Connect with us

Yazılar

İlhamını Kur’an’dan Alan Şair M. Akif’in Mirası Neydi?

Yayınlanma:

-

Hangi Mehmet Akif?

– M. Akif birçok kesim tarafından sahiplenilen bir isim olmuştur. Bu durum bize ister istemez “Hangi M. Akif?” sorusunu sordurmaktadır.

– Resmi ideoloji İstiklal Marşı zorunluluğundan dolayı M. Akif’i tanıtmak zorunda kalmakta, bunu da onun düşünce ve hayatına dönük büyük tırpanlamalarla yapmaktadır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra değer yargıları ve yönelimleri itibariyle M. Akif’le yeni yönetimin yolları tamamen ayrılmış, yeni rejim hiçbir şekilde onun düşüncelerine müsamaha göstermemiş, M. Akif’i memleketi terk etmek zorunda bırakmıştır.

Kur’an Şairi

– Gelenekçi çevrelerin M. Akif’i savunma ve tanıtma anlayışları problemlidir. Onu sevdiğini iddia eden bu çevrelerle M. Akif arasındaki bağlar esasen zayıftır. Çünkü M. Akif doğrudan Kur’an’a vurgu yapan bir şairdir:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.

***
Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,

Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına

***

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

***

Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!

Bu anlayışa sahip bir insanın gelenekçi çevrelerle irtibatının kurulması zor, hatta imkânsızdır. Daha da ileri bir durum da M. Akif’in Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgânî ile olan ilişkisi, onlarla arasındaki düşünsel yakınlığıdır:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;

Der ki tilmizine Afganlı:

“Muhammed Dinle!

İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Herkesin malumudur ki bu isimler gelenekçi çevreler tarafından sapık, mezhepsiz, modernist gibi yaftalamalarla anılmaktadır. M. Akif’i sevdiğini iddia eden gelenekçi çevrelerin değerlendirmeleri resmi ideolojinin ürettiği milliyetçi reflekslerden bağımsız değildir.

Bir şair olarak şiire bir Müslüman olarak da tasavvufa olan yaklaşımı da M. Akif’le gelenekçi çevreler arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir:

Şarap kokar bütün eslafın en temiz gazeli

***

Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı

Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıdkı dayı

Gelenekçi çevreler yıllardır M. Akif’i sadece insani özellikleriyle yüceltmişler, onun İslami kimliğini hangi çerçevede oluşturduğunu büyük bir maharetle hasır altı etmişler ve milliyetçi muhafazakâr bir refleksle sadece istiklâl şairi olarak anmaktan imtinâ etmemişlerdir.

Ümmet Şairi

– M. Akif’i sahiplenen bir diğer çevre de milliyetçi çevrelerdir. Halbuki M. Akif milliyetçi anlayışın tam karşısında duran ümmetçi bir insandır ve kavmiyeti ileri sürmenin “küfür” olacağını ifade eder:

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri”

***

“Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

***

Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”

***

Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

Akif’in düşünce dünyasının temelinde İslam birliği, ümmetin Kur’an temelli bir çalışmayla bütün olarak hareket etmesi anlayışı varken, her seferinde Müslüman milletlerin birbirleri için el-ayak olduklarını haykırdığı gerçeği karşımızdayken nasıl böyle bir iddiada bulunulabilir:

Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?

***

Ne Araplık, ne Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

***

Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir

***

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

***

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün

Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün

Akif’in bu değerlendirmesinden sonra onu hâlâ bir Türk ya da Arnavut milliyetçisi görmek art niyet kastından başka nasıl izah edilebilir?

-M. Akif’i değerlendirebilecek tek çerçeve tevhidi çizgidir. Onun bir ömür boyunca Kur’an’a yaptığı vurgu, Kur’an meali çalışmaları bu hususta değerlendirmeler yapmak için yeterlidir:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.

***

Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,

Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına

***

İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

***

Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!

Bu ifadelerden de çok kolay bir şekilde anlaşılacağı gibi Akif’in din anlayışı Kur’an temellidir ve bu son derece açıktır. Akif, İslam dünyasının yaşadığı çürümenin Kur’an’dan uzak kalmaktan kaynaklandığını söyler.

Akif’in öncü olarak gördüğü isimler onun zaten çizgisini doğrudan belirlemektedir:

“-Şimdi Asım, edebiyatı bırak, bir tarafa;
daha ciddî işimiz var, geçelim başka lafa.

***

Galiba söylediğim yoktu? Evet hiç yoktu:

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

***

Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;

Der ki tilmizine Afganlı:

“Muhammed Dinle!

***

İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Önce bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,

***

Nazariyyat ile bir şeyler olur zannetme!…

O berâhîni de artık yetişir, dinletme!

***

Çünkü muhtac-ı tezahür değil isti’dâdın…

“-Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstadın…

***

Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sûdan’a;

Yeni bir medrese te’sis edelim Urbana.

***

Daha üçbeş de faziletli mücahid bulalım,

Nesli tehzîb ile, i’lâ ile meşgul olalım,

***

Çıkarıp gönderelim, hâsılı, şeyhim, yer yer

Oradan alem-i İslama Cemaled-din’ler.”

“-Bu, fakat, yirmiyıl ister ki kolay görmüyorum..

Yirmi günlük işe bak sen!” “-Kulunuz ma’zurum…”

Efgânî ve Abduh’un Takipçisi

-M. Akif, İslam dünyası ve İslam düşünce tarihi için önemli bu iki isimle arasındaki düşünsel yakınlığı böyle ifade eder. Zaten çıkardığı dergilerde bu isimlerin yanı sıra Reşid Rıza’dan da çeviriler yapmaktadır. Şiirleri ve hayatındaki ümmetçi anlayışı onun İslami kimliği hakkında kendini hakikate kapatmamış kişiler için en açık kanaatleri vermektedir.

-Aslında M. Akif, Efgânî – Abduh çizgisinin bir devamı olarak ilhamını doğrudan Kur’an’dan alan, sadece ondan beslenen bir Kur’an nesli inşası bağlamında Seyyid Kutup’la birlikte anılmalı, onun öncülerinden biri olarak kabul edilmelidir.

-M. Akif, Muhammed Abduh’un uzun soluklu bir eğitim aşamasından sonra İslam öncülerini yetiştirmek tercihinden yana olmakla birlikte hayatını Cemaleddin Efgânî’nin ihtilâlci karakteriyle geçirmiştir. Yaşadığı çağın çığlığı olan Akif, tembelleşen, miskinleşen Müslümanları ağır bir şekilde eleştirir ve onları bir an önce harekete geçirmeye çalışır.

-Akif’in eleştiriye açık tercihleri de vardır elbette. Cesur eleştirilerini Osmanlı saltanatçı anlayışına dönük övgüleri nedeniyle esirger. Sanırız ki bu yaşadığı dönemin ağır şartlarından kaynaklanmaktadır. Onun İttihat Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa üyeliği de bu bağlamda değerlendirilebilir. Her an bir şeyler yapmak isteyen hareketli bir insanın tercihlerinin bazen sağlıklı olamayabileceği gerçeği karşımızda durmaktadır. Bu tercih Efgânî’nin aynı sâiklerle Mısır’da mason locasına üye olması tercihine benzerlik göstermektedir. Sanırız ki Âkif iç siyasete, ülkeye dışarıdan gelen kuşatma nedeniyle köklü tavırlar geliştirememiştir.

-Çanakkale şiiri, her şeyi gerekçeleriyle değerlendiren, tartışan M. Akif için bu çerçevede değerlendirilmelidir. I. Dünya savaşına giriş nedenimiz, İttihatçıların tercihleri tartışılmalı iken bu savaşı bağlamından koparıp İslam’ın kurtuluş mücadelesi gibi değerlendirmesi doğru değildir.

-Akif, İstiklâl Marşını yazdığı ülkesi tarafından sürgüne gönderilmesi bakımından sanırız ki dünyadaki tek örnektir. Cenazesi bile kimseye duyurulmak istenmeden kaldırılmak istenmiş ancak bir üniversite öğrencisi tarafından tesadüfen öğrenilmesi sonucu kalabalık bir üniversite öğrencisi topluluğu tarafından coşkulu bir şekilde kaldırılmıştır.

-M. Akif’in mücadele ve düşünce mirası Müslümanlar tarafından lâyıkıyla değerlendirilmelidir. Tercihlerinin bugüne ulaşan taraflarından gerekli dersler çıkarılmalı, öğütler alınmalı, onun İslamcı karakterinin değerli örnekliği resmi ideolojiyle milliyetçi muhafazakâr değerlendirmelerin inisiyatifine terk edilmemelidir.

-Metin Önal Mengüşoğlu, İhsan Eliaçık, D. Mehmet Doğan, Sezai Karakoç, Dücane Cündioğlu gibi isimlerin Mehmet Âkif’le ilgili kitapları incelenebilir.

Mehmet Akif’in Mirası Neydi?

– Mehmet Akif’in düşünce ve inanç temelini Kur’an oluşturur. Akif, İslam ümmetinin yaşadığı çöküş ve yozlaşmanın temelinde Kur’an’dan ayrı kalmak olduğunu söyler. Kur’an’dan kalkarak İslam’ın asrın idrakine söylenmesi gerektiğini, Yüce Kitab’ın mezarlıklarda okunmak için değil hayata müdahale için geldiğini savunur.

– Mehmet Akif, Cemaleddin Efgani ve onun talebesi Muhammed Abduh’u takdir eder ve kendisinin düşünce öncüleri olarak görür. Efgani ve Abduh’tan bazı makaleleri aralıklarla kendi gazetesinde yayımlayan Akif, Cemaleddin Efgani gibi fiili mücadelenin içinde bir hayat sürse de aynı zamanda Abduh gibi uzun bir süreye yayılacak eğitim çalışmalarıyla önder kuşakların yetişmesini ister.

– Akif, yaşadığı netameli yıllar nedeniyle son derece aktif, hareketli bir insandır. İslam halklarının batılı emperyalist güçlerce boyunduruk altına alınması onun yüreğini paralar. Bu durum bir feryat halinde şiirine yansımıştır.

– Osmanlının parçalanma sürecinde İttihat Terakki içerisinde yer alması eleştirilen Akif’in bu tavrı dönemsel koşullarla açıklanabilecek bir durum olarak da değerlendirilmektedir. Zamanla Akifle İttihat Terakki arasında özellikle ırkçılık politikalarından dolayı köklü ayrışmalar yaşanmıştır.

– Türkiye’de geleneksel dindar çevrelerden milliyetçi kesimlere, resmi ideolojiden siyasal İslamcı cenaha kadar farklı gerekçelerle sahiplenilen bir Mehmet Akif portresi vardır. Bu, haklı olarak “Hangi Mehmet Akif?” sorusunu ortaya çıkaran bir durumdur.

– Mahmet Akif, Kur’an’a dönüşü savunan, milliyetçi ve ırkçı düşüncelerin karşısında yer alan bir inanca sahiptir. Kavmiyetçiliği İslam’ın kabul etmeyeceğini, kendisinin de bir Arnavut olarak özellikle Arnavutluk’ta yaşanan kalkışma süreciyle alakalı bahiste milliyetçi ayrımcılıkların ümmet yapısını parçaladığını söyler. Yalnız bu bahiste milletlerin İslam inancı içindeki durumuyla alakalı olarak farklı tartışmalara kapı aralanmaktadır.

– Akif’in modernistliği iddiaları genişçe tartışılması gereken bir mevzudur. İslamcılık ideolojisinin önde gelen bir ismi olması hasebiyle Akif bu tartışmaların merkezinde oturmaktadır. Bu çerçevede batının ahlakının reddedilip ilminin alınması meselesi de bugün bütün boyutları ile tartışılmaktadır.

– Dönemi içerisindeki tercihleri bakımından değerlendirilmesi gereken Akif özellikle yanlış kader ve tevekkül anlayışına yüklenmiş, Mutezili bir çizgide aklı Kur’an’ın istediği işlevsellikte öne çıkarmış, doğrudan tasavvuf mistisizmine eleştirel bir tavırla yaklaşmıştır.

– Vaazları ve koşturmacalarıyla desteklediği sürecin nihai muktedirleri Cumhuriyetin kuruluşundan sonra batılı değer yargılarını ülkeye egemen kılınca Mehmet Akif memleketi terk etmiştir. Mücadele yerine terk edişi seçen Akif’in bu tutumu da eleştirilmiştir. Bu vesile ile İstiklal Marşı şairini sürgüne gönderen bir ülke olarak Türkiye de yaşadığı çelişkiyi göstermiştir.

– Mehmet Akif’in yaşadığı fırtınalı dönem İslam ümmeti açısından tam bir yıkım ve felaket tablosunu yansıtıyordu. Bu çöküş dönemi ile bugün arasında kuvvetli paralellikler vardır. Esaslı bir entelektüel İslami zemin imkânı yoktur. Fiili alanlarda da Müslümanlar egemen siyasi yerel ve küresel güçler tarafından muhasara edilmiştir. Dolayısıyla bir feryat, bir çığlık olarak oradan seslenen Akif’in mirası bugün için tartışılarak masaya yatırılmalıdır.

* Ahmet Örs’ün 2010 ve 2011 yıllarında TOKAD’ın Tokat merkez dernek salonunda ve Niksar İlçe Temsilciliğinde yaptığı konuşmalardan YeniPencere tarafından derlenmiştir.

Kaynak: tokad.org 

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Tevhidî Mücadele, Ân’ın Fıkhı ve İslamcılık – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Coğrafi konumu ve kendine özgü şartlar açısından, en azından Ortadoğu çerçevesi bağlamında kendi halimize, dünden bugüne dek yapıp ettiklerimiz açısından bakarsak eğer, Kur’ani temelde ve tevhid ekseninde yapıp ettiklerimiz açısından bazı şeylerin bizlere umut verdiğini, umut olduğunu görebiliriz.

Onca geleneksel ve modern eksenli kirlenmelere rağmen bizleri var kılan kaynakların halen var olduğunu ve bizlerle birlikte bir devinim içerisinde kendisini durmadan var ettiğini çok rahatlıkla görebiliriz. Buna rağmen vahyi mesajın ilk anından bu yana olumluluk açısından yapıp edilenler ne yazık ki, hep az olagelmiştir. İşin burasında şöyle bir soru sorabiliriz; “Vahyi mesajın netliğine ve bu olguya bağlı olarak da insanlar İslam’ı bir din ve hayat nizamı olarak kabul etmelerine rağmen, neden ve ne tür saikler itibarıyla olumsuzluklar, olumlulukları geçip duruyor?

Burada, hatayı vahyi mesajda mı aramalıyız, yoksa o fevc fevc ve ölçüsüz bir şekilde dine dâhil oluşun iflah olmaz mantığında mı? Tabii ki, vahyi mesajdan yola çıkarak, olumlulukları asıl kaynağına irca edip, sorduğumuz sorunun cevabını o irca edişin zıddına oluşturulan bulanık -yer yer de simsiyah- kimlikte aramalıyız…

İşte yukarıda çizmeye çalıştığımız bu çerçeveden hareket ettiğimizde, bir nevi edinimlerimiz olan tarihi, sosyal, kültürel vb. -hatasıyla sevabıyla bize ait- mirasa ait tortuların imhamıza sebep olacak bir tarzda parmaklarımız arasından dökülen kumlar misali döküleceğini, onun yerine ise, hak edişimiz oranında vahyi mesaja uygunluk arz eden görünen hakikatlerin kalacağını bilmemiz gerekir.

İşte burada esas soru/n da bu;  yoğunluk arz eden ve bir popülerliği her daim var olan tortularla mı yaşayacağız, onlarla mı hayatımızı yeniden -ya da eskiyi baz alarak- anlamlandıracağız; yoksa, her türlü sıkıntıya, sağlam ama yavaş bir gelişime müsait tevhidi mesajla mı yaşamanın yollarını arayıp bulacağız?

Tabii ki, bu türden sorulara her kişinin, her zümrenin ve her topluluğun vereceği/verebileceği bir cevabı mutlaka olacaktır. İşte olası verilecek olan cevapların bütünü, dünümüzü bize hatırlatabileceği gibi geleceğimizi yönlendirebilmemizde de bizlere bir ipucu gösterecektir.

İşte kendi kıt imkânlarımızla kavramsallaştırmaya çalıştığımız çerçeveden baktığımızda günümüzün de bir fotoğrafını çekmiş oluruz. Burada yapmamız gereken teknik çalışma, bir bütün iken parçalara ayrılan, ayrıştırılan tabloya, yerine göre parçadan başlayarak, yerine göre de ilk önceki hali olan bütünsellikten bakmak. Böyle davranırsak, tevhidi mesajın ta ilk gününden bugüne oluşan tablodaki arızi durumları okuma imkânımız olur, içerisinden geçip geldiğimiz süreçte oluşan noktaları da safha safha inceler ve incelemelerimizi analitik bir okumaya tabi tutmuş oluruz.

Tevhidi mücadeleye ve İslamcılığa bir vurgu

Yukarıda serdetmeye çalıştığımız kavramsal çerçeveden yola çıktığımızda Peygamber (s) de dâhil mü’min, mücahit az bir topluluğun vahyi mesajı her türlü kimliksel ve zihinsel kirlilikten ve bu olguların hülasası sayılabilecek hurufattan azade kılmak uğruna ölümüne bir mücadele içerisinde olduğu, 14 asırlık zaman dilimi ele alındığında görülecektir.

Bu tespitimizin ispatı, tarihsel süreç içerisinde yerli yerinde durmaktadır. Ondan dolayıdır ki bugün bizleri kasıp kavuran milliyetçilik/ulusalcılık, millilik, yanlış ve hurafe yüklü bir din anlayışı düşünce eylemliğini bir fıkıhsızlık ve düşünce üretmeme anaforunda yitip gitme, akıcılığı olması gereken hayatı dondurma ve onun yerine bir selefizm ve “mahiyeti belirsiz” bir muhafazakârlık icat etme; onun yanında da yapıp ettiklerimizin bir nevi karşılığı olan topraklarımızı, zihnimizi işgal ve sömürü vb. olgular çözülmesi elzem olacak bir tarzda karşımızda durmaktadır.

Ele almamız gereken olgularımızı yukarıda çerçevesini az da olsa belirtmeye çalıştığımız kavramsallaştırma içerisinde tevhidi mücadeleden bahsetmeye çalıştık.

Bir Bütünlük ve Üç Süreç

O başat kavramı kendimiz açısından süreç olarak üç kategoriye ayırabiliriz: 1. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar ki tarihi süreç, 2. Hz. Muhammed’den bu yana gelinen süreç ve 3. İçinde yaşadığımız modern/postmodern süreç.

Özellikle de yaşanılan bu süreçte verilmesi olası tevhidi bir mücadele; İslam’ı yeniden hayata hâkim kılma uğraşısı demek olan İslamcılık formunun da belirginleşmesini sağlar. Bizleri kuşatan güncel sorunlar, İslamcılık adına oluşturulacak form çerçevesinde ele alınmayı elzem kılmaktadır.

Form olarak İslamcılık en başta İslam dünyasının içerisine düştüğü, -şekli olarak da olsa varlığını sürdürdüğü hilafet kurumunu kurtarıp, kaynaklar muvacehesinde ıslah etmek- bir işgal ve sömürü durumunu yok etmeye yönelik bir dürüst çabayı içeriyordu. Özellikle de Mısır’da, Osmanlı’da, Hindistan’da vs. kötü gidişe karşı tavır alışı içeriyordu.

Bu yönüyle İslamcılık, yapısına/yönetim biçimine itirazı gerektirse de, devleti (Devlet-î Âliye-î Osmanîye) kurtarma, onu sahil-i selamete kavuşturma çabası idi.

İslamcılık ve ân’ın fıkhı

Dönemin birçok âlim ve münevverleri olan İslamcı şahsiyetler, o formun oluşup bizlere miras kalmasında hayli çaba sarf etmişlerdi. O şahsiyetlerin mücadele pratiği içerisinde spontane bir şekilde oluştura geldikleri teorik çerçeve ve o çerçevenin yer aldığı zemin bugün de işlevine kaldığı yerden devam etmektedir. İslamcılığı bir diriliş, bir uyanış, bir silkiniş olarak değerlendirebilir miyiz; elbette bu doğru bir çaba olarak imkânlar dairesinde değerlendirilebilir.

Belki de geldiğimiz bu ultra süreçte İslamcılık; kendine has bir selefizm (dışa karşı saldırganlık, içe karşı durağanlık) üretmeden, hayatın akıcılığı içerisinde fayda mülahaza edilebilecek fıkıh üreten, geçmişin kalıp yargılarını değil de  ân’ın fıkhı’nı baz alan bir mezhepsel form olarak da bir şekil alabilir. Zira sorunlar karşısında ortaya çıkan her düşünce, tarihi süreç içerisinde eninde sonunda belli bir forma kavuşmuştur.

Tabii ki, bu düşüncemizle geçmişten günümüze var olagelen mezhep olayına karşı durmuyor, aksine, ân’ın fıkhı’nın meyve vermesini baz alıyoruz.

