Connect with us

Köşe Yazıları

Filistin’e Edebiyatla Bakmak

Yayınlanma:

-

Nedir ruhu renklerinden mahrum bırakan?
İsabet eden o şey neydi bedene,
işgalcinin kurşunları dışında?
(Mourid Barghouti)

 

1.

Filistin Edebiyatı üzerine kısa bir konuşma yapmam söz konusu olduğunda Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında” adlı kitabı masamın üzerinden bana bakıyordu.

Kitap, “Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” alt başlığını taşıyor ve Gassan Kanafani, Mahmud Derviş, Semih el-Kasım, Naci el-Ali ve Fedva Tukan’ı hayatı ve eserleriyle okura tanıtıyor.

Titiz bir araştırma, dahası tutkulu bir çalışmanın ürünü olan kitap, yazar ve mimar Cihan Aktaş ile Akka/Filistin doğumlu edebiyat eleştirmeni Antuan Şalhat’dan birer değerlendirmeyle açılıyor.

 

2.

Konuşmam için bu yazıya da konuveren başlığı seçtim. Direniş kelimesini Filistin’e veya Filistin’e dair herhangi bir şeye eklemeye gerek görmedim zira bu kelime görebildiğim kadarıyla zaten Filistinli olan her şeye sinmiş; ona rengini, ruhunu vermiş. Cümle âlem son bir yılda Gazze’ye bakıp hayretler içinde buna, hiç değilse bir kez olsun şahitlik etmiştir.

Filistin’e haberlerle, işgal ve terör görüntüleriyle, siyasi gelişmelerle, uzaktan, hızlıca, şöyle bir bakmayı değil; edebiyatla, yavaşlayarak, odaklanarak, yakından, derinlemesine, seyreyleyerek bakmayı ve bakakalmayı teklif ediyorum.

 

3.

Filistin Edebiyatını, Filistin’in kaderinden ve kederinden, tarihinden ve talihinden ayrı düşünmek mümkün olmaz.

Filistin Edebiyatını inceleyenler, bu edebiyatın tarihi gelişmeler ışığında belirdiğini ve belli evrelerden geçerek günümüze değin üretkenlik içinde geldiğini belirtiyorlar.

Filistin halen Osmanlı Devleti’nin idaresi altındayken, İngiltere 1917 yılında Balfour Deklarasyonu olarak bilinen resmi bir belge yayımladı. Bu belge ile İngilizler, Filistin’de “Yahudiler için ulusal bir yurt” vaadinde bulundular.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Ortadoğu’nun bölüşüldüğü bir anlaşma ile 1920 yılında Filistin’de İngiliz mandası fiilen kuruldu.

Filistinlilerin 1936-1939 yılları arasında İngiliz sömürgeci rejimine karşı ‘Büyük Ayaklanma’sı ağır biçimde bastırıldı. Filistinliler, Nekbe (Nakba) diye tabir edilen ‘Büyük Felaket’ten sonra en ağır kayıpları bu dönemde yaşadılar.

1948 yılının Nisan ayında Siyonist terör çeteleri Kudüs yakınlarındaki Deyr Yassin köyünde yüzden fazla Filistinliyi katletti. Filistinlilerin mülteci konumuna düşürülmesinin başlangıcı bu hadisedir.

1948 yılı Mayıs ayında ‘Büyük Felaket’ (Nekbe) gerçekleşti ve Filistin’de resmen bir İsrail devleti kuruldu. Filistinlerin yüzde 80’inin yerlerinden edildiği süreç başladı.

1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu.

1967 yılı Haziran ayında Altı Gün Savaşı gerçekleşti. İsrail, altı gün içinde Ürdün, Mısır ve Suriye ordularını yenerek Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etti. 19 yıl sonra felaket nüksettiği için 67 Haziran’ı “Nekse” olarak da adlandırılır.

1987 yılı Aralık ayında Birinci İntifada başladı. İşgal altında yaşayan Filistin halkının zulme karşı taş ve sopalarla topyekûn ayaklanması olarak bilinen süreç 1993 yılına kadar devam etti.

1993 yılı Eylül ayında FKÖ lideri Arafat ile İsrail başbakanı Izak Rabin arasında Oslo Barış Anlaşması imzalandı. Siyonist rejim, karakteri gereği, her zamanki gibi anlaşmaya uymadı.

Eylül 2000’de İkinci İntifada patlak verdi.

Nihayet 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direnişi, esareti kırmak, ablukayı yarmak için Aksa Tufanı operasyonunu başlattı. Peşi sıra İsrail’in Gazze’de başladığı soykırım tüm dünyanın gözü önünde halen devam ediyor ne yazık ki.

İsrail Devleti, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçu işlediği için sanık sandalyesine oturtulmuş durumda. Mahkeme’nin yargılaması devam etmekle birlikte dünyanın dört bir yanında halklar soykırımın sona ermesi için ayağa kalktı. Milyonlarca insan aylarca sokaklarda, üniversitelerde protesto gösterileriyle hükümetlerini, soykırımı durdurmak için İsrail’le işbirliklerini sonlandırmaya davet etti, etmeye devam ediyor.

 

4.

İngiliz ve siyonist manda yönetimlerinden önce modern anlamda bir Filistinli kimliğinden, dolayısıyla bir Filistin Edebiyatından bahsetmek pek mümkün değil. Arap kimliğinden ve Arap edebiyatı içinde bir edebiyattan bahsedebiliriz.

Filistin’in İngilizlerin eline geçmesi (1920) ila İsrail’in oldubittiye getirilerek kurulması (1948) arasını, “Nekbe Öncesi Dönem” olarak değerlendirebiliriz.

“Nekbe Sonrası Dönem’i ise Oslo (1993) Öncesi ve Sonrası olarak ikiye ayırmak mümkün.

Nekbe öncesi Filistin Edebiyatı yalnızca Filistin’de ve Arapça üretilirken, sonrasında, diasporada, başta Lübnan (Beyrut), Mısır (Kahire), Suriye (Şam) ve Kuveyt olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde, başka dillerde de üretilmeye başlandı.

Yenilgiler, kayıplar, travmalar, hayal kırıklıkları, sürgünler, kurtuluş örgütleri, farklı veçheleriyle direnişler, umutlar, bekleyiş ve beklentiler Filistinlileri türlü ruh hallerine bürümüş, Filistin Edebiyatını da bu minval üzere büyütmüştür.

