Connect with us

Köşe Yazıları

Yalanın Siyaseti

Yayınlanma:

-

Yalanın Siyaseti adlı kitabında Yalın Alpay, yakın tarihten ve dahi güncel siyasi figürlerden bol bol örnekler vererek yalanın meşrulaştırılmasını, hakikatin önemsizleştirilmesini (post-truth) ve hileli akıl yürütme (safsata) tekniklerini anlatıyor.

Artık nesnel veriler kullanmaya gerek duymadan, sadece duygulara ve önyargılara hitap ederek, yalanları hakikatmiş gibi yutturuyorlar kitlelere. Hakikatle yüzleşmek, insanı özeleştiriye ve değişime zorlar. Öte yandan, önyargılara yaslanmak, engin bir kafa konforu sağlar.

İçten içe, “boş ver, takma kafana, rahatına bak” demek, işin kolayına kaçmak, yaygın bir davranış şeklidir. İnsan hazzı, kendini iyi hissetmeyi önceler. Zaten herkesler de çok meşgul. Şairin dediği gibi; kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!

Biz yine de yaşamayı ağırdan alalım ve ince şeylere, durup, şöyle bir bakalım.

Bir haftadır tartışılan bir konu var Türkiye’de: Çıplak Arama. Yazıya başlarken andığım kitabın önemini ortaya koyan örnek bir olay bu. Dilerseniz, birlikte inceleyelim. Türkiye’de çıplak arama var mı yok mu, kararı siz verin.

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nun ‘Uşak’ta gözaltına alınan 30 üniversite öğrencisi kadının çıplak aramaya maruz bırakıldığını açıklaması üzerine Ak Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin‘den bir cevap geldi: Ben Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum, yok böyle bir şey”. Bu cevaptan önce, iddiayı ortaya atan kişi için “bu kadar Meclis’i terörize eden bir milletvekili görmedim” dedi. O arada şu cümleyi de kurdu: “Kendisinin geldiği bir yer var. Orayı siz artık bağlarsınız, nereden geldiğini.” Hemen ardından da “böyle” insanlar tarafından “böyle” şeylerin dile getirilmesini kastederek, “bunu çok net söyleyeceğim, bu bir FETÖ yöntemidir.” dedi.

Özlem Zengin, hakikatin önemsizleştirildiği, yalanın meşrulaştırıldığı ve her türlü hileli akıl yürütme tekniğinin kullanıldığı, bataklığı andıran Türkiye siyaset arenasında “kuralına göre” oynamış ve piyasanın ucuz numaralarından bir kaçına birden dört elle sarılmış görünüyor.

Cezaevleri ile bir şekilde temas etmiş milyon insanın bildiği, üstelik 20 yıldır uygulanan bir yöntemi, “çıplak arama” rezaletini, ya bilmiyor ya da bize, 80 milyon insana, yalan konuşuyor. Yalan konuşmuyorsa, demek oluyor ki bu konudaki cehaletini büyük bir özgüvenle ortaya koyuyor.

Milletvekili olan, Meclis’te ve kameralar önünde her vesileyle insan hakları ihlallerini duyuran bir insanın ortaya attığı iddiayı araştırmak yerine, ne yapıyor Özlem Hanım?

Rakip gördüğü kişiyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. HDP’nin terörle arasına yeterli mesafeyi koyamamasından (bir doğrudan) yola çıkarak her HDP’linin terörist olduğu yönünde hileli bir çıkarım yapıyor. Kitleleri öyle düşünmeye yönlendiriyor. Hakkın yanında batıl zail olmaya mahkum. Bunu bildiğinden veya hissettiğinden, eşeği sağlam kazığa bağlamak ihtiyacı içine girmiş. PKK’lı çamurundan yeterli iz kalmazsa diye FETÖ’cü olduğu algısından çamur tedarik etme yoluna başvurmuş.

Özlem Hanım, gerçeği araştıracağı yerde çamurla sıvamaya, muhatabını iki terör örgütüne birden yamamaya çalışıyor. Kusura bakmasın ama ortaya koyduğu performansı özetleyecek kelimeler şunlar: Hile, Cehalet, Yalan ve İftira.

Gergerlioğlu’nun terörle ilişkisi olmadığını bal gibi de biliyor. Gerçek umurunda değil veya basbayağı kandırılmış. “İnanmıyorum” diyor, “biliyorum” demiyor, diyemiyor. Önyargılara, algılara, duygulara oynuyor. Hakikat? Hakikat kimin umrunda ki!

Gelelim, Türkiye cezaevlerindeki “çıplak arama” geleneğine. Bir avukat olarak 8 yıldır Türkiye’nin değişik bölgelerinde cezaevlerine gittiğimi, ziyaretlerin ardından izlenimlerimi yazdığımı bilenler bilir. Pek çok cezaevinde mahkumlardan çıplak arama hikayelerini dinlemişliğimiz vardır.

Şurası kesin ki mahkumların/tutukluların çıplak olarak aranması güvenlikten ziyade onur kırmak, aşağılamak amacıyla, bir psikolojik işkence metodu olarak uygulanıyor. Üstelik bu yeni de değil. F Tipi Cezaevi sisteminin başladığı 2000 yılından bu yana sistematik biçimde uygulanıyor.

Kaldı ki bunun yönetmelikte de yeri var. Avukat Kaya Kartal bir hafta önce twitter hesabında paylaşmıştı. 2006 Tarihli İnfaz Tüzüğü’nün 46. Maddesi’nde açıkça düzenlenmiş. Çıplak arama, gerekli durumda ancak cezaevi tabibi eşliğinde gerçekleştirilir lakin bu kurala da genel olarak uyulmuyor.

Cezaevleri denetime kapalı alanlardır, hele ki Türkiye gibi Hukuk’un içselleştirilmediği, keyfiyetin galebe çaldığı ülkelerde sayısız hak ihlali olur fakat hak arama yolları ya kapalı ya çok çetrefilli ve risklidir! Hak arayayım derken daha çok haksızlığa maruz kalma riskinden bahsediyorum.

Önceki gün F Tipi Cezaevinde örgüt üyeliğinden 20 yıldan fazladır yatmakta olan bir mahkumla görüştüm. Kendisine şahsi çıplak arama tecrübesini sordum. 2017 yılında yaşanan bir dizi olayı anlattı. İbretlik bir örnek bu.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ’cüleri F Tipi cezaevlerine yerleştirmek için, apar topar, bir yargı kıyımına girişilmişti, malum olduğu üzere. Kurunun yanında yaş yanıyor değildi, hayır. Bu kadar masum değildi. Yaşın yanında kuru kuru iftiralarla, delilsiz, mesnetsiz biçimde, “tabanı ibadet” mensubu vatandaşlar, biner biner hapislere doldurulacaktı. Ne var ki F Tipi Cezaevleri tıka basa doluydu. Ülke “vatan haini”nden, “terörist”ten geçilmiyordu ki!

F Tipi Cezaevlerindeki eski mahkumları T Tipi Cezaevlerine sürmeye başlamışlar.

F Tipi Cezaevleri “yüksek güvenlikli” olması ile ünlüdür. İçerisi kameralarla 24 saat izlenir. Yönetim, istediği zaman koğuşları basar ve arama yapar. İçeriye alınan eşyalar da insanlar da çok titiz bir aramadan geçirilir.

Mahkumlar odalarından alınırken, gardiyanlar üst araması yapmışlar. Çıkış yerine gelindiğinde eşyalar da insanlar da X-Ray cihazından geçirilmiş, dedektörle aranmış. İlave alarak, elle ince arama da yapılmış.

Bu aşamadan sonra mahkumlar askerlere teslim edilmiş. Mahkumların ayakkabıları çıkartılıp incelenmiş. Ardından, ellerine kelepçe takılmış ve cezaevi (ring) aracına konulmuşlar. Ring aracında hücre biçimde odalar var. Elleri kelepçeli olarak konuldukları hücrelerin kapısı da kilitleniyor ayrıca. Bu halde 7 saatlik bir yolcuktan sonra sürgün edildikleri cezaevine varmışlar. Yeni cezaevinde gardiyanlara elleri kelepçeli olarak teslim edilmişler.

Girişte, küçük bir odaya alınmışlar. Kendilerine, “soyunun” denilmiş. Görüştüğüm mahkum, direnmenin dayaktan başka bir sonuç vermeyeceğini tecrübe ettiği için şöylece itiraz etmiş: “Yönetmeliğe göre çıplak arama ancak doktor nezaretinde yapılabilir.”

Sen misin böyle diyen, der demez, bir “güzel” dövmüşler onu. Bir yandan dövüyor ve ana avrat sövüyor, bir yandan da soyuyorlarmış.

Bu insanlık dışı muameleye karşı çıkanlara dayağın yanı sıra, “görevli memura mukavemet” ettikleri gerekçesiyle disiplin cezası da veriyorlar! Göz yaşartıcı bir adalet!

Bu “sıradan” hikayede, çıplak aramaya “güvenlik” dolayısıyla ihtiyaç duyulmadığı aşikar. Amacın, onur kırmak, aşağılamak, “devletin gücünü” göstermek olduğu net. Bunun adı işkence. OHAL döneminde bu ve benzeri işkenceler, hak ihlalleri cezaevlerinde zirve noktasına ulaşmıştı.

O dönem, kocası terörle ilişkili görülüp gözaltına alınan bir kadın bana hikayesini anlatmıştı, gözü yaşlı. Kocasını ormana götürmüş polisler gece vakti ve kafasına silah dayamışlardı. Büyük bir korku vardı, bunu bana adeta fısıldamıştı, çaresiz.

Karlı bir sabah oğlumuzu Bakırköy Devlet Hastanesi Çocuk Acil’e götürmüştük eşimle. Sıra beklerken, askerlerin kolunda içeri giren bir kadın görmüştüm. Karnı burnundaydı. Hamileliğini cezaevinde değil elektronik kelepçe eşliğinde evde geçirse, bebeğini evinde baksa, büyütse olmazdı! Ülke güvenliği tehlike altında kalırdı. Zira kendisi bir “abla” idi muhtemelen. Gazete dağıtmış, bir bankaya para filan yatırmıştı!

O dönem, cezaevlerindeki avukat görüşme odalarına kamera konulmuş, vekil müvekkil ilişkisi ve savunma hakkı budanmıştı. Ses ve görüntü kaydı alınması yetmezmiş gibi görüşme esnasında, odada bir gardiyan da hazır bulundurulurdu. Bu, akıllara durgunluk veren zulüm daha dün gerçekleşti bu ülkede.

Ülkeyi 20 yıldır yöneten partinin sözcüsü böyle şeylere inanmaz ama ben yine de anlatmak istedim. Olur ya, belki yalanlarla değil gerçeklerle işi olur, muktedirlere değil mazlumlara, ötekileştirilenlere kulak verir. O vakit, muhalefet konumuna “düşmüş” de olsa, ıskartaya ayrılmış da olsa, biz buradayız, bekleriz.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sıkışma ve Çıkışsızlık

Yayınlanma:

-

Asgari düzeyde bir örgütlülük olmayınca en kritik zamanlarda ne yapacağınızı bilemiyor, öyle ortada kalıyorsunuz.

“Acaba kimin eylemine katılsam? Hangi protestoya dâhil olsam? Yarınki yürüyüşe gitsem mi? Ortada kimse yok, bu nasıl bir tepkisiz toplumdur!”

Çaresiz bir hâlet-i rûhiye, Aksâ Tûfânı sürecinde olduğu gibi tarihsel kırılma anlarında pek çok insanın yakasına yapışır. Kıvrandırıp durur onu. O âna değin yapıp ettiklerini vedahî yapmayıp etmediklerini önüne seriverir. Bir muhasebeden ziyade pişmanlık ya da yazıklanma denilebilecek duygu durumuna teslim olur o kişi: Tam onaylamadığı, eksik ya da yanlış gördüğü birtakım etkinliklerle vicdan söndürür. En nihayetinde esaslı tavırlar üretemeden tarihin dışına itiliverir.

İsrail’in, Gazze’ye dönük tamamen katliam amaçlı eşi benzeri az görülür vahşi saldırısı boyunca Türkiye’deki özelde İslamcı çevrelerin, genelde bütün toplumsal-siyasal kesimlerin tepkisinin son derece düşük seviyede seyrettiğine dâir ortak bir kabul oluştu neredeyse. Elbette ben de bu kanaati paylaşıyorum. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında insanlığın mühim bir kısmının ayağa kalkmasının dayattığı bir utancı yaşadı aslında Türkiye’deki temiz vicdanlar. Öteden beri Filistin meselesinin ateşlediği bilinçleri taşıyan farklı ideolojik ya da toplumsal çevrelerdeki genel sönümlenme, yüzleşilmesi belki ertelenen hakikati kesin bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.

AKP iktidarının uzun yılları boyunca açık bir şekilde tespit edileceği üzere Kürt ve sol/sosyalist çevreler sakınımsız hukuksuzluklarla, siyasal hareket alanlarının sürekli kısıtlanması ve kolluk marifetiyle alabildiğine baskılandı. İslami denilebilecek çevrelerin büyük bir kısmı da büyüyüp iyice obezleşen bir cemaat olan devlet yapısıyla bütünleştirilip üzerlerine toprak örtüldü. Böylece toplumsal muhalefetin kötürümleştirilmesi önemli ölçüde tamamlanmış oldu.

Esasen bu gibi durumlarda yeni dalgaların ortaya çıkması, yeni kadroların toplumsal muhalefet önderliğini üstlenmesi, yeni usullerin yeni aktörlerle örneklendirilmesi beklenir. Türkiye siyasallığında bu bir türlü olamıyor. Bunun kendine özgü toplumsal nedenleri var muhakkak ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Bu analiz derinleştirilebilir lâkin umuma dâir değerlendirmelerin bize pek bir faydası yok. Ülkedeki batmış ve çoktan bitmiş İslâmiliğe dâhil olmayan bir damar var ya da vardı; işte kılcalları birbiriyle birçok meselede çelişse de o damardan olan beklentinin karşılıksız çıkması bizi çıkmaza ve umutsuzluğa sürükleyen asıl sebeptir.

Bu damar, önceki kuşaklar özelinde sohbet halkalarını aşarak açık siyaset üretme temelinde örgütlenemedi; böylece kendi kendini kötürümleştirdi. Siyasal/dinî netliğe ulaştıran tevhîdî kavrayış nimetini lâyıkıyla değerlendiremeyen bu kuşak hemen hiçbir toplumsal ve siyasal meselede inisiyatif alamadı, açık siyasal hedefler belirleyemedi. Bu damar bünyesinde yer alan ve önceki kuşağı takip eden ve görece gençliğe tekabül eden kuşak ise akademik ilgi tarafından kötürümleştirildi, üniversite yıllarında neredeyse öğrenci kulübü faaliyetlerine denk düşen kısmî siyasallaşma/örgütlenme tecrübesini ileriye taşıyamayarak bireysel mevzilere çekildi ve bu sûretle kendini kötürümleştirdi.

Bahse mevzu önceki kuşağın, sabiteleri güçlü olduğundan siyasallaşamama kötürümlüğüne rağmen akîdevî bağlılık pozisyonunu muhafaza ettiği rahatlıkla söylenebilir ancak bu durum dertlerimize derman olmuyor. Artık Rableriyle aralarında gerçekleşeceklere terk edilmiş zamanlara ulaşmış gibiler. Diğer bölük ise ne yapacağı hususunda teslimiyetten gerçekliğe dâir yaşadığı çokça zaafın, belirsizliğe mahkûmiyetin tutsağı olduğundan, temel ilkeler alanına dâir mühim şüpheleri merkeze aldığından kıpırdayamıyor ve hakikate dâir güçlü şüphelerle neredeyse zincirlenmiş durumda; çoğunlukla da yalnız ve yol haritalarına mesafeli.

Bu iki ana hat hâlâ birbirleriyle çözümsüz ve çıkışsız müzakereler yürütüyor lâkin ufukta görünür bir kurtuluş emaresi yok. “Sıkışma” sözcüğü durumu topyekûn ifade edebilir. Buradaki zengin tarihsel birikim siyasal önderlik makamına eremediğinden ülkedeki İslamî duyarlıklı geniş toplumsal kesimleri sevk edebilmede güç ve potansiyelini de neredeyse tümüyle yitirmiş durumda. Bu durumda halk, devşirmelerin yönlendirmesiyle ilerleyip rakipsiz siyaset yapan egemenin gölgesine sığınmaktan başka bir seçenek bulamıyor.

Birincisinin tabii ve sosyolojik ömrünü neredeyse tamamlamak üzere olduğu bu tarihsel evrede yer yer sahte örgütlenme ve söylemlere savrulmuş ikinci kuşaktan bir çıkış/açılım gelebilir mi, diye baktığımızda bir şey görebilenin olacağını zannetmiyorum doğrusu.

Bu sağlam mücadele geleneği kurmanın uzağına düşmüşlüğün çaresiz ve karanlık tablosu bize başka bir şey sunacak değildi. Örgütlülüğün türlü çeşit zulümlere karşı ülke içinde ve küresel düzeyde oluşan mücadele birikimi, tecrübesi olmaksızın sokaklar, meydanlar çekip çevrilemezdi. Yapılamadı da, yapılacak gibi de değildi. Elbette yalnız bırakılmış küçük çırpınışlar bu değerlendirmelerin dışındadır.

Rafine bir tevhidî söylem üretmenin gerekli şartları vardır. Çoğu zaman imrendiğimiz festival tarzı protestoların ötesinde red ve inşayı keskin ve yakıcı bir biçimde vahyin penceresinden işaret eden kurucu söylemlerin halklar ve egemenlerle buluşma yolları vardır. Bunlar bir çemberde pişer ve kesintisiz devam eden örgütlü bir adanış ve açık mücadele sürecini zorunlu kılar.

Türkiye İslami çevrelerinin görece en kolay yapabildikleri İsrail karşıtı eylemlilikleri bile ideolojik bir netlik ve toplumsal bir genişlikte örgütleme kabiliyetinden büyük oranda uzaklaşmaları muhasebe için elbette bereketli bir zemin sunan bir nimet olarak algılanmalıdır. Böylece yakın ya da uzak bir gelecek için yeni ufuklar kendini gösterebilir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Süt Güğümleri

Yayınlanma:

-

Ağlıyoruz.

Gazze için, Filistin için, gökyüzüne bakmaktan korkan çocuklar için, kulakları tırmalayan yırtıcı mekanik seslerin yaktığı her sokak için!

Sanki dünyanın karanlık bir dönemindeyiz fakat çıkamıyor gibiyiz.  Sadece günler içinde bu psikolojinin hepimizi sarıp sarmalaması ne kadar dehşet verici! Sanki Gazze şeridinde sıkışıp kalmış, çoluğunu çocuğunu nereye saklayacağını bilemeyen bir anne, baba gibi biz de bir sıkışmışlık duygusunun içinde kalakaldık. Yamultulmuş, yaralanmış; sağ kalanların ne yapacağını bilemediği, uzaktan bakanların yutkunabildiği bir hâl bu! Üstelik gerçekliği bu kadar uzaktan tam olarak anlamlandıramıyoruz da… Gerçek, enformatik bir çağda bile mesafelerle ölçülüyor hâlâ. Ne kadar uzaktaysanız, ne kadar dışındaysanız algılayıp anlamak zorlaşıyor, bozuluyor, değişiyor. Yaklaştıkça her şeyi sıkıştırıp yutmaya çalışan devasa makinenin kokusu genizlerinizi yakmaya başlıyor. Kudüs’te TOMA’lardan üzerine lağım suyu sıkılan muhabiri hatırlıyoruz değil mi? Şaşırarak nasıl koktuğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yine de bu yazının konusu Filistin’de ateş düşen bir ‘ân’a, siyasi hesapların delirtici ruhsuzluğuna ait değil. Bu yazı Ringelblum’u hatırlatacak size. ‘Umut’ kavramının durduğu son noktayı, son kırıntısını insanın nasıl var kılabileceğini hatırlatacak. Gazze niye yenilmeyecek, bunu hatırlatacak. Büyük direniş öyküleri üzerinden değil üstelik. Doğruca kıyıcı savaş makinelerine motosikletine atlayıp dalan iki Hamas gönüllüsünün delirtici cesareti üzerinden de değil.

***

1942 yılındayız. Topluca sürülen, gettolara sıkıştırılan bir mezalim dönemi. Sadece Varşova gettosunda sıkıştırılmış 60 bin insan vardır. 60 bin kadın, çocuk, erkek.  Tarihçi Ringelblum, çıkışın olmadığı, günün sonunda herkesi yok edecek büyüklükte ruhsuz ve insafsız bir savaş makinesine karşı insan olmanın son durağına sığınır: hatırlamak, hatırlanmak.

Yeniliriz, yok ediliriz; çocukların ölümünü, çocukların sarıldığı ölü baba ve annelerinin acı hatıraları hiç kimsenin umurunda olmayabilir. Fakat bir şey var ki “hatırlandığın” sürece suç ve suçlu kendini temize çıkaramayacaktır. Hatırlandığın sürece “Burada biz vardık!” sözü yanlışlanamayacak, bu sözün izi silinemeyecektir. Ringelblum, hatıraları toplamaya başlar. Arkadaşlarıyla Varşova gettosunda her gün bitebilecek bir hikayenin karalamalarını, yaşanmışlıklarını bir araya getirmeye çalışırlar. Gettonun kaldırılacağı ve herkesin toplama kamplarında nihai sonunu bekleyeceği kesinleştiğinde Ringelblum ve arkadaşları bulabildikleri her metal kutuya “Biz buradaydık!” diyen her şeyi koymaya başlarlar: kitaplar, günlükler, çizimler, fanzinler, afişler…

Ringelblum’un süt güğümlerinden çıkan çizimlerden: “Hamalın Karısının Cenazesi”

Ringelblum’un içi, bu notlarla dolu süt güğümleri savaştan sonra bulunmuş. 1946’da çamura batmış, savaş bitmiş, her şey başka bir istikamet almışken üstelik. On binlerin öldüğü, kaçamadığı, kurtulamadığı; adeta öğütüldüğü bir “delilik hâli” içinde süt güğümleri “korunmuş”tur. Bütün o notlar, çizimler ve yaşanmışlığın günlükleri katillerini hiçbir gerekçeye sığınamayacak derecede çıplak bırakacaktır. Bir başka Yahudi yazar Arendth’in dediği gibi katiller insanlara “Ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine “Görevimi yerine getirirken korkunç şeyler görmek zorunda kaldım!” psikolojisine kolayca sığınır. Ancak hatıralar, her bina yıkılıp toza dönse bile kalanlar, “biriktirilenler” böyle olmadığını söyleyecek, katili tutamaksız bırakacak.

Ringelblum’un süt güğümleri

Emanuel Ringelblum, biri hiç bulunamayan (belki hâlâ bir yerlerde bir zaman keşfedilecek) üç süt güğümüne doldurduğu anılarının ardından ailesiyle birlikte 1944’te idam edilir. Yahudidir, tarihin bir başka anında, insan soyunun kendini tanrının yerine geçiren müthiş egosunun altında sadece bir sayı olarak kalır. Çocukları ve komşularıyla ve diğer yüz binlerce kişi ile birlikte. Fakat o süt güğümleri “kötülüğü” ve kayboluşun izlerini öylesine hafızalara çakar ki…

Ringelblum bugün Gazze’de. Tarihin bir başka anında stratejistlerin, analistlerin, felsefecilerin hiç şans tanımadığı kapatılmış bir coğrafyada yine o süt güğümleri toplanıyor, birikiyor ve gömülüyor. Katili haklı çıkaramayacak, her şeyi ve anıları yok edemeyeceklerini öğretecek izler bırakıyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM