Connect with us

Köşe Yazıları

Yalanın Siyaseti

Yayınlanma:

-

Yalanın Siyaseti adlı kitabında Yalın Alpay, yakın tarihten ve dahi güncel siyasi figürlerden bol bol örnekler vererek yalanın meşrulaştırılmasını, hakikatin önemsizleştirilmesini (post-truth) ve hileli akıl yürütme (safsata) tekniklerini anlatıyor.

Artık nesnel veriler kullanmaya gerek duymadan, sadece duygulara ve önyargılara hitap ederek, yalanları hakikatmiş gibi yutturuyorlar kitlelere. Hakikatle yüzleşmek, insanı özeleştiriye ve değişime zorlar. Öte yandan, önyargılara yaslanmak, engin bir kafa konforu sağlar.

İçten içe, “boş ver, takma kafana, rahatına bak” demek, işin kolayına kaçmak, yaygın bir davranış şeklidir. İnsan hazzı, kendini iyi hissetmeyi önceler. Zaten herkesler de çok meşgul. Şairin dediği gibi; kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!

Biz yine de yaşamayı ağırdan alalım ve ince şeylere, durup, şöyle bir bakalım.

Bir haftadır tartışılan bir konu var Türkiye’de: Çıplak Arama. Yazıya başlarken andığım kitabın önemini ortaya koyan örnek bir olay bu. Dilerseniz, birlikte inceleyelim. Türkiye’de çıplak arama var mı yok mu, kararı siz verin.

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nun ‘Uşak’ta gözaltına alınan 30 üniversite öğrencisi kadının çıplak aramaya maruz bırakıldığını açıklaması üzerine Ak Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin‘den bir cevap geldi: Ben Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum, yok böyle bir şey”. Bu cevaptan önce, iddiayı ortaya atan kişi için “bu kadar Meclis’i terörize eden bir milletvekili görmedim” dedi. O arada şu cümleyi de kurdu: “Kendisinin geldiği bir yer var. Orayı siz artık bağlarsınız, nereden geldiğini.” Hemen ardından da “böyle” insanlar tarafından “böyle” şeylerin dile getirilmesini kastederek, “bunu çok net söyleyeceğim, bu bir FETÖ yöntemidir.” dedi.

Özlem Zengin, hakikatin önemsizleştirildiği, yalanın meşrulaştırıldığı ve her türlü hileli akıl yürütme tekniğinin kullanıldığı, bataklığı andıran Türkiye siyaset arenasında “kuralına göre” oynamış ve piyasanın ucuz numaralarından bir kaçına birden dört elle sarılmış görünüyor.

Cezaevleri ile bir şekilde temas etmiş milyon insanın bildiği, üstelik 20 yıldır uygulanan bir yöntemi, “çıplak arama” rezaletini, ya bilmiyor ya da bize, 80 milyon insana, yalan konuşuyor. Yalan konuşmuyorsa, demek oluyor ki bu konudaki cehaletini büyük bir özgüvenle ortaya koyuyor.

Milletvekili olan, Meclis’te ve kameralar önünde her vesileyle insan hakları ihlallerini duyuran bir insanın ortaya attığı iddiayı araştırmak yerine, ne yapıyor Özlem Hanım?

Rakip gördüğü kişiyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. HDP’nin terörle arasına yeterli mesafeyi koyamamasından (bir doğrudan) yola çıkarak her HDP’linin terörist olduğu yönünde hileli bir çıkarım yapıyor. Kitleleri öyle düşünmeye yönlendiriyor. Hakkın yanında batıl zail olmaya mahkum. Bunu bildiğinden veya hissettiğinden, eşeği sağlam kazığa bağlamak ihtiyacı içine girmiş. PKK’lı çamurundan yeterli iz kalmazsa diye FETÖ’cü olduğu algısından çamur tedarik etme yoluna başvurmuş.

Özlem Hanım, gerçeği araştıracağı yerde çamurla sıvamaya, muhatabını iki terör örgütüne birden yamamaya çalışıyor. Kusura bakmasın ama ortaya koyduğu performansı özetleyecek kelimeler şunlar: Hile, Cehalet, Yalan ve İftira.

Gergerlioğlu’nun terörle ilişkisi olmadığını bal gibi de biliyor. Gerçek umurunda değil veya basbayağı kandırılmış. “İnanmıyorum” diyor, “biliyorum” demiyor, diyemiyor. Önyargılara, algılara, duygulara oynuyor. Hakikat? Hakikat kimin umrunda ki!

Gelelim, Türkiye cezaevlerindeki “çıplak arama” geleneğine. Bir avukat olarak 8 yıldır Türkiye’nin değişik bölgelerinde cezaevlerine gittiğimi, ziyaretlerin ardından izlenimlerimi yazdığımı bilenler bilir. Pek çok cezaevinde mahkumlardan çıplak arama hikayelerini dinlemişliğimiz vardır.

Şurası kesin ki mahkumların/tutukluların çıplak olarak aranması güvenlikten ziyade onur kırmak, aşağılamak amacıyla, bir psikolojik işkence metodu olarak uygulanıyor. Üstelik bu yeni de değil. F Tipi Cezaevi sisteminin başladığı 2000 yılından bu yana sistematik biçimde uygulanıyor.

Kaldı ki bunun yönetmelikte de yeri var. Avukat Kaya Kartal bir hafta önce twitter hesabında paylaşmıştı. 2006 Tarihli İnfaz Tüzüğü’nün 46. Maddesi’nde açıkça düzenlenmiş. Çıplak arama, gerekli durumda ancak cezaevi tabibi eşliğinde gerçekleştirilir lakin bu kurala da genel olarak uyulmuyor.

Cezaevleri denetime kapalı alanlardır, hele ki Türkiye gibi Hukuk’un içselleştirilmediği, keyfiyetin galebe çaldığı ülkelerde sayısız hak ihlali olur fakat hak arama yolları ya kapalı ya çok çetrefilli ve risklidir! Hak arayayım derken daha çok haksızlığa maruz kalma riskinden bahsediyorum.

Önceki gün F Tipi Cezaevinde örgüt üyeliğinden 20 yıldan fazladır yatmakta olan bir mahkumla görüştüm. Kendisine şahsi çıplak arama tecrübesini sordum. 2017 yılında yaşanan bir dizi olayı anlattı. İbretlik bir örnek bu.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ’cüleri F Tipi cezaevlerine yerleştirmek için, apar topar, bir yargı kıyımına girişilmişti, malum olduğu üzere. Kurunun yanında yaş yanıyor değildi, hayır. Bu kadar masum değildi. Yaşın yanında kuru kuru iftiralarla, delilsiz, mesnetsiz biçimde, “tabanı ibadet” mensubu vatandaşlar, biner biner hapislere doldurulacaktı. Ne var ki F Tipi Cezaevleri tıka basa doluydu. Ülke “vatan haini”nden, “terörist”ten geçilmiyordu ki!

F Tipi Cezaevlerindeki eski mahkumları T Tipi Cezaevlerine sürmeye başlamışlar.

F Tipi Cezaevleri “yüksek güvenlikli” olması ile ünlüdür. İçerisi kameralarla 24 saat izlenir. Yönetim, istediği zaman koğuşları basar ve arama yapar. İçeriye alınan eşyalar da insanlar da çok titiz bir aramadan geçirilir.

Mahkumlar odalarından alınırken, gardiyanlar üst araması yapmışlar. Çıkış yerine gelindiğinde eşyalar da insanlar da X-Ray cihazından geçirilmiş, dedektörle aranmış. İlave alarak, elle ince arama da yapılmış.

Bu aşamadan sonra mahkumlar askerlere teslim edilmiş. Mahkumların ayakkabıları çıkartılıp incelenmiş. Ardından, ellerine kelepçe takılmış ve cezaevi (ring) aracına konulmuşlar. Ring aracında hücre biçimde odalar var. Elleri kelepçeli olarak konuldukları hücrelerin kapısı da kilitleniyor ayrıca. Bu halde 7 saatlik bir yolcuktan sonra sürgün edildikleri cezaevine varmışlar. Yeni cezaevinde gardiyanlara elleri kelepçeli olarak teslim edilmişler.

Girişte, küçük bir odaya alınmışlar. Kendilerine, “soyunun” denilmiş. Görüştüğüm mahkum, direnmenin dayaktan başka bir sonuç vermeyeceğini tecrübe ettiği için şöylece itiraz etmiş: “Yönetmeliğe göre çıplak arama ancak doktor nezaretinde yapılabilir.”

Sen misin böyle diyen, der demez, bir “güzel” dövmüşler onu. Bir yandan dövüyor ve ana avrat sövüyor, bir yandan da soyuyorlarmış.

Bu insanlık dışı muameleye karşı çıkanlara dayağın yanı sıra, “görevli memura mukavemet” ettikleri gerekçesiyle disiplin cezası da veriyorlar! Göz yaşartıcı bir adalet!

Bu “sıradan” hikayede, çıplak aramaya “güvenlik” dolayısıyla ihtiyaç duyulmadığı aşikar. Amacın, onur kırmak, aşağılamak, “devletin gücünü” göstermek olduğu net. Bunun adı işkence. OHAL döneminde bu ve benzeri işkenceler, hak ihlalleri cezaevlerinde zirve noktasına ulaşmıştı.

O dönem, kocası terörle ilişkili görülüp gözaltına alınan bir kadın bana hikayesini anlatmıştı, gözü yaşlı. Kocasını ormana götürmüş polisler gece vakti ve kafasına silah dayamışlardı. Büyük bir korku vardı, bunu bana adeta fısıldamıştı, çaresiz.

Karlı bir sabah oğlumuzu Bakırköy Devlet Hastanesi Çocuk Acil’e götürmüştük eşimle. Sıra beklerken, askerlerin kolunda içeri giren bir kadın görmüştüm. Karnı burnundaydı. Hamileliğini cezaevinde değil elektronik kelepçe eşliğinde evde geçirse, bebeğini evinde baksa, büyütse olmazdı! Ülke güvenliği tehlike altında kalırdı. Zira kendisi bir “abla” idi muhtemelen. Gazete dağıtmış, bir bankaya para filan yatırmıştı!

O dönem, cezaevlerindeki avukat görüşme odalarına kamera konulmuş, vekil müvekkil ilişkisi ve savunma hakkı budanmıştı. Ses ve görüntü kaydı alınması yetmezmiş gibi görüşme esnasında, odada bir gardiyan da hazır bulundurulurdu. Bu, akıllara durgunluk veren zulüm daha dün gerçekleşti bu ülkede.

Ülkeyi 20 yıldır yöneten partinin sözcüsü böyle şeylere inanmaz ama ben yine de anlatmak istedim. Olur ya, belki yalanlarla değil gerçeklerle işi olur, muktedirlere değil mazlumlara, ötekileştirilenlere kulak verir. O vakit, muhalefet konumuna “düşmüş” de olsa, ıskartaya ayrılmış da olsa, biz buradayız, bekleriz.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

1 Yorum
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
mehmet özkan
mehmet özkan
5 yıl önce

kalemin de yüreğin kadar temiz ve açık bir o kadar da net.

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

1
0
Would love your thoughts, please comment.x