Connect with us

Yazılar

Direniş Ekseni: Siyonizme ve Emperyalizme Karşı Birleşen Yerel Hareketler – Robert Inlakesh

Yayınlanma:

-

Robert Inlakesh, “Direniş Ekseni”nin yerel köklerinin izini sürerek Siyonizme ve emperyalist tahakküme karşı duyulan ortak karşıtlığın ulusal ve mezhebî sınırları aşan bir ittifakı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Bölgeyi parçalara ayırmak, Batı Asya’yı tarihsel Küresel Güney bloğundan ayırmak ve soldaki doğal müttefiklerin desteğini kesmek amacıyla emperyalizme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı mücadelenin temel sorumlusu olan İslamî direniş grupları kasten yanlış tanıtılmış hatta dışarıdan dayatılmış bir gerçeklik gibi gösterilmiştir.

Bugünün bölgesel direnişi, “Direniş Ekseni” olarak bilinmektedir. Washington merkezli İsrail yanlısı düşünce kuruluşları; Filistin Direnişi, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Irak direniş grupları, Hizbullah ve son dönemde Yemenli Ensarullah’tan oluşan bu ittifakı on yıllardır İran ve onun “vekilleri” olarak çerçevelemektedir.

İlk olarak 2004 yılında Ürdün’ün Haşimî Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan “Şii Hilali” ifadesi de bölgesel direniş bloğunu mezhepsel bir ittifak olarak tanımlamanın bir aracı olarak benimsenen başka bir kavramdır. Ürdün hükümdarı daha sonra bunu gelişen mezhepsel bir tehdit uyarısı olarak kastetmediğini açıklasa da sözleri, Batılı emperyalistler ve İsrail tarafından tam olarak bu şekilde kullanılmıştır.

Bu söylem; bölgesel direnişi itibarsızlaştırmak, onu yabancı ve özünde mezhepçilikle motive olmuş gibi göstermek ya da HAMAS veya İslamî Cihad gibi hareketlerin yeni bir Pers imparatorluğu kurmayı amaçlayan ve İran İslam Cumhuriyeti tarafından yönetilen daha geniş bir satranç oyununda otonomluktan yoksun olduğunu ileri sürmek için son derece bilinçli bir şekilde tasarlanmıştır.

Bu nedenle “Direniş Ekseni”ni itibarsızlaştırmayı amaçlayan onlarca yıllık kampanyanın iki temel ayağı olmuştur:

  1. Pan-Arap/Pan-İslam birliği kavramlarını engelleyici yerel bir kampanya,
  2. İttifakı, solun ve aydınlanma değerlerinin bir düşmanı olarak resmetmeye çalışan küresel bir kampanya.

Her ikisi de büyük ölçüde “eksen”i izole etmeyi başarmıştır. İsrail ve ABD liderliğindeki bu tür propaganda kampanyalarının başarısına açıkça birden fazla faktör katkıda bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Direniş Ekseni”nin hedef kitlelerin zihninde doğru bir algı oluşturma konusundaki yetersizliğidir.

Çok sayıda faktör arasında en önemlilerinden biri de ABD müttefiki Körfez Arap Krallıklarının, medya kanallarını kendi devlet ideolojilerini (dinî yorum olanlar dahil dâhil) örtük olarak teşvik eden propagandalarla doldurmak ve İran hakkında her türlü bilgi kirliliğini yaymak için muazzam servetlerini harcama yönündeki kararlı çabalarıdır. Hem Irak hem de Suriye’deki savaşlar –ki her iki savaşta da ciddi mezhepsel şiddet olayları patlak vermiştir–, bu propagandaya büyük ölçüde zemin hazırlamıştır.

Arap Milliyetçiliğinden İslamî Direnişe

İşgal altındaki Filistin sınırları içinde ve ötesinde, dış tahakküme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı 100 yılı aşkın süredir devam eden mücadelede büyük ideolojik dönüşümler yaşandı.

Filistin’de ulusal direniş hareketi; yerel yarı feodal liderlerden komünistlere, sosyalistlere, Arap milliyetçilerine, “Büyük Suriye” savunucularına ve elbette İslamî hareketlere kadar uzanan geniş bir yelpazeden beslendi. 1920’lerdeki bir dizi isyana katılan köylü işçilerin ötesinde, İngiliz mandası altındaki işgal altındaki Filistin’de kurulan ilk gerçek direniş kadroları, Şeyh İzzeddin el-Kassam yönetimi altında çalışan silahlı direniş hücreleriydi. Suriyeli âlim, el-Kaff el-Esed (Siyah El) olarak bilinen yapıyı kurmaktan sorumluydu ve İslamî bir söylemi savundu. Ayrıca 1931 Kudüs Kongresini toplayan ve Mescid-i Aksa meselesi etrafında İslam Birliği sağlamaya çalışan Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî gibi liderler de vardı.