Nekbe sonrasında dünyaya açılan, başka coğrafya ve kültürlerle iletişime geçen Filistinliler, karşılaşmaların açtığı kapılardan geçerek Filistin Edebiyatını daha yüksek bir niteliğe ve giderek dünya edebiyat sahnesine taşıdılar.

 

5.

Filistin Edebiyatından dilimize en çok eseri kazandırmış isim olan Mehmet Hakkı Suçin, Arapça dışındaki dillerde üretilen Filistin Edebiyatının izini sürmüş ve İbranice, İngilizce, İspanyolca, Danca ve İtalyanca eserler üretmiş yazar ve şairlere ulaşmıştır. Arap dünyasında dahi tanınmayan isimlere, eserlere biz Türkçe okurların ilgisizliği ne yazık ki şaşırtıcı da yeni de değil! Buz dağının görünen kısmının ancak küçük bir kısmı henüz Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Bazı kitaplarınsa baskıları bulunmuyor. Kitaplar ilgi görmediği içindir ki yayıncılar yeni baskılar için adım atmıyorlar.

“Gazze Cevap Yazıyor / Gazzeli Genç Yazarlardan Kısa Hikâyeler” adlı kitap bunlardan biri. Bu nitelikli derleme Rifat el-Arîr tarafından hazırlanmış. Ne acı ki pek çoğumuz bu Filistinli aktivist, şair, yazar ve akademisyeni 7 Aralık 2023 tarihinde İsrail tarafından katledildiğinde tanıdık. Ondan, ölümünden kısa bir süre önce X hesabında paylaştığı son şiiriyle haberdar olduk.

Gazze İslam Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyat profesörü olarak çalışan 44 yaşındaki şair, İsrail’in Gazze’ye kara harekâtından birkaç gün sonra “Gazze’den ayrılmayı reddettiğini” açıklamıştı. “If I Must Die” adlı son şiirini Ömer Madra “Ölmeliysem, Bir Mesel Olsun bu Ölüm” adıyla Türkçe’ye çevirdi:


“Eğer ölmeliysem ben
Sen yaşamalısın benim hikâyemi anlatmak için
Eşyamı satıp savıp
Bir parça kumaş satın almak için
Biraz da ip
(beyaz olsun, uzun da bir kuyruğu)
Ki Gazze’de bir yerlerde bir çocuk
Cennetin gözünün içine dalıp gitmiş,
Babasını beklerken –
Hani kimseye, kendi tenine ve bedenine bile
Elveda bile demeden gitmiş babasını beklerken –
Uçurtmayı görüversin birden o çocuk
Yukarılarda bir yerde
Benim uçurtmamı, hani o senin yaptığın
İşte onu
Ve bir an için sansın ki bir melek var orda
Sevgiyi yeryüzüne geri getiren
Eğer ölmeliysem ben
Bırak umut getirsin bu ölüm
Bırak bir mesel olsun”

Ölümünün ardından geride kalan bir yılda yazdığı, derlediği hikayeleri Türkçe’de “anlatacak” yayıncının çıkmadığına şaşmamalı.

Vasiyetler konusunda sınıfta kaldığımız bilinen bir gerçek. Tekerlekli sandalyesiyle camiden çıkarken İsrail’in hava saldırısı sonucu 2004 yılında Gazze’de şehit edilen Şeyh Ahmed Yasin’in, ümmetin halklarına ve liderlerine seslenişi halen hafızalarda: “Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!”

 

6.

Filistinli edebiyatçı, sanatçı denildiğinde Türkiye’de akla ancak bir iki isim geleceği yönünde bir genelleme yapmak bugün için yanlış olmaz sanırım. Ve 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı’nı küresel ve kültürel bir intifada için milat kabul edersek şayet, bizi vasatın epey altına düşüren böylesi bir genelleme de tez zamanda yanlışlanacaktır umarım.

 

7.

İlkin, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş’in (1941-2008) adını telaffuz ederiz. Şu meşhur “kimlik kartı” şiirinin şairi. Arapçadan ve Filistin’den dünyaya armağan şair. Tozuyla toprağıyla, sürgünüyle filiziyle, yaşamıyla ölümüyle, tümüyle Filistin dolan, Filistin kokan, Filistin tarihinin her köşesinde misafir ve ev sahibi olan bir isim Mahmud Derviş.

Bana Filistin’in resmini yapabilir misin Abidin, diye sorsak, cevap belli, yapılmışı var.

“Gözleriyle Filistin,

Kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle Filistin,

Adıyla sanıyla Filistin.

Düşlerin Filistin’i ve acıların,

Ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin’i,

Sözcüklerin ve sessizliğin Filistin’i

Ve çığlıkların.”

“Filistinli Sevgili” şiirinden jilet gibi bir parçayı biliriz:

“Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var…” deriz.

Okuduklarıyla, dokuduklarıyla bir deryadır Mahmud Derviş.

Son dönemde “Mural” (Kırmızı Yayınları, 2015), “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” (YKY, 2016), “Atı Neden Yalnız Bıraktın” (Ayrıntı Yayınları, 2017) ve “Badem Çiçeği Gibi Yahut Daha Ötesi” (Everest Yayınları, 2020) adlı kitapları Arapçadan tercüme edilmiştir.

Hazır, şiir kitaplarından bahis açmışken bir antolojiyi de anmadan geçmeyeyim.

Baskısı bulunmadığı için ikinci elden, kargo fiyatının yarısına satın aldığım “Filistin Şiiri” adlı kitabın ilk baskısı Türkiye için erken sayılacak bir dönemde, 1974 yılında yapıldı.

Filistin direniş şiirlerinden bir seçki niteliği taşıyan kitapta 14 şaire yer verilmiş. Çeviriler A. Kadir – Afşar Timuçin ikilisine ait. Öncü bir çaba olarak takdiri hak ettiğini düşünüyorum.

Okura Semih el Kasım, Tevfik el Zeyyat, Fedva Tukan, İbrahim Tukan, Salim Jabran, Yabra İbrahim Yabra gibi Filistin direniş ve edebiyatı için önemli isimleri tanıtıyor. Çevirmenler, birer değerlendirme yazısı ile o yıllardaki edebiyat ortamının resmini de çekmişler.

Bugünlerde Gazze’de, görenleri hayretler içinde bırakan muazzam direnişin kökleri, şiirin tesirinde ve Filistin şiirinde bulunuyor.

Direniş edebiyatının öncü isimlerinden sayılan Tevfik el Zeyyat’ın “Gitmeyeceğiz Buradan” adlı şiiri şöyle başlıyor:

“Bin kez daha kolay, daha olanaklı

geçirmek bir iğne deliğinden

bir kocaman fili,

balık avlamak göklerde,

toprak sürmek denizlerde sabanla, traktörle,

zır zır konuşturmak bir timsahı

bin kez daha kolay, daha olanaklı.

