Connect with us

Köşe Yazıları

Filistin’e Edebiyatla Bakmak

Yayınlanma:

-

Nedir ruhu renklerinden mahrum bırakan?
İsabet eden o şey neydi bedene,
işgalcinin kurşunları dışında?
(Mourid Barghouti)

 

1.

Filistin Edebiyatı üzerine kısa bir konuşma yapmam söz konusu olduğunda Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında” adlı kitabı masamın üzerinden bana bakıyordu.

Kitap, “Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” alt başlığını taşıyor ve Gassan Kanafani, Mahmud Derviş, Semih el-Kasım, Naci el-Ali ve Fedva Tukan’ı hayatı ve eserleriyle okura tanıtıyor.

Titiz bir araştırma, dahası tutkulu bir çalışmanın ürünü olan kitap, yazar ve mimar Cihan Aktaş ile Akka/Filistin doğumlu edebiyat eleştirmeni Antuan Şalhat’dan birer değerlendirmeyle açılıyor.

 

2.

Konuşmam için bu yazıya da konuveren başlığı seçtim. Direniş kelimesini Filistin’e veya Filistin’e dair herhangi bir şeye eklemeye gerek görmedim zira bu kelime görebildiğim kadarıyla zaten Filistinli olan her şeye sinmiş; ona rengini, ruhunu vermiş. Cümle âlem son bir yılda Gazze’ye bakıp hayretler içinde buna, hiç değilse bir kez olsun şahitlik etmiştir.

Filistin’e haberlerle, işgal ve terör görüntüleriyle, siyasi gelişmelerle, uzaktan, hızlıca, şöyle bir bakmayı değil; edebiyatla, yavaşlayarak, odaklanarak, yakından, derinlemesine, seyreyleyerek bakmayı ve bakakalmayı teklif ediyorum.

 

3.

Filistin Edebiyatını, Filistin’in kaderinden ve kederinden, tarihinden ve talihinden ayrı düşünmek mümkün olmaz.

Filistin Edebiyatını inceleyenler, bu edebiyatın tarihi gelişmeler ışığında belirdiğini ve belli evrelerden geçerek günümüze değin üretkenlik içinde geldiğini belirtiyorlar.

Filistin halen Osmanlı Devleti’nin idaresi altındayken, İngiltere 1917 yılında Balfour Deklarasyonu olarak bilinen resmi bir belge yayımladı. Bu belge ile İngilizler, Filistin’de “Yahudiler için ulusal bir yurt” vaadinde bulundular.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Ortadoğu’nun bölüşüldüğü bir anlaşma ile 1920 yılında Filistin’de İngiliz mandası fiilen kuruldu.

Filistinlilerin 1936-1939 yılları arasında İngiliz sömürgeci rejimine karşı ‘Büyük Ayaklanma’sı ağır biçimde bastırıldı. Filistinliler, Nekbe (Nakba) diye tabir edilen ‘Büyük Felaket’ten sonra en ağır kayıpları bu dönemde yaşadılar.

1948 yılının Nisan ayında Siyonist terör çeteleri Kudüs yakınlarındaki Deyr Yassin köyünde yüzden fazla Filistinliyi katletti. Filistinlilerin mülteci konumuna düşürülmesinin başlangıcı bu hadisedir.

1948 yılı Mayıs ayında ‘Büyük Felaket’ (Nekbe) gerçekleşti ve Filistin’de resmen bir İsrail devleti kuruldu. Filistinlerin yüzde 80’inin yerlerinden edildiği süreç başladı.

1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu.

1967 yılı Haziran ayında Altı Gün Savaşı gerçekleşti. İsrail, altı gün içinde Ürdün, Mısır ve Suriye ordularını yenerek Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etti. 19 yıl sonra felaket nüksettiği için 67 Haziran’ı “Nekse” olarak da adlandırılır.

1987 yılı Aralık ayında Birinci İntifada başladı. İşgal altında yaşayan Filistin halkının zulme karşı taş ve sopalarla topyekûn ayaklanması olarak bilinen süreç 1993 yılına kadar devam etti.

1993 yılı Eylül ayında FKÖ lideri Arafat ile İsrail başbakanı Izak Rabin arasında Oslo Barış Anlaşması imzalandı. Siyonist rejim, karakteri gereği, her zamanki gibi anlaşmaya uymadı.

