Amerika ile masaya oturmuştu. Bu bağlamda bir gerginlikleri yoktu zaten. Burada olan mesele Amerika’nın saldırganlığından ibaret. Bundan sonra Rodrigez ile anlaşmaya oturacak olmaları Venezuela’ya dair değil Amerika’nın kendisine dair bir değişimi gösterir. Aralarında bir gerilim değil, Amerika’nın saldırganlığı ve Venezuela’nın kendisini savunması vardır.

Birçok yalan ve komplo var bu meselede. Bu yalanlara ve komplolara kapılmadan harekete geçme potansiyelini korumak önemli.

Trump, birçok yanlış yaptı bu süreçte. Konseye sormadan askeri güçleri uluslararası bir bölgede kullandı. “Kurşun sıkılmadı, ölüm olmadı.” diyor ancak bunun bir kesinliği yok. Çünkü aynı konuşmasında hastanede olan insanlardan bahsediyor. Ayrıca Maduro’yu kaçırdıktan sonra New York’a götürmek -entelektüel anlamda bu kadar zengin ve muhalif bir yere- ve Florida gibi yerlerde yargılamamak da büyük yanlış.

Maduro’nun mahkemedeki açıklamalarına baktığımız zaman Türkçe kaynaklarda yalnızca kendisine dair “Ben iyi bir insanım!” gibi cümleler var. Ancak İspanyolca çevirilere vs baktığımızda Maduro’nun kendisini Cenevre’ye gönderme yaparak “Ben Venezuela devlet başkanıyım, burada savaş esiri olarak tutuluyorum!” diye savunduğunu görürsünüz. Bu, bir teslim olma değildir aslında. Komplocular bunu basit bir teslim oluş gibi algılıyorlar. Bunun arkasında “O bile teslim oldu, ben niye pijamamla evde oturmayayım?” anlayışı var. Bu da insanları eylemsizliğe götürür.

Oysa devlet dediğimiz hikâye koca bir ideolojidir. Devleti ayakta tutan şey de tüfekler, tanklar değildir; ideolojidir. O ideolojiye karşı bir şey söylemeye kalktığınızda asıl devlet dediğiniz mekanizma bu yüzden bozulur. İdeolojiyi tutan hikâye bu zaten, yoksa herkes boşuna niye demokrasi diyor. Oysa ortada demokrasi dediğimiz bir şey yok ki!

Bize dört ya da beş yılda bir demokrasi hakkı veriyorlar, mührümüzü basıyoruz ve bulaşmasın diye kâğıtları itinayla katlıyoruz. Sonra akşam evlerimizde seçimi kazananı izliyoruz. Ve sonraki dört beş yıl da televizyon izliyoruz. Bu mu demokrasi? Bu, kâğıt katlama sanatı olan origamiden başka bir şey değildir. Ben bu kadar ahmak mıyım ki sizin dört-beş yıldaki kararınıza kendimi bırakacağım? İki ayda fikrimin değişmediğini kim söyledi?

Reichstag yangınında Naziler, bunun komünistlerin suçu olduğunu söylediler. Yargılanan anti-faşist Georgi Dimitrov, Nazi mahkemelerinde beraat etti. Bu ironik durum, şimdiki demokratik durumumuzu gösteriyor.

Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığından kaçırdılar güya. Ancak o bölgede bu suçla en çok özdeşleşen ülke ABD’dir. 1989’da Panama’nın devlet başkanı Noriega’yı da kaçırmışlardı. Noriega aslında CIA ajanıydı, sonradan ilişkileri bozuldu. Dünya üzerinde buna benzer birçok skandal çıktı. Uyuşturucu kaçakçılığı kontr-gerillayı beslemek için kullanılıyordu. Bunun temel müsebbibi CIA ve Amerika’dır.

Böylesine karmakarışık dünyanın içinde bu şiddet ilk başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyaya yöneldi. Latin Amerika’da da radikal sol hükümetler yavaş yavaş dağılmıştı.

Diyelim ki Maduro yıkıldı orada, Çin oradan ayrılacak mı? Anlamsız bir soru, Çin’in Amerika’da da yatırımları var. İnsanların gözden kaçırdıkları başka meseleler var. Mesela Panama Kanalının olması meselesi de tamamen ABD’nin emeline bağlıdır aslında. Başka bir söylem daha var; ABD’nin hegemonyasına dair Afrika ya da Asya’yı Çin, Rusya gibi devletlere bıraktığı ve Latin Amerika’ya odaklandığı şeklinde. Hegemonya bütüncül bir şeydir, “herhangi bir yerden vazgeçmek” demek sistemin kendisinin değişmesi demektir. Amerika’nın yaptığı şey bir yerlerden vazgeçmek değil. Hegemonyası zarar gördü.

Chavez dönemi, Amerika’nın başarısızlığına dair çok güçlü bir örnektir. Amerika bu yüzden Latin Amerika’ya dair bir hegemonya oluşturamadı, oluşturamaz. Şu an pek bir şey değiştirilemedi. Bir süre sonra neler olur bilemeyiz ancak güncel durum bu şekilde.

Ben hâlâ halkların kendisini değiştirme gücüne inanıyorum. Zaten bütün tarih bundan ibarettir. Küba’da bir kahvede otururken halka sormuştum “Amerika’dan korkuyor musunuz?” diye. Onlar da şöyle cevap vermişlerdi: “Amerika’nın işgal etmeye çalıştığı ama sabit kalabildiği tek bir yer var mı ki!”

Notlar: Meryem Kılıç

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x