Ama zorbalığınıza, baskılarınıza güvenip

düşünme gücünün ışığını söndürmek

ve kendimize çizmiş olduğumuz yoldan

ayırmak halkımızı bir kıl payı,

işte bu olanaksız.”

 

8.

İkinci olarak, yine dünyaca ünlü Filistinli karikatürist Naci el Ali’nin (1938-1987) adını veririz. Onu “Hanzala”sı ile biliriz.

Hanzala, sırtı izleyiciye dönük yoksul bir çocuktur.

1936’da Filistin’de dünyaya gelen, 1948 yılında İsrail terörü sebebiyle mecburen ülkesini terk eden Naci el Ali, Filistin özgülük mücadelesinin sembolü haline gelen Hanzala karakteri ile dikkatleri üzerine çekmiş, büyük beğeni toplamıştı. Siyonazilerin susturmaya çalıştığı sanatçı, tehditlere rağmen üretmeye devam etmiş, 1987 yılında Londra’da uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

Naci el Ali, bir televizyon programında “çocuğu” Hanzala hakkında konuşurken şu sözleri söylemişti:

“Etrafımdakiler ben Kuveyt’e geldiğimde, bana Kuveyt halkının lüksü seven bir halk olduğunu, benim de zaman içinde bozulacağımı söylediler. Ben şahsi olarak toplumun doğasına karşı kendimi korumaya alırım. Çünkü arabaydı vs. bunlar olunca da büyük meselelerden uzaklaşabilirdim. Dolayısıyla ben de bu Filistinli çocuğu çizip zihnimde kalmasını sağladım. Her gün çizerek onunla iletişimde kaldım.”

Oğlu Halid el Ali, Anadolu Ajansına verdiği bir demeçte babasının sözünü nakletmiştir:

“Babam, Hanzala’nın Filistin’e döndüğü zaman büyüyeceğini söylerdi”

Hanzala hiç büyümedi, hep çocuk kaldı. / Bırakmadılar ki büyüsün!

Sadece Hanzala mı? Filistin de büyüyemedi, çelimsiz, kara kuru bir çocuk olarak hep garip ve yetim kaldı.

 

9.

Mourid Barghouti (1944-2021) Filistinli bir şair.

1967’deki Arap-İsrail savaşı nedeniyle sürgün edildiği yurduna, yurdunun da sadece Batı Şeria kısmına, ancak 30 yıl sonra dönebildi.

İşgal altında ve sürgünde yaşadıklarını 1997 yılında yayınladığı ve aynı yıl Necip Mahfuz Ödülü’ne layık görülen kitabında anlattı. Edward Said’in önsözüyle yayınlanan ve Arap dünyasında büyük bir coşku ile karşılanan bu usta işi şiirsel hatırat 2004 yılında dilimize Klasik Yayınları tarafından ‘Şairin Filistin’i adıyla kazandırıldı.

Kitabın orijinal dilindeki adı “Ra’aytu Ramallah”. İngilizce’ye “I Saw Ramallah” (‘Ramallah’ı Gördüm’) olarak tercüme edilmiş. Hâl böyleyken neden hedef dil Türkçe iken serbest bir çeviri tercih edilmiş olabilir?

“Böyle çeviri olmaz, yanlıştır!” demek istemiyorum, altta yatan saiki merakla, soruyorum. Muhtemelen daha isabetli bir tercihtir, kitabın dikkat çekip okunmasına da katkı yapmıştır ki Küre Yayınlarında geçen yıl ilk baskısını, bu yıl da ikinci baskısını yapmış! (Kolay okunan, harika bir hatırat için 27 yılda 3 baskı. Filistin Edebiyatı’na olan ilgimize bir örnek sadece.)

Yayıncı, Ramallah’ı başlığa çekersek Türkiye’de ilgi görmez, diye mi düşünmüş?

(Ramallah neresi, ne işimiz olur bizim Ramallah’la!)

Kudüs’ün sadece 10 km uzağında bir şehir Ramallah.

Kaderin cilvesine bakın ki Aksa Tufanı’ndan sonra Mourid Barghouti’nin bir şiiri sosyal medyada şu başlıkla dolaşıma sokuldu ve çokça paylaşıldı, yeniden ve yeniden seslendirildi, kliplendirildi: “Filistinli Bir Şairin Şiiri”

(Önemli olan iyi şiir olması, şairin de Filistinli olması. Şairin adı yok! Kim tanır ki onu! Tanımıyoruz.)

Barghouti, kitabında, yakın arkadaşı Naci el Ali ile bir hatırasını naklediyor.

“Çocukları, otelin yüzme havuzunda oynarken, şöyle demiştim Naci’ye: ‘Şu çocuklar sen onları dünyada yalnız bırakabilecek kadar büyüyünceye kadar bekleseler bari.’”

Küçük kızı, İsrail’in bir saldırısında vurulan karikatürist, fizik tedavi için ailesini alıp şairin yanına, Budapeşte’ye gitmiş.

Havuzun kenarında oturuyorlarken şöyle tasvir etmiş Naci’yi.

“Üzerinde şortu vardı, göğsündeki kemikleri sayabilirdiniz.”

Havuzun sularından hüzün sıçrayabilir kitabın sayfalarına. (Her gün çizerek Hanzala ile ‘iletişim’de kaldığına inanmıştık, kemiklerin şehadetine gerek yoktu ey şair!)

“Biliyor musun Mourid, ben de bunun üzerine düşündüm. Ama sorun değil. Kendime sordum, ne bıraktı babam bana öldüğünde? Hiçbir şey. Yine de hayatta kalmayı becerdim ve kendimi yetiştirdim. Onlar da başlarının çaresine bakacaklardır.” (s. 157)

Yakın arkadaşı Naci el Ali, 49 yaşında sokakta silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Bir diğer yakın arkadaşı Gassan Kanafani 36 yaşında, evinin önünde aracına konulan bombanın patlaması sonucu… Cani İsrail’in, uzun yıllara yayılmış istila ve terörü ve binlerce ölümün arasında sürgüne mahkûm bir şair yazmasın da kim yazsın bu dizeleri:

“Yataklarımızda ölmek de iyidir
temiz bir yastıkta
ve arkadaşlarımızın arasında.
Bir kez olsun
ellerimiz göğsümüze kapanmış,
boş ve solgun,
çiziksiz, zincirsiz, bantsız
ve belgesiz ölmek iyidir.
Temiz bir ölümle ölmek iyidir,
gömleğimizde deliksiz
ve kaburgalarımızda delilsiz.
Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, beyaz bir yastıkla,
ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında,
çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda,
arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan,
tarihe aldırmadan,
dünyayı öylece bırakarak,
bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak
ölmek iyidir.”

