Connect with us

Haberler

Ateşkes Süreci, Gazze’yi ve Direnişi Nasıl Etkileyecek?-IV

Yayınlanma:

-

Gazze’de ilan edilen ateşkesi, ateşkese giden süreci, ateşkes sonrası muhtemel gelişmeleri Aksâ Tûfânı boyunca sahada aktif mücadele içinde de yer alan Filistin dostları, Yeni Pencere için değerlendirdi. Değerlendirmelerin dördüncü bölümünü ilginize sunuyoruz.  

Levent Baştürk:

Trump’ın “barış plânı”, barış plânına giden süreç ve ateşkes sonrası neler olabileceğine dair hakkında düşüncelerim:

1- Bu aslında bir barış plânı değil. Sadece çatışmanın, daha doğru bir ifadeyle şimdilik Siyonist işgalci saldırının durmasını ve yıkıma ara verilmesini sağladı. Bunun tek olumlu sonucu can kaybının durmasını sağlayıp gıda ve insanî yardımın Gazze’ye girecek olmasına imkân vermesidir. Bu hâliyle bile çaresiz kalmış Gazzeliler arasında buruk bir memnuniyete sebep oldu.

Diğer yandan Lübnan’da olduğu gibi ateşkese rağmen Siyonist Entite, daha düşük ölçekte olsa da can almaya devam etti. Hayatını kaybeden rehinelerin tamamının cesetlerini teslim edilmemesini bahane ederek de Gazze’ye serbest bırakılması gereken insanî yardımın yarısının engellenmesine karar verdi.

Siyonist Entite daha ilk günlerde bu ihlallere teşebbüs etmemiş olsaydı bile “barış plânı” denilen bu anlaşmanın amacının barış getirmek olmadığı ortada. Bu bir teslimiyet dayatması! Gazzelilere iki şey sunuyor: Zehirli kadehten içmek ya da tamamen yok edilmek! Şimdilik bir ateşkes sağlanmasının ve kısmî olarak Siyonist militer güçlerin bazı bölgelerden çekilmesini sağlamanın ötesine gitmeyen bu sözde barış plânının neler getirdiğine kısaca baktığımızda bunun 19. yüzyılvârî bir kolonyal dayatma olduğu daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu anlaşma; BM, insan hakları kuruluşları, uluslararası mahkemeler ve soykırım çalışan bilim adamları kuruluşları tarafından da soykırım uyguladığı açıkça ortaya konmuş olan SiyoNazi Entite’ye istediği zaman soykırıma devam etmesi için açık kapı bırakırken soykırımın mağduru olup işgale karşı mücadele eden ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının mücadelesini veren Filistin direnişine silahsızlandırılma dayatıyor. Soykırımcı Siyonist işgal güçlerinin aşamalı olarak çekilmesini öngörüyor ama tamamen çekilmesini öngörmüyor. Gazze’de Hamas’sız bir yönetimin kurulmasını dayatırken Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı konusunda hiçbir şey söylemiyor. Gazze’ye, Müslüman ülke askerlerinden oluşturulacak bir barış gücünü aslında Filistin direnişini etkisizleştirecek bir sömürgecilik aparatı olarak devreye sokmayı plânlıyor. Kesintisiz insani yardım sağlanmasını öngörüyor ama bunun temin edilmemesi hâlinde SiyoNazi Entite’ye karşı herhangi bir yaptırım uygulanmasına dair bir hüküm içermiyor.

Direniş’i tamamen devre dışı bırakırken Ramallah merkezli sözde Filistin Yönetimine bile ancak kısıtlı bir alan açıyor ve Gazze’de oluşturulacak yeni yönetimin üzerinde soykırım faillerinden ABD Başkanı Trump’ı yetkili kişi olarak dayatıyor. Bir başka deyişle sözde barış getiren kişi olarak kendini pazarlayan Trump, yine kendini Gazze’nin sömürge valisi yerine koyuyor. Anlaşmanın altına imza atan Türkiye, Katar ve Mısır da öngörülen bu sömürge yönetiminin garantörü olmayı taahhüt ediyor. Kısaca ortada barış diye bir şey yok.

Bu anlaşmanın birinci aşamanın ötesine gidebileceği bile şüpheli bir görüntü arz ediyor. İki devletli çözümün bile bu barış plânı kapsamında olduğunu iddia etmek çok güç. Hatta artık herhangi bir objektif zemini de kalmamış olan iki devletli çözüm önerisinin öldüğünü bile söyleyebiliriz. Bu sözde barış plânında iki devletli çözüme bile tarafları yaklaştıracak hiçbir şey yok.

Sözde Filistin Yönetiminin bir “taraf” olarak sürece dahil olması bile kendini reform etme şartına bağlı.

Bu anlaşmanın sayın Özgür Özel ve bazı yorumcuların belirttiği gibi Bosna’da savaşı bitiren Dayton anlaşmasına benzetilmesi de tamamen bir yanılsamadan ibaret. Bir defa ortada Filistinlilerin barış için bir ortağı yok çünkü onları bir taraf olarak gören de yok!

Evet, Filistin tarafında bazı kutlamalar oldu ama bu öyle çok coşkulu olmadı. İçlerinden bir kısmı artık var olmayan evlerine dönüyorlar.

Zaten kendisi de soykırımın faillerinden olan Trump’ın barış plânı, hâliyle SiyoNazi Entite için hiçbir hesap verebilirlik mekanizması da içermiyor. Filistinlileri “radikalleşmekten vazgeçmeye” çağıran plân, Siyonist soykırımcılar için benzer bir çağrı yapmıyor.

Biden yönetiminin Netanyahu’ya savaşı durdurması için baskı uygulamamasından yola çıkarak bu ateşkesten dolayı Trump’a kredi verenler var ancak bu baskının hangi objektif koşullarda ortaya çıktığına bakılmaksızın yapılan övgüler ve verilen kredi çok fazla anlam taşımıyor. Trump, soykırım sürecinde hem kundakçı hem de itfaiyeci rolünü oynadı. Trump, aylarca İsrail’in Gazze halkına uyguladığı zulmü ve kitlesel açlığı mümkün kıldı. Şimdi ise kendi kolaylaştırdığı savaşa şimdilik ara verdirdi fakat istediği sonuçlar elde edilemediği taktirde cehennemin kapılarının açılacağı tehdidini savurmaktan da geri durmuyor.

Arife Taştan:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Gazze bize bir mektep oldu. Bir turnusol kâğıdı gibi herkesin rengini netleştirdi. Aksâ Tûfânı hakikat meşalesinin fitilini ateşledi. Direnişin önderleri Vâkıa suresinde övülen öncülerin ne tür insanüstü varlıklar olduğunu bizim için mücessem hâle getirdi. Ayakları yeryüzünde başları ise gökyüzünde olan bir halk, tüm halklara Zâriyat 56’nın tefsirini öğretti. Hâlıkına ubudiyyetten gayrı özgürlük tutkusunun, onurlu duruşun, izzetin insanı nasıl da yüceltip göklere çıkardığını gösterdi.

Dünyanın kalan halkları arasında Âl-i İmrân 103’ün nüvelerinin henüz belirmeye başladığı sırada bile ne denli güç inkişaf ettirdiğini ortaya koydu. Vicdan, Madleen, Hanzala, Sumud, Özgürlük gemileri ile başlayan akının baş edilmez bir güce dönüşeceğini anlayan ve halklar nezdinde karanlık yüzünün apaçık malum olduğunu, itibarının yerle bir olduğunu dolayısıyla zanlar üzerine kurduğu mâlî imparatorluğun yerle bir olma ihtimalini gören düşmanın prestij kaybını toparlama telaşıyla ateşkese nasıl sarıldığına şahit kıldı.

Bundan sonra yük, omuzlarımızdadır. Aksâ’yı hayatta sahip olabilecekleri en kıymetlileri pahasına tüm inananlar, tüm bağlılar adına korumayı üstlenen; harîm-i namusuna nâmahrem eli değdirmemek için tek başına da kalsa bayrağı elden bırakmayan Gazze’nin kahraman yiğitleri şimdi cepheye bizi de dahil etmiştir. Düşmanı göğüsleyecek ipin bir ucunu da bize tevdi etmiştir. Topluca Allah’ın ipine sarılma emriyle muhatap hâlinde üstlendiğimiz bu sorumluluk, Gazze dışında tüm dünyanın işgal altında olduğunu anladıktan sonra daha bir anlam ve önem kazanmıştır.

Şimdi bu sorumluluğa sahip çıkma; Direniş’in aziz şehitlerine vefa gösterme; adaletin tüm dünyaya yayılması için Âl-i İmrân 103 formülüyle Zâriyat 56’nın özgürlük rûhuna ve Bakara 193’ün fitne ve zulümden ârî dünya hedeflerine yönelme, oyun kurucu edasıyla masanın etrafında toplananların vahşi iştihâlarının önüne geçme ve plânlarına taş koyma zamanıdır.

Nihat Taştan:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ım bu süreci zalimlerin dilediği gibi değil, mazlumların dilediği gibi sonuçlandır.

Gelinen noktaya bakacak olursak kesinlikle büyük şeytan ABD, mel’un İsrail ve diğer dünya devletlerinin desteklediği Gazze plânının şimdilik tutmadığını gördük. Diğer yandan şeytanî şebekenin hain plânlarından henüz vazgeçmediğini de biliyoruz. Hain plânlarına ulaşamamalarının sebebine gelirsek bu; hem Gazze halkı, Hamas ve diğer direniş gruplarının verdiği şanlı mücadelenin hem de İran, Yemen gibi ülkelerin desteğinin sonucudur. Ayrıca devletlerinin duyarsızlığı karşısında başlayan ve Sumud filosu ile ivme kazanarak kelebek etkisine dönüşmeye başlayan pasif direniş hareketlerinin katkısı da aşikardır.

Evet bu, bir nebze de olsa başarıdır. Fakat dikkat edersek Suriye demografisinin yeniden şekillenmesi kapsamında Türkiye’nin faşist bir bakış açısıyla sergilediği refleksin Gazze sürecine olumsuz katkı sunduğu da açıktır. Türkiye başta olmak üzere işbirlikçi bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini, ekonomik işbirliklerini, sosyolojik ve sınır sorunlarını Hamas’a karşılık pazarlık yaptıkları ayan beyan ortadadır. Bu süreçte Trump’ın sözlü tehditleri ile başlayan ilk 20 maddenin Hamas tarafından masadaki müzakereler sonucu kendi lehine çevrildiği bilinmektedir.

Bu başarının devam etmesi temennisi ile bundan sonraki süreçte yine Müslümanların üzerine çok ciddi görevler düştüğünün bilincindeyiz. Bu bilincin dünya halklarını hareketlendirerek kelebek etkisini katlanarak artırması ve oluşturulacak hamlelerin Filistin’in ve Gazze’nin kurtuluşuna vesile olmasını ümit ediyorum. Selam ve dua ile.

Muhammet Emin Ünal:

Trump henüz başkan olmadan önce “Göreve başlayana kadar rehineler bırakılmazsa, Gazze’ye cehennemin kapıları açılacak!” demişti. Bu tehdidin Hamas için bir anlamının olmadığını geçen süreç içerisinde anladı. Şu anda bir ateşkes sağlanmış görünüyor ancak bu ateşkesi diğerlerinden ayıran bir durum var. Trump, bölge ülkelerinin iradesini satın alarak Hamas’a şartların dayatılmasını sağlamıştır. Bu ateşkes için Hamas’tan gelen “arabulucu ülkelerin iyi niyeti” ifadesi dikkat çekicidir. Çıkan sonuç şudur: Ateşkesi sağlayan asıl etken Trump değil, Trump’ın iradelerini satın aldığı bölge ülkeleridir. Buna rağmen Hamas’ın kendi şartlarını kabul ettirmesi Hamas açısından büyük bir başarı iken bölge ülkeleri liderlerinin Trump ile beraber hareket etmesi Hamas’a yapılan bir ihanettir.

Burada dikkat edilmesi gereken iki konunun altını çizmek istiyorum.

Birincisi; Trump, tıpkı bölge ülkelerine yaptığı gibi Hamas’a yaklaşmak istedi.  Bölge ülkelerinin liderlerine “meşruiyet” tehdidi yoluyla boyun eğdiren ve istediğini bu tehditlerle alan tipik Amerikan kibri profilini tüm çıplaklığı ile ortaya çıkardı. Bölge ülkeleri Trump’ın bu tehditlerine iktidarlarını koruyabilmek için her seferinde boyun eğdi. Hamas’ı da alışageldik tehditlerle yola getireceği zannına kapıldı fakat istediğini alamadı. Hamas, tehditlerle boyun eğdirebileceği bir yapı değil. Amerika’nın tüm silahı, bu: cehenneme çevirme iddiası. Cehennemin içerisinde cenneti arzulayanlar için bu tehditler anlamsız kaldı. İşte tam bu noktada “Cehennem silahı” tükenen Trump, bölge ülkelerinin iradesizliğinden faydalanarak ateşkes ilan etti. Her şeye rağmen Hamas, teslim olmadı. Allah’ın izni ile de ayakta kalmaya devam edecek.

İkincisi ise Müslüman dünya, Gazze’nin neyi başarmak istediğini anlayamadı. Gazze’yi yerel bir isyan olarak gördüler. Hâlbuki onlar, mazlumların, ezilmişlerin ve en önemlisi de ümmetin onuru için savaşıyorlar. Evet, ümmet! Unuttuğumuz bir kavram adına savaşıyorlar. Üstü tozlanmış, unutulmuş bir kavram olan ümmet adına! Artık ümmetin yerini ulusal çıkarlar aldı. Bölge ülkeleri ulusal çıkarlar uğruna Amerika’dan, İsrail’den yana taraf oldular. Hiçbir yaptırımda bulunmadılar. Zaten topraklarında Amerikan üssü bulunan ülkeler nasıl olur da emperyalizme karşı durabilirdi ki! Hamas, emperyalizmin karşısında durdu ve durmaya devam edecek. Amerikan emperyalizminin tükendiği noktadır Hamas! İşte Hamas’ın davasını temiz kılan da bu: emperyalizm ile tek ilişkisi savaşmak.

İslam dünyası, yaşanan tüm gelişmeler karşısında hâlen daha “maruz kalan” tarafta kalmaya ısrar ediyor. Gazze, onların nazarında “sorun çıkaran şımarık bir çocuk” profilinden öteye gitmiyor. Emperyalizme karşı boyun eğmiş oluşlarını Gazze’ye de kabul ettirmeye çalışıyorlar lâkin çıkış yolu bu değil. Emperyalizm karşısında tüm ümmetin “amasız” olarak ideolojik, mezhepsel birlikteliğini sağlaması lazım. Sonrasında ödeyeceğimiz bedellere hazır olmamız gerekiyor.

Ebu Ubeyde’nin her konuşmasını bitirirken söylediği gibi, “ya zafer ya şehadet”in şiarımız olması gerekiyor.

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x