Connect with us

Köşe Yazıları

Yalanın Siyaseti

Yayınlanma:

-

Yalanın Siyaseti adlı kitabında Yalın Alpay, yakın tarihten ve dahi güncel siyasi figürlerden bol bol örnekler vererek yalanın meşrulaştırılmasını, hakikatin önemsizleştirilmesini (post-truth) ve hileli akıl yürütme (safsata) tekniklerini anlatıyor.

Artık nesnel veriler kullanmaya gerek duymadan, sadece duygulara ve önyargılara hitap ederek, yalanları hakikatmiş gibi yutturuyorlar kitlelere. Hakikatle yüzleşmek, insanı özeleştiriye ve değişime zorlar. Öte yandan, önyargılara yaslanmak, engin bir kafa konforu sağlar.

İçten içe, “boş ver, takma kafana, rahatına bak” demek, işin kolayına kaçmak, yaygın bir davranış şeklidir. İnsan hazzı, kendini iyi hissetmeyi önceler. Zaten herkesler de çok meşgul. Şairin dediği gibi; kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!

Biz yine de yaşamayı ağırdan alalım ve ince şeylere, durup, şöyle bir bakalım.

Bir haftadır tartışılan bir konu var Türkiye’de: Çıplak Arama. Yazıya başlarken andığım kitabın önemini ortaya koyan örnek bir olay bu. Dilerseniz, birlikte inceleyelim. Türkiye’de çıplak arama var mı yok mu, kararı siz verin.

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nun ‘Uşak’ta gözaltına alınan 30 üniversite öğrencisi kadının çıplak aramaya maruz bırakıldığını açıklaması üzerine Ak Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin‘den bir cevap geldi: Ben Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum, yok böyle bir şey”. Bu cevaptan önce, iddiayı ortaya atan kişi için “bu kadar Meclis’i terörize eden bir milletvekili görmedim” dedi. O arada şu cümleyi de kurdu: “Kendisinin geldiği bir yer var. Orayı siz artık bağlarsınız, nereden geldiğini.” Hemen ardından da “böyle” insanlar tarafından “böyle” şeylerin dile getirilmesini kastederek, “bunu çok net söyleyeceğim, bu bir FETÖ yöntemidir.” dedi.

Özlem Zengin, hakikatin önemsizleştirildiği, yalanın meşrulaştırıldığı ve her türlü hileli akıl yürütme tekniğinin kullanıldığı, bataklığı andıran Türkiye siyaset arenasında “kuralına göre” oynamış ve piyasanın ucuz numaralarından bir kaçına birden dört elle sarılmış görünüyor.

Cezaevleri ile bir şekilde temas etmiş milyon insanın bildiği, üstelik 20 yıldır uygulanan bir yöntemi, “çıplak arama” rezaletini, ya bilmiyor ya da bize, 80 milyon insana, yalan konuşuyor. Yalan konuşmuyorsa, demek oluyor ki bu konudaki cehaletini büyük bir özgüvenle ortaya koyuyor.

Milletvekili olan, Meclis’te ve kameralar önünde her vesileyle insan hakları ihlallerini duyuran bir insanın ortaya attığı iddiayı araştırmak yerine, ne yapıyor Özlem Hanım?

Rakip gördüğü kişiyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. HDP’nin terörle arasına yeterli mesafeyi koyamamasından (bir doğrudan) yola çıkarak her HDP’linin terörist olduğu yönünde hileli bir çıkarım yapıyor. Kitleleri öyle düşünmeye yönlendiriyor. Hakkın yanında batıl zail olmaya mahkum. Bunu bildiğinden veya hissettiğinden, eşeği sağlam kazığa bağlamak ihtiyacı içine girmiş. PKK’lı çamurundan yeterli iz kalmazsa diye FETÖ’cü olduğu algısından çamur tedarik etme yoluna başvurmuş.

Özlem Hanım, gerçeği araştıracağı yerde çamurla sıvamaya, muhatabını iki terör örgütüne birden yamamaya çalışıyor. Kusura bakmasın ama ortaya koyduğu performansı özetleyecek kelimeler şunlar: Hile, Cehalet, Yalan ve İftira.

Gergerlioğlu’nun terörle ilişkisi olmadığını bal gibi de biliyor. Gerçek umurunda değil veya basbayağı kandırılmış. “İnanmıyorum” diyor, “biliyorum” demiyor, diyemiyor. Önyargılara, algılara, duygulara oynuyor. Hakikat? Hakikat kimin umrunda ki!