(Mourid Barghouti, Midnight and Other Poems – 2009)
(İngilizceden Çev. Zeynep Nur Ayanoğlu – 2021)

 

10.

Şair, otuz yılın ardından Filistin’e döndüğünde “dışarıdan” bir gözle çok sayıda kritik tespitte bulunuyor:

“Nereye gitsem, Filistin dışında basılmış kitapların bulunamamasından, halkın Arap ve dünya kültüründen izole edilişinden, dışarıdaki Arap yazarlarla irtibat kurabilme fırsatlarının yokluğundan dert yandı bana insanlar.”

İsrail’in sistematik işgal politikalarının edebiyata yansımaları pek gündeme gelmiyor. Oysa ki İsrail, bir yandan hızlıca “ilerlerken” öte yandan, Filistin’in her anlamda geri kalması için elinden geleni ardına koymuyor.

İsrail, kendi işgal, terör, talan ve yalan düzenini ifşa edecek, geriletecek her sesi, her soluğu kesmek için her yolu deniyor. Gazze’de son bir yıl içinde bilinçli olarak bebekleri, çocukları, kadınları, gazetecileri hedef aldığı gibi yazarları, şairleri, sanatçıları da hedef aldı, katletti.

Bunlar edebiyat dünyasının gündemine gelmedi fakat geçen yıl Ekim ayında Frankfurt Kitap Fuarı’nda ortaya çıkan skandal pek çok kesimden tepki çekti.

Filistinli yazar Adania Shibli’ye (1974), “Küçük Bir Ayrıntı” adlı romanı ile kazandığı ödülü takdim için düzenlenecek tören Frankfurt Kitap Fuarı yönetimince iptal edildi.

Gerekçe mi? Gerek var mı? Hamas bir terör örgütü ve İsrailli sivilleri öldürmüşken bir Filistinliyi, üstelik yazarı, üstelik de bir kadını, dünyanın en büyük kitap fuarında ödüllendirecek değiller.

Ne acı ki Filistin gibi işgal ve abluka altında yaşamayan bizler Arap (veya Fars) dünyasının edebiyat ve sanatına son derece uzak ve yabancıyız. Oysa ki ilim Çin’de de olsa gidip almaktan bahsedenleriz. Komşuluk hukuku bir yana, aynı inanç ve coğrafyanın, ortak değer yargılarının evlatları olarak bizler de dar sınırlara hapsetmişiz kendimizi. Karşılıklı bir hakir görme, kadir kıymet bilmeme hali içinde gözümüzü batıya dikmiş, sabitlemişiz.

 

11.

Otuz yıllık bir sürgünden, deli bir hasretle dönen şairin, kalemini duygularına biraz fazla bandırmasını bekleyebilirsiniz. Öyle olmamış. Şairin Filistini romantik bir kitap değil.

Düşen bir yurdu, kopup da baş üstü düşen tespih taneleri gibi dünyaya saçılmış yurttaşları motive etmeyi amaçlamıyor. Sert gerçekleri özeleştiriyi sakınmadan, hüzünle yoğurup seriyor okurun gözleri önüne:

“Ve şimdi sürgünümden dönüyorum… onların vatanına? Benim vatanıma? Batı Şeria ve Gazze‘ye? İşgal Edilmiş Topraklara? O bölgelere? Yahuda ve Samarya‘ya? Özerk hükümete? İsrail‘e? Filistin‘e? İsimleriyle bu derece akıl karıştıran bir başka memleket biliyor musunuz siz? Geçen sefer her şey netti, ben de nettim. Şimdi muğlâk ve belirsizim. Her şey muğlâk ve belirsiz.

Bu kipalı asker belirsiz değil. En azından silahı çok parıltılı. Silahı benim şahsi tarihimdir. Benim vatanımdan olmamın tarihidir. Silahı bizi şiirin memleketinden kopardı ve ardında bize memleket şiirini bıraktı. Ellerinde dünyayı tutuyor, bizse ellerimizde bir serap tutuyoruz.”

Şiirin memleketi hüzünlü portakallar yurduna dönüştü ve üzerinden bir savaş makinesinden ibaret İsrail’le özdeşleşen araçlar: buldozerler geçti.

 

12.

Gassan Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” romanı ile Adania Shibli’nin “Küçük Bir Ayrıntı” romanını peşi sıra okumak, mukayese etmek bereketli bir eylem olacaktır.

Her iki roman da kısa, derinlikli ve sarsıcı. Kanafani 1963’te, Shibli ise 2017’de yayınlamış eserini. Türkçe’de nitelikli yayıncıların (Metis ve Can) elinden, işinin ehli bir çevirmenin dilinden okura ulaştırılıyorlar.

Klasikler arasında yerini almış her iki kitap da hafızalardan silinmeyecek, üzerinde uzun uzun konuşulacak anlam kapıları açan sonlara sahip.

“Küçük Bir Ayrıntı” yazım tekniği birbirinden epey farklı iki bölümden oluşuyor. İki bölümü birbirine bağlayan olaysa İsrail askerleri için sıradan, küçük bir ayrıntı: 1949 yazında İsrail askerleri Necef Çölü’nde devriye gezerken rastladıkları bir grup bedeviyi develeriyle birlikte oracıkta katlederler. Nasılsa genç bir kadın sağ ele geçirilir. Kadını yanlarına alırlar. Bir süre sonra ona tecavüz eder, nihayet onu katleder ve çöle gömerler.

İkinci bölüm günümüze yakın bir dönemde Ramallah’ta geçer, Şairin Filistini’nde!

Şhibli, bizi genç bir kadının yanında bu olayı araştırmaya gönderiyor ve biz okurlar, İsrail’in dehşet verici işgal politikasının haritası içinde kendimizi kaybediyor buluyoruz. Kontrol noktaları, duvarlar, duvarlar, kontrol noktaları…

“Olay yeri ve onu belgeleyen müzeler ile arşivler, ülkenin ordusunun taksimine göre C Bölgesi dışında yer alıyor. Sadece dışında yer almıyor, aynı zamanda çok da uzağında, Mısır sınırına yakın bulunuyor. Oysa A Bölgesi’nden olduğumu gösteren yeşil kartımla gidebileceğim en uzun mesafe, evimden yeni işyerime kadar olan mesafe. Yasal olarak A Bölgesi’nden olan herkes, siyasi ve askeri istisnai koşullar yoksa B Bölgesi’ne gidebilir. Fakat bu istisnai koşullar o kadar çoğaldı ki hepsi kural haline geldi. Artık A Bölgesi’nden olan pek çok kişi B Bölgesi’ne gitmeyi aklına bile getiremiyor.”

