Connect with us

Yazılar

İlhamını Kur’an’dan Alan Şair M. Akif’in Mirası Neydi?

Yayınlanma:

-

Hangi Mehmet Akif?

– M. Akif birçok kesim tarafından sahiplenilen bir isim olmuştur. Bu durum bize ister istemez “Hangi M. Akif?” sorusunu sordurmaktadır.

– Resmi ideoloji İstiklal Marşı zorunluluğundan dolayı M. Akif’i tanıtmak zorunda kalmakta, bunu da onun düşünce ve hayatına dönük büyük tırpanlamalarla yapmaktadır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra değer yargıları ve yönelimleri itibariyle M. Akif’le yeni yönetimin yolları tamamen ayrılmış, yeni rejim hiçbir şekilde onun düşüncelerine müsamaha göstermemiş, M. Akif’i memleketi terk etmek zorunda bırakmıştır.

Kur’an Şairi

– Gelenekçi çevrelerin M. Akif’i savunma ve tanıtma anlayışları problemlidir. Onu sevdiğini iddia eden bu çevrelerle M. Akif arasındaki bağlar esasen zayıftır. Çünkü M. Akif doğrudan Kur’an’a vurgu yapan bir şairdir:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.

***
Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,

Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına

***

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

***

Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!

Bu anlayışa sahip bir insanın gelenekçi çevrelerle irtibatının kurulması zor, hatta imkânsızdır. Daha da ileri bir durum da M. Akif’in Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgânî ile olan ilişkisi, onlarla arasındaki düşünsel yakınlığıdır:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;

Der ki tilmizine Afganlı:

“Muhammed Dinle!

İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Herkesin malumudur ki bu isimler gelenekçi çevreler tarafından sapık, mezhepsiz, modernist gibi yaftalamalarla anılmaktadır. M. Akif’i sevdiğini iddia eden gelenekçi çevrelerin değerlendirmeleri resmi ideolojinin ürettiği milliyetçi reflekslerden bağımsız değildir.

Bir şair olarak şiire bir Müslüman olarak da tasavvufa olan yaklaşımı da M. Akif’le gelenekçi çevreler arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir:

Şarap kokar bütün eslafın en temiz gazeli

***

Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı

Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıdkı dayı

Gelenekçi çevreler yıllardır M. Akif’i sadece insani özellikleriyle yüceltmişler, onun İslami kimliğini hangi çerçevede oluşturduğunu büyük bir maharetle hasır altı etmişler ve milliyetçi muhafazakâr bir refleksle sadece istiklâl şairi olarak anmaktan imtinâ etmemişlerdir.

Ümmet Şairi

– M. Akif’i sahiplenen bir diğer çevre de milliyetçi çevrelerdir. Halbuki M. Akif milliyetçi anlayışın tam karşısında duran ümmetçi bir insandır ve kavmiyeti ileri sürmenin “küfür” olacağını ifade eder:

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri”

***

“Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

***

Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”

***

Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

Akif’in düşünce dünyasının temelinde İslam birliği, ümmetin Kur’an temelli bir çalışmayla bütün olarak hareket etmesi anlayışı varken, her seferinde Müslüman milletlerin birbirleri için el-ayak olduklarını haykırdığı gerçeği karşımızdayken nasıl böyle bir iddiada bulunulabilir:

Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?

***

Ne Araplık, ne Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

***

Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir

***

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

***

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün

Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün

Akif’in bu değerlendirmesinden sonra onu hâlâ bir Türk ya da Arnavut milliyetçisi görmek art niyet kastından başka nasıl izah edilebilir?

-M. Akif’i değerlendirebilecek tek çerçeve tevhidi çizgidir. Onun bir ömür boyunca Kur’an’a yaptığı vurgu, Kur’an meali çalışmaları bu hususta değerlendirmeler yapmak için yeterlidir:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.

***

Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,

Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına

***

İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

***

Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!

Bu ifadelerden de çok kolay bir şekilde anlaşılacağı gibi Akif’in din anlayışı Kur’an temellidir ve bu son derece açıktır. Akif, İslam dünyasının yaşadığı çürümenin Kur’an’dan uzak kalmaktan kaynaklandığını söyler.

