Connect with us

Köşe Yazıları

Kuzgunlar Çağı

Yayınlanma:

-

 

Hayatlarımız bir yüktür generale:

“Kan nasıl akar bir hayaletten?”

Mahmut Derviş

“Hiçbir zenginlik, başkasının yoksulluğundan habersiz değildir.”

Eduardo Galeano

Yaşadığımız sefalet sonrası kısa hafızalı toplumumuzda sıklığı artan skandalvârî hadiselere eklenen geçen yılki okul baskını ve son olarak Manisa’da okul önünde katliam girişimi[1] olayı sonrası, bu konulara kafa patlatan, sosyolojiyle siyasetin kesişiminde yaşadığı dünyadan hafakanlar basan bir muhalif olarak -moda olduğu gibi- söze AKP’ye saydırmakla başlamayacağım. Bu olaylar, AKP’nin artık yazacak yer bulmakta zorlandığımız kara kaplı defterinde yeni bir satırdır olsa olsa! Görünen o ki bu iktidardan kurtulamazsak defterin sayfaları dolduğundan kara kaplı defterler söz konusu olacak. Ancak bu kez AKP gerçekten küreselleşme eğilimli bir salgınla karşı karşıya ve bunu anlayacak bakış açısından yoksun ne yazık ki! Geçen yılki olayla ilgili meseleyi “dış mihraklı internet fesadı”na sıkıştırarak salgının enfekte ettiklerini arttırma ihtimali nedeniyle tekrar riski, fırsat bulduğunda yeniden ortaya çıkma ihtimali olan bir olguyla karşı karşıya, görüşünü savunmuştum ve Manisa’da yaşanan olay haklı çıkmama neden oldu.

Bununla beraber, eğitimli profesyonellerin mızmızlanmalarından da pek hoşlanmıyorum; bu da bir başka gerçek. Hele “Biz çocuğumuzu boşuna mı özel okula gönderiyoruz!” gibi savunmalar, sinir uçlarıma basınç yapıyor. Dinozor bir muhalif olarak özel okul savunusu yapıp sonra da MESEM’lerden, bir öğün yemek yoksunu devlet okullarının sefalet hâlinden dem vurup devlet okullarından yakınmayı sosyal duyarlık olarak sunmak bana çelişki olarak geliyor. O yakınılan devlet okullarına çocuklarını gönderen kesimler, çocuklarını “elleri yüreklerinde” bir biçimde devlet okullarına zevklerinden göndermediğine göre bu özel okulculuktaki sınıfsallık oldukça trajik olsa gerek! Bourdieu’nün “habitus” ve “kültürel sermaye” kavramlarını anmadan edemem: Okul; sınıfsal eşitsizliği yeniden üretirken üst sınıflar bunu “doğal başarı” gibi görür, alt sınıflar ise “başarısızlığa” mahkûm edilir. Ülkemiz küçük burjuvasının bende tiksinti duygusu ürettiği ve onların sahte sosyal duyar kasmaları karşısında öfkeden kıpkırmızı olduğum bir hakikat! Bu “tahsilli cehalet” unvanını ziyadesi ile hak eden eğitimli orta sınıf, tam bir hayal kırıklığı! Bunlara dair herhangi bir umut beslemiyorum. Bunların hâli “Ne köy olur ne kasaba!” deyimine son derece uygun!

Sözü uzatmayacağım: Solculuk kasan kentli orta sınıf hallerinden hazzetmiyorum. Bunu söyleyip asıl mızmızlanacaklarıma geçmek istiyorum çünkü bu baskınlar ne buraya özgü ne de -muhtemel ki- güvenlik merkezli ve Özgür Özel’in o geçen yılki okul baskını için gaf listesine eklenecek “uzman çavuş görevlendirmek”le sınırlı! Elbette okullarda ciddi bir güvenlik boşluğu olduğu da bir başka gerçek. Her neyse, işin güvenlik kısmı –“devlet” düşmanı bir ideolojinin mensubu olarak- benim meselem olmadığı gibi devletin ne yapması gerektiğini söylemek de aynı siyasî arka plân nedeniyle benim işim değil; hele ki teknolojinin gelişim hızıyla giderek küresel bir MESEM’leşmenin eşiğine gelinmişken!

Sıkı bir Illich destekçisi ve sevdalısı olarak “okul” olgusu da yazımın konusuna girmiyor. Illich’in yarım yüzyıl önce söylediği gibi: Okul; iyi insan yetiştirmez, uzmanlar ve tüketiciler yetiştirir! Bugün neoliberalizm, bu eleştiriyi haklı çıkarmakla kalmamış; okulu, piyasanın doğrudan bir uzantısı hâline getirmiştir. Yazık ki diploma zorunluluğu nedeniyle -pek azımız hariç- bu bela kafeslere tıkıştırdığımız çocuklarımızı öğüten kurumdan hiç hoşlanmadığımı da gizlemeyeceğim hatta Tanıl Bora’ya selam verip bunca cehaletin okulun bir ürünü olduğunu da söyleyip esas olguya geçmektir niyetim.