 

13.

Filistin Edebiyatının öykü ve kısa roman (novella) türüyle öne çıkmış önemli ismi Gassan Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” kadar çarpıcı bir diğer romanı “Hayfa’ya Dönüş”, Otonom Yayıncılık tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Filistin’in Çocukları” adlı kitapta, hikayelerinin sonunda yer bulmuş kendine.

Ali Çakmak, 2020 yılında Zoomkitap’tan yayınlanan özgün eseri “Düşmanlıklar Zamanı”nda bu iki romanı merkeze alarak Kanafani ve Filistin Direniş Edebiyatı başlığını teferruatlıca incelemiş.

Kanafani’nin adı güzel kendi güzel 2. öykü kitabı “Hüzünlü Portakallar Yurdu” beş kitaplık serinin parçası olarak Loras Yayınları tarafından 2020 yılında Türkçe okurun ilgisine sunulmuş.

 

14.

100 yıldır haritadan silinmek istenen bir ülkeyi ve tümüyle görmezden gelinip yok edilmek istenen bir toplumu hakkıyla tanımak ve anlamak istiyorsak onun edebiyatıyla hemhâl olmamız elzemdir.

Edebiyat bir bellek, bir tutanaktır. Egemenler, sakıncalı gördükleri Edebiyat’ı “hakim”lerin kürsüsüne çıkartmasalar da, o bir şekilde “yargılama”ya dahil olur. Yeri gelir “davalı” yeri gelir “davacı” veya “müşteki” olur. Hiç değilse “tanık” sıfatıyla dinlenir. Bu da olmadı; Edebiyat, “mahkeme salonu”na, hatta “adliye”ye dahi alınmadı mı? Gider, adliyenin önünde açıklama yapar!

Gün geldi, hakkında “yakalama kararı” mı çıkartıldı?  O, gizliden gizliye, elden ele, kalpten kalbe dolaşır, zamanla kol kola, geri gelir ve hükmünü verir!

 

15.

Geçenlerde “Beyaz Atlar Zamanı” adlı kitabı Türkçe’ye de tercüme edilmiş Filistinli şair, yazar, ressam İbrahim Nasrallah’la yapılan bir söyleşiyi seyrediyordum. Şu cümleleri dikkatimi çekti, not aldım:

“Yazmak, özgürleştirmektir. Bir yerle alakalı yazdığında o yeri düşmanın elinden koparıyorsun. Bir şehit hakkında yazdığında o şehidi mezarından çıkartıp diriltiyorsun.”

 

16.

Filistinli şair Necvan Derviş ile virgül koyalım:

“Bizi mezarlıkta değil sözcüklerde arasınlar.”

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Repkon’dan Paligen’e: Bir Savaş Tedarikçisinin İzini Sürmek

Yayınlanma:

-

ABD ve İsrail’in mühimmat tedarikçisi “yerli” sermaye Repkon, baskılar neticesinde Repkon USA markasını değiştirdi.

Repkon, aslında büyük bir iletişim hatası yapma pahasına bu aksiyonu tercih etti. Savaş görece gündemden düştüğünde ve Repkon unutulduğunda Repkon USA’yi “Paligen Technologies” olarak güncelleseydi muhtemelen kamuoyunun dikkatini çekmeyecekti fakat şimdi bu iki markanın organik ilişkisini hepimiz biliyoruz.

Peki ama Repkon bunu neden şimdi yaptı?

Repkon’un kurumsal iletişimi yönetme açısından “yanlış stratejisi”nin bazı gerekçeleri var. Şirketin aktivistlerin radarına girmesinin bir yıl öncesine dayandığını biliyoruz. O dönemde ana akım medya Repkon’un savunma alanındaki işbirliklerinden gururla söz ediyor.

ABD, İsrail'e, 'acilen' 12 bin bomba satacak. Satış için ana yüklenici Türk şirket Repkon USA olacak. Repkon ise, bu satış için karar verici unsurun kendileri olmadığını ifade etti. Anadolu Ajansı (AA), Repkon
2024’te AA tarafından yayınlanan haberler, protestoların ardından silindi.

Anadolu Ajansı, Aksa Tufanı’ndan bir ay sonra yaptığı haberde Repkon’un ABD savunma sanayii ile anlaşmalarını “ABD çareyi Türk savunma sanayisinde buldu.” başlığıyla tanıtmıştı. Repkon’un ABD’deki girişimleri bununla da sınırlı değil. MK-80 adında Gazze’de ve Lübnan’la pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan bu mühimmat için de Repkon USA’nin adı geçiyor.

Anadolu Ajansı’nın tepkiler neticesinde kaldırdığı haberin detaylarını bir diğer ana akım medyadan TRT World’den öğreniyoruz. Neredeyse yarım milyar dolarlık anlaşmada ABD’de TNT üretim tesisi kurulması hedefleniyor.

2024’te yayımlanan haber aslında Repkon’un ABD savunma sanayindeki kritik konumunu ortaya koyuyor.

Kasım 2025’te yayımlanan başka bir haberde ise Repkon’un ABD’deki pozisyonunu daha iyi anlıyoruz. Army-Technologies haberine göre Repkon, ABD’nin İsrail için hazırlayacağı ya da satacağı 3 milyar dolarlık devasa bir mühimmat paketinin ana yüklenicilerinden biri. ABD’de TNT üretimi yapacak tesisler kuran ve yatırımını bu noktaya odaklayan şirket, aşama aşama mühimmat tedariğindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Repkon, anlaşmalarla aslında ABD savunma sanayii için kontratlar yapsa da asıl alıcı farklı. MK 84 ya da BLU-117 tipi sığınak delici özelliği de olan tahrip gücü yüksek mühimmatın da dahil olduğu siparişler İsrail için alınıyor.

Şirketin 2024 ve 2025’te gerçekleştirdiği anlaşmalar ve buna bağlı yatırımların yeniden gündeme gelmesi ise İran savaşı ile birlikte oldu. ABD’nin “acil” koduyla talep ettiği binlerce BLU-110 bomba gövdesinin satışı ABD Kongresi onayını da es geçerek Repkon USA’ye verildi.

ABD’nin resmi sitesinde doğrulanan bu siparişin içeriğindeki bombaların İsrail’in saldırılar sonucu azalan stoğunu tahkim etmek amacı taşıdığı çok açık. Her ne kadar şirket, yaptığı açıklamada ilgili kontratlarda “karar verici” olmadığını ifade ederek Repkon USA’nin Türkiye’deki merkeziyle bağlantısının olmadığını ima etse de gerçekler tam da düşündüğümüz gibi. Savunma sanayii fuarlarında aynı standda boy gösteren Repkon ve Repkon USA aynı sermayenin iştirakleri.

Dahası da var. Repkon sadece ABD savunma sanayii içinde bir yer edinmekle kalmamış, aynı zamanda tescilli siyonist rejim destekçisi olan BAE Systems ile de kritik anlaşmalar gerçekleştirmiş. “BAE Systems Land” Genel Müdürü Glynn Plant, Repkon ile anlaşmalarını “kritik” olarak tanımlıyor. Glynn açıklamasında şu kısım dikkat çekici:

“Devam eden küresel gelişmeler, talebi karşılamak için kritik mühimmat yeteneklerini sağlayabilmemiz adına iş birliklerinin önemini ortaya koyuyor. Savunma sanayiinin mühimmat üretimini ölçeklendirme kapasitesi bu sürecin kritik bir parçasıdır. Diğer firmalarla iş birliği yaparak müşterilerimizi daha iyi destekleyebiliriz.”

BAE Systems, İsrail’in Gazze’de de yoğun kullanılan top mühimmatının üreticilerinden biri. Dolayısıyla bu küresel ortaklığın en önemli müşterileri de İsrail ve ABD.

Repkon’un 2024’ten 2026 Mart ayına kadar olan süreçte ABD ve İsrail silah endüstrisiyle giderek derinleşen ilişkileri açıkça görülüyor. Bu da şirketin daha önce farklı alanlarda faaliyet gösteren diğer iş birlikçi sermaye grupları gibi “hamaset”e sığınmasına neden oldu. Repkon, yayımladığı resmî açıklamada iddialara ve ABD’nin resmî sitesinde “yüklenici” olarak anılmasına cevap vermekten kaçınırken Yunanistan’dan Rusya’ya konuyla ilgisi olmayan argümanlara sığındı.

Repkon USA’den Paligen Technologies’e

Repkon’un resmî açıklamasındaki bir diğer argüman ise dikkat çekici detaylar içeriyor:

Öte yandan ABD’de alınan bir mühimmat tedarik kararı üzerinden yapılan bazı haberlerde de Repkon’un doğrudan satış gerçekleştirdiği veya sürecin karar vericisi olduğu yönünde bir izlenim oluşturulmuştur. Oysa söz konusu süreçte Repkon’un herhangi bir talebi, kararı veya satış işlemi bulunmamaktadır.

Açıklama, Repkon USA’nin karar verici olmadığı, ABD savunma sanayii ve Amerikan devleti tarafından zorlandığı izlenimini yaratıyor. Oysa Middle East Eye’nin konuyla ilgili yaptığı haberde yer verdiği ABD’li güvenlik uzmanı bu iddiayı yalanlıyor.

Haberde, emekli ABD ordusu albayı ve Atlantic Council Türkiye Programı kıdemli araştırmacısı Rich Outzen’in görüşlerine yer veriliyor. Outzen, bir şirketin mühimmat satmaya zorlanamayacağını söylüyor. Öte yandan Repkon’un ortaklıklarını kastederek “karar verici olmadığı” yönündeki beyanının da gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor. Outzen’in yorumu şöyle:

“Repkon ABD anlaşmasına itiraz ederse, bu ikisi arasındaki yönetim kurallarına bağlı olacaktır. Ancak genel olarak konuşursak, bağlı ortaklıklar kendi iş kararlarını verirler.”

Eleştirilerin üzerine aceleyle verilen bir kararla farklı bir markaya dönüştürülen Repkon USA’nin söz konusu anlaşmaları inisiyatif alarak yaptığı ortada. Zaten şirketin 2023-2024’ten itibaren ABD’deki yatırımları ve Garland’da satın aldığı tesisler de şirketin stratejisini ele veriyor.

Eylemler ve protestolar işe yaradı mı?

Her fırsatta “yerli-millî” vurgusu yapan Repkon, hem yaptığı açıklamanın tatmin edici olmadığını fark ettiği için hem de Repkon USA’nin ABD silah endüstrisindeki pozisyonunu tartışmaya açmamak için ismini değiştirme yoluna gitti. Aslında Repkon’un “yerli-millî” söyleminin dağılmasını ve işbirliklerindeki “tatsız detayların” ortaya çıkmasını sağlayan yoğun bir eylemsellik sürecinin olduğunu da söyleyemeyiz.

Repkon Holding önünde 8 Mart 2026’da gerçekleşen eylem.

Repkon’a karşı bugüne dek sınırlı sayıda eylem yapıldı. Repkon’un genel merkezi önündeki ilk eylemde, sayıları 100’ü bulmayan aktivistlerin iradesi dışında sokakta genişleyen bir tepki yoktu. Repkon’u sosyal medyada eleştirenlerin de kayda değer bir baskı oluşturduğunu söylemek zor.

Ancak Repkon, cürmünün büyüklüğünü ve gelişecek tepkilerin neye mâl olacağını biliyor olmalı ki bu değişikliği muhtemel bir iletişim kazasını göze alarak “acilen” yaptı.

Bu, şunu gösteriyor: Kapitalizmin küresel ilişkilerinin çok katmanlı yapısı yaygın olduğu kadar da kırılgan! Toplumsal tepki odaklanmayı başardığında ya da bunun işaretlerini verdiğinde sokakta gelişen tepki milyarlarca dolarlık sevkiyatları sekteye uğratabilir, durdurabilir, devletlerin politikalarını etkileyebilir.

Gazze’de katliamlar sürerken ABD’den İsrail’e doğru hareket eden Nexoe Maersk gemisine ilişkin eylemler bu noktada iyi bir örnek. Nexoe Maersk gemisinin F35 parçaları taşıyacağı bilgisi küresel bir direniş başlatmış, gemi tüm uğrak noktalarında yoğun protestolara uğramıştı. Nexoe Maersk, Fas ve İspanya’daki programı günlerce sapmış, Türkiye’de ise bir grup aktivistin Mersin limanındaki kararlı bekleyişi ile rotası değişmişti.

Aksa Tufanı’ndan hemen sonra Yemen’in Bâb-el Mendeb boğazını İsrail’e yük taşıyan gemiler için kapatması da bir diğer örnek. Dünyanın en yoksul ülkelerinden ve iç savaşla boğuşan Yemen’in, kısıtlı imkanlarına ve ABD silah endüstrisine göre çok basit askeri ekipmanlarını dikkatli bir stratejiyle kullanması ABD ve birlikte hareket eden Batılı güçlerin donanmalarında bir “mühimmat” sorunu yaratmıştı. Yaşanan Kızıldeniz krizi o dönemde konteyner sevkiyatlarını %90 oranında durduğu gibi Maersk, MSC, Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketlerinin Kızıldeniz üzerindeki operasyonlarını da askıya aldırmıştı. Kriz, ABD’nin iç enflasyonunu bile etkilemiş ve sonunda Yemen’le müzakere gündeme gelmişti.

Sokağın başarısını ve eylemin gücünü yalnızca Gazze’yle sınırlamak doğru olmaz. ABD’de Occupy hareketinin parklarda ve barışçıl yürüyüşlerde yükselen söylem gücü on binlerce insanı etkilemişti. Protestoların ABD’deki etki gücü 2012’de öylesine artmıştı ki Occupy hareketini desteklediği gerekçesiyle 6 binden fazla aktivist tutuklanmıştı.

Judge orders Twitter to turn over Occupy protester's tweets | CNN Business
Occupy göstericileri polis tarafından tutuklanıyor

Kuşkusuz eylemlerin bir kitle hareketi olarak devinimi ve çoğu zaman belirli bir odakta bir “kampanya siyaseti”ne odaklı olmasının kendine özgü sorunları var. Üstelik Occupy, Nexoe gemisi eylemi, Avrupa’daki Elbit ve Maersk eylemlerinin geliştiği toplumsallıkla ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Ancak Gazze’nin öğrettiği asimetrik mücadele, kapitalist dünya düzeninin alt edilebilir olabileceğine dair umudu tazeledi.

Sokaktaki mücadelenin bu açıdan en somut sonucu kaybettiğimiz başarıya dair inanç duygusunu geri kazanmak olabilir. Özgüveni tazelemek, küresel sermaye gruplarıyla hesaplaşma cesaretini yeniden kazanmak bir bilinç eşiğini aşmayı da pekala mümkün kılıyor. Hamasetten uzaklaşıp hegemonyanın göstergelerini anlamaya çabalamak bir farkındalık yaratıyor. ABD silah endüstrisi ile doğrudan ortaklıklara girişmiş Repkon ve Leonardo gibi İsrail’le ilişkileri açık olan savunma şirketleriyle ortaklıklara imza atan Baykar gibi şirketlerin durumunu sorgulamak işte bu farkındalığın “doğru sorularla” yeniden bir bilinç inşasının önemli adımları olabilir.

Zira bugüne dek siyasal popülizmin odaklandığı “yerli-millî” söyleminin anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tutumu içermeyebileceğini en iyi sermayenin küresel etkileşimini tartışmaya açtığımızda anlıyoruz.

Bu açıdan Repkon örneği şunu gösteriyor: Küresel emperyalist politikaların, silah endüstrisinin ve sermayenin arasındaki ilişki, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür hale geldi. Üstelik bu simbiyotik ilişki, çok katmanlı yapısına ve “dokunulamaz” olduğuna dair anlatıya rağmen son derece kırılgan. Küresel ölçekte kurulan tedarik zincirleri, kolektif toplumsal itirazlardan ya da küçük ama kararlı mücadelelerden sanıldığından çok daha hızlı etkileniyor. Limanlarda, fabrika önlerinde, sokaklarda ve asimetrik mücadelenin farklı alanlarında ortaya çıkan kararlı eylemler, küresel hegemonyayı ve yerel politikaların hileli işleyişini görünür kılarken devasa ekonomileri dahî sarsabilecek bir güç yaratabildiğini gösteriyor.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kur’an Sahîfeleri Takılı Mızraklar

Yayınlanma:

-

İmam, cemaat, cihad, furkan ve sıralanabilecek diğer pek çok İslâmî kavram, pek çok çizginin problemli din anlayışı, birçok muhafazakâr-sağcı yazar çizer takımının zayıf/hatalı kavrayışları nedeniyle iyice aşındı, yıprandı. “Furkan Günleri” tamlaması, Atasoy Müftüoğlu’nun bir kitabı olarak hatıra gelip hem yazarı hem de mesajı dolayısıyla bambaşka bir zihinsel alanı imlerken mezkûr aşınmanın son halkası olarak dolaşıma girdi.

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki “Hayırdır, siz?”[1] başlıklı yazısı muhafazakâr/sağcı tutumların bir dışavurumu olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir. İşin ironik yanı yazar, “Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler.” sözleriyle kendini hakikatin merkezine yerleştirirken meselelere hangi siyasal/toplumsal konumdan baktığını, neyin kendine sağladığı konforla konuştuğunu tartışmaz. Bir Türk sosyolojisi içinde vâr olan birinin pek çok meselede Kürt sosyolojisi ile aynı konfor içerisinde konuşabileceğini, tavır üretebileceğini sorunsallaştirebilenler söylemek istediğimi daha rahat anlayacaklardır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisine de isim kabul ettiği ve yine Kur’an’a göre Müslümanlara, Rableri tarafından bağışlanacak bir yeti olarak sunulan ve özü itibariyle “Hakk’ı bâtıldan ayıran ince/hassas ölçü”[2] anlamına gelen “furkan” kavramı ayrıca Allah Resûlünün mücadelesinin en kritik aşamalarından biri olan Bedir savaşı dolayımında Kur’an’da yer alır.[3] Ulus devlet ideallerini İslâmî kavramlarla teolojik bir kılıfla sarıp sarmalayarak sunmak, öteden beri pek çok egemen siyasal iradenin aslî tutumlarından olsa da AKP iktidarının İslam’ı bütün alanlarda alabildiğine yağmalayıp adeta temellük etmesine sözüm ona kimi Müslüman aydının gönüllüce ve sorgulamadan onay vermesi hatta o uğurda ön cephelerde savaşması, Seyyid Kutub’un işaret ettiği modern cahiliyenin[4] açık alâmetlerinden olsa gerektir.