Eylül 2000’de İkinci İntifada patlak verdi.

Nihayet 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direnişi, esareti kırmak, ablukayı yarmak için Aksa Tufanı operasyonunu başlattı. Peşi sıra İsrail’in Gazze’de başladığı soykırım tüm dünyanın gözü önünde halen devam ediyor ne yazık ki.

İsrail Devleti, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçu işlediği için sanık sandalyesine oturtulmuş durumda. Mahkeme’nin yargılaması devam etmekle birlikte dünyanın dört bir yanında halklar soykırımın sona ermesi için ayağa kalktı. Milyonlarca insan aylarca sokaklarda, üniversitelerde protesto gösterileriyle hükümetlerini, soykırımı durdurmak için İsrail’le işbirliklerini sonlandırmaya davet etti, etmeye devam ediyor.

 

4.

İngiliz ve siyonist manda yönetimlerinden önce modern anlamda bir Filistinli kimliğinden, dolayısıyla bir Filistin Edebiyatından bahsetmek pek mümkün değil. Arap kimliğinden ve Arap edebiyatı içinde bir edebiyattan bahsedebiliriz.

Filistin’in İngilizlerin eline geçmesi (1920) ila İsrail’in oldubittiye getirilerek kurulması (1948) arasını, “Nekbe Öncesi Dönem” olarak değerlendirebiliriz.

“Nekbe Sonrası Dönem’i ise Oslo (1993) Öncesi ve Sonrası olarak ikiye ayırmak mümkün.

Nekbe öncesi Filistin Edebiyatı yalnızca Filistin’de ve Arapça üretilirken, sonrasında, diasporada, başta Lübnan (Beyrut), Mısır (Kahire), Suriye (Şam) ve Kuveyt olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde, başka dillerde de üretilmeye başlandı.

Yenilgiler, kayıplar, travmalar, hayal kırıklıkları, sürgünler, kurtuluş örgütleri, farklı veçheleriyle direnişler, umutlar, bekleyiş ve beklentiler Filistinlileri türlü ruh hallerine bürümüş, Filistin Edebiyatını da bu minval üzere büyütmüştür.

Nekbe sonrasında dünyaya açılan, başka coğrafya ve kültürlerle iletişime geçen Filistinliler, karşılaşmaların açtığı kapılardan geçerek Filistin Edebiyatını daha yüksek bir niteliğe ve giderek dünya edebiyat sahnesine taşıdılar.

 

5.

Filistin Edebiyatından dilimize en çok eseri kazandırmış isim olan Mehmet Hakkı Suçin, Arapça dışındaki dillerde üretilen Filistin Edebiyatının izini sürmüş ve İbranice, İngilizce, İspanyolca, Danca ve İtalyanca eserler üretmiş yazar ve şairlere ulaşmıştır. Arap dünyasında dahi tanınmayan isimlere, eserlere biz Türkçe okurların ilgisizliği ne yazık ki şaşırtıcı da yeni de değil! Buz dağının görünen kısmının ancak küçük bir kısmı henüz Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Bazı kitaplarınsa baskıları bulunmuyor. Kitaplar ilgi görmediği içindir ki yayıncılar yeni baskılar için adım atmıyorlar.

“Gazze Cevap Yazıyor / Gazzeli Genç Yazarlardan Kısa Hikâyeler” adlı kitap bunlardan biri. Bu nitelikli derleme Rifat el-Arîr tarafından hazırlanmış. Ne acı ki pek çoğumuz bu Filistinli aktivist, şair, yazar ve akademisyeni 7 Aralık 2023 tarihinde İsrail tarafından katledildiğinde tanıdık. Ondan, ölümünden kısa bir süre önce X hesabında paylaştığı son şiiriyle haberdar olduk.

Gazze İslam Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyat profesörü olarak çalışan 44 yaşındaki şair, İsrail’in Gazze’ye kara harekâtından birkaç gün sonra “Gazze’den ayrılmayı reddettiğini” açıklamıştı. “If I Must Die” adlı son şiirini Ömer Madra “Ölmeliysem, Bir Mesel Olsun bu Ölüm” adıyla Türkçe’ye çevirdi:


“Eğer ölmeliysem ben
Sen yaşamalısın benim hikâyemi anlatmak için
Eşyamı satıp savıp
Bir parça kumaş satın almak için
Biraz da ip
(beyaz olsun, uzun da bir kuyruğu)
Ki Gazze’de bir yerlerde bir çocuk
Cennetin gözünün içine dalıp gitmiş,
Babasını beklerken –
Hani kimseye, kendi tenine ve bedenine bile
Elveda bile demeden gitmiş babasını beklerken –
Uçurtmayı görüversin birden o çocuk
Yukarılarda bir yerde
Benim uçurtmamı, hani o senin yaptığın
İşte onu
Ve bir an için sansın ki bir melek var orda
Sevgiyi yeryüzüne geri getiren
Eğer ölmeliysem ben
Bırak umut getirsin bu ölüm
Bırak bir mesel olsun”

Ölümünün ardından geride kalan bir yılda yazdığı, derlediği hikayeleri Türkçe’de “anlatacak” yayıncının çıkmadığına şaşmamalı.

Vasiyetler konusunda sınıfta kaldığımız bilinen bir gerçek. Tekerlekli sandalyesiyle camiden çıkarken İsrail’in hava saldırısı sonucu 2004 yılında Gazze’de şehit edilen Şeyh Ahmed Yasin’in, ümmetin halklarına ve liderlerine seslenişi halen hafızalarda: “Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!”

 

6.

Filistinli edebiyatçı, sanatçı denildiğinde Türkiye’de akla ancak bir iki isim geleceği yönünde bir genelleme yapmak bugün için yanlış olmaz sanırım. Ve 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı’nı küresel ve kültürel bir intifada için milat kabul edersek şayet, bizi vasatın epey altına düşüren böylesi bir genelleme de tez zamanda yanlışlanacaktır umarım.

 

7.

İlkin, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş’in (1941-2008) adını telaffuz ederiz. Şu meşhur “kimlik kartı” şiirinin şairi. Arapçadan ve Filistin’den dünyaya armağan şair. Tozuyla toprağıyla, sürgünüyle filiziyle, yaşamıyla ölümüyle, tümüyle Filistin dolan, Filistin kokan, Filistin tarihinin her köşesinde misafir ve ev sahibi olan bir isim Mahmud Derviş.

Bana Filistin’in resmini yapabilir misin Abidin, diye sorsak, cevap belli, yapılmışı var.

“Gözleriyle Filistin,

Kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle Filistin,

Adıyla sanıyla Filistin.

Düşlerin Filistin’i ve acıların,

Ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin’i,

Sözcüklerin ve sessizliğin Filistin’i

Ve çığlıkların.”

“Filistinli Sevgili” şiirinden jilet gibi bir parçayı biliriz:

“Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var…” deriz.

Okuduklarıyla, dokuduklarıyla bir deryadır Mahmud Derviş.

Son dönemde “Mural” (Kırmızı Yayınları, 2015), “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” (YKY, 2016), “Atı Neden Yalnız Bıraktın” (Ayrıntı Yayınları, 2017) ve “Badem Çiçeği Gibi Yahut Daha Ötesi” (Everest Yayınları, 2020) adlı kitapları Arapçadan tercüme edilmiştir.

Hazır, şiir kitaplarından bahis açmışken bir antolojiyi de anmadan geçmeyeyim.

Baskısı bulunmadığı için ikinci elden, kargo fiyatının yarısına satın aldığım “Filistin Şiiri” adlı kitabın ilk baskısı Türkiye için erken sayılacak bir dönemde, 1974 yılında yapıldı.

Filistin direniş şiirlerinden bir seçki niteliği taşıyan kitapta 14 şaire yer verilmiş. Çeviriler A. Kadir – Afşar Timuçin ikilisine ait. Öncü bir çaba olarak takdiri hak ettiğini düşünüyorum.

Okura Semih el Kasım, Tevfik el Zeyyat, Fedva Tukan, İbrahim Tukan, Salim Jabran, Yabra İbrahim Yabra gibi Filistin direniş ve edebiyatı için önemli isimleri tanıtıyor. Çevirmenler, birer değerlendirme yazısı ile o yıllardaki edebiyat ortamının resmini de çekmişler.

Bugünlerde Gazze’de, görenleri hayretler içinde bırakan muazzam direnişin kökleri, şiirin tesirinde ve Filistin şiirinde bulunuyor.

Direniş edebiyatının öncü isimlerinden sayılan Tevfik el Zeyyat’ın “Gitmeyeceğiz Buradan” adlı şiiri şöyle başlıyor:

“Bin kez daha kolay, daha olanaklı

geçirmek bir iğne deliğinden

bir kocaman fili,

balık avlamak göklerde,

toprak sürmek denizlerde sabanla, traktörle,

zır zır konuşturmak bir timsahı

bin kez daha kolay, daha olanaklı.

Ama zorbalığınıza, baskılarınıza güvenip

düşünme gücünün ışığını söndürmek

ve kendimize çizmiş olduğumuz yoldan

ayırmak halkımızı bir kıl payı,

işte bu olanaksız.”

 

8.

İkinci olarak, yine dünyaca ünlü Filistinli karikatürist Naci el Ali’nin (1938-1987) adını veririz. Onu “Hanzala”sı ile biliriz.

Hanzala, sırtı izleyiciye dönük yoksul bir çocuktur.

1936’da Filistin’de dünyaya gelen, 1948 yılında İsrail terörü sebebiyle mecburen ülkesini terk eden Naci el Ali, Filistin özgülük mücadelesinin sembolü haline gelen Hanzala karakteri ile dikkatleri üzerine çekmiş, büyük beğeni toplamıştı. Siyonazilerin susturmaya çalıştığı sanatçı, tehditlere rağmen üretmeye devam etmiş, 1987 yılında Londra’da uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

Naci el Ali, bir televizyon programında “çocuğu” Hanzala hakkında konuşurken şu sözleri söylemişti:

“Etrafımdakiler ben Kuveyt’e geldiğimde, bana Kuveyt halkının lüksü seven bir halk olduğunu, benim de zaman içinde bozulacağımı söylediler. Ben şahsi olarak toplumun doğasına karşı kendimi korumaya alırım. Çünkü arabaydı vs. bunlar olunca da büyük meselelerden uzaklaşabilirdim. Dolayısıyla ben de bu Filistinli çocuğu çizip zihnimde kalmasını sağladım. Her gün çizerek onunla iletişimde kaldım.”

Oğlu Halid el Ali, Anadolu Ajansına verdiği bir demeçte babasının sözünü nakletmiştir:

“Babam, Hanzala’nın Filistin’e döndüğü zaman büyüyeceğini söylerdi”

Hanzala hiç büyümedi, hep çocuk kaldı. / Bırakmadılar ki büyüsün!

Sadece Hanzala mı? Filistin de büyüyemedi, çelimsiz, kara kuru bir çocuk olarak hep garip ve yetim kaldı.

 

9.

Mourid Barghouti (1944-2021) Filistinli bir şair.

1967’deki Arap-İsrail savaşı nedeniyle sürgün edildiği yurduna, yurdunun da sadece Batı Şeria kısmına, ancak 30 yıl sonra dönebildi.

İşgal altında ve sürgünde yaşadıklarını 1997 yılında yayınladığı ve aynı yıl Necip Mahfuz Ödülü’ne layık görülen kitabında anlattı. Edward Said’in önsözüyle yayınlanan ve Arap dünyasında büyük bir coşku ile karşılanan bu usta işi şiirsel hatırat 2004 yılında dilimize Klasik Yayınları tarafından ‘Şairin Filistin’i adıyla kazandırıldı.

Kitabın orijinal dilindeki adı “Ra’aytu Ramallah”. İngilizce’ye “I Saw Ramallah” (‘Ramallah’ı Gördüm’) olarak tercüme edilmiş. Hâl böyleyken neden hedef dil Türkçe iken serbest bir çeviri tercih edilmiş olabilir?

“Böyle çeviri olmaz, yanlıştır!” demek istemiyorum, altta yatan saiki merakla, soruyorum. Muhtemelen daha isabetli bir tercihtir, kitabın dikkat çekip okunmasına da katkı yapmıştır ki Küre Yayınlarında geçen yıl ilk baskısını, bu yıl da ikinci baskısını yapmış! (Kolay okunan, harika bir hatırat için 27 yılda 3 baskı. Filistin Edebiyatı’na olan ilgimize bir örnek sadece.)

Yayıncı, Ramallah’ı başlığa çekersek Türkiye’de ilgi görmez, diye mi düşünmüş?

(Ramallah neresi, ne işimiz olur bizim Ramallah’la!)

Kudüs’ün sadece 10 km uzağında bir şehir Ramallah.