Gelelim, Türkiye cezaevlerindeki “çıplak arama” geleneğine. Bir avukat olarak 8 yıldır Türkiye’nin değişik bölgelerinde cezaevlerine gittiğimi, ziyaretlerin ardından izlenimlerimi yazdığımı bilenler bilir. Pek çok cezaevinde mahkumlardan çıplak arama hikayelerini dinlemişliğimiz vardır.

Şurası kesin ki mahkumların/tutukluların çıplak olarak aranması güvenlikten ziyade onur kırmak, aşağılamak amacıyla, bir psikolojik işkence metodu olarak uygulanıyor. Üstelik bu yeni de değil. F Tipi Cezaevi sisteminin başladığı 2000 yılından bu yana sistematik biçimde uygulanıyor.

Kaldı ki bunun yönetmelikte de yeri var. Avukat Kaya Kartal bir hafta önce twitter hesabında paylaşmıştı. 2006 Tarihli İnfaz Tüzüğü’nün 46. Maddesi’nde açıkça düzenlenmiş. Çıplak arama, gerekli durumda ancak cezaevi tabibi eşliğinde gerçekleştirilir lakin bu kurala da genel olarak uyulmuyor.

Cezaevleri denetime kapalı alanlardır, hele ki Türkiye gibi Hukuk’un içselleştirilmediği, keyfiyetin galebe çaldığı ülkelerde sayısız hak ihlali olur fakat hak arama yolları ya kapalı ya çok çetrefilli ve risklidir! Hak arayayım derken daha çok haksızlığa maruz kalma riskinden bahsediyorum.

Önceki gün F Tipi Cezaevinde örgüt üyeliğinden 20 yıldan fazladır yatmakta olan bir mahkumla görüştüm. Kendisine şahsi çıplak arama tecrübesini sordum. 2017 yılında yaşanan bir dizi olayı anlattı. İbretlik bir örnek bu.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ’cüleri F Tipi cezaevlerine yerleştirmek için, apar topar, bir yargı kıyımına girişilmişti, malum olduğu üzere. Kurunun yanında yaş yanıyor değildi, hayır. Bu kadar masum değildi. Yaşın yanında kuru kuru iftiralarla, delilsiz, mesnetsiz biçimde, “tabanı ibadet” mensubu vatandaşlar, biner biner hapislere doldurulacaktı. Ne var ki F Tipi Cezaevleri tıka basa doluydu. Ülke “vatan haini”nden, “terörist”ten geçilmiyordu ki!

F Tipi Cezaevlerindeki eski mahkumları T Tipi Cezaevlerine sürmeye başlamışlar.

F Tipi Cezaevleri “yüksek güvenlikli” olması ile ünlüdür. İçerisi kameralarla 24 saat izlenir. Yönetim, istediği zaman koğuşları basar ve arama yapar. İçeriye alınan eşyalar da insanlar da çok titiz bir aramadan geçirilir.

Mahkumlar odalarından alınırken, gardiyanlar üst araması yapmışlar. Çıkış yerine gelindiğinde eşyalar da insanlar da X-Ray cihazından geçirilmiş, dedektörle aranmış. İlave alarak, elle ince arama da yapılmış.

Bu aşamadan sonra mahkumlar askerlere teslim edilmiş. Mahkumların ayakkabıları çıkartılıp incelenmiş. Ardından, ellerine kelepçe takılmış ve cezaevi (ring) aracına konulmuşlar. Ring aracında hücre biçimde odalar var. Elleri kelepçeli olarak konuldukları hücrelerin kapısı da kilitleniyor ayrıca. Bu halde 7 saatlik bir yolcuktan sonra sürgün edildikleri cezaevine varmışlar. Yeni cezaevinde gardiyanlara elleri kelepçeli olarak teslim edilmişler.

Girişte, küçük bir odaya alınmışlar. Kendilerine, “soyunun” denilmiş. Görüştüğüm mahkum, direnmenin dayaktan başka bir sonuç vermeyeceğini tecrübe ettiği için şöylece itiraz etmiş: “Yönetmeliğe göre çıplak arama ancak doktor nezaretinde yapılabilir.”