Bununla birlikte aynı dönemde işgal altındaki Filistin içinde Müslüman-Hıristiyan birlikleri, kentli Filistinli elitlerin önemli entelektüel katkıları ve bölge genelindeki Arap milliyetçisi komutanlar ile hareketlerin büyük etkileri de mevcuttu. Bunların tamamı ulusal direniş hikâyesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Nakba’dan (Büyük Felaket) sonra Arap dünyasının büyük bir kısmı dikkatini Mısır lideri Cemal Abdünnasır’a ve onun Arap milliyetçiliği anlayışına çevirdi. Cumhurbaşkanı Nasır, 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından Mısır’a karşı başlatılan Üçlü Müdahaleyi atlatmayı başardı; bu çatışma, tüm işgalci güçlerin ülke topraklarından çekilmesiyle sonuçlandı. Kahire’nin medya makinesi aracılığıyla kurduğu etkili kültürel nüfûzla birleştiğinde 1956 zaferi, Mısırlı lidere ve daha sonra “Nasırclık” olarak bilinecek akıma muazzam bir siyasi sermaye sağladı.

1951 yılında Filistin davası için savaşan ve kendisini Nasır ile hizalayan öncü kuruluşlardan biri hâline gelen “Arap Milliyetçi Hareketi” ortaya çıktı. 1957’de, kendisi de milliyetçi bir örgüt olan Fetih hareketi doğdu. Farklı biçimleriyle Arap milliyetçiliğinin, 1967 savaşının tarihî yenilgisine kadar dönemin rakipsiz popüler ideolojisi olduğunu söylemek mümkündür.

Haziran 1967 savaşı, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imajını yerle bir etti. İsrail; Sina yarımadasının, Golan tepelerinin, Doğu Kudüs’ün, Batı Şeria’nın ve Gazze’nin işgaliyle sonuçlanan sürpriz bir saldırı başlattı. Yaklaşık 350.000 kişi evlerinden sürüldü. Sonraki yıllarda ise özellikle işgal altındaki Batı Şeria’dan Ürdün’e doğru on binlerce kişi daha etnik temizliğe maruz kalmaya devam etti.

Arap Milliyetçi Hareketinin üst yönetimi başka bir yol izlemeye karar vererek Filistin Halk Kurtuluş Cephesi‘ni (FHKC) kurdu ve Marksist-Leninist bir doktrini benimsedi. Nasırclığın çöküşü ve Mısırlı liderin sadece birkaç yıl sonraki ölümünün ardından başlayan bir özeleştiri döneminde, Arap dünyası genelinde direniş grupları ve partileri ortaya çıktı. Filistin kurtuluş mücadelesinde Arap milliyetçiliğini kurtaran unsurlardan biri de Mart 1968’de, Fetih savaşçılarının İsrail ordusuyla Karameh savaşı olarak bilinen silahlı çatışmaya girmesiyle yaşandı.

İsrail, yaklaşık 15.000 asker kullanarak Fetih’e ait üsleri yok etmek amacıyla Ürdün’deki bir kasabaya saldırmıştı. Ürdün Silahlı Kuvvetleri ile birlikte savaşan Filistinli Fedayiler, İsrail ordusuna ağır kayıplar verdiren 15 saatlik bir çatışmaya girmeyi başardı. Ürdünlüler ve Filistinliler daha fazla kayıp vermiş olsa da bu savaş, Arap Dünyasına İsrail’in yenilmez olmadığını gösterdi ve kitlelerin zihninde askerî seçeneğin hâlâ geçerli olduğunu doğruladı.

Çeşitli direniş hareketlerinin çatısı altında faaliyet gösterdiği Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), merkezini Ürdün’e kurdu ve güçlenmeye başladı. Onların varlıkları, Kral Hüseyin ve İsrail için büyük bir tehdit olarak yorumlandı. Bu korkular, nihayetinde Eylül 1970’te Filistin direnişine yönelik bir baskıyla sonuçlandı. Aynı yılın Ekim ayında Ürdün kralı ile FKÖ lideri Yasir Arafat, direniş savaşçılarının ülkeden çekilmesini öngören bir anlaşma imzaladı.