Okul Saldırılarından Okul Katliamına Şiddet Döneminin Toplumsal Çıktısı

Sosyoloji de diğer bilimler gibi sisteme hizmet etmek üzere ihdas edilmiş bir bilim. Neyse ki sosyalist düşünce sayesinde sosyoloji, sisteme muhalefet edenlerin de yakıtı oldu ancak tüm modern bilimler gibi -ister liberal ister muhafazakâr isterse solcu olsun- sosyoloji de “neden” sorusu etrafında örüyor kendisini.

Bu yazıyı yazmadan önce iki ayrı başlıkta internette arama yaptım: Biri “okul saldırısı”, diğeri “okul katliamlarına varan baskınlar, ateş açmalar”. Türkiye’de okul saldırıları çok yeni değil; Gazete sayfalarında “kız tartışması”ndan farklı olgulara kadar bıçaklama olaylarından geçilmiyor! Silah, çok nadir hatta çeteleşme bile var (ama yeni nesil mafyalaşma değil) lâkin dikkat çeken tarihsel örüntü, bunların 2000’li yıllardan sonra sıklaşması! Bu da AKP ile okullarda şiddetin yaygınlaşmaya, artmaya başladığını gösteriyor ki bu da toplumda artan şiddetle paralel gelişen bir durumdur.

Gelgelelim model ülke ABD’de -özellikle son yıllarda yaygınlık kazanan- “ateşli silahla gelişigüzel ateş ederek öldürme” benzerliği bakımından yaşadığımız son iki olay bir ilk! Diğer bıçaklama, öğretmen vurma, veli saldırısı olayları bir katliam amacı içermiyor; öfkenin ve şiddetin bir hedefi var. Sadece bir vak’a araştırmaya değer. Bunlardan birinde, 27 Nisan 2023’te, sigara içmesine müdahale edilen bir genç, pompalıyla etrafa ateş açmış; olayda iki öğretim üyesi ve bir öğrenci yaralanmış. Bu cinayetle saldırganlardan birinin memleketindeki katliam girişimi arasında bir benzerlik dikkatimden kaçmadı; bunu ileride açacağım.

Bundan sonraki kısma geçmeden iki şeyi belirtmek istiyorum. Bu yazıda bu saldırıları gerçekleştirenleri etik kaygılarla anonimleştirdim. İsimlerini anmayacağım. Bu gençlerin geride bıraktıkları -onların lanetli kişiliklere dönüştürülmesi nedeniyle- acılarını her gün daha çok kanayarak yaşıyorlar. Dahası AKP, onları günah keçisi yapıp zindanda çürümeye bıraktı. Tipik kuzgun olan A’nın ailesi -sanki herkes mükemmel bir pedagog, mükemmel bir ebeveynmiş gibi- artık birer nefret nesnesi, kurban değil! Bu gençler de öyle oldu, sanki sistemin bataklığında üremediler de katil doğdular! Aileler bir yandan bu kötü şöhretle yaşıyor ve bunun ağır yükünü taşıyor, -özellikle kuzgun A’nın ailesi- bir de üstüne zindanda çürüme bedeli ödüyor; sanki bu çocuğun bir katliam öznesi olması için her şeyi yapmışlar gibi! (Aile konusuna bilâhare değineceğim.) Tüm bu acılar yetmiyormuş gibi bir yandan da onları kaybetmenin acısını yaşıyorlar. Bu gençlerin adlarını cin çağırır gibi anmak yerine onları anonim kılarak hem onlara hem de ailelerinin yasına saygı gösteriyorum. Onlar artık aramızda değiller. Bu zavallı gençleri birer ölüm makinesine dönüştüren karanlığa, dipsiz uçuruma -asıl lanetlenecek olan tekno-oligarşiye- öfke göstermek yerine onları ve geride bıraktıkları ailelerini lanetlemek, işin en kolayıdır! Onları kuzguna dönüştürenleri ortadan kaldıran Luigi Mangione’ler[2] olmadığından bu gençler birer günah keçisi! Onlar kadar kurbanlarının da depresyonlarını canlandırmamak için isimlerini anmıyorum, kodlama bile yapmıyorum. Onları değil, onları üreten şeyleri bilmeye, bilinmesine odaklandım bu yazıda. Medyanın enformasyon ayinine katılmak ayrıca yeni kuzgunlar da üretmek demek. Onlar birer idol değil, birer yası tutulacak kayıplar. Kayıp ruhlarını üreten bataklığı hedef almalıyız, onları değil. Keşke medya da bu gençleri anonim bıraksaydı!

İkinci olarak da tüm bu okul baskıncısı gençlerin ortak sembolü olarak “kuzgun”u seçtim. Kuzgun, mitolojide birçok halk kültüründe ölümün sembol hayvanıdır; o, ölüm getirendir. Bu bakımdan bu öznelere en uygun lakap bence.

 “Manyak Cinayet” Ülkesi ABD ve Salgın Hâli

Başlıktaki “Manyak Cinayet”, bunu yapanlara bir gönderme değil. Manyak Cinayet, ABD’deki bir dijital cemaatin adı ancak bu ülkenin bir manyaklık sorunu olduğu ve bu cinayetlerin de bu manyaklığın bir promosyonu olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Bu bakımdan “manyak cinayet” ifadesi çok uygun düşüyor.

Bu tür katliamlar yaygın olarak ABD’de görülüyor. 1966’dan bu yana 2500 civarında vak’a var, neredeyse gelenek olmuş denebilecek düzeyde! Ölü sayısı ise 1200 civarında, yine neredeyse küçük çaplı bir soykırım![3] ABD’den sonra eğitim sistemiyle örnek model kabul edilen ülkelerin başında gelen Finlandiya, bir ara ikinci sıraya yerleşmişti ama Brezilya ve Meksika, vak’a ve ölüm sayısında onu geçti. Yazık ki hadise küreselleşiyor; 2000’li yıllardan itibaren Fransa, Kenya, Rusya, Tayland, Malezya, Meksika, Guyana vb. birçok ülkede bu tür okul katliamları yaşanmış durumda. En fazla can kaybı Rusya’da; 2004 Beslan saldırılarında 330’dan fazla can kaybı yaşandı.[4]

Tabii burada literatürde “nihilist şiddet” olarak geçenler ile yukarıdaki 2500 rakamı arasında ayrım yapmak gerekir çünkü bu rakam, bir okulda çeşitli nedenle bir silahın ateşlenmesi ve bunun sonucunda can kaybı yaşanmasını içeriyor. Bu konuda data oluşturan Washington Post’un verilerine göre nihilist şiddet vak’ası 180-200 arasında ve toplam can kaybı da 1000’e yaklaşıyor. Öyle ya da böyle, ABD’de bugüne dek 390 bin civarında çocuk ya da genç bu saldırılara tanık olmanın travmasını yaşamış durumda ve 2000’ler itibariyle bu olgu, bir salgına dönüşüyor. Asıl alarm zilleri de burada bence: Şiddet, küreselleşiyor!

Bence meseleyi tam olarak ifade edecek şey de bu: Güney Amerika ülkelerindeki şiddeti bir ölçüde farklı analiz edeceğim çünkü orada maço kültürün etkisi büyük (Gerçi bu iki saldırı içinde -benim simülasyon olarak tanımladığım kuzgun A’da- maço kültürle ilişkilenme olsa da!). Güney Amerika, özellikle de Brezilya ve Meksika -bir de Kenya- kadın cinayetlerinin de en yüksek olduğu bölge ve ülkeler hatta bir ara bu ikisi, uzak ara birinci denecek konumdaydı. O nedenle bu iki ülkeye özel olarak yer vereceğim.

Okul Saldırganlarının Psikolojik Portresi: Çöl Büyür

Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te söylediği “Çöl büyür, vay hâline içinde çöl saklayanın!” vecizesine uygun, içinde çöl taşıyan gençler bunlar ve çoğunlukla erkekler. Bu çöl, neolitik çağların kumlarından değil; neoliberalizmin atık depolarından, terk edilme ekonomilerinden, ıskartalaşma fabrikalarından devşirme! Yine Zerdüşt’e atıfta bulunursam: “Çok fazla gizli sefalet var burada, dile gelmek isteyen; çok fazla akşam, çok fazla bulut, çok fazla dumanlı hava!”

Psikolojik olarak kuraklaşmış, erozyonla çölleşmiş bir ruh hâli var bu gençlerde. En önemli özellikleri, anlamı ve bir gelecek umudunu taşımamaları; kendilerini “kaybedenler” olarak görmeleri. Sosyal teorisyenlerin “yarınsızlık” dediği şey tam olarak budur: Neoliberal sistemin atıklarına ve terk edilmişlerine bir gelecek tahayyülü sunulmaz, onlar “ufkun dışında” bırakılır.

Nörolojik Boyut

Nörolojik olarak irade, karar ve olaylar arasında anlamlı bağ kurma yönünde eksik saptanmış. Katliamcıların beyin taramalarında (özellikle kitle saldırganlarında), duyguları yöneten amigdala ile bu duyguları dizginlemesi gereken prefrontal korteks arasındaki bağın zayıf olduğu görülür. Hissizleşme mekanizması ise ayna nöronlara bağlanıyor: Bu saldırganlarda, başkalarına empati duyabilme yetisinin gelişimini sağlayan ayna, nöronlarda işlev bozukluğu olduğu sonucuna varılmış.[5]

Beynin entelektüel işlevler yanında irade ile ilgili kısmı olan prefrontal korteks, 25 yaşında gelişimini tamamlıyor. Bu olaylarda faillerin ezici çoğunluğu ergen -yani kuzgun A’da olduğu gibi 12-14 yaş aralığında- ya da genç ergen (16-20 yaş aralığı). Kısacası bu gençler, beyinsel gelişimleri tamamlanmamış bir evrede, kendilerini nihiliste dönüştüren sosyo-psikolojik süreçlere maruz kalıyor. Türkiye’de bu olay milat olduğu için tam bir psiko-sosyal analiz imkânı yok. Ayrıca bu genellemeler ister istemez bir genelleme; her saldırganın kendine özgü durumları mevcut ancak ortak yönleri de var ve psikolojik portreler bu ortak yönlerden üretiliyor.