Sen misin böyle diyen, der demez, bir “güzel” dövmüşler onu. Bir yandan dövüyor ve ana avrat sövüyor, bir yandan da soyuyorlarmış.

Bu insanlık dışı muameleye karşı çıkanlara dayağın yanı sıra, “görevli memura mukavemet” ettikleri gerekçesiyle disiplin cezası da veriyorlar! Göz yaşartıcı bir adalet!

Bu “sıradan” hikayede, çıplak aramaya “güvenlik” dolayısıyla ihtiyaç duyulmadığı aşikar. Amacın, onur kırmak, aşağılamak, “devletin gücünü” göstermek olduğu net. Bunun adı işkence. OHAL döneminde bu ve benzeri işkenceler, hak ihlalleri cezaevlerinde zirve noktasına ulaşmıştı.

O dönem, kocası terörle ilişkili görülüp gözaltına alınan bir kadın bana hikayesini anlatmıştı, gözü yaşlı. Kocasını ormana götürmüş polisler gece vakti ve kafasına silah dayamışlardı. Büyük bir korku vardı, bunu bana adeta fısıldamıştı, çaresiz.

Karlı bir sabah oğlumuzu Bakırköy Devlet Hastanesi Çocuk Acil’e götürmüştük eşimle. Sıra beklerken, askerlerin kolunda içeri giren bir kadın görmüştüm. Karnı burnundaydı. Hamileliğini cezaevinde değil elektronik kelepçe eşliğinde evde geçirse, bebeğini evinde baksa, büyütse olmazdı! Ülke güvenliği tehlike altında kalırdı. Zira kendisi bir “abla” idi muhtemelen. Gazete dağıtmış, bir bankaya para filan yatırmıştı!

O dönem, cezaevlerindeki avukat görüşme odalarına kamera konulmuş, vekil müvekkil ilişkisi ve savunma hakkı budanmıştı. Ses ve görüntü kaydı alınması yetmezmiş gibi görüşme esnasında, odada bir gardiyan da hazır bulundurulurdu. Bu, akıllara durgunluk veren zulüm daha dün gerçekleşti bu ülkede.

Ülkeyi 20 yıldır yöneten partinin sözcüsü böyle şeylere inanmaz ama ben yine de anlatmak istedim. Olur ya, belki yalanlarla değil gerçeklerle işi olur, muktedirlere değil mazlumlara, ötekileştirilenlere kulak verir. O vakit, muhalefet konumuna “düşmüş” de olsa, ıskartaya ayrılmış da olsa, biz buradayız, bekleriz.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sanatla Direnmek

Yayınlanma:

-

Yeni kuşakların, çocukların ve gençlerin Filistin duyarlılığı eskilere oranla düşük mü?

Böyle öz/eleştiriler sizin de kulağınıza çalınmıştır yahut bunu destekler çokça şahitliğiniz vardır belki de.

Direnmek yoksa eğer, bilhassa kültür edebiyat ve sanatla, yeni kuşaklardan bilinç ve hassasiyet beklemeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kültür, edebiyat ve sanatın altını bilhassa çiziyorum. Okullardan ziyade sokaklarda, yapay sahalarda değil hayatın olağan akışında yeşeriyor ve yayılıyor bilinç. Burada, bu mümbit topraklarda.

Soykırım uygulayanlar yalnızca insanları ortadan kaldırarak başarılı olamazlar. Soykırımcının asıl hedefi o toplumun uzun yıllar içinde ortaya koyduğu kültür değerlerini yok etmektir. Kültürü ortadan kaldırdığınızda artık geriye bir şey kalmamış sayılır.

25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna’yı bombalayan Sırp milliyetçilerin cami ve medrese esintileriyle inşa edilen ulusal kütüphane Vijećnica‘yı yakıp yıkarak Bosna’nın kültür mirasını, hafızasını ortadan kaldırmayı hedeflemeleri boşuna değildi. Bosna direndi. Çok daha çetin bir imtihanı Gazze veriyor nicedir.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünyanın gözü önünde 9 aydır devam eden soykırım, Filistin’den çoktan taşmış ve evreni zehirleyen baş belası bir İsrail’e maruz kalmak, bu konu üzerinde düşünmeyi elzem hale getiriyor:

Son çare silahlı direnişten önce ve esasen sanatla direniş.

