Connect with us

Köşe Yazıları

İslamcılık ve Olgunlaşmayan Siyaseti İlan Edemeyiş Üzerine

Yayınlanma:

-

Ana Hatlarıyla İslamcılığın Türkiye Seyri

İslamcılığı yerli dertlerle Yeni Osmanlılar ile başlatanlar var. Afgani ve Abduh ile başlatıp ona modern etiketi yapıştıranlar var. İslamcılığı son iki yüzyıla hapsetmeyip ıslah geleneğinin devamı olarak görenler de var. Sonuncusu bana daha makûl geliyor.

İslamcılık geleneksel din anlayışına, emperyalizme, kapitalizme, modernizme karşı İslam’ın savunusudur. İnsanî yorum olup müslümanların pasif konumdan kurucu irade hâline gelmesini amaçlar. İslamın siyasi, toplumsal, iktisadî, fikrî, ahlakî velhâsıl hayatın bütününe hâkim kılınma çabasıdır.

Osmanlı’da 19. yüzyılda Fransız usûlü mahkemeler var. İçtihad pek işletilmediği için şeriat mahkemeleri hantal durumda. 1850 tarihli Ticaret Kanunnamesi ile 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi dönemin laik uygulamaları. Yeni Osmanlılar şeriat harici bu kanunlara, Tanzimat ile Islahat fermanlarına karşı çıkıyor.

İslamcılık, emperyalistlere karşı Osmanlı’nın sosyal ve siyasi bütünlüğü için gayret göstermiş, Abdulhamit’in baskılarına karşı ses çıkarmıştır. O dönem İslamcılığın gündemini cihad, içtihad, Kur’ân ve sünnete dönüş oluşturuyor.

Osmanlı çökerken kurtuluşu fen alanında görenler var. Devleti kurtarmak ve ulus inşa etmek için el üstü tutulan sosyolojinin o dönemde fenn-i içtima olarak adlandırılması manidârdır.

Ece Ayhan, Osmanlı ile Cumhuriyeti iç içe geçmiş iki kaşık diye betimler. Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kopuştan çok süreklilik mi söz konusu? Kemalist modernleşme Osmanlı modernleşmesinin devamı mı? İkisi arasında sürekliliğe ve kopuşa dair birkaç örnek sayalım.

Şeriat dışı mahkemeler Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmıştı. Osmanlı’da ulemâ devletin denetimindeyken Cumhuriyet ile daraltılmış hâliyle diyanetin emrindedir. Eğitim alanında modernizasyon Abdulhamit döneminde had safhadadır. Bu saydıklarımız sürekliliğe dair örnekleri oluşturuyor.

Cumhuriyetle şeriatın kaldırılması, hilâfetin ve saltanatın kaldırılması, ulus devlet(devlet ulus aslında), milliyetçilik ve laiklik Osmanlı’dan büyük kopuşa işarettir. Bu kopuş-süreklilik tartışmasını uzatıp da konudan sapmayalım.

İslamcılığın Türkiye seyrine baktığımızda cumhuriyetin kurulmasıyla 1950’ye kadar bir sessizlik yaşadığını görürüz. Cumhuriyetle islamî kesim sindirilmiş, dinî faaliyetler diyanetin kontrolüne verilmiştir. Kur’ân öğretme faaliyetleri gizlice devam eder. Burada Ahmet Örs’ün “Kamyon” isimli öyküsünü analım.* Öykü, yasaklar ve baskınlar sebebiyle şehirler arası yollarda kamyon kasasında Kur’ân öğrenimini konu edinir.

Demokrat Parti ile İslami camiada bir hareketlilik başlar. İslamcılık o dönem milliyetçilik ve muhafazakârlık ile iç içedir. Nakşibendîler, Nurcular 1950-70 arasında Demokrat Parti ile Adalet Partisi içinde yer alır. 1969 yılında diğer partilere nazaran dinî dozu yüksek MNP kurulur. 1979 yılında İran’da devrim olur. 1980’li yıllarda Türkiye’de Şeriati’nin çokça okunduğunu görürüz. Özal ile neoliberal piyasaya ısındırma turları atılır ve 90’larda müslüman kesim neoliberalizme uyum sağlamaya başlar. 2000 sonrası neoliberalizme eklemlenmiştir artık. Tabi, bütün müslümanları dahil etmeyip baskın eğilimin bu olduğunu söylüyorum.

27 Mayıs sonrası çeviri furyası başlar. Seyyid Kutup ile Mevdudi çevrilir. İslamcılık milliyetçi ve muhazakâr hâlden kopup daha netleşmeye başlar.

1960 yılı çevirilerinde sosyal adalet vurgusu, kapitalizm eleştirileri çokça vardı. Soğuk Savaş döneminde olunduğundan sosyalizme alternatif olarak bunların çeviri değil de adaptasyon olduğunu, proje olduğunu söyleyenler oldu.

İslamcılığın Bazı Artı ve Eksileri

Osmanlı Devleti’ni batının istilâsından ve müslümanları bulundukları acziyetten kurtarmak için o dönemler sanayi, teknoloji, güç arzusu ön plândadır. Devlet çökerken o dönem aydınlar hâliyle aciliyet içerisinde olduğundan eklektik ve pragmatik davrandılar.

İslam dairesinden çıkmaksızın batıdan güçlü olma niyetiyle düşmanın silahıyla silahlanma fikri ön plandaydı. Batının tekniğini, bilimini alırken bunların batıya ait düşünüş, inanç, ahlâk, kültür ve yaşam tarzından ayrı olamayacağı üzerine düşülmez. Teknik ile kültür arasında ontolojik bağ ya görülmez ya da görmezden gelinir.

1960’larda  bu güç/iktidar söylemi devam etti. MNP’nin  “makine yapan makineler, fabrika yapan fabrikalar” söylemini hatırlayalım. “Ağır sanayi hamlesi” baş tacıydı.

Akif’in çalışma vurgusu Erbakan’da devam etti. Necip Fazıl’dan mülhem manevi kalkınma hayalleri zirvedeydi.

İçerisinde bulunulan durum güç istencini öne çıkartıyordu. “Japonlara müslüman demek için eksiği ancak tevhid” diyordu Akif. Batı medeniyetine karşılık İslam medeniyeti söylemi öne çıkarıldı. İsmet Özel, İbn Halduncu etkiyle eleştirdi medeniyeti.

Mevdudi, Kutup ve Şeriati ile emperyalizm, kapitalizm, aydınlanma, batılılaşma, modernleşme, milliyetçilik, resmî ulemâ, geleneksel dini anlayış eleştiriye tutulur.

İslamcılığın hümanizm eleştirisi mühimdir. İnsanın Allah’ın halifesi olarak görülmesini, eşref-i mahlûkât hususunu hümanizmin hanesine yazabiliriz. Ümit Aktaş, insanın halifeliği meselesi üzerine yazılar kaleme aldı.

Tek tip olmayıp İslamcılıklar söz konusu olsa da şimdiden razı olmama durumu gelecekle ilgili tasavvuruyla ütopya(olmayan yer) tuzağına düşürür mü? Asr-ı Saadet vurgusuyla da nostaljiye itebilir mi? Nostalji, Yunanca nostos (eve dönüş) ve algia (özlem) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Yenilip dağılmışlık, Asr-ı Saadeti en yüce zaman dilimi olarak kurgulayıp idealize edebilmektedir.

Aliya İzzetbegoviç, ütopyadan değil dramdan yani hayattan yanadır. Gelecek, hayat öngörülemez. Gaybî müdahale kurguyu, projeyi, tasarımı yani ütopyayı iptal eder. Ütopya totaliterdir ve şahsiyetin inkârıdır. İslamcılık, olmayan bir yer(ütopya) ile olmayan bir zaman dilimi(nostalji) değildir.

90’larda Ali Bulaç yazılarıyla Medine Vesikası üzerine tartışmaları ateşler. Çok hukukluluk, çok kültürlülük, bir arada yaşama, anayasa vb. bir sürü başlık açılır. Vesikada ihtilafa düşülenler konusunda son mercii olarak peygamberin işaret edilmesini müslümanların iktidarda olduğuna dair yorumlayanlar oldu.

Ercüment Özkan’ın arı duru İslam vurgusu, Kürşad Atalar’ın “orijinal İslamî dile vukûfiyet” söylemi mühim.

Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı?

Muhaliflikle toplumu dönüştürmek mümkün mü yoksa iktidarda olup tepeden mi dönüştürmeli? Yüz yıllardır İslam içre olan halkta sosyalizmin tutunamamasına anlam vermek daha kolayken İslamcılığın çok karşılık bulmamasını nasıl ele almalı? Temsiliyet hakkı devredilemez modunda eşit katılımcı, liderin olmadığı İslamî bir oluşum mümkün mü? Adaleti, dini kendi tekeline almadan, kendi yorumunu hakikat görüp bunu iktidar kılmadan olabilecek bir yönetim mümkün müdür? İslamcılar metin merkezliyken muhafazakâr halk hayat koşullarıyla içli dışlı. Metin ile bu hayat koşullarını nasıl buluşturmalı? Sorular, sorunlar…

Muhaliflik sağlam kalmaya kefilmiş gibi “Aman iktidar olmayalım, iktidar bozar çürütür.” düşüncesi yaygındır. Tabi, konforlu eleştiri gayet tatlıdır. Dürüstlük ile samimiyet çoğunlukla karıştırılır. Samimice eleştirenler ne kadar dürüst?

Marksizmi, sosyalizmi akademikleştirme praksisin uzağına düşerebiliyor. Bu pandemi sürecinde kapitalizmin felaketlerine sosyalizmin yeniden reçete edildiğini gördük. Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganı yinelenip durdu.

Kur’ân-ı Kerim’i akademikleştirenlere ve kendi mahfillerinde cesurca tartışanlara gelelim. Sayısız zulüm ortadayken akademi esas olanı alenî tartışamamakta, tali konuları konuşmaktadır. Dışarıya kapalı mahfillerdeyse esas olanı dile getirenler bunu eyleme çeşitli sebeplerle dökemeyip pasifliklerini kalıcılaştırmaktadır.

Kapalı yapıların olgunlaşmamış hâlini siyaset dışı kabul edelim. Peki, siyasetini olgunlaştırıp alenî işler yürüten müslüman yapıların hâli nicedir?

Toprağın altında ve üstünde ne varsa sermayenin insafına terk edileli her yerde birbirinden bağımsız öbekler itirazlarını yükseltmiş durumda. Bunca huzursuzluğu çıkaranlar bir iken onca rahatsızlık duyanların ayrı ayrı durması garabettir. Müslüman, huzursuzluk duyanları birbirine eklemenin yollarını siyaseten ne zaman arayacak?

Açık siyaset yürüten, kendini tek hakikat olarak görmeyen öncü kadro/lar şart. Eylemlilikler içinde olan bu kadro/lar kendileri olabiliyorsa entelektüel olmalı. Bu yeterli değilse entelektüel grubunu oluşturmalıdır. Her alanda okumalar yaparak fikir yürüten bu grup siyasetin önünü açmada danışman rolünü üstlenmelidir.

Konu çok, tartışmaya devam edeceğiz. Misal, müslümanın siyasî dili nasıl olmalı? Eğitim İlke-Sen’in bir pankartında yazan cümleyi analım: “Yeryüzü Allah’ındır, mültecilere yasaklanamaz!”

* Ahmet Örs, Kar Kesilen, s. 91. Tasfiye Kitaplığı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

Metin Yeğin, ÖYB’de Konuştu: Venezuela’da Neler Oluyor?

Yayınlanma:

-

Latin Amerika hakkındaki çok boyutlu vukûfiyetiyle bilinen gazeteci, yazar ve sinema yönetmeni Metin Yeğin, 07 Ocak 2026 tarihinde Özgür Yazarlar Birliği‘nde “Venezuela’da Neler Oluyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Metin Yeğin’in konuşmasından notlar şu şekilde:

Bir gün bir kapı açılır ve her şey değişir. Bugün devletler üçe ayrılıyor: kötü devletler, daha kötü devletler, daha daha kötü devletler. Bugün bir devlet gelip sizin devletinizin başkanının kapısından girip onu kaçırabilir. Maduro ve eşine Amerika’nın yaptığı buydu. Aslında eşi demek de sıkıntılı bir durum çünkü Maduro’nun eşi “Cilia Flores” olduğu için kaçırıldı zaten. Eşi diyerek onu kimliksizleştirmemek gerekiyor.

Bugün olan şey tabii ki uluslararası hukuka aykırı. Zaten son yıllarda olan birçok şey ikinci dünya savaşından sonra şekillenen uluslararası hukuka aykırı bir şey. Trump; kaçırmakla yetinmedi, diğer bölge ülkelerine de ayaklarını denk almaları konusunda göz dağı verdi. Bununla da yetinmedi, aslında konuşmasında çekilen fotoğrafların hepsi de verilmek istenen korku mesajına hizmet ediyor; arkasında CIA başkanın olması gibi!

Herkes bu kaçırılma olayını, bu faşizm pornografisi ve propagandası doğrultusunda korkutucu buldu ve dehşete kapıldı. Aslında doğru soruları sormak gerekiyor. “Trump’ın plânı başarılı oldu mu?” sorusu, asıl sorulması gereken sorudur. Bana soracak olursanız başarılı olmadı. Venezuela’ya baktığımızda bir değişiklik görebiliyor muyuz? Venezuela sadece Maduro ya da eşinden mi ibaret? Geriye kalanlar aynen kaldılar. Delcy Rodriguez yardımcıydı, şimdi Maduro’nun yerine geçti. Ben bütün bunları bir iyimserlik tablosu üzerinden değerlendirmiyorum, birer olgu bunlar. Trump da tam bu yüzden “Her şey devam ederse ikinci bir müdahale yaparız!” diyor.

Amerika’nın Venezuela petrolünde gözü olması meselesi de çok gerçekçi değil. Çünkü zaten Venezuela’nın petrol rafirenerisi yok, hepsi Amerika’nın elinde. Elbette bunu söylemek, Amerika’nın oradaki emellerinin yok olduğu anlamına gelmiyor. Petrol dışında talan edilmemiş değerli madenler, su ve Amazon’un bir kısmı da hala Venezuela’da. Bunun gibi birçok değerleri de ele geçirmeye çalışıyor. Yani sadece petrolü ele geçirmesi meselesi değil.

Bütün bunların ardından şunu düşünüyorum: Trump acaba bu eyleminde tuzağa mı düşürüldü? Çünkü Venezuela’da hiçbir şey değişmedi. Rodrigez’in “Amerika ile masaya oturabiliriz.” demesi aslında hiç de yeni bir şey değil. Venezuela zaten 15 yıldır Amerika ile masaya oturuyor. Maduro da kaçırılmadan bir hafta önce Amerika ile masaya oturmuştu. Bu bağlamda bir gerginlikleri yoktu zaten. Burada olan mesele Amerika’nın saldırganlığından ibaret. Bundan sonra Rodrigez ile anlaşmaya oturacak olmaları Venezuela’ya dair değil Amerika’nın kendisine dair bir değişimi gösterir. Aralarında bir gerilim değil, Amerika’nın saldırganlığı ve Venezuela’nın kendisini savunması vardır.

Birçok yalan ve komplo var bu meselede. Bu yalanlara ve komplolara kapılmadan harekete geçme potansiyelini korumak önemli.

Trump, birçok yanlış yaptı bu süreçte. Konseye sormadan askeri güçleri uluslararası bir bölgede kullandı. “Kurşun sıkılmadı, ölüm olmadı.” diyor ancak bunun bir kesinliği yok. Çünkü aynı konuşmasında hastanede olan insanlardan bahsediyor. Ayrıca Maduro’yu kaçırdıktan sonra New York’a götürmek -entelektüel anlamda bu kadar zengin ve muhalif bir yere- ve Florida gibi yerlerde yargılamamak da büyük yanlış.

Maduro’nun mahkemedeki açıklamalarına baktığımız zaman Türkçe kaynaklarda yalnızca kendisine dair “Ben iyi bir insanım!” gibi cümleler var. Ancak İspanyolca çevirilere vs baktığımızda Maduro’nun kendisini Cenevre’ye gönderme yaparak “Ben Venezuela devlet başkanıyım, burada savaş esiri olarak tutuluyorum!” diye savunduğunu görürsünüz. Bu, bir teslim olma değildir aslında. Komplocular bunu basit bir teslim oluş gibi algılıyorlar. Bunun arkasında “O bile teslim oldu, ben niye pijamamla evde oturmayayım?” anlayışı var. Bu da insanları eylemsizliğe götürür.

Oysa devlet dediğimiz hikâye koca bir ideolojidir. Devleti ayakta tutan şey de tüfekler, tanklar değildir; ideolojidir. O ideolojiye karşı bir şey söylemeye kalktığınızda asıl devlet dediğiniz mekanizma bu yüzden bozulur. İdeolojiyi tutan hikâye bu zaten, yoksa herkes boşuna niye demokrasi diyor. Oysa ortada demokrasi dediğimiz bir şey yok ki!

Bize dört ya da beş yılda bir demokrasi hakkı veriyorlar, mührümüzü basıyoruz ve bulaşmasın diye kâğıtları itinayla katlıyoruz. Sonra akşam evlerimizde seçimi kazananı izliyoruz. Ve sonraki dört beş yıl da televizyon izliyoruz. Bu mu demokrasi? Bu, kâğıt katlama sanatı olan origamiden başka bir şey değildir. Ben bu kadar ahmak mıyım ki sizin dört-beş yıldaki kararınıza kendimi bırakacağım? İki ayda fikrimin değişmediğini kim söyledi?

Reichstag yangınında Naziler, bunun komünistlerin suçu olduğunu söylediler. Yargılanan anti-faşist Georgi Dimitrov, Nazi mahkemelerinde beraat etti. Bu ironik durum, şimdiki demokratik durumumuzu gösteriyor.

Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığından kaçırdılar güya. Ancak o bölgede bu suçla en çok özdeşleşen ülke ABD’dir. 1989’da Panama’nın devlet başkanı Noriega’yı da kaçırmışlardı. Noriega aslında CIA ajanıydı, sonradan ilişkileri bozuldu. Dünya üzerinde buna benzer birçok skandal çıktı. Uyuşturucu kaçakçılığı kontr-gerillayı beslemek için kullanılıyordu. Bunun temel müsebbibi CIA ve Amerika’dır.

Böylesine karmakarışık dünyanın içinde bu şiddet ilk başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyaya yöneldi. Latin Amerika’da da radikal sol hükümetler yavaş yavaş dağılmıştı.

Diyelim ki Maduro yıkıldı orada, Çin oradan ayrılacak mı? Anlamsız bir soru, Çin’in Amerika’da da yatırımları var. İnsanların gözden kaçırdıkları başka meseleler var. Mesela Panama Kanalının olması meselesi de tamamen ABD’nin emeline bağlıdır aslında. Başka bir söylem daha var; ABD’nin hegemonyasına dair Afrika ya da Asya’yı Çin, Rusya gibi devletlere bıraktığı ve Latin Amerika’ya odaklandığı şeklinde. Hegemonya bütüncül bir şeydir, “herhangi bir yerden vazgeçmek” demek sistemin kendisinin değişmesi demektir. Amerika’nın yaptığı şey bir yerlerden vazgeçmek değil. Hegemonyası zarar gördü.

Chavez dönemi, Amerika’nın başarısızlığına dair çok güçlü bir örnektir. Amerika bu yüzden Latin Amerika’ya dair bir hegemonya oluşturamadı, oluşturamaz. Şu an pek bir şey değiştirilemedi. Bir süre sonra neler olur bilemeyiz ancak güncel durum bu şekilde.

Ben hâlâ halkların kendisini değiştirme gücüne inanıyorum. Zaten bütün tarih bundan ibarettir. Küba’da bir kahvede otururken halka sormuştum “Amerika’dan korkuyor musunuz?” diye. Onlar da şöyle cevap vermişlerdi: “Amerika’nın işgal etmeye çalıştığı ama sabit kalabildiği tek bir yer var mı ki!”

Notlar: Meryem Kılıç

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

BM Güvenlik Konseyi Kararına Karşı Beyazıt Meydanından Yükselen Tarihî Cevap

Yayınlanma:

-

BM Güvenlik Konseyinin ABD başkanı Trump’ın Gazze plânını onaylaması, egemen dünya düzeninin ve İsrail’in tarihî rolünün ne manaya geldiği hususunda son derece açıklayıcı bir hamle olarak kayıtlara geçmiştir.

Sabit “beşli çete” ve onlara, dönemsel değişimlerle eklemlenen 10 üye ile egemen dünya düzeninin kirli işlerini plân ve onaylama makamı olan BM Güvenlik Konseyi, “Dünya beşten büyüktür!” propagandasının da hamasetten öte bir şey olmadığını bir kez daha göstermiştir. Şarm’uş-Şeyh’teki Trump şarlatanlığının şovuna koşa koşa gidenlerin yukarıdaki propagatif söylemlerinde ne kadar samimiyetsiz oldukları yine kanıtlanmıştır.

Filistin’i vaktiyle Siyonist şebekeye peşkeş çeken BM, şimdi de Gazze’yi egemen dünya düzeninin inisiyatifine terk ediyor. Yirminci yüzyılın başındaki allı pullu “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” söylemleriyle arz-ı endâm eden egemenler, emperyalizmin Batı Asya’ya, İslam dünyasına açılan kapısını tutmak[1] söz konusu olunca birinci elden operasyon çekiyorlar. Bu tutum elbette egemen aktörlerce ihdas edilen BM’nin karakterine de son derece uygundur, onun kuruluş amacına yakışmıştır!

İslam dünyasındaki diğer pek çok işbirlikçi rejimin yanı sıra Türkiye de Trump şarlatanlığının ortağı olarak bu plânın arkasında duruyor. Artık bunlardan bahsetmek lüzûmsuzlaşsa da dindarlığın mukaddesatçı kanadından gelen iktidara dahil olan İslamcı çevrelerin bitmek tükenmek bilmeyen aşınma sürecine eklenen yeni bir halkayla karşı karşıya olduğumuzu da belirtmeden duramayacağım.

Bu bahiste, 1990’lı yıllarda İstanbul Üniversitesinde öğrenci iken Beyazıt eylemlerimizi hatırlamadan edemiyorum. Tematik olarak Filistin’den Bosna’ya, Çeçenistan’dan Cezayir’e, oradan pek çok İslam coğrafyasına uzanan ve binlerce Müslümanın katılımıyla gerçekleşen eylemlerde atılan keskin sloganlardan biri de “Birleşmiş Milletler Terör Örgütü!” idi. (Bu bahsi, o yılları anlattığım kitabımda işlemeye gayret etmiştim.[2]) Bu slogan, dillendirenlerinin bilinç durumlarının düzeyini ve siyasi tavırlarını ifade etmesi bakımından dikkate değerdir. Ayrıca şuna da dikkat çekmeliyim: Küresel işgal ve katliamlara karşı tertip edilen bu eylemler, işbirlikçi yerel rejime yönelen diğer başka keskin sloganlarla devam ederdi.

Beyazıt meydanında yankılanan bu siyasal-akîdevî bilinç, net bir ilkeselliğe yaslanırken hemen hemen aynı sosyolojinin devşirilerek yine aynı küresel düzenin zulümlerine rıza ya da en azından sükût sûretinde onay makamı kılındığı pekâlâ söylenebilir. İslam coğrafyalarındaki bir kısım siyasal iradenin işbirlikçilik ve ihanet zincirine halka eklemek iştiyakındaki baskın utancın eşi benzeri maalesef kolay kolay bulunamaz!

BM’nin egemen dünya düzeni bahsindeki rolü, onu çekip çeviren baş aktörlerin niyet ve icraatları açıktır, değişmez. Birtakım ayartmalarla o işleyişe dahil olanların ezilen halkların, özgürleşmeye çalışan mazlum ve mustazaf coğrafyaların layıkıyla yanlarında durmaları söz konusu bile edilemez. Gazze’yi imha etmeye ayarlı soykırım savaşı, emperyalist-Siyonist kuşatmaya peşinen itiraz eden Aksâ Tûfânı’nın arkasında yatan temel gerekçenin anlaşılmasını kısmen engellemiş olabilir. Filistin; emperyalizmin “koçbaşısı” olarak vâr ettiği İsrail sûretinde İslam halkları yoğunluklu Batı Asya’ya geçmek durumunda olduğu “kapı” ise Direniş, o kapıyı, o geçidi tutma sorumluluğu ile hareket etmiştir/etmektedir. Bir halk, bir asrı geçkin bu tarihsel misyon için bedel ödedi. Emperyalistlerin son enerji hatları projelerinin Gazze’ye ulaşıp Akdeniz’de vanalanma arzuları, Filistin’in tümden yıkımı ile İslam coğrafyasının mutlak talanını hedeflediği için son ve büyük bir hurûç “Aksâ Tûfânı” ismiyle tarih sahnesinde şaşılası bir bedenlenme olarak sahneye çıktı.

Köleliğe çektiği kılıcı, isyan sancağını korkusuzca yükselten Direniş, belki yanında bulmayı ümit ettiklerini Şarm’uş-Şeyh’te şarlatanlık halkasında sıralanmışlar olarak bir kez daha gördü ama çok şükür ki mutlak zaferin Allah katında ve nihâî olarak âhirette olduğuna herkesten çok iman etmiş bir itminana sahiptir.

Trump tarafından sunularak BM Güvenlik Konseyinde oylamaya çıkarılan sözüm ona “barış” plânı, direnenlere verilmek istenen bir köleleştirme tehdidi olarak okunmalıdır. “İki devletli çözüm” tuzağını alenen dillendirerek Direniş’i uzun vadede mahkûm edecek işbirlikçi rejimlerin desteği, kuşatmanın “olmazsa olmaz” lojistiği olarak hizmet görmüştür/görmektedir.

Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyindeki oylamada “çekimser” kalmaları, öteden beri kavramsallaştırmaya gayret ettiğimiz “egemen dünya düzeni”nin neliğine dâir güçlü bir açıklayıcılık taşımaktadır. Egemen dünya düzeni bir ve bütündür. Kendi aralarındaki çekişmeler, tabiri caizse ancak “aile içi bir kavga” olabilir. Bütün bunların paralelinde seyreden Ukrayna savaşı dolayımındaki diplomatik gelişmeler, savımızı desteklemektedir. Ukrayna’da kurulan savaş sahnesi, yüz binlerin canını hiçe sayan devasa bir tatbikattan öteye gitmemektedir. Irak ve Afganistan işgalleri de pek çok yönleri itibariyle öyleydi. Devlet-sermaye ortaklıklarının bu tatbikatlarda bir yandan kazanç bir yandan da mazlum halklara dönük tehdit fırsatları kendini şüpheye yer bırakmayacak bir açıklıkla göstermektedir.

Bütün bu gelişmelerin ortaya koyduğu hakikati tekrar edelim: Egemen dünya düzeninin bütün kritik meselelerde yekpâre bir blok olduğu/olacağı, Filistin’le ilgili son BM kararı ve Ukrayna ile ilgili son tutum ve dayatmalarla bir kez daha anlaşılmış olmalıdır. Söz konusu bu egemen unsurlar arasındaki birtakım çekişmelere bel bağlamak ise hayal kırıklığı ve zilletten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Son yıllarda Suriye-Filistin-Lübnan merkezli Batı Asya cehennemi esasen vurgulamak istediğim hakikatin kanıtı olarak yeter. Rusya’ya bel bağlamak, Çin’den medet ummak, ABD saflarına geçerek iktidar bileti almak gibi tercihler alenen mahkûm edilmelidir.

Dünya hayatının bir imtihan olduğu bilincinden uzaklaşmamak mü’minler için esas alınmalı ve Ashâb-ı Uhdud örnekliği iyi okunarak lâyıkıyla anlaşılmalıdır. Bu dünyadaki kayıp ya da kazançlar mutlak değildir. Mutlak kazanç ve zafer de mutlak kayıp ve yenilgi de Allah katındadır. Dünya hayatını merkeze alıp neye mâl olursa olsun kazanmaya odaklanmak ve bu yolda problemli münasebetlere girişmek, büyük tahribat ve kayıplara sebebiyet verecek asıl hata ve zaafiyet olacaktır.

Dipnotlar:

[1] Ateşkes ve Garantörlük Sahte; İşgal, Katliam ve Ticaret Gerçek!

“Emperyalizm; Filistin’i, İslam dünyasını tahakküm altında tutup sömürebilmek için bir kapı, bir geçit, bir üs olarak görüyor. Bu kapı, bu üs sağlama alınırsa bütün bir Batı Asya’yı, bütün İslam halklarını kendisine boyun eğdirebileceğine inanıyor.”

https://www.tokad.org/2025/10/30/ateskes-ve-garantorluk-sahte-isgal-katliam-ve-ticaret-gercek/

[2] İlim Yayma’nın Penceresi; Ahmet Örs, Okur Kitaplığı

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x