FBI’ın ve Gizli Servis’in oluşturduğu verilere göre okul katliamcıları genellikle erkek, ergen, orta-sınıf veya alt-orta sınıf kökenli bireylerden oluşuyor. Ortak özellikler şunlar olarak saptanmış (çoğu vakada %60-80 oranında görülür):

Yalnızlık ve toplumsal dışlanma: Çoğu, kendini yalnız hissediyor. Bu gençlerde akranları tarafından reddedilme, zorbalığa uğrama veya zulme maruz kalma duygusu çok yaygındır. Ailede sorunlar (boşanma, istikrarsızlık, travma), okul veya iş başarısızlığı gibi olumsuz yaşam deneyimleri sık görülüyor. Burada sosyal bilimcilerin “atık” kavramını ve geç neo-liberalizm ya da geç kapitalizm olgusunun “terk edilme ekonomileri”ni anmak gerekir: neoliberal sistem, uyumsuz veya “başarısız” olanları önce atık olarak kodlar, sonra da terk eder; görünür kılar ama hiçbir etik yükümlülük duymaz.

Ruh sağlığı sorunları: Neredeyse hepsinde depresyon, kaygı, öfke kontrolü güçlüğü, intihar düşünceleri veya intihar girişimleri görülüyor ancak ağır psikoz (gerçeklikten kopma, halüsinasyon gibi) nadirdir. Çoğu kişi tedavi görmemiş veya yetersiz tedavi almış. Saldırı sırasında veya hemen sonrasında intihar etme olasılıkları yüksektir.

Kişilik özellikleri: Kendini aşırı üstün görme (narsisizm), empati eksikliği, başkalarına karşı acımasızlık (sadizm), paranoid düşünceler ve düşük sorumluluk duygusu öne çıkıyor.[6] Şiddet içeren filmler, oyunlar veya silahlara aşırı ilgi duyma yaygındır.

Bu noktada değersizlik duygusunun narsistik bir savunmaya, oradan da nihilizme dönüştüğü psikodinamik süreci Kernberg ve Kohut’la birlikte düşünmek gerekir. Kernberg’e göre patolojik narsisizm, derin bir değersizlik duygusunu örten bir kalkandır. Kişi “Ben, hiçbir şey değilim!” duygusunu yaşamamak için “Ben her şeyim!” (büyüklenmeci narsisizm) veya “Bana her şey mübah!” (şiddete meşruiyet) pozisyonuna sığınır. Kohut ise narsisizmin sağlıklı bir “öz” gelişiminin kesintiye uğraması olduğunu söyler. Ayna görevi gören ebeveyn figürleri çocuğun değerini yansıtmazsa, çocuk ya çöker (depresyon) ya da şişer (büyüklenmeci narsisizm)[7] ama bu dönüşüm otomatik değildir. Bu geçişi mümkün kılan bir ara halka vardır: dijital evren.

Elbette tüm bu sorunları olan -özellikle de yalnız- gençlerin hepsinden katil çıkmıyor. Bu yakıtı tutuşturup yangın başlatmak için ek öğelere gerek var. İşte bu ek öğe, “dijital güdüleyici”dir. Dijital yalıtım (kimi sosyal teorisyenlerin “bağlantısallık” ile “temas” arasındaki ayrımı), algoritmik kışkırtma, şiddetin simülasyonu (dijital oyunlar, dark web forumları, manifestolar) ve nihilizmin bir “bilinçlenme” olarak sunulduğu alt kültürler; tüm bunlar birlikte çalışarak değersizliği narsist nihilizme dönüştürür. Bu dijital güdüleyici olmadan içsel kriz içsel kalır; depresyon, kaygı, kendine zarar olarak tezahür eder ama dijital güdüleyici devreye girdiğinde aynı kriz dışa yönelir, büyüklenmeci bir kisveye bürünür ve şiddetle sonuçlanması daha muhtemeldir. Çünkü güdüleyicilere maruz kalan herkes eyleme geçmiyor. Son noktaya ulaşanlar, doğal olarak daha az.

Nihilist Şiddet ve Dijital Sürü

ABD özelinde kullanılan bu kavram -şu anda kuzgun A örneğinde (bu yazıda kuzgun B’yi kuzgun A’dan ayırdım çünkü kuzgun B farklı bir profil)- gördüğümüz bu kavram, eylemsel boşluğu ifade etmek için kullanılıyor. Ezcümle bir tanım verecek olursak: Nihilist şiddet, herhangi bir somut politik ajanda, dinî saik, ideolojik saik veya rasyonel bir anlam yapısına dayanmayan, gösterisel bir yıkım eylemidir. Her ne kadar dijital nihilizmle aşırı sağ arasında yakınlık olsa da okul katliamcılarında işin nihilizm boyutu, sorunlar yaşayan bu gençlerin dünyayı anlamsız bir bok çukuru olarak görmesiyle başlıyor.

Yalnızlık ve değersizlik hissi, psikolojik transfer mekanizması ile dünyaya yansıtılıyor ve “Dünya anlamdan yoksun!”, “Dünya beni anlamıyor!”, “Dünya kötü ve anlamsız!” sürecine evriliyor. Bu transfer şu şekilde gerçekleşiyor: Genelde kişi sürece kendini dışlanmış, zavallılaşmış, değersizleştirilmiş biri olarak başlıyor. Sosyal dışlanmaya kaygı ve stres eşlik ediyor, bu da çok farklı bir depresyon hâline dönüşüyor. Klasik depresyonun bedensel çöküntü hâli -kolunu bile oynatma isteksizliği- bizim kuzgunlarda yoktur. Stres ve kaygıya eşlik eden öfke, kendini dışarıya doğru yöneltir. İnternet tam burada devreye giriyor ancak burada internet, yakıtı tutuşturan faktördür. Psikanalist Otto Kernberg’in deyimiyle, patolojik narsisizm, değersizliğin savunmasıdır. Kuzgun, “Ben değersizim!” diyemeyeceği için “Dünya değersiz!” der.

Okul katliamcıları, mimetik arzu dediğimiz -Girard’ın şiddet için açıkladığı- kavramla, diğer katliamcıların arzusunu taklit eder. Girard’a göre mimetik arzu, iki öznenin aynı nesneye yönelmesiyle kaçınılmaz bir gerilim yaratır. Kuzgun için bu nesne, “görünürlük” ve “şöhret”tir. Bu gerilim ancak şiddetle çözülür. Bu genelde dijital yankı odalarında oluşur. Yapılan araştırmalar, bu kişilerin sosyal medya kullanıcısı olduğunu gösteriyor. Sadece sosyal medya değil, medyanın kendisi de bu kişilere önceki katliamcıları rol model olarak sunuyor. Sosyal medya ya da Telegram, TikTok vb. gibi platformlar üzerinden sosyalleşen gençler, kendi yaşadıklarını yaşayanlarla karşılaşıyor ve bu platformlarda genelde “suçlunun kendisi değil, toplum olduğu” duygusu oluşuyor. Buradan okul katliamcıları (Buralarda bu kişiler, birer kahraman olarak algılanıyor.) ile ilgili veri topluyor ve onun yaşam öyküsünü kendisine eklemleyerek bir reddiye üretiyor: “Ben değersiz değilim, toplum değersiz!” Nitekim kuzgunların bazıları nezdinde toplumsal eşitlik, niteliksizliğin kaynağıdır; toplum niteliksiz bir çoğunluktur, o nedenle değerleri yoktur.

Dijital yankı odaları ve aşırı bilgi bolluğu nedeniyle Z Kuşağı, giderek daha nihilist bir hâle geliyor; hayatın anlamsız olduğunu düşünüyor.  Onların karşılaştığı bu aşırı “bilgi” bolluğu, bireyin farklı bakış açılarına maruz kalmasını sınırlayarak çevresindeki dünyayı anlama biçimini çarpıtır. Orta düzeydeki inançlar -politika, din veya yaşam tarzı seçimleri gibi konularda- ateşli kanaatlere dönüştüğünde, toplumsal ve siyasî eylemsizlik, bireylerin daha nihilist hâle gelmesine veya insanlığın geneline dönük olumlu bakışı kaybetmesine neden olabiliyor. Kuzgunlar da bu bolluk ortasında kayboluyor ve dijital yankı odaları onların yaşama bakışını biçimlendiriyor.

Harvard Hukuk Fakültesindeki Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikası Programının kurucusu ve yöneticisi Cass Sunstein, ağ topluluklarının fiziksel ve coğrafî sınırları aştığı için öncelikle (ya da yalnızca) benzer görüşlere sahip marjinal topluluklarla iletişimi sürdürmek için yeni fırsatlar doğduğunu belirtir. Bu, saldırıların salgına dönüşmesini ve dünyanın farklı bölgelerine ihracını da açıklar.

Birçok önemli gözlemciye göre yankı odaları, demokratik ve aydınlanmış bir tartışmayı teşvik etmek yerine grup zihniyetini, kutuplaşmayı ve aşırılığı beslemektedir. Yankı odaları, çevrimiçi tartışmalarda insanların karşıt görüşleri seçici bir şekilde göz ardı etmeleri ve dolayısıyla neredeyse hiç dirençle karşılaşmamalarıyla karakterize edilir. Bunun siyasî görüşleri pekiştirdiği ve nihayetinde kutuplaştırdığı düşünülmektedir. Kuzgunlar bu yankı odalarında nefreti kuşanıyor ve kendilerinin dışında kalan her şeyi değersiz ve harcanabilir görmeyi öğreniyor.

Tam bu noktada Byung-Chul Han, bize bir kavram hediye eder: dijital sürü. Bu kavram, klasik anlamdaki “kitle” kavramının yerini alan bir kavram. “Dijital sürü”, yalnızlaşmış bireylerin geçici ve etkisiz bir birleşimi olarak tarif ediliyor. Dijital iletişim, mekânsal mesafeleri ortadan kaldırırken zihinsel mesafelerin de yıkılmasına yol açar. Dijital ortamın teşvik ettiği anonim iletişim, sorumluluk ve güven duygusunu yok ederek bir “patavatsızlık ve düşüncesizlik kültürü” yaratır. Bu anonimlik, dijital infial dalgaları olan “shitstorm”ların -yani çok sayıda insanın yoğun tartışma, eleştiri veya öfke gösterdiği, kaos ve hoşnutsuzlukla dolu durumların- en büyük besi kaynağı olur. Yankı odaları tam da burada şekil alır.

Platform nihilizmi, dijital ağların ve sosyal medyanın anlam üretiminde bir “sıfır noktasına” ulaştığı, bilginin derinlikten yoksun bir kayıtsızlık havuzuna dönüştüğü yapısal bir durumu temsil eder. Hâsılı nihilist şiddet, büyük ölçüde dijital sürünün oluşturduğu yankı odalarında ürer. Dijitalizasyon, kişiyi anonimleştirdiği için toplumda bireyler de anonimleşir. Dahası, dijitalliğin kendisi “duygusal donukluğa” büyük oranda imkân sağlar. Berardi’nin deyimiyle, bağlantısallık vardır ama temas yoktur. Dijitallik, dokunmayı ve teması ortadan kaldırıp her şeyi bir imaja hapseder. Bu, duygusal bağ kurmayı engeller; böylece duygular aşınmaya başlar. Buna dijital oyunlar da eklenince öldürmek, oyunlaşır ve imajinatif bir skor hâline gelir. Kuzgunlar da bu zeminden çıkar.

Bu temel tespitlere eklenecek daha birçok şey var ama tüm bu ırmaklar tek bir denize akıyor. Sistem, nihilizm üretiyor ve “toplum” denen şey çürüyor. Tam da burada bir karşı dalga artık zorunluluk ama bitpazarına nur yağdırmayan bir dalga! Ben, buna bir ad koydum: ilerlemeci anlamında olmayan İlerici Muhafazakârlık. Çünkü bu yıkım dalgasına karşı bir set lâzım ve muhafazakârlık tam da bugün altın değerinde ancak klasik muhafazakârlık bugünün yaralarına merhem değil! Onun son kullanım tarihi çoktan dolsa da orada, yangından kurtarılacak dediğimiz kurtarılması gereken şeyler var. Düşünümsel dindarlık eksenli bir muhafazakârlık olarak İslam üzerinde de yeniden düşünmek gerek ama Akifçi ya da Necip Fazıl eksenli değil! Güncellenmiş bir Cemil Meriç, güncellenmiş Nurettin Topçu, güncellenmiş A. Hamdi Tanpınar’dan süzülmüş Kur’an üzerine ciddî kafa yorup bir yüzyıl tefsiri diyeceğimiz bir muhafazakârlık…

Ben, anarşist düşünce ile İslam arasında diyalog üzerine çalıştım ve sonunda soyuna soyuna soyuna Vahdet-i Vücut odaklı bir tasavvufla Anarşizm arasında düşünsel bir söyleşinin derdimize ilaç olacağı kanısına vardım.

Gelecek yazı buna dair eskizler içerecek. Şimdi Faruk Yeşil’e bir gönül borcu ödemesi var çünkü onun devrim yazısı[8] bende bazı fay hatlarını harekete geçirdi ve onun bu son derece kıymetli yazısına kendi penceremden bir destek vermem gerekiyor.

Dipnotlar:

[1] Turgutlu’da lise yakınında silahlı saldırı: 3 öğrenci yoğun bakımda:

https://bianet.org/haber/turgutluda-lise-yakininda-silahli-saldiri-3-ogrenci-yogun-bakimda-323653

[2] Luigi Nicholas Mangione (d. 6 Mayıs 1998), United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ın öldürülmesinde şüpheli olarak tanımlanan bir isim. Son duruşmalarda bu cinayeti üstlendi.

[3] K-12 School Shooting Database                                                                                                                                  https://k12ssdb.org

[4] List of School Massacres by Death Toll, Wikipedia               https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_school_massacres_by_death_toll#Rampage_killers

[5] Kendisi FBI danışmanı olan ve bu konuda çokça referans verilen Peter Langman, A Bio-Psycho-Social Model of School Shooters,                                                                                                                                                                                  https://schoolshooters. info/sites/default/files/bio_psycho_social_1.0.pdf

[6]Burada çok çarpıcı bir benzerlik var çünkü Narsisizm sadece kuzgunlara özgü değil. Kuzgunlarla benzer özellikler zenginlerde de tıpkısının aynısı diyecek kadar yaygın olarak mevcut.

[7]Ana Schmidt, Comparison of Kernbergs and Kohuts Theory of Narcissistic Personality Disorder (Kernberg ve Kohut’un Narsisistik Kişilik Bozukluğu Teorilerinin Karşılaştırılması) Turk Psikiyatri Dergisi. 2019 Summer/yaz ;30(2):137-141.

[8] Faruk Yeşil: Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Suudi Hanedanı Bizim Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Yemen’de Suudi hanedanının da ordusuyla dahil olduğu iç savaş, 2022’de imzalanan ateşkes antlaşması ile duraklamıştı. Geçen Temmuz ayının 13’ünde ise İran şirketi Mahan Air’e ait ve Tahran-San’a seferini yapan sivil bir uçağın inişini engellemek için San’a Havalimanının vurulması kırılgan ateşkesi nihayete erdiren bir saldırganlık eylemi olarak tarihe geçti ve Suudi hedeflerini de içine alan karşılıklı saldırılar başladı. Tarihler 7 Ağustos’u gösterdiğinde Mekke’de Muhammed Bin Selman, Şahbaz Şerif ve Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunda Mekke Antlaşması/İttifakı olarak bilinen metne imza koydular. Yani Türkiye, Yemen’deki ateşkesi bozan -veya Yemenli vekil güçleri vasıtasıyla bozduran- ve hâlihazırda fiilî olarak San’a merkezli Yemen Hükümeti ile savaşta olan bir yönetim ile son derece geniş kapsamlı ve ucu açık bir askerî antlaşma akdetmiş oldu.

Birkaç aydır mevzubahis antlaşmanın Türkiye’ye NATO İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesine benzer yükümlülükler getiren bir maddeyi içerdiği söylentileri medyada yer bulmuş olsa da tam metin bir sır gibi saklanıyordu. Antlaşma metninin TBMM’ye onay için sunulmasıyla birlikte sır perdesi aralandı. Gerçekten de ucu açık ve sınırsız askerî taahhütlerde bulunan antlaşmanın uygulanması aşamasında reelpolitik bağlama göre ittifak bileşenlerinin maddelerin içini arzu ettikleri gibi genişletebileceği bir tabloyla karşılaşılmış oldu. Bu antlaşmanın Meclis’te onaylanması hâlinde, Türkiye’deki siyasal iktidarın Suudi hanedanına San’a merkezli Yemen hükümeti ve onun askerî gücünü kontrol eden Ensarullah’la savaşında her türlü askerî desteği sunması için herhangi bir yasal engel kalmayacak.

İsrail’in, Batı Şeria’nın el-Halil şehrinde iki koca mahallenin sakinlerini sürüp mahalleyi yıkmaya başladığı gün Türkiye Dışişleri Bakanının Pakistanlı ve Suudi mevkidaşlarıyla İstanbul’da Yemen gündemli olarak toplanması siyasal iktidarın bölgedeki önceliklerini anlamak açısından son derece aydınlatıcıdır. Yemen gündemli bu toplantının tehdit algılamasında Gazze’deki kardeşleri için İsrail’i vurma cür’eti gösteren Ensarullah’ın başı çekmesi de çok manidardır. Üstelik Ensarullah’ın hâlihazırda Babülmendep Boğazı’nda kurabildiği blokaj ile Suudilerin ARAMCO petrol tesislerini, iletim hatlarını, bu hattın çıkış noktası olan Yanbu Limanı’nı ve oradan hareket eden gemileri vurarak petrol ticaretini engellemesi, küresel petrol fiyatlarını tırmandırarak İran’ın ABD karşısında oynadığı Hürmüz Boğazı kozunun değerini katlamaktadır. Dolayısıyla Suudilerin Ensarullah’la savaşında ‘enerji güvenliği’ni sağlamaya yönelik adımlar, emperyalist ABD saldırganlığı karşısında İran’ın elini zayıflatan bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar meydandayken Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki çatışmaya dahil olmaya yönelik bu iştahını nasıl anlamlandırabiliz? İslam’ın mukaddes beldeleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere hâkim olduğu bölgeleri saltanatla yöneten, halkına yaklaşık bir asırdır en ufak bir siyasal katılım hakkı tanımayan barbar bir yönetim biçimi sergileyen, Batı Asya’da ABD’nin bir peyki gibi eyleyen ve petrodolarlarıyla Amerikan finans kapitalizmini mütemadiyen besleyen Suudi ailesinin haksız savaşında ona omuz vermenin esbâb-ı mûcibesi ne olabilir?

Öncelikle finansal motivasyonlara eğilmek gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bitimsiz carî açık problemi ve bu açığı finanse etmek için yurt dışından döviz transferlerine, yani sıcak paraya ihtiyaç duyulması, kurulan askerî ittifakın Suudi petrodolarlarının ülke piyasasına akıtılması için onları teşvik edici bir fırsat penceresi olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin savaş sanayii üretimi ve ihracı, yıllardır ekonominin birkaç lokomotifinden biri olarak işlev gördüğünden ittifakın Suudi hanedanıyla yapılacak ihracat anlaşmalarını kolaylaştıracağı, derinleştireceği ve bu sayede mevzubahis alandaki üretim dinamizmini tetikleyeceği hesapları yapılıyor olabilir ancak Türkiye ekonomisinin darboğazını Suudi petrodolarlarıyla aşmak için girilen bu tünelin ucu pek de aydınlık görünmemektedir.

Bununla birlikte ihracata konu olmasa da ittifak kapsamında verilecek Türkiye menşeili savunma ve saldırı sistemleri destekleri ile yeni ürünlerin test edilmesi ve tüm dünyaya reklamının yapılması söz konusu olabilecektir. Aslında bu örüntünün, Karabağ Savaşından Ukrayna-Rusya Savaşına, Libya iç savaşından Afrika Boynuzu’nda devam edegelen birçok çatışmaya Türkiye’nin silah sanayii ile müdahil olması anlamında Suudi-Ensarullah cephesinde de tekrar edeceği söylenebilir. Ukrayna-Rusya Savaşı dışındaki çatışmalarda Türkiye’nin çatışan taraflardan birini açık şekilde desteklediği, Türkiye menşeili savaş teknolojisinin ilgili tarafa sunulmasının da bu bağlamda gerçekleştiği gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yani savaş sanayiinin genişlemesi Türkiye’nin alt-emperyalist yönelimlerinin düzeyinin artışıyla atbaşı gitmektedir. Afrika Boynuzu ülkeleri olan Sudan, Somali ve Etiyopya’da Türkiye’nin çatışmalara taraf olması, çatışmaların taraflarından birini siyaseten desteklemesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları yapması bu yayılımın uzandığı güncel ufukları göstermektedir. Bu paralelde Türkiye’nin Yemen cephesine askerî olarak dahil olma arzusu, ABD’nin Batı Asya ve Afrika için işlettiği emperyal planlarının gölgesinde uyumlu bir politik/ekonomik/askerî aktör olarak bölgesel hegemonya kurma tasavvurunun bir yansımasıdır ve NATO ittifakı üyeliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu yönelimler, medyada arz-ı endam eden bazı iktidar papağanlarının propaganda ettikleri gibi ABD’ye rağmen değildir. Yemen söz konusu olduğunda ise Ensarullah’ın askerî açıdan geriletilmesi, İsrail’in konforunu arttıracağından soykırım rejimi de bu antlaşmadan memnun ve umutludur.

Elbette güncel koşullarda Türkiye’deki siyasal iktidarın Yemen’deki sıcak savaşa kara gücü göndererek dahil olması pek akıl kârı görünmemektedir. Bu nedenle şimdilik askerî desteğin, Ensarullah’ın Suudi hedeflerine, özellikle askerî tesislerine, petrol üretim tesislerine, petrol taşıma hatlarına, limanlara ve gemilere yönelik misillemelerini engelleyecek, minimize edecek ve böylelikle Suudilerin Yemen’deki saldırılarına karşı Ensarullah’ın askerî caydırıcılığını azaltacak bir mahiyette olması beklenebilir. Yine de taraf olan üç ülkenin 10 yıl geçmeden antlaşmadan asla çekilemeyeceğini karara bağlayan Mekke Antlaşması, esnek ve ucu açık madde içerikleriyle bölge reel politiği biraz olsun değiştiğinde Türkiye’nin Yemen cephesine tam manasıyla müdahil olmasına, kara gücü dahî konuşlandırmasına cevaz verebilecektir. Tam da bu nedenle böyle bir keskin bıçağın asker-endüstriyel kompleksini azmanlaştırarak alt-emperyalist bölge gücü olmaya meyletmiş bir siyasal iktidarın alet çantasına -asgarî 10 yıl süreliğine- girmesinin önlenmesi, dolayısıyla bugün TBMM Dış İlişkiler Komisyonunda onaylanarak Meclis Genel Kurulu’na sevk edilen Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın çoğunluk red oyuyla engellenmesi elzemdir. Meclisten geçmesi durumunda ise onaylayan vekiller, siyasal iktidarın elde etmiş olacağı bu “açık çek”in ağır sorumluluk yükünü omuzlarında ilelebet taşımak zorunda kalacaklardır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x