Connect with us

Köşe Yazıları

“Patriyarka”dan “Kavvâm”a: Erkek Güç Sahibi midir Yoksa Otorite Sahibi midir? – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Bazen tek bir soru, uzun teorik tartışmaların açamadığı bir kapıyı açabilir. Kanadalı bir müslüman kadının hemcinslerine yönelttiği şu soru da böyledir: “Patronunuzun veya başka bir kişinin otoritesini kabul ediyorsunuz; neden kocanızın otoritesini kabul etmiyorsunuz?”

İlk bakışta oldukça çarpıcı görünen bu soru, aslında bizi daha temel bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor: Otorite nedir? Güç nedir? Bir insanın başka bir insan üzerinde otorite sahibi olması ne anlama gelir? Dahası, Kur’ân’ın aile ilişkilerini düzenlerken kullandığı “kavvâm” kavramı, gerçekten erkeğe kadın üzerinde sınırsız bir üstünlük mü tanımaktadır yoksa burada bambaşka bir ilişki biçimi mi tarif edilmektedir?

Bu sorunun cevabını ararken Max Weber bize önemli bir kavramsal anahtar sunar.

Weber sosyolojisinde güç ile otorite aynı şey değildir. Weber’in Macht dediği güç, bir kişinin toplumsal ilişki içinde, karşısındaki direnç gösterse bile kendi iradesini gerçekleştirebilme ihtimalidir. Güç, bu anlamda, karşı tarafın gönüllü kabûlünü zorunlu kılmaz. Bir insan; ekonomik imkânları, fiziksel kuvveti, makamı, bilgisi veya başka araçları sayesinde başkasına istediğini yaptırabilir. Burada önemli olan meşruiyet değil, iradeyi geçerli kılabilme kapasitesidir.

“Otorite” ise farklıdır. Weber’in Herrschaft kavramıyla ifade ettiği şey, basitçe birinin diğerinden daha güçlü olması değildir. Burada verilen emrin veya yönlendirmenin belirli ölçüde meşru kabul edilmesi söz konusudur. İnsanlar yalnızca korktukları için değil, o kişinin belirli bir konuda yönlendirme hakkına sahip olduğunu kabul ettikleri için ona uyarlar.

Bu ayrım son derece önemlidir çünkü güç, “Sana bunu yaptırabilirim!” derken otorite, “Bu konuda beni yönlendirmeye yetkili olduğunu kabul ediyorum.” ilişkisine dayanır.

Bir patronun işyerindeki konumu bunun iyi bir örneğidir. Çalışan, patronunun kendisinden belirli saatlerde işyerinde bulunmasını, belirli görevleri yerine getirmesini veya kurumun kurallarına uymasını istemesini normal karşılar fakat bundan patronun çalışanının hayatının tamamı üzerinde otorite sahibi olduğu sonucu çıkmaz! Patron, çalışanına hangi siyasi partiye oy vereceğini, kiminle evleneceğini veya çocuklarına hangi isimleri vereceğini söyleyemez çünkü otorite, -varsa bile- belirli bir alanla sınırlıdır.

Tam da burada aile meselesine geliyoruz.

Kur’ân’ın Nisâ sûresinin 34. ayetindeki meşhur ifade şöyledir: “Erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdır.”

Hâl böyleyken ayetin hemen devamı, bu kavramın nasıl anlaşılması gerektiği konusunda bize önemli ipuçları verir. Ayette, erkeklerin kavvâmlığı, sahip oldukları bazı imkânlar ve özellikle “mallarından harcamaları” ile ilişkilendirilmektedir. Başka bir ifadeyle kavvâmlık yalnızca bir “hak” olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir yükümlülük üzerinden tanımlanmaktadır.

Burada çoğu zaman gözden kaçan nokta budur.

Kavvâm, Arapçada “kalkmak, ayakta durmak, bir işi üstlenmek, gözetmek, devam ettirmek” anlam alanına sahip q-w-m kökünden gelir. Kavvâm olmak; bir şeyin başında durmak, onun sorumluluğunu üstlenmek ve devamlılığını sağlamaktır. Bu nedenle kavvâmlığı sadece “hâkim olmak” veya “üstün olmak” şeklinde çevirmek, kavramın anlam alanını fazlasıyla daraltır.

Bu hususta daha da dikkat çekici bir şey söylenebilir: Ayet, erkeğe yetki verdiği ölçüde yine ona ödev de yüklemektedir.

Bu nedenle kavvâmlık, geleneksel patriyarka ile özdeş değildir.

Patriyarka, sosyolojik anlamıyla, erkeklerin yalnızca aile içinde değil; ekonomik, siyasal, hukukî ve kültürel kurumlarda kadınlar üzerinde yapısal üstünlük kurduğu bir toplumsal düzeni ifade eder. Patriyarkal zihniyet, erkekliği başlı başına bir ayrıcalık kaynağı hâline getirebilir: Erkek olduğu için söz sahibidir, erkek olduğu için karar verir, erkek olduğu için itaat bekler!

Kur’an’daki kavvâmlık ise böyle anlaşılmak zorunda değildir çünkü ayet, erkeğin ontolojik olarak kadından daha değerli olduğunu söylememektedir. Bir insan olarak erkeğin, kadın üzerinde mutlak egemenliğini de ilan etmemektedir. Aksine belirli bir aile düzeni içinde erkeğe sorumluluk yükleyen fonksiyonel bir konum tarif etmektedir.

Bu ayrımın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Patriyarka şöyle der: “Ben erkeğim, öyleyse bana itaat et!”

Kavvâmlık ise doğru anlaşıldığında şöyle demek durumundadır: “Bu ailenin yükünü üstlenmekle sorumluyum, öyleyse hesap vermekle de yükümlüyüm!”

İki cümle arasında büyük bir zihniyet farkı vardır.

Birincisi ayrıcalık, ikincisi sorumluluk merkezlidir.

Kavvâmlığı erkek için verilmiş bir iktidar imtiyazı olarak okuyunca ayetin merkezine erkeğin haklarını yerleştiriyoruz. Hâlbuki ayetin gerekçesine baktığımızda karşımıza erkeğin yükümlülükleri çıkmaktadır: geçindirmek, korumak, sorumluluk üstlenmek, ailenin devamlılığı için çaba göstermek, vb.

Bu noktada Weber’in güçotorite ayrımı yeniden anlam kazanıyor.

Bir erkek fiziksel olarak eşinden güçlü olabilir. Ekonomik imkânları daha fazla olabilir. Toplumsal çevresi daha geniş olabilir fakat bütün bunlar, ona, otomatik olarak meşru otorite kazandırmaz. Bunları kullanarak eşini istediği davranışa zorlaması, otoriteden çok Weberci anlamda güç kullanımıdır.

Dolayısıyla “Kocanın otoritesi vardır!” cümlesini kullanacaksak hemen arkasından şu soruyu da sormamız gerekir:

“Hangi konuda, hangi sınırlar içinde ve hangi sorumlulukların karşılığı olarak?”

Öyle ya, meşru otorite sınırsız olamaz!

“Patron” örneğine yeniden dönersek mesele daha iyi anlaşılır. İnsanlar işyerinde bir otorite düzeninin gerekliliğini kabul ederler çünkü ortak bir işin yürütülmesi koordinasyon gerektirir. Üniversitede rektörün, okulda müdürün, uçakta pilotun, ameliyathanede cerrahın belirli bir otoritesi vardır fakat bu insanların hiçbirinin otoritesi, şahsiyetimizi ortadan kaldırmaz.

Aile de iki yetişkin insanın ortak hayatıdır. Ortak hayat ise sorumluluk, koordinasyon, iş bölümü ve karar vermeyi gerektirir. Kur’ân’ın kavvâmlık kavramı bu bağlamda okunabilir ancak bundan “kadının iradesinin ortadan kaldırılması” sonucu çıkarılamaz.