Taha Kılınç, yazısında hakikat temsiliyetinde merkezî bir muvazzaf sanısıyla pek çok alanda büyük bir özgüvenle hüküm dağıtıyor. Marksist-Leninist olmak ona göre şeytânî kimliklerdendir. Türkiye tarihinde milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin alâmet-i fârikalarının zirvesi olan bu iddianın, Müslümanlığını her şeyin önünde tuttuğu savlamasıyla ne denli çeliştiğinin farkında değil. Batı Asya temelli bütün tartışmalardan âzâde olarak Kılınç, böyle bir iddianın hem bölge hem dünya tarihi hem de müslüman halkların, hareketlerin ve entelektüellerin idrakinde nasıl bir karşılığa gelebileceğini kestirme zahmetinde bile bulunmuyor. Mesela Marksizm, Taha Kılınç’a göre neden şeytânîdir? Herhangi bir çevre ya da hareket, Marksist olduğu için neden linçi hak etmektedir? Bunu yazması icap eder. Türkiye’de son dönemde yürütülen “barış süreci”ndeki muhatabın da Taha Kılınç’ın lânetlediği örgütün gerçek karar vericisi/yönlendiricisi olduğu iddia edilmiyor mu? Aynı yapı olduğu sık sık tekrarlanmasına rağmen içerideki muhatap için yüceltme ve övgü, “teröristlikten kurucu önderlik”e terfi ettiriş; dışarıdakine şeytanlaştırma! Sadece bu çelişki bile Taha Kılınç ve benzerlerine samimiyet testi için fazlasıyla yeter!

Kanayan asırlık bir yara olarak Kürt meselesinin esasına bile değinmekten sakınan, resmî ideolojinin karşısında herhangi bir dönemde, herhangi bir risk alıp tavır üretmeyenlerin mesele ulus devlet çıkarlarına gelince İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullanmaları, zihinsel pozisyonlarına muvafıktır.

Şimdi, hakikî “Furkan Günleri”nde neler olmuş, bir hatırlayalım:

Aksâ Tûfânı boyunca İsrail, petrol ihtiyacının yarısından fazlasını “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı” üzerinden ve Azerbaycan’daki Aliyev hanedanlığının SOCAR şirketi marifetiyle Hazar denizi petrollerinden karşıladı. Türkiye’de 1000 kilometreden daha fazla bir mesafe kat ederek Ceyhan’a ulaşan petrol, Siyonist savaş makinesine ulaştırıldı ve 500 ilâ 700 bin kardeşimizi katledip yerleşimleri yıkarak soykırım savaşına can suyu oldu.[5] İşte o günlerde biz Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” vurgusu işitmedik.[6]

AKP, iktidara geldiği yıl 1.5 milyar dolar olan İsrail’le ticaret hacmini 2022 sonu itibariyle 9.5 milyar dolara çıkarıp[7] işgal devletini tahkim ederken de Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” uyarısını görmedik. Siyonist cumhurbaşkanı Herzog, bütün Ankara’nın Siyonist bayraklarla süslendiği, atlı birliklerin seferber edildiği şaşaalı törenlerle karşılanırken de “furkan günleri” uyarısıyla rastlaşmadık. New York’ta katil Netanyahu ile heyetler hâlinde sarmaş dolaş buluşmalarda Filistin halkından çalınan doğal gazın Avrupa’ya taşınması plânları yapılırken de Taha Kılınç henüz furkan günleriyle ilgili ayetleri okumamış olmalıydı!

“İsrail’le Ticaret, Filistin’e İhanet!” diyen Gazze dostları yaka paça göz altın alınıp mahkeme ve hapishanelerde süründürülmek istenirken “İsrail’le ticaret koca bir yalan!”[8] diyenlere; sonra “İsrail’le ticarete kısıtlama getirdik.”[9] diye övünenlere de “Furkan günlerindeyiz. Katliama değil, direnişe ortak ol, tarafını belirle!” diye meydan okuduklarını da görmedik! “İncirlik ve Kürecik’i kapat, furkan günlerindeyiz; ya ABD-İsrail hattından ya da direnen halklarımızdan yana ol!” diye bir çıkışlarına da rastlamadık.

Golan’ı verip ABD ve İsrail’den Kürtleri yaşadıkları yerden sürme izni alanlar, “Taha Kılınç ve benzerlerinin furkan günleri”nde muvahhid damarı temsil ediyor olmalılar! “Bölgede pek çok aktör ABD ile çalışıyor, hepsini bağımsız, devrimci, ortak bir direniş çizgisine davet ediyoruz!” deseler tarihe eşsiz bir not düşecekler lâkin Şeyh Sait ve Seyit Rıza’dan bugüne İslamcısı ya da seküleriyle ayrımsız bir şekilde bizatihi Kürt’ün kendisine karşı olunca bunlar mümkün olmuyor elbette.

Taha Kılınç, “Furkan Günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınların çok iyi bildiklerini söyledikten ve bu tamlamanın İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biri olduğunu söyleyip Kur’an’ı mızrağının ucuna takarak “Ya sev ya terk et!” tehdidini sözüm ona yine İslami terminoloji kılıfıyla Kürtlere doğru ve fevkalâde üstenci bir üslûpla savuruyor: “Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.” Böyle bir pervasızlık ancak her mel’aneti kendine hak görüp başkalarına, uçlarına Kur’an sahîfeleri takılı mızrakları gösterenlere yaraşır.

Dipnotlar: 

[1] Taha Kılınç, Hayırdır, siz? https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/hayirdir-siz-4788098

[2] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı

[3] Mehmet Durmuş, Gazze Furkan Günü: https://iktibasdergisi.com/2023/12/02/gazze-furkan-gunu/

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

[5] Türkiye, İsrail ve BOTAŞ: Filistin’de Soykırımı Besleyen Hat-Direniş Çadırı BTC Raporu: https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[6] Mehmet Durmuş, agy

[7] AK Parti Döneminde ‘İsrail’ ile Ticaret Yüzde 532 Arttı: https://kokludegisim.net/haberler/ak-parti-doeneminde-israil-ile-ticaret-yuezde-532-artti

[8] Şaban Turhal, Hani İsrail’le ticaret koca bir yalandı! https://www.milligazete.com.tr/hani-israille-ticaret-koca-bir-yalandi

[9] “İsrail ile ticaret koca bir yalandan”, “ticaret kısıtlandı”ya dönüş: https://www.evrensel.net/haber/515434/israil-ile-ticaret-koca-bir-yalandan-ticaret-kisitlandiya-donus

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x