Akif’in öncü olarak gördüğü isimler onun zaten çizgisini doğrudan belirlemektedir:

“-Şimdi Asım, edebiyatı bırak, bir tarafa;
daha ciddî işimiz var, geçelim başka lafa.

***

Galiba söylediğim yoktu? Evet hiç yoktu:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

***

Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;

Der ki tilmizine Afganlı:

“Muhammed Dinle!

***

İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Önce bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,

***

Nazariyyat ile bir şeyler olur zannetme!…

O berâhîni de artık yetişir, dinletme!

***

Çünkü muhtac-ı tezahür değil isti’dâdın…

“-Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstadın…

***

Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sûdan’a;

Yeni bir medrese te’sis edelim Urbana.

***

Daha üçbeş de faziletli mücahid bulalım,

Nesli tehzîb ile, i’lâ ile meşgul olalım,

***

Çıkarıp gönderelim, hâsılı, şeyhim, yer yer

Oradan alem-i İslama Cemaled-din’ler.”

“-Bu, fakat, yirmiyıl ister ki kolay görmüyorum..

Yirmi günlük işe bak sen!” “-Kulunuz ma’zurum…”

Efgânî ve Abduh’un Takipçisi

-M. Akif, İslam dünyası ve İslam düşünce tarihi için önemli bu iki isimle arasındaki düşünsel yakınlığı böyle ifade eder. Zaten çıkardığı dergilerde bu isimlerin yanı sıra Reşid Rıza’dan da çeviriler yapmaktadır. Şiirleri ve hayatındaki ümmetçi anlayışı onun İslami kimliği hakkında kendini hakikate kapatmamış kişiler için en açık kanaatleri vermektedir.

-Aslında M. Akif, Efgânî – Abduh çizgisinin bir devamı olarak ilhamını doğrudan Kur’an’dan alan, sadece ondan beslenen bir Kur’an nesli inşası bağlamında Seyyid Kutup’la birlikte anılmalı, onun öncülerinden biri olarak kabul edilmelidir.

-M. Akif, Muhammed Abduh’un uzun soluklu bir eğitim aşamasından sonra İslam öncülerini yetiştirmek tercihinden yana olmakla birlikte hayatını Cemaleddin Efgânî’nin ihtilâlci karakteriyle geçirmiştir. Yaşadığı çağın çığlığı olan Akif, tembelleşen, miskinleşen Müslümanları ağır bir şekilde eleştirir ve onları bir an önce harekete geçirmeye çalışır.

-Akif’in eleştiriye açık tercihleri de vardır elbette. Cesur eleştirilerini Osmanlı saltanatçı anlayışına dönük övgüleri nedeniyle esirger. Sanırız ki bu yaşadığı dönemin ağır şartlarından kaynaklanmaktadır. Onun İttihat Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa üyeliği de bu bağlamda değerlendirilebilir. Her an bir şeyler yapmak isteyen hareketli bir insanın tercihlerinin bazen sağlıklı olamayabileceği gerçeği karşımızda durmaktadır. Bu tercih Efgânî’nin aynı sâiklerle Mısır’da mason locasına üye olması tercihine benzerlik göstermektedir. Sanırız ki Âkif iç siyasete, ülkeye dışarıdan gelen kuşatma nedeniyle köklü tavırlar geliştirememiştir.

-Çanakkale şiiri, her şeyi gerekçeleriyle değerlendiren, tartışan M. Akif için bu çerçevede değerlendirilmelidir. I. Dünya savaşına giriş nedenimiz, İttihatçıların tercihleri tartışılmalı iken bu savaşı bağlamından koparıp İslam’ın kurtuluş mücadelesi gibi değerlendirmesi doğru değildir.

-Akif, İstiklâl Marşını yazdığı ülkesi tarafından sürgüne gönderilmesi bakımından sanırız ki dünyadaki tek örnektir. Cenazesi bile kimseye duyurulmak istenmeden kaldırılmak istenmiş ancak bir üniversite öğrencisi tarafından tesadüfen öğrenilmesi sonucu kalabalık bir üniversite öğrencisi topluluğu tarafından coşkulu bir şekilde kaldırılmıştır.

-M. Akif’in mücadele ve düşünce mirası Müslümanlar tarafından lâyıkıyla değerlendirilmelidir. Tercihlerinin bugüne ulaşan taraflarından gerekli dersler çıkarılmalı, öğütler alınmalı, onun İslamcı karakterinin değerli örnekliği resmi ideolojiyle milliyetçi muhafazakâr değerlendirmelerin inisiyatifine terk edilmemelidir.

-Metin Önal Mengüşoğlu, İhsan Eliaçık, D. Mehmet Doğan, Sezai Karakoç, Dücane Cündioğlu gibi isimlerin Mehmet Âkif’le ilgili kitapları incelenebilir.

Mehmet Akif’in Mirası Neydi?

– Mehmet Akif’in düşünce ve inanç temelini Kur’an oluşturur. Akif, İslam ümmetinin yaşadığı çöküş ve yozlaşmanın temelinde Kur’an’dan ayrı kalmak olduğunu söyler. Kur’an’dan kalkarak İslam’ın asrın idrakine söylenmesi gerektiğini, Yüce Kitab’ın mezarlıklarda okunmak için değil hayata müdahale için geldiğini savunur.

– Mehmet Akif, Cemaleddin Efgani ve onun talebesi Muhammed Abduh’u takdir eder ve kendisinin düşünce öncüleri olarak görür. Efgani ve Abduh’tan bazı makaleleri aralıklarla kendi gazetesinde yayımlayan Akif, Cemaleddin Efgani gibi fiili mücadelenin içinde bir hayat sürse de aynı zamanda Abduh gibi uzun bir süreye yayılacak eğitim çalışmalarıyla önder kuşakların yetişmesini ister.

– Akif, yaşadığı netameli yıllar nedeniyle son derece aktif, hareketli bir insandır. İslam halklarının batılı emperyalist güçlerce boyunduruk altına alınması onun yüreğini paralar. Bu durum bir feryat halinde şiirine yansımıştır.

– Osmanlının parçalanma sürecinde İttihat Terakki içerisinde yer alması eleştirilen Akif’in bu tavrı dönemsel koşullarla açıklanabilecek bir durum olarak da değerlendirilmektedir. Zamanla Akifle İttihat Terakki arasında özellikle ırkçılık politikalarından dolayı köklü ayrışmalar yaşanmıştır.

– Türkiye’de geleneksel dindar çevrelerden milliyetçi kesimlere, resmi ideolojiden siyasal İslamcı cenaha kadar farklı gerekçelerle sahiplenilen bir Mehmet Akif portresi vardır. Bu, haklı olarak “Hangi Mehmet Akif?” sorusunu ortaya çıkaran bir durumdur.

– Mahmet Akif, Kur’an’a dönüşü savunan, milliyetçi ve ırkçı düşüncelerin karşısında yer alan bir inanca sahiptir. Kavmiyetçiliği İslam’ın kabul etmeyeceğini, kendisinin de bir Arnavut olarak özellikle Arnavutluk’ta yaşanan kalkışma süreciyle alakalı bahiste milliyetçi ayrımcılıkların ümmet yapısını parçaladığını söyler. Yalnız bu bahiste milletlerin İslam inancı içindeki durumuyla alakalı olarak farklı tartışmalara kapı aralanmaktadır.

– Akif’in modernistliği iddiaları genişçe tartışılması gereken bir mevzudur. İslamcılık ideolojisinin önde gelen bir ismi olması hasebiyle Akif bu tartışmaların merkezinde oturmaktadır. Bu çerçevede batının ahlakının reddedilip ilminin alınması meselesi de bugün bütün boyutları ile tartışılmaktadır.

– Dönemi içerisindeki tercihleri bakımından değerlendirilmesi gereken Akif özellikle yanlış kader ve tevekkül anlayışına yüklenmiş, Mutezili bir çizgide aklı Kur’an’ın istediği işlevsellikte öne çıkarmış, doğrudan tasavvuf mistisizmine eleştirel bir tavırla yaklaşmıştır.

– Vaazları ve koşturmacalarıyla desteklediği sürecin nihai muktedirleri Cumhuriyetin kuruluşundan sonra batılı değer yargılarını ülkeye egemen kılınca Mehmet Akif memleketi terk etmiştir. Mücadele yerine terk edişi seçen Akif’in bu tutumu da eleştirilmiştir. Bu vesile ile İstiklal Marşı şairini sürgüne gönderen bir ülke olarak Türkiye de yaşadığı çelişkiyi göstermiştir.

– Mehmet Akif’in yaşadığı fırtınalı dönem İslam ümmeti açısından tam bir yıkım ve felaket tablosunu yansıtıyordu. Bu çöküş dönemi ile bugün arasında kuvvetli paralellikler vardır. Esaslı bir entelektüel İslami zemin imkânı yoktur. Fiili alanlarda da Müslümanlar egemen siyasi yerel ve küresel güçler tarafından muhasara edilmiştir. Dolayısıyla bir feryat, bir çığlık olarak oradan seslenen Akif’in mirası bugün için tartışılarak masaya yatırılmalıdır.

* Ahmet Örs’ün 2010 ve 2011 yıllarında TOKAD’ın Tokat merkez dernek salonunda ve Niksar İlçe Temsilciliğinde yaptığı konuşmalardan YeniPencere tarafından derlenmiştir.

Kaynak: tokad.org 

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tevarüs Eden Zillet

Yayınlanma:

-

“Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?”

“Bu, gitmek istediğin yere bağlı.” dedi kedi.

“Neresi olursa olsun, önemi yok.” dedi Alice.

“O zaman ne yana gitsen olur.” dedi kedi.[1]

Kısmen adandığı dini veya ideolojiyi terk edenler evvelki hâline ters yolları deneyebiliyor. “Düzelmeye dair umuttan söz edebilmek için beterin beterini görelim.” diyen sinik tavır zirve yapıyor. Sayısız bozulma, çürüme ve sapkınlık içerisinde daha kaç yıl, ne kadar yol gidilecek? Ortalama bir insan ömrü için yol da uzun, zaman da…

Mâide 26 mealen şöyle diyor: “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.

Allah, İsrailoğullarına vaat edilen topraklar için savaşmayı göze alırsa galip geleceğini bildiriyor. Onlarsa bulundukları yerde kalıp Musa ile Rabbin karşı tarafla savaşmasını söylüyor. Bunun üzerine çölde kırk yıl şaşkın dolaşacak şekilde cezalandırıyorlar.

İbn Haldun buna şöyle yorum getiriyor: “Orada kırk yıl kalınmış olmasından maksat kabilelerden gelen bir neslin yok olması ve yerine zilleti görmemiş, tanımamış ve ona alışmamış başka bir neslin yetişmesidir.”[2]

İbn Haldun, bir nesli kırk yıl olarak değerlendiriyor. Zillet birkaç nesille temizlenecek hâl değilken çölde nasıl hikmetler var ki zilletin tevârüs etmediği bir nesil peydâ oluyor?

İsrailoğullarında kölelik, acziyet nesilden nesile aktarılıyor. Bu durumun kanıksanmış olması ve korku asabiyeti olumsuz etkilediğinden özgürlük için savaşacak çapta birliktelik kurulamıyor. Çöl, bu halet-i ruhiyeyi bitirip beraber hareket edecek nesli ortaya çıkaran bir özne mekân olarak karşımıza çıkıyor. Çöl, şartlarıyla insanları özgürleştirdiği gibi asabiyeti güçlendiriyor.

Miras kalan zilletin içerisindeyken ıssız dağlar, yokluk çölleri bizim nesli eritip gelecek nesle izzet yurdu olamaz mı?

[1] Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, Çeviren Tomris Uyar, Can Yayınları, sayfa 77, 19. Baskı, 2019

[2] İbn Haldun, Mukaddime I, Çeviren Süleyman Uludağ, s.393, Dergah Yayınları, Dördüncü Basım, 2004.

Devamını Okuyun

GÜNDEM