Devamını Okuyun

Yazılar

Afganistan Kendi Hâline Terk Edildi – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Türkiye’de Taliban’a bakışta iki cenah var. Bunlar “terörist, Işidçi, cani tipler” diyenler; karşı tarafta ise “başta ABD olmak üzere batı ülkelerine karşı 20 yıldır (önceki süreçler ayrı mevzu) cihad edip zafer kazanmış, İslam nizamını kurmuş muvahhidler” diyenler… İki seçenek için de diyebiliriz ki tarihsel, somut, düşünsel veriler olmakla birlikte ikisi de büyük bir yanılsamadır. Olumlu-olumsuz, başta durumu doğru/sağlıklı/objektif tespit edip tanımlamak ilgili herkesin faydasınadır. Olguları olduğundan farklı, çoğu zaman da arzu ettiğimiz doğrultuda tanımlamanın, kendimizi kandırmanın kimseye bir faydası yok, özellikle de bölge halkına…

Başta şunu belirtip tespit etmek lazım, ortada bir zafer yok. ABD çıkarları doğrultusunda bölgeyi boşalttı ve Taliban’ın kendi deyimleriyle (rejim güçlerine karşı bile) hiç beklemedikleri kısa sürede gelişim sağlandı ve hazır değilken devleti ellerinde buldular. (Arzu edenlere delilleriyle ayrıntılı olarak ifade edebiliriz.)

Ne ölçüde İslami bir yapı ve anlayışta oldukları ayrı tartışma konusu, burada kimseyi ikna edemeyiz. Şahsen İslam’ı çok yanlış boyutlarda algılayıp yaşamakta olan sıkıntılı bir cenah var karşımızda. Taliban, bizim mahallenin ahmaklarıdır; buradan kastım hakaret değil, bir tespittir. Taliban müntesiplerinin çoğunluğu ne yazık ki gelecek tasavvuru olmayan, düşünsel olarak sığ ve kıt, pozitif/sosyal bilimlerde, ilimlerde hiçbir varlık gösteremeyen, doğma büyüme medreseden çıkmasalar da İslami olarak cahil insanlardan müteşekkil durumdadır. Samimiyetlerinde şüphe yok ama samimiyete endeksli değerlendirmek ve yobaz bir İslam düşüncesi üzerine anlayış inşa etmek kadar tehlikeli bir durum yok zannımca. Yapısal/teknik/siyasi/ekonomik sorunlardan ziyade muhatap olunan en büyük sıkıntı bu gibi makul bir anlayış çerçevesinde Batı hegemonyasını kırıp ülkesini özgürleştiren bir yapıya, hele de İslami bir yapıya kimsenin itirazı olmaz. Ama karşımızda makul bir akıl ve İslam düşüncesi işletilmemektedir.

Hangi İslam’da kadınlar mahremsiz sokağa çıkamaz, burka misali tümden kapanmak zorundadır, hatta saçları açık evinden çıkamaz diye bir kaide var? Kadınların giyimini boş verin, sakalsız erkeklerin toplum içinde barınmaları bile engellenmekte! Hangi İslam’da mahallede fişleme yapıp cami cemaatine katılmayanları tespit edip zorla cemaat namazına getirmek var? “Dinde zorlama yoktur!” ayetini hangi kafayla okuyup anlamışlar, anlamak mümkün değil, ki zorladıkları şey de dinden değil! Ayrıca hangi İslam’da televizyon, müzik, film ve on yaş üstü kızların okula gitmesi yasakmış? Bu vb. başlıklar “İslam” çerçevesinde midir, değil midir, diye konuşmak bile abes/saçma/komiktir. Kadın meselesi çokça mevzu edilmekte, sanki tek sorun buymuş gibi bir algı da var. Görünür ve hayata doğrudan dokunan mesele bu ama daha çok sorunlu başlıklar var. (Ayrıca irdelenip çözüm üretilmesi gerekmekte…)

Taliban yönetimi ve bir alt tabakası bilinçli, az çok eğitimli ama alt tabaka çok cahil ve kontrolsüz, kafasına göre ahkâm kesip halka zulmetmeye keyfi olarak öldürmeye, dövmeye başlamış durumdalar, özellikle küçük şehirlerde ve beldelerde intikam duygusuyla türlü sıkıntılar gözlemlenmekte… Belki de birçoğu iletişim kanallarının sığlığından bilinememekte…

Bu noktaya nasıl gelindi, Taliban nasıl bir yapılanmaya sahip biraz irdeleyip bilirsek daha sağlıklı okumalar yapılacaktır. Taliban 26 kişiden oluşan bir şûrâ yapısıyla yönetilmekte; ufaklar hariç güçlü 4-5 farklı yapıdan müteşekkil. Simasını görmediğimiz Haybatullah Akundzade emir’ul-mü’minin olarak anılmakta, hali hazırda Afganistan başbakanı Molla Hasan Akhund’dur. En güçlü yapı Hakkaniler, 5 yıl önce öldürülen Celaleddin Hakkani’nin ismiyle anılan (sonrasında örgütü fesh edip Taliban’a biat etseler de) iki oğlundan biri olan Sarajuddin Hakkani’nin başı çektiği bu örgüt, Taliban içinde en profesyonel ve güçlü gruptur. Taliban yönetiminden haricen talepleri var, ne yazık ki Taliban şûrâsının aldığı kararlara uymayabilir/uymamakta ve başka bir çatışma ortamı doğabilir. Bu gruptan kaynaklı sıkıntı olasılıkları haricinde günceldeki en mühim mesele, yıllardır aç karnına dağlarda cihad eden milislerin zafer ve sonra oluşan dengelerdeki talepleri. Elde edilen zafer sonrası ganimet ve şehir hayatında zorunlu olarak ihtiyaç hissedilecek ödenek talepleri iç bir isyana gebe. Ayrıca, devletleşen bir yapıya bürünülen yeni dönemde (modern manada bir devlet düşmanı olarak yetiştirilen) Taliban müntesiplerinin, hali hazırdaki yapıya karşı alacakları tekfirci tavırdan kaynaklı DEAŞ cephesine geçip içinden çıkılamayacak bir cendereye girilmesi kuvvetle muhtemel bir durumdur. Haricen Suriye ve Irak’taki (İslam devleti sevdalıları) Afganistan’a geçip, umduğunu bulamayıp DEAŞ cephesini genişleterek kaos ortamını derinleştirmesi, bölgede endişe ile gözlemlenmektedir.

Ek olarak, sırada Pakistan gözüküyor. Pakistan’ın İslami toplumsal yapısı malum, Taliban aslında orada örgütlü, arka planda konuşulduğuna göre “Afganistan’da yaptıysak Pakistan’da da bu tür bir girişim ve yönetim devri sağlayabiliriz” denilmekte… Pakistan’da da selefi ve radikal gruplar örgütlenmeye başlamış ve yakında orada da Taliban temelli bir ayaklanma bekleniyor. Bu olasılık gerçekleşirse Pakistan’ın başı belada demektir.

Bilindiği üzere Taliban eskiden güneyde aktifti hatta kuzeyde hiç etkisi yoktu ama son yıllarda kuzeyde güneydekinden daha kuvvetli hale geldi ve son başarısının sırrı da burada. Buradaki Özbek ve Tacik nüfusun Taliban’a (bu gerçek ışığında halk nezdindeki meşruiyeti tartışılmaz) katılımı ve desteklemesiyle oldu. İktidarı elde ettikten sonraki dönemde %30’luk bu Özbek ve Tacik kitleye, Peştun çoğunluk tarafından hak verilmemiştir. Kabil düştükten sonra Taliban içindeki Peştunlara birçok ganimet ve kadro verilmiş ama onlara verilmemiş. Verilmek bir yana, bazı Özbek/Tacik komutanlar görevden el çektirilip etkisiz hale getiriliyor, son olarak Makhdum Alim isimli Özbek komutan hapsedildi, Tacik komutan Qari Vekil de tutuklandı. Onlar da haklı olarak “Biz de savaştık, bizi niye dışarıda bırakıyorsunuz?” diyorlar, aralarındaki güç savaşımı hız kazanmış durumda. Kuzeydeki Faryab beldesinde insanlar günlerdir sokaklarda.

Eski yönetimin ve yeni muhalefetin durumu ise daha içler acısı; ABD ve Avrupa ülkelerinin her türlü desteğine rağmen 20 yılda ülkeye bir tek çivi çakılmamış durumdadır. Afaki gelecek ama kırsalın tümü bir yana Kabil’in çevre mahalleleri dâhil merkezin birçok yerinde su tesisatı ve kanalizasyon alt yapısı dahi yok. Elektrik ve internet zaten sıkıntılı, hastane sayısı çok çok az sayıda, yani ülkeye hiçbir yatırım yapılmamış. Yatırım bir yana verilen hibelerin büyük bir kısmı kirli politikacılar tarafından el altından yurtdışına çıkarılıp ailelerinin refahı için tüketilmiş. Ortalıkta Taliban ismini kullanıp halka zulmeden tiplerden ziyade eşkıyalık kol gezmekte, polisler dâhil mafyalık düzeni hakim durumdaydı. 8 aylık Taliban döneminde en azından can/mal/ırz güvenliği had safhada deniliyor. Ülkenin kaynakları şimdilik hiçbir şekilde hortumlanmamakta, halk güven içinde bir hayat sürmekte.

İlk dönemlerde Penşir’de toplanan Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud daha 32 yaşında olmasına rağmen babasının adıyla eski komutanlardan bazılarını çevresinde toplamış, diğer seküler muhalefet de kısmen arkasında. Penşir’in düşmesine yakın Tacikistan’a geçen Ahmed Mesud’un ve muhalefetin nasıl örgütlenip nasıl konumlanacağını ilerleyen dönemlerde göreceğiz. Yıllardır ön planda olan Raşid Dostum’un pislikleri herkesin malumu. Gelinen noktada özellikle eski mücahitlerin Afganistan halkına vaat edecekleri bir şey kalmadığı söylenmekte, Mücahidin komutanlarının neredeyse tamamının dünyalık sevdasıyla savruldukları ve ülkeyi hortumlayıp yurt dışında refah içinde yaşadığı dilden dile dolaşmakta… Zaten bu çürümüşlükten dolayı bu noktadayız.

Geçmiş hesaplaşmaların ve son dönemlerdeki güç savaşımının doğrudan taraflarından olmamasına rağmen, her iki yönetiminde türlü yöntemlerle baskılayıp zulmettiği Hazaralar ayrı bir konu. Eski yönetimin hiçbir yatırım yapmadığı, türlü sıkıntılar çıkarttığı Afganistan’ın en fakir bölgesi ve etnik yapısı olan Hazaralar şimdilerde de Taliban yönetiminin gadrine uğramaktalar.

Hali hazırda Taliban’ın kendi imkânlarıyla devleti yönetme kabiliyeti kesinlikle yok, ki onlar da bunu istemiyor. En kısa sürede ortaklaşa bir yapı kurulmalı yoksa iç savaş kaçınılmaz gibi, ki kurulsa bile iki yıla kalmaz iç savaş olur deniyor. Ne yazık ki Afganistan felah bulamayacak!

Halkın ahvali ayrı bir trajediye dönüşmüş durumda; savaşın bıraktığı umutsuz kitleler, harap olmuş koca bir ülke, milyonlarca uyuşturucu müptelası, ülkenin başından sonuna kadar suç ağlarıyla örülen eski rejimin bıraktığı izler, göç ve muhacir sorunu, yoksulluk, işsizlik her biri kan donduran boyutlarda. İktidar mücadeleleri içinde çıkmaza giren iktisadi çark bir an önce işlevselleştirilmelidir, yoksa büyük bir açlık ve çaresizlik hâkim olacaktır/olmak üzeredir.

Afganistan’ın dünya bankasındaki paralarının bloke edilmesi, ülke içindeki bankaların çalışmasını (kısmen açılsa da) sekteye uğratmış ve iktisadi sistemi felç etmiştir. Gümrükler çalışmamaktadır, ithalat ve ihracat tamamen durmuş vaziyette. Bölgede üretilen meyve-sebze ve pirinç gibi hayati öneme sahip ihraç ürünler sevk edilememekte… İşsizler ordusuna ülkenin memurları da eklenmiş durumda. Çocuklarını açlıktan satan anneler, geceleri caddelerde dilenmeye çıkan kadınlar, yollarda pazarlarda saatlerce dilenen insanlar neredeyse ülkenin üçte birini teşkil ediyor. Savaşta hamilerini kaybeden 1 milyona yakın yetim ayrı bir travma konusu… Sokaklarda soğuk havada beton üzerinde yatan yüzlerce çocuk olağan manzaralardan… Haricen savaştan etkilenmiş, evleri yıkılmış binlerce muhacir parklarda, çadırlarda yaşam savaşı vermektedirler. Ülkeye ilaç girişinin, bu adı konulmamış ambargoda yavaşlatılmasıyla büyük ölçüde aksayan sağlık yapısı hayati öneme haiz durumdadır.

“Yeni rejimin tanınması siyasi bir mesele, bu ülkelerin kendi maslahatları, devletlerin kaygıları/hesapları anlaşılabilir bir durum. Fakat göz göre göre bir felaket yaklaşmaktadır. BM saha raportörlerinin resmî verileri an itibari ile 14 milyon insanın açlık sınırında olduğu yönündedir. Kimi veriler 22 milyon gibi korkunç bir rakamı işaret ediyor. Buna çok acil bir çözümün üretilmesi gerekiyor. Yeni rejimin tanınma kaygısı bir kenara, adil siyaset adamlarına insani kriz meselesinin aciliyeti duyurularak ara bir formül ile bir çözüm geliştirilmelidir.” (İHH’dan Abdullah Alageyik) Makul görüp görmemek ayrı mesele, bölgenin ve mevcut durumun gerçekliğine uygun hareket edip Taliban yönetimi tanınıp hayatın kısmen de olsa normale dönmesine hizmet etmek gerekiyor.

Konuya duyarsız kalınmasını doğuran çarpık bir anlayış mevcut. Taliban iktidarı ele geçirdi geçireli yapılan ve yapılması gereken yardımlar, mevcut yönetimi destekler gibi algılanıp hareket edilmektedir. Bölgede tarih boyu görülmemiş bir insani kriz varken, bu tür yersiz düşüncelerle hareket edilmemelidir. İletişim çağında olmamıza rağmen malumat olarak da çok kurak bir ortam var, belki de duyarsızlıktan haber edinme ihtiyacı dahî hissetmiyoruzdur. Artık gündemlerimiz o kadar hızlı ve dolu ki, herkes kendi derdi içinde olan bitenden bile bihaber, haber kanallarımızda doğru dürüst bilgi aktarılmamakta.

Ümmetin mazlum coğrafyalarının başında gelen Afganistan’a sahip çıkıp ondan haberdar olalım, Afgan halkıyla dertlenelim; onlar için kapılar aralamaya, umut olmaya çalışalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Habersiz mi Sandınız?

Yayınlanma:

-

Kimi isim ve çevreler ülkede deizm ve ateizmin yaygınlaştığından şikâyet ediyor. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğine hâlâ akıl-sır erdiremiyorlarmış. Hem de tarihin öznesi olarak kendi içlerinde böyle bir gelişmenin yaşanması kabul edilemezmiş.

Hem Müslümanlığı şoven söylemle birleştirip hem de bu söylem ve yapıyla İslam sancaktarlığı misyonunu sahiplenmek başka bir arıza olmakla birlikte bahse mevzu kişiler içinde bulundukları toplumsal ve siyasal işleyişe ne kadar yabancılaştıklarının farkında bile değiller.

İnsanlar, içinde bulunduklarını düşündükleri bir inanç sistemini hemen terk ederler mi?

Hz. Peygamberin Medine’de kurduğu siyasal düzen/toplumsal ahenk ister istemez çevre boy ve topluluklar tarafından yakından takip ediliyordu. Arabistan’da ittifaklarla vâr olan ve çoğu zaman saldırı ve yağmaya açık topluluklar yükselen bu yeni güce bîgane kalmadılar ve ona bağlandılar. Bu siyasal bağlılık ittifaklarla vâr olan mezkûr yapılar için yeni bir şey değildi ancak Medine’deki önder aynı zamanda Allah’ın elçisi idi ve insanları çok daha başka bir şeye davet ediyordu.

Hucurât sûresinin meşhur 14. ayeti buna işaret eder. Hz. Peygamberin yükselttiği siyasal yapının yakaladığı rüzgâra teslim olan bedeviler, daveti şeklen kabul etmelerinden mülhem, imana erdiklerini düşünüp beyan ediyorlardı. Ayetin cevabı ise bambaşkaydı:

Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak ‘İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’ (Hucurât, 14)

İnsanların önemli bir kısmı, içinde bulunduğu şartlar nedeniyle iman ettiğini sanabilir. İmanın kalplere yerleşmesi ise bambaşka bir şeydir. Hidayet, emek verilerek yürütülen sorgulama ve arayış süreciyle ilahi lütfun kesiştiği noktada tecelli eder. Özgürlük, adalet ve dayanışma temelinde şekillenen “Dâru’s-Selâm”a katılmak imana ulaşmayı zorunlu kılmaz. Gerçekleşen hadise sadece o yapıya teslim olmaktır. İmanın, arzu edildiği takdirde bahsettiğimiz usulle bir nimet olarak gelmesi umulur.

Hz. Peygamberin hakiki ashabı kaç kişiydi? Kaç kişi iman lütfuna zorlu sorgulama ve bedel uğraklarını aşarak ulaştı? Sonra kaç kişi ya da topluluk fevç fevç/dalga dalga[1] bu rüzgâra katıldı? Onların iman iddiaları Kur’an’ın bedevilere yaptığı iman uyarısıyla ne kadar ve hani seviyelerde benzerlik taşıyordu?

Demek ki aslolan mü’min ve muvahhid, adanmış, öncü bir toplulukla barış, eşitlik, adalet, dayanışma ve özgürlükten yana bir rüzgâr yaratmakmış. O rüzgâr herkesi içine alır, peşine takar Dâru’s-Selam’a götürürmüş.

“Dâru’s-Selam”da, yani barış ve esenlik yurdunda huzur dolu ve her tür kötülükten emin bir yaşamın imanın kalplere nüfuzunu nasip etmesi umulur.

Dâru’s-Selam yerine her tür kötülüğün, huzursuzluğun, sömürü ve ifsadın egemen olduğu, muttakilerin yerine soytarı ve şarlatanlığın sahneyi ele geçirdiği bir yerde ne olur peki? İmanları kalplerine uğrayacak bir vasat bulmaktan aciz kişiler ne yapar? Barış, huzur, esenlik ve dayanışmayı vaat eden İslamiliğin yerine çıkar ve hoyratlığın geçer akçe olduğu, dinin ancak bir gösteriş malzemesi olacak kadar değer gördüğü bir yerde insanların imanı bütün bu kepazeliklerden nasıl etkilenir?

Yazının başında sözünü etiğim ve okuyanların pek rahat bir şekilde tahmin ettiği o isim ve çevreler kendilerini, toplumlarını, o toplumun hâl-i hazırdaki kuşaklarını peşinen müslüman/mü’min görüyorlar, hatta tarihin en mümtaz insan topluluğu addediyorlar ama işte maalesef onların Allah Resûlü’nden ve Kur’an ayetlerinden zerre haberdar olmadıkları böylece ortaya çıkmış bulunuyor.

Sünnetullahın/Allah’ın yasalarının sosyolojik boyutundan haberdar olmadan hiçbir süreç layıkıyla idrak edilemez. Siz, din-iman söylemleriyle ilerletilen arsızlık ve kabalıktan, yağma ve talandan, yani bilcümle hoyratlıktan gençleri habersiz mi sandınız? Kurduğunuz düzenin esenlik ve barış yurdu idealine hizmet edip etmediğini kimsenin anlamadığını mı sandınız?

Tarihin yasalarını, Hz. Peygamberin örnekliğini, Kur’an’ın rehberliğini tahkik edip kavramadan bir müddet hamaset yapılabilir ama bunun sonu elbette ancak hüsrandır. Teslim olunacak bir barış ve esenlik yurdu dairesi yoksa, adalet ve özgürlüğün, dayanışma ve direnişin rüzgârı insanları, halkları katıp önüne götürmüyorsa, iman da bütün rezalet ve pespayeliklerin toz ve toprağı sebebiyle görünür olmaktan çıkmışsa kendileri için endişelendiğiniz gençlerin durumu başka ne olabilir ki!

Keşke onlardan önce dönüp kendinize baksaydınız! Acaba, bütün bu tablonun neresinde, hangi noktasındayız, diye!

[1] Nasr Sûresi (110/1-3):  1. ALLAH’ın yardımı ve zafer geldiğinde, 2. ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, 3. Rabbinin sınırsız şanını yücelt, O’na hamd et ve O’ndan mağfiret dile: çünkü O, her zaman tevbeleri kabul edendir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM