Connect with us

Köşe Yazıları

Ali Şeriati’de Haccın Anlamı

Yayınlanma:

-

Kör yanılgıları yok eden hac öğretmenimiz*

Ali Şeriati, inancımızı devrimci coşkuyla kavratan biricik öğretmenimiz… Ondan okuduğumuz her bir cümle bizi yepyeni dünyalarla buluşturdu. Onun her yorumu, her açılımı engin bir okyanus ufkunu bize armağan etti.

Sabahlara kadar konuştuk Ali Şeriati ile. Sohbeti hiçbir zaman sıkmadı bizi. Kitapların sayfalarından hiçbir zaman göremediği bizlerle konuştu; anlattı, anlattı…

Ali Şeriati’deki coşkunluk okuyucuyu hemencecik çarpan, etkileyen bir dağ havası gibidir. Cümlelerinin akışkanlığı gemlenemez bir ırmağa benzer. Harfleri aslanların kükremesi, bazen de ceylan ürkekliği güzelliğindedir. İşte onun bu muhteşem üslûbu inancımızın hayata müdahalesini kavileştiren, bilevleyen en büyük yardımcısı oldu.

Devrimci anlatısıyla Şeriati inancı, itildiği kuyusundan çıkardı. Hayata müdahale eden bir bayrak haline getirdi. “Safevi Şiası” terkibiyle sembolleştirdiği kalıplaşmış ve hayatın dışına itilerek egemenlerin inisiyatifine terk edilmiş din anlayışını yıkarken kendi ülkesinde aslında milyonlarca İslam evladını etkiledi uzaktan, yakından… Öyle samimi bir üslubu vardı ki  “Anne Baba Biz Suçluyuz” derken, “İnsanın Dört Zindanı”nı anlatırken… Okuyucusu olup da Şeriati’ye hayran olmayan var mıdır acaba, bilemiyorum.

Uykusundan uyanamayan İslam halklarını silkelemek onun en büyük amacıydı işte. Kur’an’la, peygamberin inkılâpçı kişiliğiyle tarihin sarsıcı örnekliğiyle, Batının bize gizlenmiş vicdani kimlikleriyle tanıştırmak istedi bizi. Karanlıklarda yol alan öncü bir meşaleydi Şeriati, yolumuzu ve bilincimizi aydınlatan…

“Öze dönüş” onun felsefesini öz olarak ifade eden bir terkip olarak kabul edilir. “Öz”ün var olmuşluğu bir umut olarak Şeriati’nin ve ümmetin tutunacağı daldır. “Öz”ün kalıplaşmış şekilsel ve etkisiz varlığına meydan okur Şeriati. Mezhebi takıntıları sorgular. Devralınan mirası hemen benimsemez. Oluşturabildiği Kur’an anlayışıyla inancını muhakeme eder ve ulaştığı sonuçları insanlara yeniden sunar.

Rutinleşmiş, ruhunu kaybetmiş, hayata müdahale edici bir etkisi kalmamış ibadetleri özüne döndürmek için yüreğini ve zihnini paralar; okur, yazar, anlatır, zalimlerin karanlığını yarmak için haykırır salonlardan, okullardan!

Ümmetin kaybolan özgürlüğünün inancın özüne ulaşmakla mümkün olabileceğine inanır. Zalimlere, despotlara meydan okur. İslam kahramanlarının ışığında yeni kahramanların boy vermesini arzular. En büyük kahraman olarak zalimlerin, bütün diktatörlerin karşısına dikilir. Her ibadeti insanı zalimlerden bağımsızlaştırıp Allah’ın egemenliğinde özgürleştiren bir anlayışla formel kaygılardan uzak, özgün bir tarzda yorumlar. Onların özlerini, asırların kirini üfleyerek üzerlerinden, yeniden ortaya çıkarmaya çalışır.

Haccın anlamı

Hac aslında Şeriati’nin evrensel inkılâbî anlayışının somut bir görüntüsüdür. Yeryüzü bir imtihan, bir kıyam alanıdır. Kıyam, tevhidi ayağa kaldırmak, şirki mağlup etmek, şeytani güçleri yok etmek için yapılacaktır. Hacda bir araya gelen milyonlarca Müslüman mahşerin yeryüzüne yansımış bir görüntüsü, İslam için mücadele eden orduların bileşimi, ruhanî ve fizikî terbiyenin numunesidir. Hac, kendilerini Rablerine adayan Müslümanların fiili örneklik meydanıdır.

Ali Şeraiti, ömrünü ümmeti ayağa kaldırmaya vakfetmiştir. Halkıyla, halklarıyla aynı dili konuşmayan aydınlardan ya da ezberlediklerini yenileme ihtiyacı duymadan hep aynı şeyi konuşan din âlimlerinden değildir. İbadetleri form düzeyinden bilinç seviyesine yükseltmeye çalışan, hayatın canlı damarları arasında dolaşıma sokmaya gayret eden bir üslûba sahiptir.

Hac, asırladır kıyam anlayışının uzağında algılanan bir ibadet olarak görüldü, değerlendirildi. Hacılar toplumlarımızda yarı cahil ve nereye, niye gittiğini bilmez kullar olarak kabul edildi. Kâbe, kendisine tapınılan bir put olarak tazim edildi. Hac seyahatleri alışveriş yapmak için bir imkân olarak değerlendirildi.

Ali Şeraiti ise İbrahim’in tevhid mücadelesinin bayraklaştırıldığı bir hac bilinci için pratiklerini söze ve yazıya taşıma sorumluluğunu hissetti. İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in soylu mücadelelerini milyonlarca hacının kalbine ve zihnine iyice kazımanın hayaliyle gözlerini insan sellerinin tevhidi yönelişleri üzerine teksif etti.

Hac, Ali Şeriati’de her şeyden önce bütün insanlığın Rablerini tazim etmesi, şirkten arınarak tevhidi ideallere İbrahim önderliğinde yürümesi, iç terbiyeyle fiili mücadele bilincini yoğurması azmidir. Hac, Ali Şeriati’de insanlığın yeryüzü serüveninin amacının büyük ölçekte her türlü gâileden uzak somut bir sunumudur, modelidir.

Nasıl bir hacı?

Hacılar görürdük küçükken, sakallı amcalar, beyaz örtülü teyzeler… Hacılar görürdük zemzem dağıtan, hediyeler getirip insanları sevindiren… Hacılar görürdük günahlarından arınmış ve artık neredeyse cenneti garantilemiş olmanın huzuruyla hayata bakan ama İslam halkları hakkında hiçbir şey bilmeyen… Gözlemci bir seyyah gibi bile olamayan, şaşkın seyirci edalarında Mekke ve Medine’de dolaşan hacılar… Memleketlerine döndüklerinde haccın ruhunu değil de şeklini ballandırarak anlatan hacılar… Başka memleketlerin hacılarını yer yer küçümseyen, en iyi müslümanlığın “biz”de olduğunu belirsiz ölçülerle savunan, ümmeti değil de kendi soyunu öne çıkaran hacılar…

İşte Ali Şeriati’nin “hacı”sı böyle bir “hacı” değildir. Haccın bütün rükünlerinde ne yaptığını bilen; Müzdelife’de, Mina’da, Mik’at’ta, sa’y ve tavaftaki anlamları kavramış, soyut tevhidi inancın somut tezahürlerini ümmetçi bir şuurla ortaya koymaya çalışan bir karaktere sahiptir Ali Şeriati’nin “hacı”sı. Onun hacısı, ömrünün son kertesinde günahlarını sildirip ahirete cümle günahlarından sıyrılmış olarak gitmenin pazarlığından uzaktır. Ali Şeriati’nin hacısı bütün şeytani güçlere isyan eder ve benliğini her türlü kirden arındırarak Rabbine teslim eder. Bütün dünya Müslümanlarının kongresinde olduğunu bilir. Savaşa giren bir kalp taşır. Kendine galebe çalmaya niyetlenen şeytanı taşlar; gözleri önüne tağutları, firavunları getirerek… Soyut bir taşlama değildir onunkisi. Yaşadığı çağa tanıklık edecek bir taşlamadır. Ülkesinde, bölgesinde ve en nihayetinde yeryüzünün her bir köşesinde firavunlaşan bütün egemenleri taşlar Şeriati’nin hacısı. Bel’amları, Karunları yani Allah adına din ve hukuk icad edenleri, kapitalist zalimleri taşlar. Taşlarken orada o zalimleri, sonraki gün ve yıllarının mücadele hattını da ortaya koymalıdır hacı.

Sadece hacdaki sembolik taşlamayla yetinmelerini istemez Şeriati hacılardan. Ancak onun bütün iyi niyeti, duygusallığı bazen hakikati görebilmesine mani teşkil etmektedir. Oraya bir mektep, bir ordugâh misyonu biçerken ve oranın dönüştürücü rolüne vurgu yaparken bu amaca bîgâne yaşayan hacıların çoğunluğu Ali Şeriati’nin özlemini çektiği özün ne yazık ki oldukça uzağında kalmaktadır. Hacca gelmeden hacı olmanın bilincine varamamak Müslümanların en büyük zaafıdır ve bu zaaflarını yenemedikçe hiçbir zaman Ali Şeriati’nin vurguladığı manada hacı olamayacaklardır.

Senin İsmail’in ne?

Şehid Şeriati’nin haccı anlamaya dönük çabasında ortaya koyduğu en orijinal açılım İsmail’in kurban edilme meselidir. İbrahim’in yaşlılığının biricik güzelliğidir İsmail’in varlığı. Bu varlığın kurban edilmesini ister İbrahim’in Rabbi. İbrahim, emirle sevgi arasında kalır. Uykularını uyuyamaz. Gözlerinde İsmail’in gözleri, kalbinde Rabbinin haşyeti… Art arda uyarılar ve en sonunda sevgisini gemleyerek İsmail’i bıçağın altına yatırışı… İsmail… Âlemlerin güzelliğini içinde taşıyan ve Rabbine teslimiyetin zirvesini örneklendiren İsmail…

Evet, senin İsmail’in nedir? Sevgisine teslim olduğun ve Rabbinin yoluna adayamadığın İsmail’in? Malın, mülkün, şânın ve şöhretin mi? Dünya hayatının geçiciliğini kavrayamamış bilincinin İsmail’ini kurban ederek özgürleşmesi için Rabbinin, İbrahim’in ve İsmail’in teslimiyetini ödüllendirdiği kurbanı boğazlarken “ne”yini boğazlıyorsun? Boğazladığın “şey” Rabbine layıkıyla teslim olmuş ve “Evet ben boğazlanabilme durumundayım!” diyebiliyor mu?

Şeriati, büyük öğretmenimiz, İsmail’in kurban edilme kıssasını bize açıyor; içindeki zengin anlamları bütün coşkun yanlarıyla gözlerimizin önüne seriyor ve haccımızı, hayatımızı, kurbanımızı daha bir anlamlandırıyor.

Kendi İsmaillerini kurban etmeyi, Rableri önünde onlardan vazgeçebilmeyi beceremeyen hacılar, ne kadar Şeriati’nin anlattığı hacılardan olabilirler? Rutin ibadet formatlarına boğdukları haclarından ne kadar diriliş ve direniş ruhu alabilirler?

Ümmetin büyük buluşması

Tevhidi kavrama sürecimiz bizlere haccın ümmetin buluşma yeri olması gerektiğini öğretmişti. Bu kıymetli sürecin uzaklardaki en önemli katkı sağlayıcılarından biri olan Ali Şeraiti de haccın büyük bir kongre olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. Evet, farklı renk ve dillerden milyonlarca müslümanın bir araya geldiği ve ölümcül sorunlardan düşünsel alanlara kadar hemen her konuda aktif bir ümmet buluşması bilincini teklif eder Şeriati.

Malcolm X’in kitap ve filmdeki sahnelerini hatırlatırcasına renkler deryasını andıran milyonlarca dindaşın aynı bilinç ve kararlılıkla üzerine kara bulutlar çökmüş ümmeti ayağa kaldırma azmini taşımalarını tavsiye eder Şeriati.

Elbette bu teklif de duygusallıkların insafına terk edilebilecek bir teklif değildir. Öyledir, öyle olmalıdır. Hac, Müslümanların büyük buluşmaları ve evrensel kongreleridir. Ancak ümmet diriliğini çoktan yitirmiş İslam halkları böyle bir kabiliyetten yoksun kalmıştır. Onların hacda ümmeti ayağa kaldıracak projeleri hayata geçirebilmeleri için önce kendilerini var kılmaları gerekmektedir. Bu da uzun soluklu bir mücadele neticesinde mümkün olabilecek bir sonuçtur.

Kadının değeri

Bir cariye olan Hacer, çöl ıssızlığında İsmail’le beraber zorlu imtihanların ortasına düşmüştür. Kadın olmanın zorlukları onu zaten haddinden fazla yıpratmaktadır. Bir köledir Hacer, hem de bir kadının kölesi… Kadına yeteri kadar değer verilmeyen zamanlarda iki kere değersiz kabul edilen Hacer…

Allah işte bu kadını, bu köle kadını kendi evine komşu yaparak, İbrahim ve İsmail’le beraber anarak çağlar boyu sürecek bir yücelikle onurlandırmıştır. Onu, kendi evine komşu ve tazime layık kılmıştır. Devrimci bilinçle kör yanılgıları yok eden Ali Şeraiti, İslam toplumlarının geleceklerinin bir yarısının yok kabul edilmesine mani olmak ister. Kadını ve onun onurunu tevhidi bilincin kuşattığı bir değerler hâlesine büründürmek ister.

Kadın, erkekle beraber o ümmet toplamının içinde bir ırmağın en temel parçası olarak akarken nasıl olur da bugün Müslümanlar için edilgen bir varlık olarak kabul edilebilir? Kadın, İslami mücadelenin ana unsurudur. Ailenin ve toplumun temelidir. İffetin kuşanıcısı olarak bütün salih önderlerin miraslarını geleceğe taşıyan bir mücadele neferidir. Şeytani kapitalist kültürün öncü taşlayıcıları Müslüman hacı kadınlar olmalıdır. Hacer’in engin tevekkülünü yaşadıkları çağın mücadele örnekliğine taşımalıdırlar.

Sonuç

Haccın büyük anlamı, İbrahim ve İsmail peygamberlerin açtıkları tevhid ve teslimiyet çığırını ümmetçi anlayışın şahitliğiyle anlamak ve o şekilde örneklendirmektir. Bunu bize Ali Şeraiti hatırlatmaktadır. Öyle içten hatırlatır ki, öyle yaşayarak anlatır ki, o anlatışa yabancı durmak kendine ve inancına yabancı durmaktır. İşte bu bilinçtir ki onun çağrısına kulak veren her coğrafyadan başka başka hacı adayları onun eserini hacca gitmeden önce defalarca okurlar, kendilerini o iklime hazırlarlar. Onun eseri, seneler geçtikçe çoğalan güçlü bir çağrı olarak her yıl artan takipçilerinin şahitliklerinde yeni anlamlar dünyası oluşturur.

*2008’de kaleme alınan bu yazı ilk kez yayımlanıyor.     

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x