Sonuç olarak FKÖ, Lübnan’a taşındı ve buradan İsrail ordusuyla çatışmalara girdi. Bu da İsrail’in Güney Lübnan köy ve şehirlerini defalarca işgal etmesine yol açtı. 1970’ler boyunca siyasî yelpazenin farklı kesimlerinden İranlı devrimciler –Marksistler, İslamî sosyalistler ve İmam Humeynî’nin takipçileri– FKÖ kamplarında eğitim almak üzere Lübnan ve Güney Yemen’e seyahat etti. Bu askerî deneyim, sadece 1979 devriminin ABD destekli İran Şahı’nı devirmesine yardımcı olmakla kalmadı, aynı zamanda İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) kuracak kilit liderlere FKÖ aracılığıyla askerî bilgi birikimi sağladı.

1979 sonrasında bile FKÖ mensupları, DMO’nun eğitilmesine yardımcı olmak için İran’a seyahat etti. Nitekim Yasir Arafat, İslam Cumhuriyeti’ni sadece desteklemekle kalmayıp iki taraf arasındaki ittifakın boyutunu göstermek için bizzat Tahran’a seyahat eden ilk yabancı lider oldu. Bu ilişkiler daha sonra İran-Irak Savaşı sırasında, FKÖ ile Irak lideri Saddam Hüseyin arasındaki yakın ilişki nedeniyle bozulacaktır.

1982’ye gelindiğinde İsrail, Lübnan’ı bir kez daha işgal etmek için FKÖ ile ilgisi olmayan bir olayı bahane etti. Güney Lübnan’ı yeniden işgal ettiler ancak bu kez Beyrut’a kadar ilerleyerek Filistin direnişi ve onun müttefikleriyle bir çıkmaza girene kadar savaştılar.

Bunun sonucunda 20.000’e yakın Filistinli ve Lübnanlı öldürüldü ve nihayetinde FKÖ’nün liderliğini ve 14.000 savaşçısını Tunus’a çekmeyi kabul ettiği bir teslim olma anlaşmasına varıldı.

Bunun ardından ve direniş savaşçılarının yokluğunda İsrail ordusu, faşist müttefiki Lübnanlı milislere göz yumarak çaresiz Filistinli mültecilere yönelik birden fazla katliama öncülük etti. Bunların en kötüsü, Sabra mahallesi ve Şatila mülteci kampında çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 3.500 sivilin topluca katledilmesiydi. Hem Şii Lübnanlılar hem de Filistinliler bu katliam kampanyalarının kurbanı oldular.

Hizbullah, Hamas ve İslamî Cihad’ın Yükselişi

İsrail daha sonra Güney Lübnan’da bir işgalci güç olarak kalmaya karar verdi ve 1985 yılında vekili olan Güney Lübnan Ordusu’nun (SLA) yardımıyla güneydeki yasa dışı işgalini resmen başlattı. Çoğunluğu şii müslüman olan güneyin işgal edilmesine bir tepki olarak Emel adlı şii siyasî partisinin birçok üyesi, hareketin sınırları dışında faaliyet gösteren bir İslamî direniş cephesi oluşturmaya yöneldi.

1985 yılında ve İran Devrim Muhafızları’nın desteğiyle bu ayrılıkçı grup, Hizbullah‘ın doğuşunu ilan etti. İsrail’e direnmek amacıyla kurulan ve işgal güçlerine karşı ağır kayıplar verdiren operasyonlar düzenlemeye başlayacak olan bu yeni parti, yerli bir Lübnan hareketiydi.

Bu dönemde yaşanan bir diğer gelişme ise Filistinlilerin kendilerinin bir özeleştiri sürecine girmeleriydi. Moral açısından ağır bir darbe daha almışlar ve ilerlemek için yeni bir yol arayışına girmişlerdi. Gazze Şeridinde FHKC, en sert direniş örgütüydü ancak sürgündeki Fetih, FKÖ içindeki lider hareket konumundaydı.

Zaten 1970’lerde, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in Filistin kanadı olan el-Mücemma’ el-İslamî, sosyal alanla sınırlıydı ve şiddete karşıydı ancak bu hareket, sonradan İslamî sivil toplum sektörü olarak bilinecek yapıyı inşa etmeye başladı ve hayır işleri, sağlık klinikleri ile Gazze’deki İslam Üniversitesinin kurulması sayesinde çok sayıda takipçi çekmeye başladı.

Bu sırada, 1970’lerin sonlarında bir diğer örgüt olan Filistin İslamî Cihad’ı da kurulma aşamasındaydı. el-Mücemma’ hareketinin aksine İC, silahlı mücadeleyi bireysel bir yükümlülük olarak açıkça savundu. 1980’lerin başında el bombaları ve tüfekler kullanarak silahlı eylemler başlatmakta gecikmedi. FKÖ’nün 1982’deki yenilgisinin ardından İC, işgalle mücadelede yeni bir yol arayan eski Fetih üyelerini hızla bünyesine katmaya başladı. 1948’den bu yana kurulan diğer Filistinli hareketlerden farklı olarak bu İslamî gruplar, doğrudan işgal altındaki Filistin sınırları içinden, özellikle de Gazze Şeridi’nden doğmuştu.

1987 yılına gelindiğinde “birinci İntifada”, Gazze şeridindeki Cibaliye mülteci kampından patlak verdi. Çabalarını silahlı direnişe yoğunlaştıran ve liderleri aslen İran’daki İslam devriminden ilham alan İC, Gazze’deki işçi sınıfı arasında belirli bir taban edinmişti ancak ölçeği sınırlıydı. Buna karşılık HAMAS, İntifada’nın ilk aşamasında kuruluşunu duyurduğunda sivil toplum sektörü aracılığıyla zaten geniş bir destek tabanı oluşturmuş durumdaydı.

İntifada’yı yönetmek için büyük çaba harcayan Kuzey Afrika merkezli FKÖ liderliğine bir darbe de 1990 yılında Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etme kararıyla geldi. Fetih, tarafsız bir tutum takınmadan daha önce Irak cumhurbaşkanını destekleyen açıklamalar yapmayı tercih etmişti. Bu hata, Körfez Arap krallıklarından gelen finansal destekte muazzam bir kayba ve hatta Filistinlilerin Kuveyt topraklarından sınır dışı edilmesine yol açtı.

1993-1995 yılları arasında FKÖ, İsrail ile Oslo Anlaşmalarını imzalayarak merkezini Gazze Şeridi ve Batı Şeria’ya taşıdı ancak vatanlarının %82’si üzerinde İsrail’in varlığını tanıdıkları bu anlaşma, ağır bir baskı ve zorlama altında imzalandı. ABD-İsrail ittifakı, FKÖ’yü İntifada’nın yükünü sona erdirecek bir anlaşmaya imza atmaya zorlamak için örgütün zayıflığından yararlandı. İsraillilerin güvenlik ve sivil idari görevlerini üstlenecek olan Filistin yönetiminin işgal altındaki topraklarda kurulmasına bu şekilde izin verdiler.

Yasir Arafat’ın, “Oslo barış süreci”nin çöküşünün ardından patlak veren ikinci İntifada sırasında 2004 yılında kuşatma altında ölmesinden sonra İslamî direniş örgütleri yavaş yavaş ciddi bir direniş yolunda geriye kalan tek güç hâline geldi. 2002 yılında Filistinli direniş grupları ve Filistin yönetimi güvenlik güçlerinin merkezî olmayan liderliği, İsrail’in büyük baskılarına maruz kaldı. O yıl “Savunma Kalkanı Operasyonu” başlatıldı ve bu operasyon, Cenin mülteci kampında ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki diğer bölgelerde mevzilenmiş Filistinli direniş gruplarının yenilgisiyle sonuçlandı.

ABD, 2003 yılında Arafat’ı, Filistin yönetimini reforme etmeye zorladı ve bu da FY Başbakanlığı makamını yarattı. 2005 yılına gelindiğinde ABD tarafından seçilen FY lideri Mahmud Abbas, Filistin güvenlik güçlerinin farklı unsurlarını merkezî bir liderlik altında birleştirmek amacıyla yeni yasaları yürürlüğe koydu. Takip eden yıllar içinde de her alanda gücü eline geçirdi ve 2007’den itibaren FY güvenlik güçlerini İsrail ordusunun bir alt yüklenicisine dönüştürecek ABD destekli bir süreci başlattı.

Bu esnada HAMAS, 2006 yılındaki demokratik seçimleri ezici bir zaferle kazandı. Ardından ABD destekli bir darbe girişimini boşa çıkardı ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nden İsrail’e karşı silahlı direnişini sürdürdü.

Bölgesel Bir Eksen Nasıl Şekillendi?

Suriye, İsrail’e direnen hareketlere silah transferine izin vermesi, bazı durumlarda bu güçlerin eğitilmesine yardımcı olması, bu gruplar için özel silahlar üretmesi ve liderliklerine ev sahipliği yapması nedeniyle uzunca bir süre bölgesel direnişte kritik bir halka oldu. Örneğin, eski HAMAS siyasî büro başkanı Halid Meş’al, Suriye savaşının patlak vermesinin ardından Katar’a geçene kadar Şam’da bulunuyordu. O dönemde bile İC ve daha az oranda FHKC-GK, Suriye’de önemli bir varlık göstermiş ve orada kalmaya devam etmişti.

Hafız Esad ve ardından Beşar yönetimindeki Suriye liderliği, Filistinli direniş gruplarını desteklemiş ancak her zaman bu hareketlerin yönünü kontrol etmeye çalışmıştı. Esad yönetiminin partisi olan Suriye Baas Partisi kurulduğunda, es-Saika adında bir Filistin kanadı ve daha sonra FHKC-Genel Komutanlık’ı (GK) da kurdu. Esad dönemi, Hizbullah ve Filistin direnişine verilen desteğin kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya çalışıldığı açık bir dönem olsa da Suriye, İsrail’e karşı verilen mücadelede şüphesiz hayatî bir rol oynadı. İran, rejim değişikliği çabalarının Aralık-2024’te Şam’da ABD destekli bir yönetimin işbaşına gelmesinden önce bu kara köprüsünü ve stratejik müttefikini korumak için çaba sarf edecekti.

İranlılar, ABD’nin 2003’teki işgalinin ardından komşu Irak’ın çoğunluğu şii olan nüfusuyla doğal olarak yakın bağlarını sürdürdü. Hükümetin devrilmesi, el-Kaide bağlantılı gruplar eliyle toplu mezhebî kan dökme olaylarının patlak vermesi ve ABD tarafından kurulan yolsuzluğa batmış bir sistemin tesis edilmesiyle birlikte Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ülke içinde varlık göstermeye başladı. 2014 yılına gelindiğinde DEAŞ, taarruz başlatıp Irak genelinde büyük sivil katliamlar yapmaya başladığında Devrim Muhafızları, kendi sınırlarına da ulaşmakla tehdit eden bu düşmanca ele geçirme hareketini ezmek amacıyla bir dizi milis grubunun kurulmasına yardımcı olmaya karar verdi. Bu durum, Irak topraklarında DEAŞ’ı sahada mağlup edecek direniş grupları hâline gelen Haşdi Şabi‘yi (Halk Seferberlik Birlikleri) doğurdu.

Yemen’deki Ensarullah ise ayrı bir hikâyedir. Hareket, başlangıçta Suudi Arabistan tarafından Yemen’de agresif bir şekilde teşvik edilen Vahhabiliğin yayılmasına karşı vaazlar vermeye başlayan Zeydî bir ihya âlimi olan Hüseyin el-Husî tarafından başlatıldı. 1990’larda kuzeydeki Saada bölgesinde küçük bir hareket olarak başlayan grup, 2000’lerin başında ABD’nin “Terörle Mücadele” kampanyasına dahil olmasının ardından eski Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih’in şiddetli baskılarına maruz kaldı.

Hüseyin el-Husî aslında İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı oldukça eleştirel bir tutuma sahipti. Bu durum, bir gözaltı baskınında rejim tarafından öldürülmesi ve hareketin başına kardeşi Abdülmelik el-Husî‘nin geçmesiyle sona erdi. 2011 yılında Arap Baharı sırasında kuzeydeki bu isyancı hareket, diktatörlerini devirmek için başlayan halk ayaklanmasına dahil oldu ve 2015 yılına gelindiğinde başkent San’a şehrini ele geçirdi.

Mezhepçiliğin Ötesinde: Birleşik Bir Direniş Cephesi Gereksinimi

İster bu hareketlere ideolojik esaslar veya eylemleri nedeniyle karşı çıkın ister İran hükümetine hangi gerekçeyle olursa olsun muhalif olun, “Direniş Ekseni”ni oluşturan bölgesel unsurların hiçbiri “yapay veya dışarıdan dayatılma” değildir! Her bir ayrıntıyı ele almak bu yazının kapsamını aşsa da bugünkü direniş ittifakının bölgenin kendi öz bağrından çıktığını göz önünde bulundurmak önemlidir.

Aslında Direniş Ekseni, kendisinden önce gelen milliyetçi ve sosyalist hareketlere kıyasla çok daha az yabancı nüfûzuna sahiptir. Geçmişte bölgedeki direnişte ve ideolojilerde büyük rol oynayan Sovyetler Birliği, Bağlantısızlar Hareketi ve Çin Halk Cumhuriyeti; Batı Asya ve Kuzey Afrika menşe’li değildi. Bunu belirtmek, bir hareketin ideolojik kökenlerinin veya destekçilerinin onu geçerli ya da geçersiz kıldığını savunmak amacını taşımamaktadır; aksine sadece Direniş Ekseni‘ni Arap dünyasında yabancı bir davetsiz misafir gibi gösteren propagandanın mantıksız olduğunu vurgulamaktır.

Özellikle şu anda bölge genelinde bir dizi İslamî direniş örgütü ve hükümetine baktığımız düşünüldüğünde İran’ın büyük bir rol oynamış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Tarihsel olarak Farslar, erken Safevî hanedanlığı döneminde kitleler hâlinde Şii mezhebine geçmeden önce de sonra da İslamî düşünceye ve medeniyete muazzam katkılarda bulunmuşlardır. Nitekim İmam Buharî, İmam Müslim ve Ebu Davud gibi en önde gelen Sünni hadis derleyicilerinin çoğu Fars kökenliydi, Fars soyundan geliyordu ve/veya İran sınırları içinde yaşamıştı.

Direniş Ekseni‘nin iki nedenden dolayı vâr olduğu kolayca kanıtlanabilir: Bu ittifak hem karşılıklı olarak faydalı hem de emperyalist tahakküme direnmeye yönelik ideolojik bir bağlılık etrafında birbirine kenetlenmiş bir yapıdır. Irak ve Lübnan direniş grupları ağırlıklı olarak On İki İmam şiisi olsa ve bu durum onları ideolojik olarak İran’a yakın kılsa da Filistinliler ve Yemen silahlı kuvvetleri öyle değildir.

Tarihsel olarak bakıldığında bu kadar geniş ittifaklar içinde sınıfçılığın, kabileciliğin, yabancı düşmanlığının, hak ihlallerinin, mezhepçiliğin ve cinsiyetçiliğin tamamen yok olduğu hiçbir örnek yoktur. Bu sorunlar hiçbir zaman görmezden gelinmemeli ya da hafife alınmamalı aksine emperyalizme ve saldırgan işgale direnen her hareket için birer engel olarak anlaşılmalıdır.

Çoğu zaman Batı’nın –iyi niyetli solcular tarafından yapılanlar da dâhil olmak üzere– yukarıda belirtilen türdeki sorunlar nedeniyle ulusal kurtuluş hareketlerine ve anti-emperyalist liderliklere verilen desteği kötüleme girişimleri, sonuçta köklü oryantalist ve İslamofobik söylemlere dayanmaya kadar varır. Bu durum, günümüzdeki hareketlere “saflık testleri” uygulamak adına, örgütlenme ve/veya toplum düzeyinde kendileri de çeşitli sorunlarla boğuşmuş olan geçmişteki direniş mücadelelerini romantize ederek kurunun yanında yaşı da yakmaktır.

Eğer Direniş Ekseni yenilgiye uğrarsa İsrail’e ve ABD emperyalizmine karşı verilen mücadele açıkçası gelecek nesiller boyunca kaybedilmiş olacaktır. Gazze soykırımı ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından bölgesel direniş ittifakı, dışarıdan dayatılan toplam bir zorbalığın karşısında duran tek engeldir. Bu durum, direnişe yönelik tüm eleştirilerin bir kenara bırakılması gerektiğini savunmak değil; aksine bu eleştirileri doğru yöne kanalize etmek, Büyük İsrail Projesi‘ne ve Washington D.C.’nin dış politika yerleşkesinden ibaret olan zorbalığa siper olma tuzağına düşmekten kaçınmaktır.

– Robert Inlakesh; Ortadoğu üzerine odaklanan, özellikle Filistin konusunda uzmanlaşmış bir gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısıdır.

Kaynak: thinkingpalestine.com

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x