Zaten Kur’ân’ın genel insan anlayışı buna izin vermez. Kadın ve erkek, ayrı ayrı Allah’ın muhatabıdır; ayrı ayrı iman eder, ayrı ayrı sorumluluk taşır ve ayrı ayrı hesap verir. Hiçbir erkek eşinin vicdanının sahibi değildir. Hiçbir kadın da eşinin ahlâkî sorumluluğunu üstlenmez.

Bu nedenle ailedeki kavvâmlık; kişilik üzerinde egemenlik değil, ilişkinin yürütülmesinde sorumluluk olarak anlaşılmalıdır.

Kanadalı Müslüman kadının sorusu bu bakımdan değerli bir provokasyondur. Modern insan işyerinde, okulda, devlette, orduda, üniversitede ve sayısız başka kurumda otorite ilişkilerini kabul ederken aile söz konusu olduğunda “otorite” kelimesine bütünüyle yabancılaşabiliyor. Bununla birlikte sorunun çözümü, “koca”yı “patron” konumuna getirmek değildir.

Eş, herhangi bir çalışan; evlilik de bir iş sözleşmesi değildir!

Buradaki asıl mesele, otoritenin zorunlu olarak tahakküm anlamına gelmediğini fark etmektir.

Elbette bunun tersi de doğrudur: Bir ilişkiye “otorite” adını vermek, oradaki tahakkümü kendiliğinden meşru hâle getirmez.

Tam da bunun için güç ile otoriteyi birbirinden ayırmak gerekiyor.

Erkeğin parasını, fiziksel gücünü, toplumsal statüsünü veya dinî söylemi kullanarak kadını susturması kavvâmlık değildir. Bunlar çoğu zaman çıplak güç ilişkileridir hatta “Allah, erkeği kavvâm yaptı.” cümlesini kadının kişiliğini ortadan kaldırmak için kullanmak, dinî kavramın bizzat bir güç aracına dönüştürülmesi anlamına gelebilir.

Kavvâmlığın ahlâkî özü ise başka yerde aranmalıdır: Yük taşımakta, sorumluluk almakta, korumakta, geçindirmekte, ilişkinin istikrarını gözetmekte ve bütün bunları yaparken adalet sınırlarını aşmamaktadır.

Belki kavramın anlamını bugünün dilinde yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Kavvâm, evin efendisi olmaktan önce evin sorumlusudur.

Buradaki “sorumlu” kelimesi bana “üstün” kelimesinden çok daha Kur’ânî görünüyor çünkü üstünlük, “ayrıcalık” talep eder; sorumluluk ise hesap vermeyi gerektirir.

Nihayetinde İslam’ın aile anlayışını patriyarka ile özdeşleştiren okumalarla kavvâmlığı “sınırsız erkek egemenliği”ne dönüştüren geleneksel okumalar garip biçimde aynı noktada buluşmaktadır. İkisi de kavvâmlığı, “erkeğin kadın üzerinde hâkimiyeti” şeklinde okumaktadır. Biri bunu eleştirmek, diğeri savunmak için yapar.

Oysa üçüncü bir okuma mümkündür:

Kavvâmlığı “egemenlik”ten sorumluluğa, “ayrıcalık”tan yükümlülüğe, “güç”ten meşru ve sınırlı otoriteye doğru yeniden düşünmek…

O zaman Kanadalı kadının sorusunu biraz değiştirerek sormamız gerekir: “Hayatın birçok alanında meşru ve sınırlı otoriteyi kabul ediyorsak ailede neden hiçbir sorumluluk ve otorite düzeninin bulunamayacağını düşünüyoruz?”

Tabii hemen arkasından ikinci bir soruyu da eklemek gerekir: “Bir erkeğin kavvâm olması, ona ne kadar yetki veriyor?”dan önce, “Ona ne kadar sorumluluk yüklüyor?”

Belki de kavvâm ayetini anlamaya tam da bu ikinci sorudan başlamalıyız.

 

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x