Bilinç ve hafızayı kurma ve korumada, bir halkın kimliğini oluşturma ve muhafazada sanatın rolü, potansiyel gücü hafife alınmamalı.

Çocuklarımızın, sekiz yaşındaki Yusuf ve 4 yaşındaki Dua’nın hayatından örnekler verebilirim.

7 Ekim 2023 öncesinde, işgal atındaki Filistin, soykırımcı İsrail’in olmayan insafına terk edilmiş, Türkiye dahil pek çok “komşu” ülke İsrail’le normalleşmek için kuyruğa girmişti. Biz de herkes gibi neler olacağından habersiz bir yolculuktaydık.

Arabada kendi seçtiğim şarkıları dinlerken Murat Kekilli’nin “Yıkılasın İsrail” adlı şarkısı çalmaya başladı.

Eşime dönüp, “Bu şarkının sözlerini Hamza Abi’nin yazdığını biliyor muydun?” diye sordum.

Şarkının hikayesini anlattım. Necip Fazıl Kısakürek’i Murat Kekilli ve Hamza Er ile aynı şarkıda buluşturan kader ilgi çekmez mi?

“Yıkılasın İsrail, enkazını göreyim, sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim!”

Bu şarkı ve sözler üzerine Yusuf bizi soru yağmuruna tuttu. Yol boyu “İsrail Sorunu”nu konuştuk. Artık o bir Filistin dostuydu, İsrail’e karşıydı ve boykota katıldı.

Çocuklarla 7 Ekim sonrası Filistin’le dayanışmak için düzenlenen eylemlere bol bol katıldık.

Artık çocuklar evde durduk yere “Katil İsrail Filistin’den defol” vb. sloganlar atıyor ve Filistin marşları mırıldanıyor.

Anaokulunda öğrencilerden ülke sunumları yapmaları istenince bizim Dua, Filistin’i aldı. Filistin sembollerini kartona yapıştırdık birlikte. Filistin hakkında kısa öz bilgileri ezberledi.

Sunumda ben yoktum, öğretmeni videoya çekmiş, bizimle paylaştı.

– Dua bugün bize hangi ülkeyi anlatacaksın?

– Live Filistin!

Hem bir slogan hem bir dua hem de şarkı sözü. O kadar özdeşleştirmiş ki Filistin’le.

Bu süreçte onlarca kez duyduğu bir şarkı (Leve Palestina) ülkenin adı olsa gerekti!

Sözleri İsveççe bir şarkı Leve Palestina: “Yaşasın Filistin” anlamına geliyor.

Şöyle de tercüme edilebilir başlangıç sözleri:

Leve Palestina och krossa sionismen / Yaşasın Filistin, Kahrolsun Siyonizm

(Amin)

Karikatürist Naci el-Ali’nin karikatürleri olmasa, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş olmasa, ilk kadın direniş şairi Fedva Tukan olmasa, direnişin ilk hikayelerini yazan Gassan Kanafani olmasa, intifada şairi Semih el-Kasım olmasa Filistin direnişi bu kadar etkili olabilir miydi?

100 yıldır işgal altında, 100 yıldır direniş destanı yazan bir halktan, bir ülkeden bahsediyoruz. Hiç ama hiç kolay değil.

Bugün Gazze’nin kırılamayan, teslim alınamayan iradesi akıllara durgunluk veriyor. Arkasında muazzam bir iman, bir inanç ve kararlılık var.

Sanat bu inancın, bu direnişin bahçesindeki ağaçların meyveleri. Zeytini, limonu, mandalinası, kirazı.

Filistin’in, Gazze’nin insanlığı özgürleştirdiğine inanıyorum. Hiç değilse sağlam bir özgürleşme daveti sunuyor. Öpüp başımızın üzerine koymalıyız: “Bu davet bizim!”

Öyle olmasa sokaklarımıza şu sözü yazıp mazeret sunma gereği duymazdık:

“Kusura bakma Filistin biz de işgal altındayız!”

Sanat işte, biz özgürleşirken elimizden tutan enstrümanlardan biri.

Şair Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni okuyun derim.

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un “Tünel / Gazze’de Yaşamak” kitabını okuyun derim.

Yazar Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında / Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” adlı kitabını okuyun derim.

Listeyi uzatabiliriz. Uzatın lütfen. İşgal uzun sürdü. Direniş de uzun sürüyor!

 

*Kapak resmi Nabil Anani, “Eye On Jerusalem”, Tuval üzerine akrilik, 2012, 47 1/5 × 59 1/10 inç | 120×150 cm.

İlgili yazı:

Direniş Cephesinde Sanat

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bereketli Bir Eylem Günü

Yayınlanma:

-

Dün, 30 Haziran Pazar, Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Adana, Bursa, Konya, İstanbul, Samsun, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Zonguldak, Düzce, Gümüşhane, Trabzon ve Urfa olmak üzere 13 ilden gelen Filistin Dostlarıyla Ankara’da buluştuk.

10 Mart 2024 tarihi itibariyle ortalama 30 ilin meydanlarında iki haftada bir eylemler, basın açıklamaları yapıyorduk. Nihayet sıra tanışmaya ve el birliğiyle, iktidarın kalbine yakın bir yerde eylem gerçekleştirmeye gelmişti.

Birbirini büyük oranda ismen tanıyan, yediden yetmiş yediye, yüz elli kadar insan, yüz yüze görüştük, yemek yedik, çay içtik, muhabbet ettik, söyleşileri dinledik; düşünce, duygu ve tecrübelerimizi paylaştık.

Omuz veren pek çok oluşum ve destekçinin ısrarlı gayretleri neticesi Türkiye’nin soykırımcı terör devleti İsrail’le arasındaki kanlı ticaret önce kısıtlanmış, ardından yasaklanmıştı.

Türkiye’yi emperyalist bloktan çıkmaya haykıra haykıra çağırmaya uzun süre devam etmemiz gerektiği ortada.

Limanlar siyonist vahşete kapatılsa da ticaretin dolambaçlı yollardan devam ettiğine dair emareler yok değil.

Yine de kesin olan şu ki Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı halen olanca hızıyla devam ediyor. İşgalci İsrail rejimi, Filistin’de 9 aydır resmen ve alenen yoğunlaştırılmış bir soykırım gerçekleştirirken ölüm makinelerine yakıt sevk etmek, dehşet verici bir utanç ve vebalden öte “soykırım suçuna ortaklık” anlamına geliyor.

“Neden BOTAŞ (Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş.) Önüne Gittiğimizi” kamuoyuna günler öncesinden şu sözlerle izah etmiştik:

“İsrail’in ihtiyaç duyduğu ham petrolün yüzde kırkı Azerbaycan tarafından temin ediliyor. Azeri petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Adana’nın Ceyhan ilçesine kadar ulaştırılıyor. Ceyhan’da yer alan BOTAŞ tesislerinde tankerlere yüklenerek işgal rejimine naklediliyor. BOTAŞ, hem İsrail’e yollanan petrolün tankerlere yüklendiği tesisin sahibi, hem de Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ortaklarından biri.

İsrail, bu petrolü rafinerilerinde işliyor. Rafinerilerde üretilen yakıt, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılıyor. Yani bugün Filistin halkının üzerine bomba yağdıran tank ve uçakların yakıtları İsrail’e BOTAŞ ve Türkiye aracılığıyla naklediliyor.

Açık çağrımızı yineliyoruz: Siyonistlere ulaşacak her damla petrol Gazze’ye ölüm olarak yağıyor. Vanaları kapatın, suça ortak olmayın!”

Ve eylem saati geldi çattı!

Bilenler bilir, bilmeyenler de hayatlarında en azından bir düzine tecrübe etsinler, derim. Eylem günü, öncesi ve sonrasıyla, Avrupa Kupası grup maçlarından daha heyecanlı ve kesinlikle öğreticidir!

Eylem alanına girerken sayımız 250’yi bulmuştu.

Bir Türkiye klasiği, ucu yerli iktidarlara dokunan bir eylem olunca, polis olabildiğince uzakta, çok uzakta bir yerde “takılıp” kısa sürede dağılmanızı bekler. Mümkünse kimseler gelmesin, muhataplar görmesin, duymasın, gündem olmasın, ne olacaksa sessiz sedasız, şipşak olsun bitsin!

Polisler, BOTAŞ’ın önüne gitmemize müsaade etmemek üzere önceden yolu çevik kuvvetten bir barikatla kesmişti.

Üç arkadaş, emniyet amiri ile müzakere ettik. Sonuç alamadık.