Kaderin cilvesine bakın ki Aksa Tufanı’ndan sonra Mourid Barghouti’nin bir şiiri sosyal medyada şu başlıkla dolaşıma sokuldu ve çokça paylaşıldı, yeniden ve yeniden seslendirildi, kliplendirildi: “Filistinli Bir Şairin Şiiri”

(Önemli olan iyi şiir olması, şairin de Filistinli olması. Şairin adı yok! Kim tanır ki onu! Tanımıyoruz.)

Barghouti, kitabında, yakın arkadaşı Naci el Ali ile bir hatırasını naklediyor.

“Çocukları, otelin yüzme havuzunda oynarken, şöyle demiştim Naci’ye: ‘Şu çocuklar sen onları dünyada yalnız bırakabilecek kadar büyüyünceye kadar bekleseler bari.’”

Küçük kızı, İsrail’in bir saldırısında vurulan karikatürist, fizik tedavi için ailesini alıp şairin yanına, Budapeşte’ye gitmiş.

Havuzun kenarında oturuyorlarken şöyle tasvir etmiş Naci’yi.

“Üzerinde şortu vardı, göğsündeki kemikleri sayabilirdiniz.”

Havuzun sularından hüzün sıçrayabilir kitabın sayfalarına. (Her gün çizerek Hanzala ile ‘iletişim’de kaldığına inanmıştık, kemiklerin şehadetine gerek yoktu ey şair!)

“Biliyor musun Mourid, ben de bunun üzerine düşündüm. Ama sorun değil. Kendime sordum, ne bıraktı babam bana öldüğünde? Hiçbir şey. Yine de hayatta kalmayı becerdim ve kendimi yetiştirdim. Onlar da başlarının çaresine bakacaklardır.” (s. 157)

Yakın arkadaşı Naci el Ali, 49 yaşında sokakta silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Bir diğer yakın arkadaşı Gassan Kanafani 36 yaşında, evinin önünde aracına konulan bombanın patlaması sonucu… Cani İsrail’in, uzun yıllara yayılmış istila ve terörü ve binlerce ölümün arasında sürgüne mahkûm bir şair yazmasın da kim yazsın bu dizeleri:

“Yataklarımızda ölmek de iyidir
temiz bir yastıkta
ve arkadaşlarımızın arasında.
Bir kez olsun
ellerimiz göğsümüze kapanmış,
boş ve solgun,
çiziksiz, zincirsiz, bantsız
ve belgesiz ölmek iyidir.
Temiz bir ölümle ölmek iyidir,
gömleğimizde deliksiz
ve kaburgalarımızda delilsiz.
Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, beyaz bir yastıkla,
ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında,
çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda,
arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan,
tarihe aldırmadan,
dünyayı öylece bırakarak,
bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak
ölmek iyidir.”

(Mourid Barghouti, Midnight and Other Poems – 2009)
(İngilizceden Çev. Zeynep Nur Ayanoğlu – 2021)

 

10.

Şair, otuz yılın ardından Filistin’e döndüğünde “dışarıdan” bir gözle çok sayıda kritik tespitte bulunuyor:

“Nereye gitsem, Filistin dışında basılmış kitapların bulunamamasından, halkın Arap ve dünya kültüründen izole edilişinden, dışarıdaki Arap yazarlarla irtibat kurabilme fırsatlarının yokluğundan dert yandı bana insanlar.”

İsrail’in sistematik işgal politikalarının edebiyata yansımaları pek gündeme gelmiyor. Oysa ki İsrail, bir yandan hızlıca “ilerlerken” öte yandan, Filistin’in her anlamda geri kalması için elinden geleni ardına koymuyor.

İsrail, kendi işgal, terör, talan ve yalan düzenini ifşa edecek, geriletecek her sesi, her soluğu kesmek için her yolu deniyor. Gazze’de son bir yıl içinde bilinçli olarak bebekleri, çocukları, kadınları, gazetecileri hedef aldığı gibi yazarları, şairleri, sanatçıları da hedef aldı, katletti.

Bunlar edebiyat dünyasının gündemine gelmedi fakat geçen yıl Ekim ayında Frankfurt Kitap Fuarı’nda ortaya çıkan skandal pek çok kesimden tepki çekti.

Filistinli yazar Adania Shibli’ye (1974), “Küçük Bir Ayrıntı” adlı romanı ile kazandığı ödülü takdim için düzenlenecek tören Frankfurt Kitap Fuarı yönetimince iptal edildi.

Gerekçe mi? Gerek var mı? Hamas bir terör örgütü ve İsrailli sivilleri öldürmüşken bir Filistinliyi, üstelik yazarı, üstelik de bir kadını, dünyanın en büyük kitap fuarında ödüllendirecek değiller.

Ne acı ki Filistin gibi işgal ve abluka altında yaşamayan bizler Arap (veya Fars) dünyasının edebiyat ve sanatına son derece uzak ve yabancıyız. Oysa ki ilim Çin’de de olsa gidip almaktan bahsedenleriz. Komşuluk hukuku bir yana, aynı inanç ve coğrafyanın, ortak değer yargılarının evlatları olarak bizler de dar sınırlara hapsetmişiz kendimizi. Karşılıklı bir hakir görme, kadir kıymet bilmeme hali içinde gözümüzü batıya dikmiş, sabitlemişiz.

 

11.

Otuz yıllık bir sürgünden, deli bir hasretle dönen şairin, kalemini duygularına biraz fazla bandırmasını bekleyebilirsiniz. Öyle olmamış. Şairin Filistini romantik bir kitap değil.

Düşen bir yurdu, kopup da baş üstü düşen tespih taneleri gibi dünyaya saçılmış yurttaşları motive etmeyi amaçlamıyor. Sert gerçekleri özeleştiriyi sakınmadan, hüzünle yoğurup seriyor okurun gözleri önüne:

“Ve şimdi sürgünümden dönüyorum… onların vatanına? Benim vatanıma? Batı Şeria ve Gazze‘ye? İşgal Edilmiş Topraklara? O bölgelere? Yahuda ve Samarya‘ya? Özerk hükümete? İsrail‘e? Filistin‘e? İsimleriyle bu derece akıl karıştıran bir başka memleket biliyor musunuz siz? Geçen sefer her şey netti, ben de nettim. Şimdi muğlâk ve belirsizim. Her şey muğlâk ve belirsiz.

Bu kipalı asker belirsiz değil. En azından silahı çok parıltılı. Silahı benim şahsi tarihimdir. Benim vatanımdan olmamın tarihidir. Silahı bizi şiirin memleketinden kopardı ve ardında bize memleket şiirini bıraktı. Ellerinde dünyayı tutuyor, bizse ellerimizde bir serap tutuyoruz.”

Şiirin memleketi hüzünlü portakallar yurduna dönüştü ve üzerinden bir savaş makinesinden ibaret İsrail’le özdeşleşen araçlar: buldozerler geçti.

 

12.

Gassan Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” romanı ile Adania Shibli’nin “Küçük Bir Ayrıntı” romanını peşi sıra okumak, mukayese etmek bereketli bir eylem olacaktır.

Her iki roman da kısa, derinlikli ve sarsıcı. Kanafani 1963’te, Shibli ise 2017’de yayınlamış eserini. Türkçe’de nitelikli yayıncıların (Metis ve Can) elinden, işinin ehli bir çevirmenin dilinden okura ulaştırılıyorlar.

Klasikler arasında yerini almış her iki kitap da hafızalardan silinmeyecek, üzerinde uzun uzun konuşulacak anlam kapıları açan sonlara sahip.

“Küçük Bir Ayrıntı” yazım tekniği birbirinden epey farklı iki bölümden oluşuyor. İki bölümü birbirine bağlayan olaysa İsrail askerleri için sıradan, küçük bir ayrıntı: 1949 yazında İsrail askerleri Necef Çölü’nde devriye gezerken rastladıkları bir grup bedeviyi develeriyle birlikte oracıkta katlederler. Nasılsa genç bir kadın sağ ele geçirilir. Kadını yanlarına alırlar. Bir süre sonra ona tecavüz eder, nihayet onu katleder ve çöle gömerler.

İkinci bölüm günümüze yakın bir dönemde Ramallah’ta geçer, Şairin Filistini’nde!

Şhibli, bizi genç bir kadının yanında bu olayı araştırmaya gönderiyor ve biz okurlar, İsrail’in dehşet verici işgal politikasının haritası içinde kendimizi kaybediyor buluyoruz. Kontrol noktaları, duvarlar, duvarlar, kontrol noktaları…

“Olay yeri ve onu belgeleyen müzeler ile arşivler, ülkenin ordusunun taksimine göre C Bölgesi dışında yer alıyor. Sadece dışında yer almıyor, aynı zamanda çok da uzağında, Mısır sınırına yakın bulunuyor. Oysa A Bölgesi’nden olduğumu gösteren yeşil kartımla gidebileceğim en uzun mesafe, evimden yeni işyerime kadar olan mesafe. Yasal olarak A Bölgesi’nden olan herkes, siyasi ve askeri istisnai koşullar yoksa B Bölgesi’ne gidebilir. Fakat bu istisnai koşullar o kadar çoğaldı ki hepsi kural haline geldi. Artık A Bölgesi’nden olan pek çok kişi B Bölgesi’ne gitmeyi aklına bile getiremiyor.”

 

13.

Filistin Edebiyatının öykü ve kısa roman (novella) türüyle öne çıkmış önemli ismi Gassan Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” kadar çarpıcı bir diğer romanı “Hayfa’ya Dönüş”, Otonom Yayıncılık tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Filistin’in Çocukları” adlı kitapta, hikayelerinin sonunda yer bulmuş kendine.

Ali Çakmak, 2020 yılında Zoomkitap’tan yayınlanan özgün eseri “Düşmanlıklar Zamanı”nda bu iki romanı merkeze alarak Kanafani ve Filistin Direniş Edebiyatı başlığını teferruatlıca incelemiş.

Kanafani’nin adı güzel kendi güzel 2. öykü kitabı “Hüzünlü Portakallar Yurdu” beş kitaplık serinin parçası olarak Loras Yayınları tarafından 2020 yılında Türkçe okurun ilgisine sunulmuş.

 

14.

100 yıldır haritadan silinmek istenen bir ülkeyi ve tümüyle görmezden gelinip yok edilmek istenen bir toplumu hakkıyla tanımak ve anlamak istiyorsak onun edebiyatıyla hemhâl olmamız elzemdir.

Edebiyat bir bellek, bir tutanaktır. Egemenler, sakıncalı gördükleri Edebiyat’ı “hakim”lerin kürsüsüne çıkartmasalar da, o bir şekilde “yargılama”ya dahil olur. Yeri gelir “davalı” yeri gelir “davacı” veya “müşteki” olur. Hiç değilse “tanık” sıfatıyla dinlenir. Bu da olmadı; Edebiyat, “mahkeme salonu”na, hatta “adliye”ye dahi alınmadı mı? Gider, adliyenin önünde açıklama yapar!

Gün geldi, hakkında “yakalama kararı” mı çıkartıldı?  O, gizliden gizliye, elden ele, kalpten kalbe dolaşır, zamanla kol kola, geri gelir ve hükmünü verir!

 

15.

Geçenlerde “Beyaz Atlar Zamanı” adlı kitabı Türkçe’ye de tercüme edilmiş Filistinli şair, yazar, ressam İbrahim Nasrallah’la yapılan bir söyleşiyi seyrediyordum. Şu cümleleri dikkatimi çekti, not aldım:

“Yazmak, özgürleştirmektir. Bir yerle alakalı yazdığında o yeri düşmanın elinden koparıyorsun. Bir şehit hakkında yazdığında o şehidi mezarından çıkartıp diriltiyorsun.”

 

16.

Filistinli şair Necvan Derviş ile virgül koyalım:

“Bizi mezarlıkta değil sözcüklerde arasınlar.”

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslami hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin, Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de ‘İşte burası yolların ayrım noktası; yürünecek yolun başlangıcı’ derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı, hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz,” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre, “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımına” girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslami hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (nebevi yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünülmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin —postmodern eleştirilerde de olduğu gibi— bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak, bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı, tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısını Karatani mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir…” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet şiddet ve yasa tekelini, sermaye maddi tahakkümü, ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında, sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen, kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tağut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden O, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadi bir sapma olarak görmek yerine; onu itikadi düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe, yani hayatın her alanına sızan bir var olma durumu olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; batıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tağuti hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un cahiliye toplumu dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı. Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu.

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle / birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek. Ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda, belirgin bir ‘aşırılaşma’ durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum tarih boyunca her zaman vardı; ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahi yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: ‘Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.’

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahi yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise, bizden salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Çünkü dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tağutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tağut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevi Yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: Mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak…

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslami diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x