Yasal haklarımızı kullanmamız keyfi yorumlar neticesi fiilen engelleniyordu. Bir başka Türkiye klasiği. Anayasal haklarımızı, ifade özgürlüğümüzü kullanmamıza yığınla polis zoruyla engel olunuyordu. Avukat olarak açıklama yapmam da sonucu değiştirmiyordu. Talimat duvarları yüksekti ve ses gelmiyordu!

17.30’da eylem alanına giden bir yol ağzında, ağaçların arasında, sokak lambalarının, (aydınlatmanın) olmadığı bir alanda barikat karşısındaydık. Çok değil, 20 dakika sonra, istişare sonucu mecburen B planını devreye soktuk ve oturma eylemine geçtik.

Hava 20.30 gibi karardığında tüm müzakere girişimleri artık sonuçsuz kalmıştı.

Bu arada marşlar, konuşmalar, sloganlar eşliğinde protestomuzu coşkulu şekilde sürdürüyorduk. Elinde gitarıyla ve dua eder gibi ezgilerle eylem alanına durmaksızın müzikli, sımsıcak, dipdiri bir direniş taşıyan arkadaşı Allah özellikle göndermiş olmalıydı.

Farklı ilden gelen pek çok temsilci söz aldı, mikrofonu eline aldı, nezaket sınırları içinde, hakkı ve hukuku, zulmü ve hukuksuzluğu dile getirdi, farklı tonlarda, yer yer coşkulu, öfkeli, yer yer ironik konuşmalar yaptı.

Sayıları giderek artan, nöbeti devralan çevik kuvvet polislerini idare eden sivil giyimli 4-5 emniyet mensubu öne çıkıyordu. İlginç bir görüntüydü. Eylemciler engeli aşmak için sosyal medya araçlarını kullanmak üzere telefonlarına sarılmışken sivil polisler de -muhtemelen whatsapp üzerinden- sürekli bir yerlerle yazışma halindeydiler harıl harıl.

Eylem gününün en güzel anlarından birincisi bana göre hep birlikte eda edilen akşam namazıydı. O namazı orada olan kimse kolay kolay unutamaz. Havada direnmenin onuru ve haklı olmanın huzuru, harika bir rayiha. Hakkı haykırmak, zulme karşı sesimizi yükseltmek için hazırladığımız bez pankartlar ayaklarımızın altına seccade olup serilmiş, mutlu mesut.

Ayetler, polislere yanlış yerde durduklarını, durmaya icbar edildiklerini hatırlatıyor olsa gerek ki mahcubiyetle aralanmış saygılı bakışları yere düşüyor. Daha fazla günaha ortak olmamak adına, hiç değilse biz secde edeceğiz diye önümüzden çekiliyor, bir kısım barikatı açıyorlar.

Günün rengi değişirken atmosfer de değişiyor. Polisler çoğunlukla şehir dışından, uzak diyarlardan, kadınlar ve çocuklarla birlikte tedarik ettiğimiz direnci karanlığa doğru püskürtmek için “pusu”da bekliyorlar.

Gecenin sonuna doğru yolculuğa nerde, nasıl çıkmalı?

Pek çok değişken var, sıcak gelişmeler üzerine istişare ediyoruz. Derken bir haber geliyor:

BOTAŞ Genel Müdürlüğü, pazar akşamüstü kapısının önünde hakkın sözüne barikat kuran o kurumlu kurum, en iyi savunma saldırıdır, baskın basanındır, der gibi kısa bir basın açıklaması metni yayınlıyor resmî sitesinden.

Yalandan kim ölmüş!

 

Kararımızı veriyoruz: Her türlü engellemeye rağmen basın açıklamamızı okuyacağız.

Cep telefonları ışığının aydınlattığı alanda gür bir sesle beyan ediyoruz, yine ve yeniden geleceğimizi, BOTAŞ’ın karşısına dikilmek üzere dört bir yandan harekete geçeceğimizi!

İnşallah daha güçlü haykıracağız ve başaracağız.

En kısa sürede işgalciye, soykırımcıya akan petrolün vanalarını kapatacağız.

Vanaları kapatacağız, gemileri bağlayacağız. İşgalci, katil İsrail’i yapayalnızlığa ve yaptıklarının hesabını vermeye mecbur bırakacağız.

Çünkü tüm dünya halklarının Filistin’e borcu var. En başta da biz komşu halkların.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM